13. bölüm · ESRA

13. Bölüm - Esra Bir Varmış Bir Yokmuş -

Maysa Pıtır

Yeni bölüme hepiniz hoş geldiniz elmalı turtalarımmmm

Nasılsınızzzzzz iyisinizdir inşallahhh

Geçen bölüm çko ağladımm.

Sizce hain kim? Belkide hain yoktur? Belki şüphelendiklerimizden biri değildir?

Sizi daha fazla oyalanmadan bölüme bağlıyorum (gıcık randevu müziği)

🇹🇷🇹🇷🇹🇷

Ben, parçalanıyordum. bölünmüştüm, hayatım boyunca bir karar alırken hiç bu kadar zorlanmamıştım. Her bir kemiğim titriyordu. Yaşadığım her bir sorunda "bundan daha kötüsü gelemez." diyordum ve her seferinde yanılırdım. Çünkü kademe kademe yaşamaya alışıyorduk, ve henüz bir acıya alışamaışken bir başkasının eklenmesi ise en trajikomik durumdu

Zor kararlar güçlü insan doğururdu. Güçlü biri olmak istemiyordum. Zayıf, aciz bir kadın olmak, hatta ki yok olmak istiyordum. Müthiş bir zekaya yada iyi seçimler yapabilecek olgunluğa sahip değildim. Ben genelde hep kaybederdim. Her zaman yanlış olanı seçer hayatımı daha da yaşanması güç hale getirirdim.

Ama işin ucun benim değil sevdiklerimin hayatı olunca söz konusu olan kararım beni daha da zorluyordu. O ana içimden keşke güçlü ve zeki bir kadın olsaydım, yardıma bu kadar muhtaç olmasaydım. Diye geçirdim. Benim yerimde bir başkası olsa bu deli saçması kaoslardan çoktan kurtulmuştu belkide?

Bir dizinin ya da filmin başrol değildim. Her normal insanda olan bir zekaya sahipti ama şimdi hayatımın akışını değiştirecek bir karar vermeliydim.

"ben galiba hiç birini seçemeyeceğim" derken geceden daha koyu gözlerinin içine bakıyordum. "öldür beni Valtor!" diye yalvardım kısık çıkan sesimle. Seçimlerimiz hayatımızı yönlendirirdi ve ben seçmemeyi seçiyordum.

Masadaki herkes şaşkındı. Dibime girip nazikçe çenemi kavradı, kulağıma yaklaşarak "ölmek için fazla güzelsin, gözümü kapatarak öldüreceğim türdensin. Lütfen bir karar ver. " dedi. Sesinde ki o, benimle alay ettiğini hissettiğim tını çok rahatsız ediciydi.

Ben kimdi ki?

Neden böyle büyük devlet adamları bana kafayı takıyordu? Ben de diğer herkes gibi normal bir vatandaşım ama neden işin merkezine koyulmuşum gibi davranıyorlar dı?

Göz yaşı değilde kum dolmuş gibi hissettiren gözlerimden yaşlar akmaya başlamışken Valtor arkasını dönüp odadaki bütün herkese dışarıya çıkmaları için emir verdi. Yani en azından herkesin tek tek ayağa kalkmasından bunu anladım. Yabancı bir dilde konuşuyordu.

Çok değil iki dakika sonra evde tek başımıza kaldığımızda yanılmadığımı anladım. Ölü gelinden hallice olan beni, az önce oturduğu sandalyesine oturttu.

Kendisi ise sağ tarafta kalan tahtadan yapılmış televizyon sehpasının kapağını açtı, saydam poşette olan tütün'ü, karton kutuda ki izmariti ve sigara yapma aletini önüme bıraktı. "bir karar verene kadar sigara saracaksın. " dedi ve bir paketide önüme koydu. "çok hafif bir sigaradır, canın çekerse iç. "

Ona boş gözlerle baktım.

Benden uzaklaşıp hızlı adımlarla çıkış kapısına vardı, kapıyı açınca "kontrole geleceğim! " diyerek beni bilgilendirdi. Evden çıkıp kapıyı kilitledi ve sigara ailesi ile baş başa kaldım.

Sigaradan da, kokusundan da nefret ederdim. Oğuz, sigara kokardı çünkü. Ağabeyimde benim yanımda içmemeye özen gösterirdi. Sigara gördüğüm yere giremezdim. Kokusuna ve bana hatırlattıklarına katlanamazdım çünkü.

Hayat garipti, kaçtığım şey benim için bir son duraktı. Bundan sonrası yeni, kara bir sayfa olacaktı.

Tütünden bir tutam alıp aletin üst kısmına sıkıştırdım, izmariti alıp yuvasına yerleştirdim, tetik çekmek gibiydi. Kapağı kapatıp geri, ileri hareket ettirdim, ilk sigara hazırdı.

Onunla evlenmek istemiyordum. Melekte kurtulsun istiyordum, Ertuğrulda. Ya evlenmeyecektim, Ya Melek'i kurtaracaktım, ya Ertuğrul'u.

Belki kurtarmaktan kastı, daha fazla eziyet etmeden onları öldürmekti. Ve bu en korkunç ama en olası ihtimaldi.

Evlenmemeyi seçsem çok bencilce olurdu, zamanla eski bencil Esra'yı kaybetmenin burukluğunu yaşadığım saniyelerdeydim. Ertuğrul benim için bir iki ay öncesine kadar düşman iken, Melek bam başka bir yabancıydı.

Onları hiçe sayıp kendi canımı kurtarmak isterdim ama evlenmek gibi insanların eşleri üzerinde bazı haklara sahip olabileceği bir durum eğer öne sürülmüşse, Valtor mutlaka bunu almak için çabalayacaktı.

Ve acının harmanladığı Esra, artık kendine değil sevdiklerine önem veriyordu.

Ve gelecekte ki Esra bu halime güldü. "acı ha?" diye sordu bana. "henüz ufacık bir kıymık battı sana,"

Sevdiğim İnsanları kurtarmak daha mantıklı geliyordu. Bu sırada on sigara daha hazır oldu. Hepsini izmarit kutusuna attım. Gözüm benim için bırakılan sigara paketine kaydı, elime alıp açtım, bir dalı parmaklarımın arasına tutuşturdu, ama yakmadım. Öylece bir dal sigaraya baktım.

Bana sigara yakışmazdı. Kokusu, bağımlılık yapması. Bana yakışmazdı. Ben lavanta kokulu cıvıl cıvıl bir kadın olmalıyıdm. Lavanta kokuma bu mereti karıştırmamalıyıdım.

Elimdeki dalı bırakıp sigara sarmaya devam ettim. Ertuğrul'un aklımdan hiç çıkmayan sözleri yeniden kafamın içinde ki boş duvarlarda yankılandı. "Esra, canım Esra'm, güzel Esra'm."

Onca işkenceyi çekerken bile bana iltifat ederken, acıdan kıvrandığu halde bana gülümseyen, vatanına aşık bir adam'a nasıl ihanet edebilirdim ki? Canının nasıl yandığını bilmeme rağmen onu gülümserken hatırlamam için yapmıştı bunu. Çünkü öleceğini sanıyordu ve belki de yanılmamıştı, yüreğime bir sancı girdi, öyle ki onu bir kalp krizi zannettim.

Gözlerimi sıkıca yumdum ve bunun yalnızca kötü ihtimallerin yan etkisi olduğuna karar verdim. Açıkçası aklım çalışmıyordu. Onu oradan kurtarsam ve Valtor ile evlensem, bu ikimizede ceza olurdu. İkimizde yaşayamazdık.

Fakat Ertuğrul kurtulmalıydı. Başarılı bir asker ülkeyi kurtarabilirdi. Her geçen saniye de fikrimin değişmesi bana verilen en büyük cezakardan biri olabilirdi. Eğer Ertuğrul, güçlü bir adam olursa sevdasını içine gömer, ülkesi için savaşır, ardından da milyonlarca insanı özgürlüğüne tekrar kavuştırurdu.

Belki soğuk kahve gibi bakardı, belki birbirimizi bir daha hiç görmezdik.

Peki ya Melek? Ona ne olacaktı? Kendi kızım kadar çok sevmiştim keratayı. Annesi babası yoktu, benim gibi. Ona sıcak bir yuva vermeye çalışmıştım. Bu kısacık sürede ne kadar olursa tabii. O kızcağız'a ne olacaktı? Keşke ona bu kadar bağlanmasaydım diye kendi kendime kızdım. Ama ben Ertuğrul'u özlüyordum.

Yani "lanet gelsin! " diye çığlık atamama son bir kaç saniyenin kaldığını açıkça söyleyebilirim sanırım.

Kan ağlıyormuşum gibi hissettiren koyu yeşil gözlerimden düşen damlalar gelinlikle buluştu. Ben sadece annemi istiyordum, ona sarılmak ve sadece küçük bir çocuk olmak istiyordum. Bütün bunlarda neydi böyle? Tek istediğim bir an önce bir kabustan sıçrayarak uyanmak ve ergen bir liseliyken ailemle kahvaltı edip ardından okula gitmekti.

Ani bir sinirle bıraktığım sigara dalını alıp ayağa kalktım, gözüm çakmak aradı, buldum da. Televizyonun yanında lacivert bir çakmak vardı. Bir hışımla alıp sigarayı dudaklarımın arasına sıkıştırdım, çakmak iki kere yanmadıysa da üçüncüde sigarayı tutuşturdu, çakmağı masaya fırlatıp sandalyeye geri oturdum, sigarayı zarif ama artık yara bere dolu parmaklarımın arasına alıp dudaklarımdan uzaklaştırdım ve dumanı üfledim.

Tadı iğrençti, kokusu nefesimi daralttı, ve belki de midemi bulandırdı ama onu tekrar dudaklarıma yasladım, bir duman daha çektim, üfledim. Çektim, üfledim. Biten sigara beni anlık sakinleştirince izmariti yere atıp topuklu ayakkabımla üstüne bastım.

Sağ dirseğimi masaya yasladım, başımı yumruğuma sabitleyip yerdeki izmarite baktım. Bir halta yaramışa benzemiyordu. Hala Ertuğrul'u çok özlüyordum. Ve diğer tüm kararsızlıklarla başbaşaydım. İçerken anılarım bir dumanın arkasında kalmış kafam sakinlemişti. "Bittiği an aklıma yeniden üşüştüler işte!" diye kendimce bir isyanda bulundum, hatta minik bir sitemden farksızdı.

Sigara sarmaya devam ettim. Düşünmeye de. Düşüncelerimin arasında kayboldum. Her ihtimali kafamda ölçüp biçtim. Büyük ol anın, yetişkin bir birey olmanın, ve aslında hayatın ne kadar zor ve ciddi olduğunu henüz çok yeni idtek ediyordum. Yaşamak şakaya gelmiyordu. Savaşlarda ki en yıpratıcı şey ise yalnızlıktı.

Artık ölümlere öyle alışmıştım ki canımla tehdit edilsem hiç bu kadar koymazdı.

Tüm ihtimallerin ucu bir uçuruma, dibi görünmeyen ve sert rüzgarlar estiererek bile beni yıpratan bir uçuruma çıkıyordu.

Bir dal daha dudaklarımın arasına sıkıştırdım. Bu ilki kadar midemi bulandırmadı. Sigara sarmaya devam ettim, Valtor kapıyı açıp bana baktı, ardından geri gitti. Kapıyı kilitlemişti elbette. Ve kaçmak için hiç bir çaba göstermedim. Çünkü ben aptal bir insandım. Kaçıp nereye gidecektim ki mesela?

Biten izmariti yere atıp çiğnedim, işime devam ettim. Melek'te umurumda değildi kendimde, sadece Ertuğrul ile vatanım umurumdaydı. Varsın beni kötü bilsin ama bu vatan için her bir asker çok kıymetliydi. 'Yüzbaşı olmaya layık görülmüş bir asker çok çok daha önemlidir her halde' diye düşündüm. Marul kurtulmalıydı.

Üçüncü sigarayı içerken Valtor yeniden yanıma geldi. İçeriye girincede kapıyı kilitlemişti elbette. Yanımda ki sandalyeyi çekip oturdu, sardığım sigaralardan birini alıp tutuşturdu, onun içtiğinin kokusu çok daha iğrençti. Sessizce sigaralarımızı içtik, ben öksürmeye başlayınca sigarasını dudaklarının arasına sıkıştırıp sürahide ki son kalan yarım bardak suyu benim için döküp umursamzca önüme fırlattı.
Suyu içip bardağı masaya bıraktım.

Biten sigarasını yere atıp üstüne basarken, "karar verdin mi?" diye sordu, sonra bana yöneldi. "yedi saattir sigara sarıyorsun. " zaman hızlı mı geçmişti yavaş mı? Onca zaman sigara sardığıma inanamadım. Bakışlarım halıdan kalkıp siyahlarını buldu. "kararımı verdim. " gözleri ışıldadı. "seçtiğim kişiyi öldürmeyeceğinden veya serbest bırakmış gibi göstermeyeceğinden emin değilim. "

Sırıtırken elimin üzerine bir öpücük kondurdu. "bizzat çıkışını izleyeceksin, çıkıp özgür kaldığından emin olacaksın, istemeyeceğin kadar uzun izleyeceksin. " diyerek beni teyit etti. Sertçe yutkundum. "Ertuğrul'u seçiyorum. Onu hemen serbest bırak." kaşları havalandı. "ben Evlenmemeyi seçersin diye düşünmüştüm." sinirlerim bozuk olduğu için güldüm. "benimle herhalükarda evleneceğine eminim. Evlenmiyorum desem beni başka şeylerle tehdit ederdin. "
omuz silkti. "beni tanımıyorsun, ama zekisin. Seni evlenelim diye yalvaracak noktaya getireceğimi bilmen ve bunlarla beni uğraştırmaman çok iyi oldu." bu noktada göz devirdim. Ama küçük çaplı bir göz devirmeydi bu. Erkeklerin üstünlük taslaması beni en deli eden şeydi şu Nalet hayatta. "Hemen nikahı kıyalım, ardından Ertuğrul'u serbest bırakırız" demesiyle işin rengi değişti.

Dik dik baktım. "önce Ertuğrul serbest kalacak!" yumruğunu masaya vurdu. "bana emir veremezsin!" diye yükseldi, haspam, ona yumruğunu yedirtecektim. "önce benimle evleneceksin!" diyerek sözünü tamamladı. Bende eksik kalmamak adına yumruğumu masaya vurdum. Eğer bir yerde birileri inat etmekten bahsderse misal olarak ben gösterilirdim. İnadın sözlük anlamıydım ben. "önce Ertuğrul serbest kalacak!"

Anında sağ yanağıma yediğim tokatla başım sola eğildi, öfkeden deliye dönmek üzereydim. Elim yanağımın üzerine varınca ona şaşkın gözlerle baktım, başımı ona çevirip elimi indirdim, dip dibeydik. Bende ona bir tokat attım, elimi büküp arkama aldı ve yeniden burun buruna geldik.
"sakın cüret etme!" dedi dişlerinin arasından, "bir daha sakın yapma! Yoksa-" ona kafa attım.

Anlım acıdı ama burnundan akmaya başlayan kan, hedefime ulaştığımı gösteriyordu. Burnundaki kanı silmeden saçlarımı kavradı, yüzüme doğru eğildi. "çıtın çıksın, Ertuğrul'un cesedini bile bulamazsın!" korkudan hücrelerim bile titredi.

Kokudan irileşen gözlerim'i yumdum, beni savurarak bıraktı, masadan tutunduğum için yere düşmedim. Bir Mendil alıp burnundan akan kanı sildi, telsizi eline alıp anlamadığım dilde bir şeyler söyledi, adımlarım kapıya doğru gerilediğinde silahı bana doğrulttu, burnundan mendili çekip, "yanıma gel!" diye bağırdı. "gelmeyeceğim!" gibi bir karşılık verince tavana kurşun sıkıp üzerime geldi, beni yakalamasın diye masanın etrafında koşmaya başladım.

O kovalıyor ben kaçıyordum, kaçan kovalanır dı. Beni sıkıştıracağı anda sandalyenin birini kavrayıp üzerine attım, çakmağı elime alıp halıya yaklaştım. "önce Ertuğrul serbest kalacak, yoksa ikimizide yakarım!" silahı doğrulttu. "seni öldürmek zorunda bırakma beni!"

Çakmakla halıyı tutuşturdum, ahşaptan yapılan ev hemen tutuşmaya müsaitti, zira yağmur saatlerdir yağmıyordu, bir kurşun sıktığında masanın altına saklandım, bir kurşun daha sıktı, bu defa bacağımdan vurdu beni. Alevler üzerimdeki masayı tutuşturmaya başlayınca hemen kaçtım. Ayağa zorla kalktım, Valtorun karşısındaydım.

"Ertuğrul'u serbest bırak!" dediğimde sırıttı. "okey! " dediğinde telsizle uzandı. "Ertuğrul'u bırakın, onun yerine Esra ölecek! " dedikleriyle kaşlarım çatıldı, alevler hızla etrafa yayılırken Valtor hızla kapıya koştu, gelinlik ve topuklularla ona yetişmek zordu, kapıyı açıp dışarıya çıktı, kapıyı tam açacakken büyük bir kuvvetle kapıyı dışarıdan kendine çekti ve kilitledi.

Hayatımın sona verdiğini sandım.
Onca hengamenin son bulduğunu, sonsuzluğa ulaşmak için bir kaç dakikadan daha ötesini olmadığını zannettim.

Yangın beni geçmişe götürürken çelik kapıyı açmaya çalıştım, alevler etrafı sarmıştı bile, banyo yaptığım odaya koştum, ufacık bir tas vardı, duş başlığını açtım ama su damla damla akıyordu, bir dakikaya kalmadan hiç akamamaya başladı, ufak tasın dibinde azıcık su vardı, tası alıp içeriye gitmek istedim ama kapıyı alevler sarmalamıştı bile.

Cama ilşiti gözlerim, kulpu yoktu, kırabilirdim belki? Tası yere bırakıp cama doğru gittim, Sanem'i gördüm, koşarak buraya geliyordu, elinde tahtalar ve çekiçle vardı, ümitle gelmesini bekledim, camın önüne gelince dolu gözlerle bana baktı, dev gibi adamlar elindeki tahtaları alıp camın önüne çakmaya başlayınca bulunduğum odadaki boydan aynayı kucaklayıp cama fırlattım, camda kırılmıştı aynada.

Ama onlar tahtaları çoktan çakmıştı, alevler üzerime doğru gelirken tahtaları itmeye çalıştım, çok kalınlardı, "yardım edin!" diye acı içinde çığlık attım.

biliyordum oysa kimsenin bana yardım etmeyeceğini.

Bacağımdan müthiş bir hızla kan akıyor beni dahada güçsüz bırakıyordu. Bembeyaz gelinlik kana bulanıyordu.

"Esra! " başımı kapıya çevirdim, ateşlerin içinden yanmadan bana elini uzatan Ertuğrul'a baktım. "gel Süslü, çıkalım! " diyordu, mecalim kalmadığı için yere çöktüm, soluduğum hava beni dahada güçsüz kılıyordu. "gelemiyorum, " dedim zorla, "sen gel! " olduğu yerden ayrılmadı. "Gel Esra! " dedi yeniden "gelemem diyorum salak..." derken göğüs kafesim sıkışıyordu "bacağım acıyor! " diye mızmızlandım, yüzünde bir gülümseme belirdi. "yanıma gelirsen geçecek. "

Gözleri kapanmaya başladı, "çok acıyor, " diye mırıldandım, öksürüklerim sayesinde boğuluyordum, bir anda geçmişe gittim sanki. Hepimiz korkudan yatağın üzerine çıkmış birbirimize sarılmıştık, Kemal Osman "korkmayın! " diyordu "benim gibi cesur olun. " bir müddet sonra "anneciğim!" diye bağırıyordu.

Bir hemşire ve bir asker geliyor bizi kurtarıyordu. Sonra anneme kavuşuyordum, gül gibi kokan anneme sarılıyordum, gözlerinden akan yaşlar saçımla buluşuyordu.

Yine öyle olamaz mıydı? Buradan kurtulsam ve anneme sarılsam, her şey bir kabustan ibaret olsa, sabah uyandığımda babam çok geç uyanıyorum diye bana kızsa, annem kahvaltıda patates kızartması yapmış olsa, ağabeyim; Ertuğrul'u kendinden küçük olduğu için zorbalamaya gitmiş olsa, sonra Tahsin amcalarda bize gelse, hep beraber kahvaltı yapsak...

Her şey bir rüyadan ibaret olsa?

Gözlerimin önünde beliren siluete inanamayarak baktım. "Anne..." diye mırıldandım, yıllar sonra karşımdaydı, çok yakınımdaydı. "kızım, " dedi hasret kaldığım sesiyle beni şereflendirerek. "gel anneciğim, çok özledim sizi. " Ağlamamı durdurmaya çalıştım, burnumu çektim. "seni çok özledim anne! " derken sesim de bende tiriyordum.

Ateş cayır cayır yanarken ellerim buz kesiyordu.

Annem ise her zaman ki gibi çok güzeldi, üzerinde kırmızı bir elbise vardı, elbiseyi küçük küçük kirazlar süslüyordu. Başında kırmızı bir bandana, ayaklarında kırmızı bir topuklu vardı, babamı hep böyle karşılardı, şıkır şıkır.

"gel yanıma anneciğim. " dedi, başımı olumsuz anlamda iki yana salladım, "olmaz, gelemem. " gülümsemesi derinleşti. "demek benim kızım büyüdü, artık annesini değil sevgilisini görmek istiyor." kaşlarımı çattım, eteklerimi avuç içime alıp sıktım. " hayır, seni çok özledim, ama sen öldün, yanına gelemem..." diye çaresizlikle fısıldadım. Sonlara doğru sesim iyice kısıldı.

"sen yaşıyormusun?" dediğinde gerçeklik algım bozuldu, annem gitti babamı gördüm, babam gitti beyaz kundağa sarılı bir bebek gördüm, cinsiyeti belli değildi.

Ertuğrul belirdi karşımda. "gel yanıma Esra! " diyip kayboldu. Babam geldi, üniforması üzerindeydi. "vatan size emanet, hemen pes etme!" diye beni uyardı. Gerçeklik algım iyice bozulmuştu. Sesler birbirine karıştı. Kişiler, yüzler gelip gidip duruyordu.

Kabustan sıçrar gibi oldum, ateşler bana çok yaklaşmıştı, tasa zorla uzandım ve bana yaklaşmakta olan ateşin birazını söndürdüm, etrafıma bakındım, herşey yanıyordu, ayağa kalkmaya çalıştım ama sesler hala kafamın içinde yankılanıyordu, görüşüm bulanıklaştı. "Esra!" diye bağıran birini duydum, kim olduğunu anlayamayacak kadar kendimde değildim, gelinliğin alt kısmı artık tamamen kana bulanmıştı.

Ayağa kalkamadığım gibi yere düştüm, yaram daha çok acıdı, "Esra! Neredesin?" diye bir sesleniş daha duyduğumda cılız çıkan sesimle "buradayım!" dedim, ardında öksürmeye başladım, "geliyorum Esra! " diye bir bağırış daha duydum, ateş ediliyordu.

Kurşun yağmuruna falan tutulmuştu galiba?

Çok geçmeden karşımda bir adam dikildi, Ertuğrul muydu? Ertuğrul'a benziyordu. Belkide o'ydu? Hızlıca üzdükten sonra kararımı değiştirdim. Hayır, kesinlikle o değildi. "sen kimsin?" diye sordum "Benim bir tanem, Ertuğrul. " dediğinde inanmadım, etrafım alevle kaplı olsada ondan bana öyle bir soğukluk akıyordu ki... Bu Ertuğrul değildi.

Beni kucağına alıp dışarıya çıkarttı, öksürük krizi geçirirken daha fazla dayanamayıp bayıldım.

🇹🇷🇹🇷🇹🇷

Gözlerimi yeniden açtığımda bir ormandaydım, uzun uzun ağaçların arasından gördüğüm kadarıyla, yeni yeni doğmaya çalışan bir güneş vardı, gözlerimi bir kaç kez açıp kapadıktan sonra görüşüm düzeldi.

Yavaş yavaş yerimden kalkıp oturdum. Bir iki adım ötemde ateş yanıyordu, sönmeye başlamıştı lakin. Etrafa iyice bakındım, kimse yoktu, adım sesleri duyunca gerildim. "neredeyim ben?" diye fısıldadım.

Ayağa kalkmak istedim ama sol bacağım çok acıdığı için kalkamıyordum. Ertuğrul'a çok benzeyen biri, ya da Ertuğrul yanıma gelince, "korkma, benim " diyerek beni teyit etmeye çalıştı. Oturduğum yerde dikleştim. "Ertuğrul? Sen misin?" gülümserken tuttuğu balığı bir kovaya attı. "benim, güzelim. " dediğinde yüreğim burkuldu, bir kaç haftada onu unutmuş olmam mümkün değildi, öyleyse niye bir yabancı gibi hissettiriyordu?

Göletin yanına gidip ellerini yıkadı, yanıma tekrar geldiğinde üzerimdeki battaniyeyi düzeltti. "beni özlemişe benzemiyorsun?" derken gülümsüyordu "fakat ben seni çok özledim. " burnumu çekip yutkundum "sen işkence görüyordun, nasıl şimdi ayaktasın?" ellerimi kavradı "yaralar hala var. Ama bu seni özlememe engel değil." sözleri Ertuğrul söylüyor gibiydi ama bu adam Ertuğrul değil gibiydi.

Alnımdan öptü. "merak etme, onlardan çok uzaktayız. " dediğinde yüreğime su serpildi, boyu mu kıssalmıştı? Eskisi kadar alttan bakamıyordum. Bu üzücü bir detaydı. "yanlış anlama, ben seni çok özledim Ertuğrul. " dedim sesimden özlem akıyordu. "ama oradan çıktıktan sonra... Kimseye güvenmiyorum. " başımı okşadı.

"önce bir iyileşte, sonra konuşuruz bunları. " ayağa kalkıp kovayı eline aldı, gölete gidip bir şeyler yaptı, tekrardan yanıma geldi, balıkları bıçakla temizleyip temiz suda yıkadıktan sonra ataşin yanına dört balık yerleştirdi.

"balık sevmezdin?" diye sordum, bana dönmedi "burada yiyebileceğimiz başka bir şey yok. " diyerek kendini açıkladı. Ses etmedim, belkide çok fazla komplo teorisi kuruyordum, bunun beraberinde çok yorgundum, balıklar pişince bir tabağa koydu, tuzlayıp yedik, çok güzel olmuştu.

Yemeğimi bitince ayağa kalktım. "ne oldu Esra?" diye sorup telaşla ayağa kalktı. "elimi yıkayacağım. " dediğimde koluma girdi "söylesene güzelim, ben götürürüm seni. " diyip beni kucağına aldı, işte bu Ertuğrul davranışıydı, aniden "yaraların!" dedim "indir beni!" diye bağırdığımda göletin yanında indirdi. "yaralarımdan çok cırlaman canımı acıttı. " dediğinde elime kalıp sabunu sürttü, burnumdan soluyup yere oturdum, ellerimizi yıkadık, aynı şekilde oturduğumuz yere geri döndük.

Bir müddet sessizliğin ardından "son kutladığımız doğum gününde de böyle bir kamp hayal etmiştim. " dediğimde gülümseyerek baktı "vurulman buna dahil miydi?" diye sorunca güldüm. "hayır tabikide! Balık tutup yemek, Tahsin amcayla babamın bilek güreşini izlemek, ağabeyimin arabalarıyla oynaması, annemlerin salata yaparken bir yandan dedikodu yapması, benim Ayçayla moda ikonuculuk oynamam, Kemal Osmanın seni dolandırması, tam olarak bunları hayal etmiştim. "

Başımı okşadı. "hayalindeki kampı da yaparız bir gün elbet. " omuz silktim "nasıl yapalım ki? Annem, babam ve diğerleri yok." sesimdeki hüzünü fark edince "ben varım. " dedi "aile pikniği yapmak istiyorsan ben sana aile olurum. " bakışlarım avucuma düştü "anlamıyorsun, onlarla olan hayalimin yerini tutmaz. " önüne döndü. "sen bilirsin. " deyip ateşe odun attı.

Ertuğrul olduğundan şüphelerim çoğalmıştı. Yani Ertuğrul değil gibiydi. Bilmiyorum Ertuğrul sanki bu konuyu geçiştirmezdi ve beni müsterih edene kadar benimle konuşurdu gibi geldi. Hem "döndüğümde öpeceğim yer belli" diyen o değil miydi?

Bunu anlamanın tek yolu sırtındaki doğum lekesini görmekti, bunun içinse iki yol vardı. "pansuman için malzeme var mı?" diye sorduğumda bana döndü. "var, ama yeni sargı yaptım, kanıyor mu yaran?" olumsuz anlamda başımı salladım. "hayır, senin pansumanını yapmak istiyorum. " önüne döndü. "gerek yok Esra, yat dinlen. " diye diretti. Galiba ikinci yola başvurma zamanıydı.

"o zaman yanıma bi gel" dedim cilveli çıkan sesimle, arkasını döndü, ışıl ışıl gözlerle yanıma gelip dibime girdi
"geldim. " dedi iyice sırıtırken. "hemşire sevgilin seni iyileştirmek istiyor. " dediğimde onunla burun buruna geldim. "çok özledim seni, ayrı düştük. " elim askeri gömleğine gitti. "yaralarını sarayım. " derken düğmelerden birini açtım, geri çekildi. "olmaz güzelim, çok yaram var. " deyince işler daha da zorlaştı.

Sanki şu anda evren benimle dalga geçiyor gibiydi. Tekrar yanına gittim, ağaçtan kozalak topluyordu, aniden sarıldım. "hepsinden teker teker öperim, geçer. " derken sesim fazla samimiydi. "geçer diyorsun?" derken ellerini belime doladı.

Bok çukuruna düşsem bu kadar midem bulanmazdı. "Allah'ım sen affet." diye geçirdim içimden. Hiç hoşuma gitmiyordu ama savaşın ortasında hayatta kalmak için bazı yasakları çiğniyorum mecbur. Ve kesinlikle tesbihlerce istiğfar çekmeliydim.

"nehiri izleyelim mi?" diye sorduğumda "hıhı" cevabını aldım, beraber nehrin yanına gittik, tam oturacağı sırada ayağım burkulmuş gibi yapıp üzerine doğru kendimi bıraktım. O dengesini sağlayamadan nehiri boylarken bende bir ağaç dalına tutunup suya düşmekten son anda kurtuldum.

Su çok derin değildi ama onu beline kadar ıslatmıştı. Hızlıca kenardan tutunup karaya çıktı, sinirden öfkeyle soluyordu. Ejderha gibi. "dikkat etsene be kadın!" diye yükseldiğinde gözüm seğerdi ama dişimi sıkmalıydım.

Bana arkasını dönmüş çadıra yürürken üzerinde ki gömleği çıkartınca reflekslerim gözlerimi kapattı ama sonra utançtan yerin dibine girerek gözlerimi yeniden açtım. Doğum lekesi vardı galiba.

Koşarak yanına gittim fakat bacağımdan dolayı canım çok yandı. Tam çadırın önünde karşı karşıya geldik ama bir adımdan biraz daha fazla bir mesafe vardı aramızda. "özür dilerim" dedikten sonra bir aptallık edip sıkıca sarıldım. Ellerimi sırtına yasladım. Amacım doğum lekesinin çıkıntısını bulmaktı ama o çıkıntının orada olmamasına karşılık bu iz daha çok dövmeye benziyordu.

O zaman anladım ki bu Ertuğrul değildi, ya da en azından ben öyle bir kanaate varmıştım. Fakat çaktırmadan bu alengirli durumu sonlandırmalıydım. O da bana sarıldı. Elimle bazı yaralara dokundum.
"çokmu canını yaktılar?" soruma "çok. " cevabını aldım, hemen geri çekilip ona çadırı gösterdim. "sen giyin istersen." dedikten sonra kıpkırmızı yanaklarla ağacın dibinde ki tulumun üzerine oturdum.

Üzerini giyinip çıktığında yanıma gelip oturdu. Bir kolunu omzumdan aşırdı ve beni yandan ağrı kendine yasladı.

Onunla yan yana durmak beni rahatsız ediyordu ama 'çekil git!' de diyemiyordum maalesef.

Aniden çığlık attım. "Fare!" diye bir daha bağırdım. Öyle bir şey yoktu, sadece bu anı bozacak bir şeye ihtiyacım vardı. İkimizde ayağa fırladık. "nerede? " derken etrafına bakındı. "bilmiyorum nereye gitti? Biliyorsun fobim var! " derken ayağa kalkan SAHTE Ertuğrul dan uzaklaşmaya çalıştım ama kolumdan yakalayıp beni yanına çekti. "korkma hüzelim, orman burası, bir şey olmaz." içimden göz devirdim ama dışımdan yutkundum. "başka bir yerde kalsak olmaz mı?" diye şikayetlendim.

"olmaz güzelim, ev mi kaldı sanki? Sadece esir kampları gibi büyük ve resmi yerler var, onlardan saklanmak istiyorsak burada kalmak zorundayız, fobini yen." başımı salladım "olmaz Ertuğrul, gidelim buradan lütfen lütfen lütfen lütfen lütfen lütfen lütfen! " beni kendinden uzaklaştırdı "çocuklaşma Esra, gidemeyiz bir yere"
diye çıkıştı.

Kalbim kırıldı, çok mu çocuksu davranıyordum? Acaba gerçek Ertuğrulda böyle mi düşünüyordu? Umurumda değildi! Beni seven bana katlanmak zorundaydı.

Ondan ayrılıp tekrardan yatağıma gittim, sahte Ertuğrulda yanıma geldi. "bak, gitmemize gerek yokmuş, ölmedin. " deyince ona hiç bakmadım, Ertuğrul olsa gönlümü alırdı, yani umarım öyledir. Ya bu gerçek Ertuğrulsa? Belki yine gerçeklik algım bozulmuştu? Belki yangında ölmüştüm? İçimden bir ses "Hee" dedi "öldün ağlayanın yok gerizekalı, iyice psikopata bağladın sende, sadece aklını oynattın o kadar. " çok rahatlatmıştı beni gerçekten.

Şimdilik sahte Ertuğrul'a bir şey çaktırmamalıyıdım, bacağım yaralıydı. Bu halde onunla savaşamazdım. Bir hafta boyunca kıçımı kırıp oturmalı, yaranın iyileşmesini beklemeliydim, akşama kadar çıt çıkarmadan otıruduk, akşam yine balık yedik, normalde çok tercih etmezdim, ama ateşte piştiği için tadı aşırı güzel oluyordu, yemeğimizi yedikten bir müddet sonra yattık.

Ertesi gün un, su ve tuzumuzun olduğunu gördüm, benim valizimdi bu. İçine bir kaç yiyecek kap kacak koymuştu, ekmek yapıp pişirdim, oda mantar bulmuştu, zehirli olmadığına kanat edince demir tasta mantar ve balık pişirdik, dağlık bir alndaydık, yürüyüşe çıkınca bir keçi görmüştüm, başı boş dolanıyordu.

Etrafımdaki herkes bana keçi inatlı derdi. Keçiyi görünce eski bir arkadaşımı görmüş kadar sevindim, hayvanlarla aram iyiydi, ölen kedim gelmişti aklıma, adı premses'ti, evet M ile, premses, vadesi dolunca her canlı gibi o da ölmüştü, mezar bile yapmıştım ona.

Keçiyi çok uzaklaşmadığım kamp alanına götürdüm, sütünü sağıp ateşte kaynattım, etrafımızda dolanıp yerdeki ortaları yedi, sahte Ertuğrul'un varlığından daha iyi geliyordu, en azından insanlar kadar krıcı ve yalancı değildi. Meee diyip ot yiyordu, sütünü sağarken az kalsın tekmeleniyordum ama aramızda halletmiştik.

Süt kaynayınca bir bardağa doldurup yavaş yavaş içtim, hava çok soğuk olduğundan iyi gelmişti, bu sırada sahte Ertuğrulda yiyecek buluyordu. Hava iyice bozunca bir iple keçiyi yakınımızdaki ağaca bağladım, biz biraz daha ağaçların az olduğu bir bölümde, gölete yakındık.

Keçi kendi kendine takılırken Sahte Ertuğrul ile yağmur dinene kadar çadırda kaldık, ben kendi kafamdan uydurduğum sahte geçmiş hatıraları anlattım o da güldü, bunu alıp oscar ödülüne layık görmeleri için televizyona çıkartmak lazımdı, yeteneğini boşa harcıyordu. Bana sinirlendiğinde bağırdı çağırdı. Asla özür dilemedi. Bende hiç açık vermeden bir hafta boyunca ona katlandım.

Yaram artık daha iyiydi, keçi bize süt veriyordu, sahte Ertuğrul ise sürekli yiyebileceğimiz hayvanları avlanmıştı. Hürrem sultan gibi hissediyordum bazen, canım içi pilav dolu kuş çekiyor diyen Hürrem Queen gibiydim.

Bu gün nihayet duş alabilirdim, yani göle girip temizlenmekten bahsediyorum elbette. Sahte Ertuğrul sabah avlanmaya gidince tüm kıyafetlerimden kurtulup soğuğa yakın suya atladım. Bu tarafta balık yoktu, taşlarla çevrili derin bir göldü, suyu temizdi, hatta öyle temizdi ki içinde bulunan taşları çok net görüyordum.

İyice suya daldım, gusül abdesti alıp hemen sudan çıktım, havlum sarılıp çadıra girdim, hızlıca üzerimi giyinip saçlarımı kurutmaya başladım, çok üşüdüğümden dolayı dışarıdaki ateşin başına geçtim, keçinin ipini çözmüştüm çünkü son iki gündür bize alışmıştı ve kaçmıyordu, su içmeye gitmişti.

Sahte Ertuğrul ortalıklarda yoktu, çokta umurumda değildi, sürekli "ne yapacağız? Nereye gideceğiz?" diye soruyordum ama asla cevap vermiyordu. Bu gün planımın ilk adımını atmam gereken gündü, onun Ertuğrul olmadığını bildiğimi bilecekti. Bu ormandan kurtulmanın bir yolunu bulmalıydım, belliki o söylemeyecekti.

Söylemesine de lüzum yoktu. Kendi işimi kendim halledecektim. Onu öldürmem gerekebilirdi. Ama ben bir yemin vermiştim, insanları öldürmek benim görevim değildi, insanları yaşatmak benim görevimdi.

Onu öldürmeden kaçmam lazımdı, ama gideceğim yerde bu eşyalara ihtiyacım olabilirdi, bu kadar eşya taşırken birde ondan kaçamazdım, o yüzden bu işi bir şekilde halletmeliydim.

Akşam üstü yemeğimizi yerken kurt sesi duyduk, uluyordu ve sesi çok yakında gibiydi, "buraya gelir mi sence?" diye sordum, o da tedirgindi "bilemiyorum. " derken bir lokma daha yedi.

Yemeğimiz bitince ortalığı toplayıp çadıra girecekken "adın ne?" diye sordum, bana bön bön baktı "o nedemek sevgilim?" elimi belime yerleştirdim. "Ertuğrul olmadığını biliyorum, ajan mısın? Nesin?" bana bakmadan içeriye girdi. "akşam akşam saçmalama Esra! " diye ekledi.

Bense çadıra girmedim. "Ertuğrul olmadığını doğum lekenin yokluğundan ve tavırlarından anladım. Aksini iddia etme. " cesur gibi konuşuyordum ama 'höst' dese korkudan altıma yapardım. O da yatmaya hazırlanıyordu. "yat yerine. " derken başını yastığa koydu, elime sabahtan sakladığım bıçağı alıp gizledim, aniden üzerine binince gözleri fal taşı gibi açıldı. "n'apıyorsun?" dedi, bıçağı boğazına dayadım. "sana kimsin dedim?" diye dişlerimin arasında öfkeyle sordum. Aniden bir şey boğazıma dayandı, bu bir tabancaydı.

"bu senin oynama tarzın mı? " derken tetiği çekti ve ekledi. "acemice ve aptalca." öfkeden bedenim titremeye başladı. "gerçek Ertuğrul nerede?" diye bağırarak sorunca "cehennemin dibinde!" cevabını aldım. Bıçağı aynı konumda tutuyordum. "bana Ertuğrul'un nerede olduğunu söyle! Bana neden bunca zaman bakıyordun? Kimin adamısın?"

Kahkaha attı. "çok korktum, hemen itiraf edeceğim! " kurt çok dibimizde uluyunca korkmaya başladım. "kurt bile Türkler den yana değil!" dediğinde elimdeki bıçağı aldı, elindekileri yere bırakıp beni belimden kavrayarak yere yatırdı, bıçağı kalbime, silahı başıma dayadı.

Nasıl bu kadar güçsüz ve beceriksiz olabilirdim? Bir bıçağı bile elimde tutamıyordum! "ölmeden önce söylemek istediğin bir şey var mı?" diye sordu dalga geçer gibi. "adettendir. "

Kurt çadırın dibindeydi. O uludu ben korktum, gözlerimi sıkıca yumdum, her türlü ölecek gibiydim, içimden şehadet getirirken naylon çadırın yırtılma sesini duydum, gözlerimi açınca bir Kurt ile göz göze geldim.

Korkudan kalbim yüzlerce kilometre hızla atıyordu. Kurdu görünce sahte Ertuğrul'un da dikkati dağıldı. Elinde ki bıçağı alıp çadırın diğer tarafına fırlattım. Silahı bir el ateşlemeye çalıştı ama tutukluk yapınca omuzlarında tutunup ayağa kalktım.

Kurt aniden adamın üzerine atlayınca çığlığı bastım. Sahte Ertuğrul acı ile inlerken çığlık atarak valizime sarıldım, titreyen bedenimi dışarıya zor atmışken çadırın arkasındaki Kurt sürüsünü görünce korkudan yerime mıhlandım, keçi de kaçıyordu.

Keçiyi kaçırmıştım.

Bu şakama daha sonra gülebilirdim, tabi hayatta kalırsam! İçeriden adamın çığlıkları gelirken yavaş yavaş geri adım attım. "tatlı Kurt'çuklar, canım Kurtlar, ben de sizdenim..." diye mırıldandım... Çok benziyordum ya onlara(!)

Sertçe yutkundum, adamdan ses kesilince dahada ürktüm, içerideki Kurt üzerinde kan lekeleri ile çıkıp diğerlerinin yanına gitti, korkudan inip kalkan göğüsüme ağrı saplandı, üzerime doğru yürüdüklerini görünce çığlığı basarak sol tarafa doğru ilerledim, o kadar hızlı koşuyordum ki şimşek Mcqueen ile kapışırdım.

Kafamın içinde subway surfers müziği çalarken trenlerin üzerinde koşturan çocuk gibiydim, arkamdan 🐺ların sesi gelirken biraz daha hızlandım, yaram acımaya başlamıştı, en kötüsü kurtlar beni yakalarsa sonum adamdan farksız olmazdı.

Nefes nefese kalınca can havliyle bir ağaca tırmandım. Soluklanırken valizimi biraz daha üst dala koydum, çok büyük ve kalın dalları olan bir ağaçtı. Kurtların sesi yaklaştıkça dahada tedirgin oldum, bir müddet sonra sesleri kesildi, titrek bir nefes koyu verdim.

Elimi kalbimin üzerine atıp sakinleşmeye çalıştım. Bacağım kanadığı için pansuman yaptım. Biraz su içtim, yorgunluktan çıktığım dalın tepesinde uyuya kaldım.

Uyandığımda Güneş daha doğmamaıştı ama doğmasına az kalmıştı, gecenin karanlığı yavaşça yerini aydınlığa bırakırken etrafıma bakındım, kimse görünmüyordu, valizimi alıp aşağıya bıraktım, kendimde yavaşça indim, üstümdeki mavi kazak ile altımdaki kot pantolona zarar gelsede bana bir şey olmamıştı.

Valizimi alıp yavaş yavaş ileriye doğru yürüdüm, karnım acıkınca çantamdan ekmek çıkarıp kemirdim, nereye gittiğimi bilmeksizin yürüyordum, güneşin doğduğu tarafa baktım, sağ arka tarafımda, çaprazda kalıyordu, demekki orası Doğuydu. Güney, kuzey, doğu, batı. Harika bir tespitte bulunuyordum, cidden! Yönleri bulduğumda hiç bir işime yaramadı.

Valizi bırakıp büyük bir ağaca tırmandım, ormanın her tarafı aynı görünüyordu, buda bir hayra vesile olmayınca inip dümdüz yürüdüm, yol beni bir yere çıkarırdı herhalde?

Bir müddet sonra yorulmuş ve çişim gelmişti, ihtiyaçlarımı karşılayıp biraz daha yürüdüm. Karşıma minnacık bembeyaz bir tavşan çıktı. Onu kucağıma alıp sevdim, bırakıp gidecektim ama peşimi bırakmadı. "çok mu sevdin beni?" diye sorunca kucağıma zıpladı. "tamam o zaman, gel benimle bakalım. " deyip kucağıma aldım. Hayvanların üzüldüğümüzü anlayıp bize arkadaş olması çok hoş bir şeydi.

Akşam olana kadar yürüdüm, artık tamamen yorulunca kendimi bir ağacın dibine bıraktım, su sesi çok yakınlardan gelince yine ayağa kalkıp sese doğru gittim, minik bir şelaleydi bu, bir kayalığın ortası delinmiş şelale olmuştu.

Eğilip su içtim. Tavşanda içti. Sonra beraber sarılıp uyuduk.

Gözüme tutulan ışıkla yerimden sıçradım. Bir drone tepemde dolanıyordu, tereddütlerim ayağa kalkıp tavşanı yere bıraktım, bi tane yapıştırınca sendeledi ama geri döndü, tavşan ile valizimi alıp drone'u takip ettim, yine bir esir kampına gidiyor olabilirdim. Gözden kaybolsada gittiği yolu tahmin ederek yürüdüm. Ağaçlar bitmiş asfalt yol görünüyordu, ağacın arkasına saklanıp alanı gözetledim, adamların kamuflajında Türk bayrağını gördüğüm gibi koşa koşa oraya gittim.

Nefes nefese kalmıştım. Adamlar beni görünce silahlarını çektiler. Ben ise sonunda bir Türk bulmuştum, sonunda işte vatanıma ait bir yer bulmuştum! "Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak! " diye bağırmaya başlayınca bana mala bakar gibi baktılar. Haklılardı ama değillerdi.

Sonunda göğsünün üzerinde korkusuzca Türk bayrağımızı taşıyan askerlerin olduğu bir yer bulmuştum!

"sönmeden yurdumun üstünde tüten son ocaaaaak! " derken bağırmaktan hatta çığlık atmaktan nefesimde sesimde kesilmişti.

Adamlardan biri yanıma geldi. "iyimisin bacım?" diye sorduğunda ayağına kapandım. "bende Türk'üm alın beni yanınıza, kul köpek olurum." beni itekledi. "sana nasıl inanalım?" ayağa kalktım, adama baktım "istediğiniz yapın, Türksünüz ya, o bana yeter." adamlar birbirine baktı, beni uzaklaştırıp telsizden biriyle konuştular.

Bir kaç dakikanın ardından kapı açıldı, Turan Albayı görünce hemen ayağa kalktım. Şok ile gözlerim büyüdü. Onun burada ne işi vardı? "Esra. " diyen sesi titriyordu, sımsıkı sarıldık. "Allah'a binlerce kez şükürler olsun. " diyordu, saçımı okşayıp öptü. Sarılmamız bitince beni süzdü. "yaran beren var mı evladım?" diye sorunca başımı olumsuz anlamda salladım "var ama önemli değil, hemen içeriye girsek?" dediğimde valizi aldı. "tabiki, hemen gidelim. " dedi.

"tavşancık ta benimle, o da gelsin" dediğimde bana baktı. "sen askerlere ver, onlar kontrol etsin, zararı ziyani yoksa burada kalır. " başımı sallayıp askerlere tavşancığı emanet ettim ve içeriye girdim, Türk bayrağı binaların tepelerinde sallanıyordu, dolu dolu gözlerle baktım.

"Allahım sana şükürler olsun! " derken ağlamama engel olamadım. Albay beni bir binaya ilerletti, içeriye girince yurdumun insanını gördüm, öyle sıcak öyle güvende hissettim ki...

Geride kalanları unutmamıştım elbette. Devletin onları kurtarmak için çabalayacağını biliyordum. Albay çantamı bir askere verip beni en aşağı kata indirdi. Teknoloji harikası bir kata inmiştik. Son teknoloji bir çok alet vardı, elimden tuttu. "üzerinde takı yada metal gibi şeyler var mı?" diye sorunca hemen. "hayır. " dedim.

Beyaz önlüklü bir kadın geldi, benden yaşça büyüktü, Turan Albayı görünce "hoş geldiniz, komutanım." dedi saygıyla. Ardından bana döndü "merhaba küçük hanım, hoş geldiniz." sesinden neşe akıyordu resmen. Tebessüm ettim. "hoş buldum " Albay bana döndü. "Sevim hanımla gereken neyse konuşursunuz. " diyerek Sevim hanıma bir baş selamı verip gtti.

Sevim hanım elini cebinden çıkarıp nazikçe kolumdan kavradı. "gel bakalım küçük hanım, seni bazı testlerden geçireceğiz, ama korkma, hiç canın acımayacak." başımı salladım sadece.

Önce bir odaya girdik, etrafta çeşitli aletler vardı, perdeyle çevrilmiş alana yönlendirildim. Covid zamanı kullandığımız ateş ölçere benzer şeyle beni baştan aşağı garip bir buhara maruz bıraktı. Ardından emar makinasından daha garip duran bir aletin yanına geldik.

"senin için buraya kıyafetler bırakıldı bir tanem, onları giyin ve uzan, hazır olduğunda kırmızı tuşa basabilirsin, heyecanlanmamaya çalış. " yanağımdan makas alınca "tamam. " dedim. Kadın odadan çıkınca üzerimi değiştirdim. İnce pamuk kumaştan pijama takımı gibi bir şeydi. Yatağa uzanıp kırmızı tuşa bastım, çok geçmeden kadının sesi geldi "başlıyoruz birtanem! "

Nereden bir tanesi oluyordum ben bu kadının? Aniden her yerin ışığı kesildi, yatak hareket edip bir oyuğa oturdu, üzerim cam fanus ile kapandı ve içeride bayılmamamı sağlayacak bir buhar verilmeye başladı, uyku ile uyanıklık arası bir durumdaydım, arada sırada vücuduma batan iğnemsi şeyleri hissetsem de canım yanmıyordu.

Ne kadar geçtiğini bilmediğim bir süre sonra fanus açılmış rahat bir nefes almıştım. Kadın yanıma gelmiş bana elini uzatmıştı. "harikaydın, haydi kalk bakalım. " deyince elinden tutup kalktım, ayakkabılarımı giyinip üzerimi düzelttim. "şimdi gireceğin test birazda olsa başını ağrıtabilir" diye uyarı yapınca sessiz kaldım.

Geniş demirden yapılma, bir çok kablo bağlı olan sandalyeye oturdum, başıma motorcu kaskı gibi bir şey takıldı, başımı hafifçe sıkıyor bundan kaynaklı başım şimdiden ağrıyordu. Gözlerimi kapatıp arkama yaslandım, "işlem başarılı. " sesi sürekli odada yankılanıyordu, 20 dakika kadar sonra "işlem başarılı, şahıs temiz. " diyen robotik kadın sesi kulağıma ulaşınca başımda ki kask otomatik olarak açıldı.

Kadın beni bu odadan çıkarıp başka bir odaya götürdü, burada kocaman su tankerine benzer metal şeyler vardı, kapının bir kaç adım uzağında ki masaya geçip oturduk, kadın önüme bir kağıt koydu.

"testteen geçeceğim süre boyunca yaşanacak tüm her şeyi tarafımca kabul ediyor, tüm sorumluluğun bana ait olduğunu beyan ediyorum."

Okuduğum gibi endişeyle kadına baktım. "ne yaşanacak ki böyle bir form dolduruyorum?" tebessüm etti, "aksilik çıkmayacağını eminim, yalnızca bir tedbir." bana uzattığı kalemi alıp imzaladım. Ayağa kalktık ve tankerlerin yanına gittik, 05 numaralı tankerin kapağını açtı, içeride kablolarla donatılmış bir sandalye vardı, geçip oturdum, kadın gelip parmaklarıma ve kafama kablolar bağladı. Bir kaç şeyi ayarlayıp çıktı ve kapıyı kapattı.

Robotik bir kadın sesi "adınız nedir?" diye sorunca "Esra, " dedim, yeşil ışık yandı. "soyadınız?" neyi kime kanıtlamaya çalışıyordum ben? "Başaran. " dedim bıkkın bir tonda.

"kaç yaşındasınız?"

"25. "

"anneninizin adı?"

"Yıldız. "

"babanızın adı?"

"Mehmet. "

"nerelisiniz?"

"Sivas. "

"hangi şehirde doğdunuz?"

"Şırnak. "

"kardeşiniz var mı?"

"siz ne yapmaya çalışıyorsunuz?!"

"yanlış cevap! Kardeşiniz varmı?"

"EVET VAR! HAKAN BAŞARAN, AĞABEYİM!"

"Ülke istila edilirken neredeydiniz?"

"evimdeyim, neden bu soruları soruyorsunuz?!"

"fazla cevap! Yanlış! Evde başka biri var mıydı?"

"evet vardı, hemşire arkadaşım Sanem Sungur ve Melek adında bir kız çocuğu, onu hastaneden getirmiştim, anne babası yoktu. "

"küçük çocuk Melek'i bana tarif et. "

"bacağım kadar boylu, çekik siyah gözlü, kumral saçlı, fındık burunlu, cırtlak sesli bir kız. "

"esir kampında yaşadıklarınızı ayrıntısına kadar anlatın. "

Oflayıp yaşadığım her şeyi teker teker anlattım, gördüğüm rüyadan yangına kadar her şeyi anlattım, buraya gelene kadar yaşadıklarımı bir bir anlattım. Ne zaman oflasam kırmızı ışık yandı, başım ağrıdı, doğru cevap verince başım rahatladı. En sonunda kadın gelip kapıyı açtı, tam karşımda dikiliyordu. "özel alanına girmek haddime değil ama, Ertuğrul'u seviyor musun?" diye sordu.

İnanamaz gözlerle baktım. "onu o kadar çok seviyorum ki, anlatmaya başlasam yeşil ışık arıza verir." yeşil ışık yandı.

Tebessüm etti, samimiyetten uzak. Beni bu garip yerden kurtarıp üst kata çıkardı, bir birimize veda ettik, ardından askerlere sora sora Albayın odasını buldum, kapıda gördüğüm kişi beni çok şaşaırtmıştı, ağzım açık kaldı.

"Sanem? Melek?!" Sanem koşarak bana sarıldı. Kendimi bir boşluğa sarılıyormuş gibi garip hissettim. "canım benim, ne zamandır senden haber bekliyoruz, çok endişelendik." şokla ağzım açıldı. "n-nasıl kurtuldunuz?" şoktan kekelemiştim.

Benden ayrılınca gülümseyerek bana baktı. "ne kurtulması? Ben hastaneden çıktıktan sonra askerler bizi alıp buraya getirdi, en başından beri buradaydım."

Ondan bir kaç adım uzaklaştım "mümkün değil! Biz esir kampındaydık!" derken gözlerim bulanıklaştı. Sanki bir görünüp bir kayboldu gibi oldu. "Hain vaaarrr!" diye bağırırken buldum kendimi.

Ya da kaybettim belki de tüm benliğimi?

Helööö ben geldiiimmm

Slay yazarınızsssss

30 Ağustos zafer bayramınız kutlu mutlu olsun! Azizi şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.

Bölüm nasıldı?

Kitap nasıl gidiyor?

Sizce kim gerçek?

Hepinizi çoooookkkkçaaaaa öptümmmm 💋🐺🇹🇷