11. bölüm · ESRA
11. Bölüm - Prangalar Vurulur Her Yanımıza -
Yeni bölüme hepiniz hoş geldiniz elmalı turtalarımmmm
Nasılsınızzzzzz iyisinizdir inşallahhh
Hikayenin iyice içine girdik, karakterlere alıştınız mı? Yada kendinize en yakın hissettiğiniz karakter hangisi? Benim ki Hilal... Fenerli hilal aşktır💛💙
Kitabımı okuyup kıymetli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederiiimm
Oy ve yorumlarınıza muhtaçziiiiii siz bölüme kaçabilenziii
💚🇹🇷❤️
Koskoca bir hafta geçmişti. O yoktu. Ağabeyim benimle konuşmuyordu. Ve ben durup dururken bir çocuğun bakımını üstlenmiştim. Aslında Melek git gide bana alışıyordu, sürekli anne babasını sormaktan bu sabah itibari ile vazgeçmiş gibiydi. "Bilmiyorum." diyordum. "Bir daha ne zaman dönerler bilmiyorum." Dönmeyeceklerdi ama küçücük çocuğa bunu nasıl anlatabilirim ki?
Benimle beraber hastanelerde sürünüyordu yavrucak. Yetimhaneler dolup taşmıştı. Ortada kalan çocukları isteyen sahipleniyordu ve bu çok acımasızcaydı. Çocuklar bir eşya gibiydi, devlet onlara önem vermiyordu ve onlar telef olup gitsin diye ellerinden geleni ardına koymayan bir hükumet ile karşı karşıyaydık.
Ben eve yalnızca iki kere gidebilmiştim. Artık kriz geçirmeye bile zamanım yoktu. Askeriye de hedeflediğim şeyi Hilal'e anlatmıştım, o da bunu hemen gerçek hayata geçirmişti. Ben inanıyordum, bir sabah güneş yeniden doğacaktı.
Lakin yeniden güneş doğana kadar hayatta kalabilir miydim? Orası meçhuldü. Melek benimle hastanelerde sürüne de sesini çılarmıyordu, benim elma bebeğimi çok sevmişti onunla oynayıp duruyordu, hastanedeki çocuklarla oynarken bana ne denli bir iyilik yaptığından habersizdi.
Onun varlığı beni kendime getiriyor dik durmamı sağlıyotdu, Melek için yaşamalıydım, ona bakmak için dik durmalı ve çalışmalıydım, Melek ve kendim için dim dik durmalıydım. Artık evladım olarak kabullenmiştim. Ertuğrul yokken o bana destek oluyordu. Komik ama bir çocuğa da olsa sarılmaya muhtaçtım.
Bu gün iyice yoruldum ve henüz sabah saatlerindeyiz, Sela okunmasına izin verilmiyordu, ezanlar susturulmuştu, ama imam inatla her sokağın başında bağıra bağıra ezan okuduğu için dili koparılmıştı.
Vahşetin derecesini buradan anlarsınız diye ümit ediyorum.
Ezanlar sela'lar susmuş memleketimin canı kurumuştu. İnsanlar perişan olmuş bir şekilde daha yeni başlayan bu savaşın bitmesi için dua ediyordu. Türk bayrakları yavaş yavaş yere indirilirken İstanbul'da büyük bir ayaklanma olmuş bir çoğu idam edilmişti, fakat bu idamlardan sonra Ankara ve İstanbul Türk orduları tarafından tekrar emniyete alıp içimize bir kaç damla su serpmişti.
Hilal bez parçalarına bir not düşmüş kapı kapı dolanarak dağıtırken maalesef yakalandı, bir şekilde polisten kaçıp bir yerlerde saklanıyordu, kesinlikle ajan falan olmalıydı bu kadar kıvrak bir zeka ile yalnızca müzik öğretmeni olamazdı.
Onunla da üç gündür hiç irtibata geçemiyordum.
Melek kolumdan tutup çekince ona baktım. "hemşire teyze, çişim geldi. " hastaya döndüm. "kızımı tuvalete götürüp geleceğim hemen, siz buraya bastırmaya devam edin. " dediğimde kadın başıyla onayladı. Bende Melek'in elinden tutup tuvalete götürdüm.
Zaman çok kötüydü. Güvenipte onu tek başına tuvalete gönderemiyordum, biri onu benden alırsa gerçekten ayakta duramazdım, özünde Melek gibi bir kız olduğunu hemen anlamıştım zaten, çirkefliği kendini insanlardan koruma mekanizmasıydı.
İşimiz bitince onu yine yanımda acile getirdim, başka bir kız çocuğu ile oynarken ben kadına yöneldim, eldivenlerimi giyerken kadın bana baktı. "çocuk; her zaman çocuk, okula giderkende çocuk, savaşın ortasında oyun oynarkende, onlar olmasa dünya çok neşesiz, onlar yokken yaşamak çok boş, iyi ki rabbim onları bize bağışlamış, Allah onları bizlerden ayırmasın. "
Gülümserken, "Amiinn. " dedim, Melek anne olma isteğimi ilk başlarda kırsa da artık o kadarda uzak olduğum bir konu değildi, ilişkimize isim veremediğim beyden haber yoktu ve ben çok huzursuzdum, pansuman bitince kadın bana teşekkür edip gitti, Sanem bir yandan işini yapıyor diğer yandan Mert hoca ile ilişkisini yürütüyordu, oh ne ala memleket?
Benimkide Allah bilir neredeydi? Benimkiydi değilmi? Benim di? O konuda hala kafam karmaşıktı, oturup iyice düşünmem, ölçüp biçmem gerekiyordu ama kalbim sanki ban şey diye fısıldıyordu
Kalbim virane, aşk fevkalade.
Sanem aceleyle yanıma geldi. "Surprise! Bizi saldılar! Bir gün izinliyiz! Ama Mert hocanın izni yarınmış, yani yanlış anlama ağabeyininde izni yarın, ondan dedim. " manidar bir şekilde "hı hı" dedim, hemen yanakları kızardı, onda en gıcık olduğum şey allığı deli gibi bol bol kullanmasıydı, yaldır yaldır sürüyordu mübarek, "uçar zaten. " diyordu ama uçmak ne kelime allık yanaklarına yapışıyordu.
Melek konusunu biliyor ve beni yargılamıyor oluşu bu zamanda bana iyi gelen bazı şeylerden di. Hatta teyze olduğunu bile iddia ediyordu. "teyzesinin çingenesi. " deyip kucağına aldı. "ben diyorum ki size geleyim? Beraber barbie oynarız, Ken leri döveriz, sonra legolardan şato yaparız ve erkekleri asla içeriye almayız, özellikle adı Mert olanları! Onları kılıçtan geçiririz!" şokla Sanem'e baktım, Melek korkup kucağından indi. "evladıma niye nefret aşılıyorsun? Bir şey mi oldu?"
Sanem öfkeden sinirli civcive dönmüşken Mert hoca ufukta belirdi, bir kaç adımda yanımızdaydı "Sanem hemşire, gel. " dedi ama Sanem onu duymazlıktan gelip küt saçlarını savurarak gitti, Mert hocaya döndüm, bir yandanda Melek'e montunu giyindiriyordum. "kavga mı ettiniz?" Oflayarak yüzünü ovuşturdu "bana dedi ki 'bir kadın ismi söyle,' bende o ısrar edince Merve dedim, Merve kim diye tutturdu, sen söyle dedin diye söyledim diyorum beni nasıl aldatırsın diyor? Savaşın ortasında işim gücüm yok, bir de yerden bitmeyi aldatacağım? Asla ikna olmuyor!"
Göz kırpıştırdım, koca bir 'Ne?'. yani Sanem bayağı sevgili olmuştu bu adamla, onu geri dönerken gördüm, tıpış tıpış Mert hocanın dibinde bitti.
"gel konuşalım. " derken onu çekiştiriyordu, Mert hoca gülmesini zor tuttu. "bende nerde kaldı minik hanım diyordum?" gülmemek için dudaklarımı bastırdım.
Sanem Mert hocanın yanında mini minnacık kalıyordu, bu onlara ayrı bir tatlılık katarken bizden uzaklaşan çifte gülümseyerek baktım.
Melek ile birlikte ağabeyimin arabasına ilerledik, benimle konuşmuyordu ama çocukla o yolu yürümeyelim diye Sanemden anahtarı göndermişti, onunlada konuşmam lazımdı, Melek arkaya bindi bende öne, tam arabayı çalıştıracakken Sanem koşa koşa geldi, yanıma binip kapısını kapatırken saf gibi sırıtıyordu, ekşimiş yüzle baktım. "vıcık vıcık aşk koktu. " Melek beni desteklercesine öğürdü. "ben Kemal Osmancığım ile bile böyle olmayacağım! " derken bayağı kararlıydı, onu kocası olarak görüyordu, hatta marketten kardeş almak gibi hayalleri vardı, masum hayaller(!)
Sanem arkasına döndü. "teyzesinin çingene gülüsü, sana bir gün bu lafları yedireceğim yazdım bir kenara, ileride kocanla-" elimle Sanemin ağzını kapattım. "oha Sanem! Küçücük çocuğa dediğine bak!" saçını savurup öne döndü. "bu çocuğun adı neden M ile başlıyor? Başka işim mi yoktu?"
Kıkırdadık. "en azından Merve değil" dediğimde beni onayladı. "Merve olsa cami avlusuna bırakırdım zaten. " ona en ters bakışlarımı sundum. Ağabeyimin kıymetli tofaşı çalışmamaya o kadar alışmıştı ki hız sınırı ilk sürmeye başladığımda en fazla 50 leri gösteriyordu! Araba kendine gelmişti benimle birlikte, ağabeyim cimriydi, gaza basmaz arabasını okşardı.
Çok nadiren kafası atınca dirift atardı ve yüreğim ağzıma gelirdi. Ertuğrulda hatırladığım kadarıyla küçükken eşyalarına çok öenm verirdi. Yangın onun için sarsıcı olmuştur her halde? Her bir eşyasına çok değer verir toz kondurmazdı. Pek paylaşımcı olduğu da söylenemzdi gerçi ya.
Peki ben bunları neden düşünüyorum?
💚🎀💚
Eve nihayet varınca arabayı park ettim, hep beraber eve girdik, yemek yaptık. Aslında pizza yaptık yanındada ayran içtik, çünkü Türk'üm ben, kola ise şu anda düşmanımız olan gavurların icadı, artık teyzelerle öyle haşır neşir oldum ki gavur icadı şeylerden soğumaya başladım galiba diye geçirdim içimden... Sanki pizza Türk icadıydı Allah aşkına! Kendime bu noktada güldüm.
İyice sıyırmıştım vesselam.
İçimde her geçen saniye büyüyen huzursuzluk beni askeriyeye gitmem için dürtüyordu, Melek yerde oyuncaklarla oynarken Sanem elinde bir kupa kahve ile yanıma geldi, "teşekkürler. " derken kupayı aldım, oda yerine oturunca, "aşıksın dırırırı." dedi, sorgular ifademle ona döndüm "ne?"
Omuzumu dürttü ardından kahvesinden bir yudum aldı. "aşıksın diyorum." içtiğim yudum boğazımda kaldı. Zorla yuttum, öksürük krizi geçiriyordum galiba, sonunda sakinleşince Sanem'in koluna vurdum bir tane. "ne münasebet?" derken bakışlarımı kaçırdım, kahvemden bir yudum daha aldım, "aşıksın işte, kabullenemiyorsun sadece, hem siz çokta yakışırsınız, azıcık boy farkınız var ama o da nazar boncuğunuz olsun. "
Benim lafımı bana satıyordu! "bak sen?" dedim manidar bir sesle "ilişki uzmanı mı oldun sen?" şen kahkahası odayı doldurdu. "siz sevgili bile değilken çocuk sahibi oldunuz! " kendinide benide tokat manyağı yaprak katıla katıla gülüyordu, yerlerde yuvarlanmaya başlayınca onu tutup kaldırdım, kürdan gibi bir şeydi. "abartma, o kadar da değil, ben sadece ne yapacağımı bilmiyorum. "
İkimizde koltuğa oturunca bana döndü. Eliyle yüzüne bastırıp kendini sakinleştirdi. "aşk testi yapıyoruz! " deyince bende ona döndüm. "ben sana sonucu söyleyeceğim, ama söz ver dürüst cevap vereceksin. " dediğinde başımla onayladım. "beni bu karmaşadan kurtarda, yemin senin kölen olsun. "
Kahvesinden bir yudum aldı. "Aaa, Ertuğrul değil mi o?" boşlukta bulunup sağa sola bakındım. "hani nerede? " derken yüreğime su serpilmişti. "salak! " diyen Saneme döndüm. "otur yerine, artı bir puan. " uslu uslu yerime oturdum, yeni sorusu için önce gülmesini durdurdu. "ismini duyunca miden kasılıyor mu?" çaresizce baktım. "şu an bile kasıldı. " kahvesinden bir yudum aldı. "artı iki puan. "
Bu artılar neyi işaret ediyordu böyle? "onun yanındayken girdap varmış gibi oluyor mu? Böyle sanki zaman mekan dursunda o girdap beni içine çeksin dediğin oluyor mu?" Eyvah! Eyvah diyen abinin sesi yerli yerindeydi, başımı onaylar şekilde salladım. "artı dört puan. "
Bir müddet sessiz kaldık, Melek oyuncaklarla oynarken yeniden konuştu. "onu özledin değil mi?" yine çaresizce başımı salladım. "artı yüz puan!" dediğinde olduğum yerde dikleştim. "ne oldu hemşire hanım durum ne?" ciddi ciddi baktı. "çok büyük bir sorun var!" dediğinde iyice gerildim. "ne sorunu?" derken dehşet bir panik içindeydim. "benim düğün için abiye almam lazım!" ben hala istediğim cevabı almamışken paniğim daha da katlandı. "ne düğünü be kadın? Sonuç ne? Söylesene! "
Fısıltıyı andıran sesi, "aşıksıııınn, " dedi ve ekledi. "drırırırıı. " elimi yüreğime attım. "hiii" dedim telaşlı bir sesle, o ise göz devirdi. "bir de bayıl istiyorsan Feriha?"
Gözüm karardı aniden, elimden ayağımdan derman kesilince yorgunluğunda etkisiyle kendimden geçtim.
Gözlerimi araladığımda hala oturduğum koltuktaydım, Sanem kahvesini yudumlarken bana bakıyordu. "Feriha damarın tuttu ellaam?" yavaşça toparlandım "ne kadar baygın kaldım ben?" diye sorunca "On dakika. " cevabını aldım.
Hızla ayağa kalkınca gözümün karamasıyla götümün üstüne yapıştım, "of!" diye bağırınca Sanem kıkırdadı, Melek bizden kopmuş bir şekilde oyun oynuyordu, yeniden ayağa kalkıp odama gittim, üzerime annemin siyah elbisesini geçirdim, üzerinde büyükçe beyaz puantiyeler vardı, saçlarımı ördüm, bu defa makyaj yapmadım, elim varmadı, en azından göz kalemi sürdüm.
Ayağa kalkıp ceketimi giydim ve bir hışımla evden çıktım. Hedef askeriyeydi. Arabayı nasıl bir hızla sürdüysem dakikalar içinde oraya ulaşmıştım. Arabadan inip kapıya dikildim, o zebani efe bana baktı. "hani gelmeyecektin bir daha?" diye sordu manidar bir sesle, lakin onu çekemeyecek kadar Ertuğrulu merak ediyordum. Sakinleşmeliydim ama ben Esrs'ydım, sevdiklerime zarar gelirse ortalığı yakıp kavururdum.
"buraya Ertuğrul komutanının nişanlısı konumunda geldim! Aç şu kapıyı!" deyince ikiside dumura uğradı, hani sevgili de değil direkt bodoslama bir şekilde nişanlı demiştim, başka türlü acilen içeriye alınmayacağımı biliyordum çünkü, maalesef yalan söylemek zorunda kaldım.
Adam kimlik kontrolünden hızlıca geçirip kapıyı açtı, siyah topuklularımı yere öyle sert vuruyordum ki gören bana bir daha bakıyordu.
Artık ezbere bildiğim yolları kat ettim ve Albayın odasının önünde durdum, kapıyı tıkladım, "gel. " komutunu alınca derin bir nefes alıp içeriye girdim, kapıyı kapatıp Albayın karşısına dikildim, beni görünce yüzü güldü. "hoş geldin Esra, geç otur. " deyince çantamı sandalyeye bıraksam da ben oturmadım.
"rahatsız ettiğim için özür dilerim, ama oturacak halde değilim, Ertuğrul'dan bir haber var mı? Ne zaman dönecek?" direkt gelip ona sormamın nedeni Albayla azıcık ta olsa yakınlığımızdan kaynaklanıyor du, yüzü düştü. "elimizden geleni yapıyoruz. " demesiyle gözüm seğerdi. "ne demek elimizden geleni yapıyoruz?" kontrolümü kaybetmek üzereydim. "sana bilgi veremem ama elimizden geleni yapıyoruz. " diye diretti.
Yüreğime bir ok saplandı, biri onu çevirdikçe çevirdi. Ben kanadıkça kanadım. Sırtıma çok ağır bir yük bindi ve ben Esra Başaran bu yükün altında ezildim. İçimde ki kuşkuyu ne betimleye bildim o saniyelerde, ne de bir kalıba sokabildim.
Bedenimden derman kesilince çantamın olduğu koltuğa oturdum, izinsiz göz yaşları kan damlası misali yanaklarımı ıslattı, yaptığım hatalar, söylediğim once kalp kıran söz yüzüme bir tokat gibi çarptı. "dönmeye bilirim" dediğinde yüreğim böylesine sıkışmamıştı ama bu bana çok fazlaydı.
Psikolojik açıdan her vatandaş gibi zor anlar geçiriyordum ama Ertuğrula beslediğim nefret ve kin'in bir anda kaybolup, yerini endişe, merak, şefkat ve özlem duygusuna bırakması çok şaşırtıcıydı. Sanki ağabeyim bir kaç saatliğine aramızdan çekilince aramızda ki o soğuk duvarlar yıkılmış bir anda bir birimize çekilmiştik?
İç çekişlerim ağlamaya döndüğünde kendimden ve şımarıklığımdan nefret ettim, onu buraya geldiğim ilk andan beri kırmıştım ve kırmaya devm ediyordum.
Albay sırtımı sıvazlarken bana bir peçete uzattı, gözlerime ve burnuma bastırdım, musluklar bir kere açıldı mı daha kapanmazdı, annemi iliklerime kadar anladım, üzerimde elbisesi kaderimde kaderi vardı. Bana bıraktığı çeyiz kaderiydi.
Belki hiç başlamadan biten bir hikayenin baş rolüydüm? Belki benim hikayem pişmanlıklarla dolu olacaktı? Ben... Ben ziyadesiyle kaybolmuş gibiydim, bilinmezlik insanı mahvederdi. Şehit olsa cenazesi, gazi olsa kendisi yanımda olurdu ama kaybolması, ne halde olduğunu bilememek çok kötüydü, onu ilk baştan beri kırmamın cezası buysa eğer yaşayamazdım, dayanamazdım.
Onu sevdiğimi farkedeli bir satteen az olmuştu ama ona kavuşamadan onu kaybetmiştim, inat benim vazgeçilmez bir parçamdı, yeniden inatla yanıp tutuştum. "bana onu getirmek zorundasın!" derken sesim çok kararlı çıktı, yine ve yeniden birilerine âsilik tasladım.
"ölü yada diri diye bir seçenek yok anladınız mı Albay? Bana onu kanlı canlı bulmak zorundasınız! En azından ondan özür dileyebileceğim kadar bir vakti kalmış olsun. "
Çantamı alıp ayağa kalktım. "siz onu bulana kadar hiç bir yere gitmek istemiyorum, ama sorumluluklarım var, lütfen en küçük haberde benimle iletişime geçin. " derken sesim yalvarır tonlardaydı. Numaramı bir kağıda yazıp bırakmışken Albayın "Esra?" demesiyle durup ona döndüm, "bu elbise sana mı ait?" sorgular gibi baktım. "hayır annemin. " yeşil gözleri titredi. "çıkabilirsin. " dediğinde odadan koşarak çıktım.
Ağalasamda dik durdum, ağlamak zayıflık değildi. Ağlamaktan bile aciz kalan insanlar zayıf insanlardı. Arabaya binip eve gittim. Sanem Melek ile birlikte oyun oynuyordu ceketimi çıkarıp elimi yüzümü yıkadım ve yanlarına gittim, Sanem beni görünce "hoş geldin. " dedi ama gülen yüzü beni görünce soluverdi. Melek bana dönmeden "hoş geldin hemşire teyze. " deyince ikisine de cevap olarak zorla "hoş buldum. " diyebildim.
Sanem beni çekiştirerek mutfağa götürdü, "ne oldu?" diye beni darlayıp sorusunda ısrar edince anlattım, ağzı açık kalmış bana sıkı sıkı sarılmıştı, "hiç kıyamam ben kuzum. " derken hala sarılıyordu. "içini ferah tut, gelecek eminim. "
Hani bazen olmayacağını bilsenizde iyimserlik, dilinize yapışan pembe bir yalana dönüşürdü ya? İşte öyle bir teselliydi bu da.
Gözlerimden yaşlar akmaya devam ediyordu. "içim çok huzursuz Sanem..." sesim sonra doğru iyice kısıldı, çaresizliğimi kısılan sesim ele verdi. "elime koluma prangalar bağlanmış gibi, cehennemde kor alevlerde yanan biri beni görünce acırmış gibime geliyor, pişmanlık duygum hat safada. " diyerek yaşadığım tüm o pişmanlığı bir kalıba ve betimlemeye sığdırmaya çalıştım lakin bunlar bile bana yetmedi.
Sırtımı sıvazladı sadece, kapı alacaklı gibi çalınca ikimizde olduğumuz yerde sıçradı. Melek koşarak yanımıza gelince onları arkamda bırarak kapıyı açtım, yunan askerleri karşımda dikiliyordu. "ne var? Neden geldiniz?" derken Türkçe konuşmuştum. Bana boş boş baktılar, onlar İngilizce konuşuyordu.
"According to the new law, if you are not a Greek citizen, that is, if you are a Turk, you will be shackled and exiled"
"yeni çıkan kanuna göre yunan vatandaşı değilsen, yani Türksen Prangalar'a vurulup sürgün edileceksin. "
İngilizcem iyiydi, ne dediğini de anladım, ama anlamak istemedim, yüzüne kapıyı kapatacakken bir kurşun sıktılar ve Melek korkarak ağlamaya başladı, Sanem onun kulaklarını kapamış yüzünü boynuna saklayarak bir kalkan gibi meleğimi koruyordu.
"ikisini de kabul etmiyorum!" derken yine Türkçe konuştum, heybetli bir tanesi kolumdan kavrayıp içeriye girdi, beni sürükleyerek mutfağa getirdi. Sanemin kilitlediği kapıyı tek tekme ile açtı ve silahı Melek'e doğrulttu. "I'll kill hım!" derken sesinden acımasızlık akıyordu.
Korkudan nasıl titirediğimi o saniyelerde fark ettim.
Elinde ki silahı almaya çalışırken silah patladı, sağ omuzunu sıyırıp geçti, ben acı ile inlerken beni tutan kişi haricindeki iki adam Melek ile Sanemi kucaklayıp götürdüler, ikisininde alnına yaslı bir silah vardı, Melek öyle korkuyordu ki buğday teni ben beyaz olmuştu.
Beni sıkı sıkı tutan adama döndüm. Bir karar vermeliydim. En acilinden. Yenilmeyi ve gavur eline düşmeyi kendime hakaret saydım, şu noktada itiraz edersem ölürdüm, korku ise en büyük efendiydi. Ben ise kölesi
"sürgünü kabul ediyorum. " sözlerinin dudaklarımdan ayrıldığına bir kaç saniye inanamadım. Beni ittirdi, "Go to your room. " kendi odama doğru yürüyünce kapıyı o açtı, içeriden kendim ve Melek için bir çanta yaptım, o çantaları kendisi aldı telefonum şarj aletim bile o çantadaydı.
Cüzdanımda ki kimlik kartımı alıp ortadan ikiye kırdı, yere atıp Türk bayrağının olduğu kısmı iyice çiğnedi, sızlayan omuzundan daha çok canımı yaktı bu durum. Melek'te dahil olmak üzere hepimizin eline ayağına prangalar bağlandı, merdivenlerden indiğimizde büyük bir kafile kapının önündeydi, en öndeki bir arazi aracına bağlanmışlardı, zincirlerle bizi kafileye kattılar.
Çantamız aracın bagajına atıldı ve araç hareket etmeye başladı, hızlı yürümek gerekiyordu ve Melek sürekli takılıp düşüyordu, onu kucağıma almaya çalıştım, bir müddet öyle yürüdüm ama çok yoruldum. Sağ kolum - daha doğrusu omuzum- gücümü kuvvetimi tüketiyordu.
Nereye gittiğimizi bilmiyorduk ama havada kara bulutlar vardı, bazı binalar ateşe verilmişti, bazıları yıkıktı, sokaklar ceset ve yaralı doluydu, biz esirler ise iki saattir yürüyorduk, karnıma kramplar giriyor gözüm kararıyordu, yere düşen bir gencin kafasına sıkıp onu zincirden ayırdılar.
Bende omuzuma bir mendil bastırıyordum, Allah'tan yaram derin değil di, Melek yorulduğu için Sanem sırtına aldı.
🇹🇷🇹🇷🇹🇷
Tam beş saattir yürüyorduk, artık günler çok daha kısaydı, Aralık ayının sert rüzgarı kan donduracak türden di, hele Kars soğuğu adamı titretirdi.
Kocaman bir tır'ın önünde durduk etrafımız bir çok asker ile çevriliydi hepsinin kolunda yunan bayrağı vardı, hepsinden üst rütbede olduğu kıyafetinden belli olan kırklı yaşlarının ortasında bir adam tır'ın kapıları önünde duruyordu. "Slaves, you will go to the prison camp! Don't go beyond the orders there! Otherwise, you'll die, even if you follow the rules!"
"köleler, esir kampına gideceksiniz! Orada sakın emirlerin dışına çıkmayın! Aksi takdirde ölürsünüz, gerçi kurallara uysanızda bir gün öleceksiniz!"
Anlayan tayfa dehşete düşerken anlamayanlara bize bakıyordu, adam gitti, kapılar açıldı. Tır hepimizi alamazdı, çok kalabalıktık, bir başka tır hemen yanında bekliyordu, kapılar açıldı ve insanlar itile kakıla tır'a bindirildi, yolda en az beş kişi ölmüş bir çok kişi yaralanmıştı.
Ben ve kafilenin geri kalanı diğer tır'a bindik, hava çok soğuktu, herkesin nefesiyle içerisi bir nebze de olsa ısınıyordu.
Melek'i kucağıma aldım, yavrucak, eğer onu yanıma almasam Allah bilir nerede ne halde olacaktı? Titriyordu, üzerimde ki hırkayı çıkarıp onu sarıp sarmaladım, Sanem ile dip dibe girip başımızı birbirimize yasladık, yaşlı bir teyze sabır çekiyordu. "Allah sonumuzu hayır etsin. " dediğinde herkes içtenlikle "AMİN. " dedi.
Bir başka yaşlı teyze bana döndü, "evladım bize ne dediler? Anlamadık vallahi! " burnumu çektim. "köleymişiz, bizi esir kampına götürüyorlar, ne derlerse yapmamız gerekiyormuş, yapmayanlar öldürülecekmiş." diye kısadan açıkladım.
Kadın başındaki yırtık yazmanın ucuyla ağzını kapattı. "Allah bizi kurtarsın, Allah onları bildiği gibi yapsın, son yedikleri içtikleri olsun! "
Herkes endişe ile bir birine bakıyordu, Sanem uyuklayasada benim gözüme uyku girmedi, pişmanlık ve esaret duygusu beni sarıp sarmaladı.
Bu savaş, bu esirlik kölelik durumu da neydi böyle? Yunanlılar neye ve kime dayanarak bizi böylesine esir alıyor yurdumuzdan etmeye çalışıyordu? Birileri suda bulup bulup yüzmeyi özlemişti galiba?
Haydi bunca şeyi yaşıyoruz da askerimiz neredeydi? Bizi niye korumuyorlardı? Biz Yunanistan karşısında har vurulup harman savrulacak kadar aciz bir ülke miydik? Sanmıyorum.
İçli bir nefesi ciğerlerime çektim.
Allah keşkeleri sevmez di, ama ondan özür dilemeyi çok isterdim, Allah keşke demeyin, dua edin, bana yakın olun derdi.
Dua ettim yol boyunca, kolumdaki saate bakıyordum, sabah beş olmuştu, herkes acıkmış olsa da kimsede yiyecek yoktu, Melek sürekli yemek istiyordu ama bir bardak su yokken yiyecek bir şey nasıl bulabilirdim ki? Onu sürekli uyumaya zorladım en azından pizza iyice doyurmuştu, biraz daha dayanabiliridik, ama çok susamıştık.
Bir müddet sonra tır durdu, herkes birbirine bakmaya başladı, "Continue!" diye bir ses geldi. "devam edin"
Bir dakikalık bir sürüşten sonra tır yeniden durdu, dışarıdan kilit sesi geldi ve tır'ın kapıları açıldı, yüzleri puşi ile sarılı adamlar vardı "Get down!" herkes ayağa kalktı. "inin aşağı!"
Arkama döndüm. "aşağı inmemizi söylüyorlar. " herkes beni başıyla onayladı, ayağımızda ki Prangalar'ın sesleri bizim bir hayvan gibi hissetmemize neden oluyordu, ineklerin boynuna asılan ziller gibi bir ses çıkarıyordu, teker teker indik aşağıya.
Melek dizimin dibindeydi, Sanem'de hemen arkamda, diğer tırdakilerde inince önümüze bir adam geldi. "Follow me, slaves!" hep beraber hareket ettik. "beni takip edin köleler"
Arkamda ki anlamayan kafileye döndüm "onu takip edecekmişiz. " hepsi başıyla onayladı, sıra halinde adamı takip ettik, bizi boş bir araziye getirdi, etrafımızda demirden duvarlar vardı, adam bize döndü "Your first job is to make a place for yourself to stay, slaves" şok içinde bakışlarımı bunları bize söyleyen kişiye diktim.
"ne demek ilk iş kendimize kalacak yer yapmak? Yaşlılar var, çocuklar var dahası bebekler var! Siz kötülükte bile sınırı aşmışsınız!"
'Reklamlar dan sonra devam edecek, blue Diamond her karının hakkı💅💎 yazardan dip not, sürekli İngilizce yazmayacağım düşmanların hepsi İngilizce konuşuyor.'
Adam gülümsedi, parmağı ile beni işaret etti, yine İngilizce konuşuyordu. "Kalender sevgili olmak için kendisi gibi bir dişi seçmiş, ama merak etme senin de inadını kırmasını biliriz. "
Ertuğrul'un adının geçmesiyle yüreğim sıkıştı. "n'aptınız ona?!" adam kahkaha attı. "sen beni çok eğlendireceksin belli, seni başkanları yaptım, Kalenderin dostluğu hürmetine, kim bilir belki bir gün görüşürsünüz? Siz Türkler ne diyordunuz? ölmezde sağ kalırsak."
Bir kaç adım atarak ona yaklaşmak istedim ama Prangalar buna izin vermedi. "sen burada kölesin, efendilerinin sözünden çıkarsan bedelini çok kıymetli şereflerinizle, canınızla ödersiniz!"
Ağlamak istiyordum ama ağlamaktan çekindim, o görmesin, düşman görmesin diye Ağlamamı geri ittim ve başımı diktim. "bu yaptıklarınız yanınıza kar kalmayacak! Allah bunun hesabını sizden soracak! " bir dal sigara yaktı. "şunu alın ve yanıma getirin. "
Bana yaklaşan askerden uzaklaşmaya çalıştım ama o beni yakalayıp kafileden ayırdı, yinede Prangalar'a bağlıydım.
Sürüklenerek tahtadan yapılmış bir eve getirildim, adam içeriye girmiş bizimde girmemiz için emir vermişti, kollarımdan tutan iki adam beni oturma odasına benzer bir odanın ortasına fırlattı, sandalye getirip beni oturttular, sıkı halatlarla bağlandım.
Karşımdaki tekli koltukta oturan canavar içten bir gülümseme gönderdi. "ben isyankarları sevmem köle, hemen yılanın başını keserim, ama sana bir şans tanıyorum."
Odanın ışıkları kapandı, bir bilgisayar tam karşıma bir iki adım uzağıma kuruldu ve görüntülü bir görüşme başladı, benim görüntüm yoktu ama sesim açıktı.
Görüntüde elleri kelepçelerle duvara sabitlenmiş yere çökmüş ve kafasına çuval gibi bir şey geçirilmiş bir adam vardı, simsiyah giyinmiş joker maskesi takmış bir adam kadraja girdi. "merhaba güzellik! " sesi robotik çıkıyordu.
Elleri kelepçeli adama yürüdü ve başından çuval gibi şeyi çıkardı, gördüğüm görüntü beni şok etti ve ölmüş olmayı diledim, bu mahkum Ertuğruldu!
Göz bebeklerim titredi onu görünce, kalbim deli gibi çarpmaya içim huzursuzlanmaya başladı. Onun gözleri açıktı ve vücudunda bazı yaralar vardı, bakışlarım canavara döndü. "ne olur ona bir şey yapma! Ben ne istersen yaparım, ona bir şey yapma!" diye yalvarması beni şok eden başka bir konuydu.
Canavar cıkladı. "hala Türkçe konuşuyorsun, eğer İngilizce konuşsaydın bu eziyeti sana izletmezdim. " korkudan irileşen gözlerim yeniden Ertuğrul'u buldu, kameradan bana bakıyordu. "Esra!" dediğinde yüreğimden bir parça koptu sanki. "Ertuğrul, " dedim kısılan sesimle. "sakın boyun eğme, sakın!" diye uyardı.
Ağlamak üzereydim. "Ertuğrul özü-" ağzımı bir bezle sıkıca bağlayıp üzerine kalın bir bant yapıştırdılar. Ertuğrul kendi karşısındaki zebaniye baktı. "bu kadar ahmaksınız! Bu kadar acizsiniz!" dediğinde bir tokat yedi, benim canım acıdı.
Odada bir soba vardı, adam elindeki bıçağı ateşe tutarken bana baktı "tüh ya, sevgilinin pürüzsüz sayılabilecek vücudunda bir çok yara olacak, umarım formdayken onunla iyice eğlenmişsindir, eski halinden eser bırakmamaya çalışacağım." sandalyeden kalkmak için çabaladım ama başıma bir alet geçirildi, kafam tamamen sabitlendi, başımı oynatamıyordum sadece ekrana bakabiliyordum.
Ertuğrul bana döndü. Gözlerimi kapatarak bir kaç damla yaşın bakmasına izin verdim. "Esra, gözlerini sakın açma Süslüm, sıkı sıkı kapat!" ağlamamak için çok zor tutuyordum kendimi, canavar konuştu. "o kızgın bıçağı sevgilinin gözlerine bastırmamı istemiyorsan kapa çeneni! "
Yerimden bir milim bile oynayamıyordum. Bir kaç dakika boyunca sobada kızan bıçak ile bakıştım, bıçağı demirden bir aletle aldı ve Ertuğrul'a doğru götürdü, galiba birde kameraman vardı o odada, ağzım bantlıydı ama 'yapmayın!' diye inledim. Tek yaptığı sırıtmaktı.
"yüzüne mi bastırayım yoksa sırtına mı? Seni ve vatanını çok seven yüreğinede bastıra bilirim," korkuyla yerimde kığırdanmaya başladım. "her neyse, zaten her yerine bastıracağım!" diyerek önüne döndü.
Yüreğim ağzımda 'yapmayın!' diye inlerken cos sesi ile birlikte acı bir çığlık yükseldi, gözlerimden yaş sicim sicim akarken Ertuğrul'un sol göğüsüne bastırılan bıçak izini, damla damla akan kanını gördüm.
Benim bile canım yanmışken o kim bilir neler hisseyordu, gözlerimi kapatamadım, nutkum tutuldu, kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki sırtım ile boynum dehşet derecede ağrımaya başladı.
Görüntüde ki maskeli adam bana döndü "sevgilin uf oldu, öpünce geçer." diyip kahkaha attı, burnumu çektim, Ertuğrul acı ile inlese de bana baktı "kapat gözünü Esra!" diye inledi.
Yerimden kalkmaya çalıştım ama nafileydi, işe yaramıyordu, başıma bağlanan alet hareket etmeye çalıştıkça canımı yakıyordu, adam bıçağı bir kere daha bastırdı, bu sefer sırtını yaktı, aynı acı çığlıklar, aynı çaresizlikler, aynı yakarışlar ve aynı esaret ikimizde defalarca sarıp sarmaladı, ben acıdan ölecek gibiydim, o benim görüntüme baktıkça gülmeye çalışıyordu. "Esra" diyen sesi cılızdı, konuşamıyordum.
"Güzel Esra'm, canım Esra'm. " kendinden geçmiş gibi adımı sayıklıyorum. Gözleri kapanmış alnından damla damla ter akıyor kelimeleri zor telaffuz ediyordu. "sevgili Esra'm. " buradayım der gibi baktım, gözlerini zorlukla raladı. "ceylan gözlü Esra'm. " yeşillerim yaşlıydı, bakışlarımdan onu sevdiğimi anlamasını istedim. "elma kız. "
Gözlerimi yumdum bir anlığına, göz yaşlarından onu göremiyordum. Göz yaşları dan oluşan bulanıklığın gitmesi için gözlerimi kapatıp açtım. "bana ötükensin Esra," nefesini toplamaya çalıştı, "hastaneden getirilip bana çatık kaşlarla baktığın günden beri ötükensin. " ağlamam son raddeye ulaştı anlaşılmasada "seni seviyorum. " dedim, "seni her zerremle seviyorum. "
Yayın kesildi fakat kesilmeden önce Ertuğrul bir kere daha çığlık attı.
Koca bir boşluk mu demeliyim? Yada nasıl ifade edebilirim ki bu yaşadıklarımı? Başımdaki alet çıkarıldı. Sandalyeden çözdüler. Hemen ağzımı çözdüm. Beni kollarımdan tutup dışarıya fırlattılar, tahtadan verandanın üzerinde öylece kalakaldım.
Hava kapalı yerler çamurdu, gök gürledi şimşek çaktı, kara bulutlar bela gibi üzerimize çöreklendi, annemden daha ağırını yaşıyordum, annemle beraber kendi kaderimi yaşıyordum.
Benim acılarım bana çok fazla gelirken birde annemin kaderindeki acıları da çekiyordum. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Yağmur yağdı, şimşek çaktı, gökyüzüde benimle beraber ağladı.
Kars ya da her nerede esirsek, gökyüzü bugün bize ağlıyor Komutan.
Oturduğum yerden kalkmak bir hayli zordu, ağlamaktan bilincimi kaybetmek üzereydim. Sanem ile Melek yanıma geldi, hala Prangalar vardı ama birbirlerine bağlı değillerdi.
Sanem yanıma oturdu. "Esra! Ne oldu sana böyle? " bana sımsıkı sarıldı, Melekte kucağıma oturup bana sarıldı, Sanem ayağa kalkmamda bana yardım etti. Melek elimi tuttu ve diğer esirlerin yanına gittik.
Herkesin elinde bir kazma kürek yeri kazıyorlardı. Bir kaç kişi yanım geldi.
"ne oldu sana böyle?" diye sordular. Durumum o kadar mı vahim di?
Bir teyze cıkladı. "Allah kahretsin onları! Gencecik yavruma yaptıklarına bak!"
Bayılacak gibiydim, gerçeklik algım gidip geliyordu, beni oturttukları yerde karşımda Ertuğrul'u görüyordum, yarası beresi yoktu ve bana bakıyordu, sıcak kahve gibi. Bir geliyor bir gidiyordu, bedenim işlevini kaybetmiş gibiydi.
🇹🇷🇹🇷🇹🇷
"Uyan!" diye İngilizce bir ihtar aldığımda gözlerimi zorla açtım, hava kararmış insanlar birbirine sarılıp uyumuştu "ne oldu?" derken sesim çatallıydı. "günlük uyku hakkını doldurdun! Arkadaşların çalışırken uyuduğun için şimdide sen çalışacaksın!"
Kolumdan tutup beni ayağa kaldırdı, elime kazma kürek tutturdu ve bir adım geri çekildi, esnedim, ardından elimdekilere baktım. "burada bekleyeceğim. " dediğinde kazı alanına yönlendirildim, çok fazla kişi çalıştığı için birazda olsa yol katetmişlerdi.
Kazmayı vurdum, kürekle toprak attım, belim ağrıdı, başım döndü, midem bulandı, yaram sızladı ama bunlardan daha kötüsü yüreğimin sızlamasıydı, ağlaya ağlaya sabaha kadar başımda bekleyen zebani ne istediyse yaptım.
"bana ötükensin Esra, hastaneden getirilipte bana çatık kaşlarla baktığından beri ötükensin..."
Beni yiyip bitiriyordu bu kelimeler, bu harfler. Ne oluyordu şu son bir kaç gündür? Mesela bir anda aşık mı olmuştuk yoksa yıllardır içimizde baskıladığımız bu masum duygu ufacık bir boşlukta bastırıldığı yerden mi fırlamıştı?
Hepimize çeyrek ekmek ve su verildi, başka bir şey verilmeyecekmiş, çiğnediğüm lokma ağzımda büyüdükçe büyüdü, yutamadım, su içebildim.
Bir bebek açlıktan ağlıyordu, çocuklar çok aç oldukları için kıvranıyordu, ben ekmeğimi bebekli anneye verdim, bana minnet dolu bir gözle baktı. "Allah senden razı olsun, ne muradın varsa versin. " diye dualar etti, tekrardan yerime oturdum, bende çocuklu bir anneydim.
Melek vardı, o evlendım olmuştu artık, bana alışmıştı, elbette Annesinin yerini dolduramazdım ama ona bir anneyi aratmayacaktım, bana kalsa depresyona girmiş demir bardağın keskin kısmı ile bileklerimi çoktan kesmiştim.
Ama Melek vardı, onun için dik durmalıyım, onu elimden geldiğince en iyi imkanlarda yaşatmalıyıdım, başını bana yaslamış elma bebek ile oynuyordu, yanımıza yaklaşan askeri görünce dikleşti, biz en öndeydik ağzında tükürük topluyordu, ne yapacağını anladığım an onu durmak için öne katılacaktım ki askerin kanlı ayakkabılarına tükürdü, adam yukarıdan aşağıya öldürücü bakışlar atıyordu, Melek ise yaptığından zerre pişman değildi. "ayakkabın kirlenmiş temiz olsun diye yaptım moruk. " demesi en bombastik kısım olabilirdi.
Elimle ağzını kapattım ve askerin ayakkabısını yerdeki bir bez parçası ile sildim. "çocuk işte. " derken İngilizce konuştum.
Adam bakışlarını diğer herkesin üzerinde gezdirdi. "kalkın çalışın!" diye bağırdı ve kenara çekildi, hep beraber kalktık ve kazı yapacağımız alana gittik, kazma küreği kuşandık ve işimizi yapmaya başladık, o sıralarda yanımda bebeğini sırtına bağlayan kadın türkü söylemeye başladı.
Ah edip ağlama zülfü siyahım
N'olur gözyaşını sil de gidelim
Gönül vurgunuyum yaram çok derin
N'olur gözyaşını sil de gidelim
Ağlamak yakışmaz o gül yüzüne
Yalandır inanma elin sözüne
Dünyada başkası yoktur gözümde
N'olur gözyaşını sil de gidelim
Bir seher vaktında düşsek yollara
Türkümüz söylenir dilden dillere
Anca kavuşuruz bizim ellere
N'olur gözyaşını sil de gidelim
Akarsuyum yar ağlarken gülemem
Yollar uzak bu sene de gelemem
Anladım ki bu ellerde duramam
N'olur gözyaşını sil de gidelim
Kadının sesi öyle yanıktı ki Melek bile ağlamaya başladı, başka biri biten türküden sonra alkışlamaya başlayınca bizde ona destek vererek alkışladık, kadın saygıyla hepimize teşekkür edince yaşlı bir adam başka bir türkü söylemeye başladı.
Pınar başından bulanır canım oy dedi, iner ovayı dolanır canım oy.
Aklıma en çok dağlar duman olur, çayır çimen olur, ben yari görmezsem, halım yaman olur kısmı takıldı kaldı. Bende Sivaslıydım ve burada en az yirmi kişinin daha Sivaslı olduğunu öğrenmiştim, yanımda ki bebekli kadının adı Türkanmış, çok tatlı bir kadındı, ev hanımıymış, üç aylık erkek bebeği vardı, kocası inşaat mühendisiymiş.
Karadenizli bir teyze bize döndü. "bir türküde ben çağırayım. " deyince hevesle baktık ona, şimdi tahta kesip biçiyorduk, iki tır dolusu insan olduğumuz için her şey normalinden daha hızlıydı.
İndim çayır biçmeye da
Eğildim su içmeye
İndim çayır biçmeye da
Eğildim su içmeye
Dediler yarim geldi de
Kanatlandım uçmaya
Dediler yarim geldi de
Kanatlandım uçmaya
Oy nani nani nani da
Yandurdi sevdan beni
Öyle bir ateş düştü de
Söndürmez çaylar beni
Karşi bayir ne bayır da
Gülü dikenden ayir
Karşi bayir ne bayır da
Gülü dikenden ayir
Sevdaluk çekenleri da
Kayir Allahum kayir
Sevdaluk çekenleri da
Kayir Allahum kayir
Oy nani nani nani da
Yandurdi sevdan beni
Gitti yarim gelmedi da
Söndürmez çaylar beni
Oy nani nani nani da
Yandurdi sevdan beni
Öyle bir ateş düştü de
Söndürmez çaylar beni
Oy nani nani nani da
Yandurdi sevdan beni
Gitti yarum gelmedi da
Söndürmez çaylar beni
Etrafımızda askerler sürekli dolanıp bizi gözetlediği için alkışlayamadık ama tek tek teşekkür ettik, sesi çok güzeldi kadının.
Biz Türküler birazda böyleydik. Biraz türkü biraz sevgi ile şu durumda bile dim dik durur dünyaya kök söktürürdük.
Bir asker sinirle yürüyerek yanımıza geldi. "bundan sonra çalışırken konuşmak yasak! Konuşanın dili gider!" herkes adama kitlenmiş öfke ile bakıyordu, biri elindeki testere ile askerlere doğru yürüyünce yanındaki arkadaşı durdurdu.
Melek ölüm sessizliğini bozdu "inşallah ishal olursunda altıına kaçırırsın! " kendi kendine kıkırdıyordu ama etrafmızdakilerde gülmemek için dudaklarını dişledi. Adam öfkeyle geri döndü. Bizde çalışmaya devam ettik.
Helööö ben geldiiimmm
Bölüm hakkındaki düşünceleriniz neleeerrrr
Melek slayyyyy
Bu arada Hilalde başka bir esir kampında yazmayı unuttum galiba?
