14. bölüm / 17
ESRA14. Bölüm - Deli Değilim -
Bölümler 17Şu an: 14. Bölüm - Deli Değilim -
- 1 1. Bölüm - İhanet -3.188 kelime
- 2 2. Bölüm - Yandık Bittik Kül Olmadık-3.451 kelime
- 3 3. Bölüm - Mutlu Sonlar Sadece Masallarda Vardır-4.093 kelime
- 4 4. Bölüm - Kötü(?) Bir Başlangıç -3.933 kelime
- 5 5. Bölüm - İlk İş Günüm-4.263 kelime
- 6 6. Bölüm - Kader-deş Olmak-4.878 kelime
- 7 7. Bölüm - Bela Geliyorum Demez -5.526 kelime
- 8 8. Bölüm - Kalbin Çarparsa Aklın Durur -5.874 kelime
- 9 9. Bölüm - Zalime Sormuşlar -4.722 kelime
- 10 10. Bölüm - Koyverdun Gittun Beni Oy -5.392 kelime
- 11 11. Bölüm - Prangalar Vurulur Her Yanımıza -5.070 kelime
- 12 12. Bölüm - Yol Ayrımı -5.285 kelime
- 13 13. Bölüm - Esra Bir Varmış Bir Yokmuş -5.813 kelime
- 14 14. Bölüm - Deli Değilim -4.620 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 15. Bölüm - Ayıcık Bombo -4.521 kelime
- 16 16. Bölüm - Virgül - SF5.928 kelime
- 17 17. Bölüm - Savaş -4.249 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yeni bölüme hepiniz hoş geldiniz elmalı turtalarımmmm
Nasılsınızzzzzz iyisinizdir inşallahhh
Benim kitaplarımda oradan oraya atlıyor gibi hissetmeniz doğal. Tek bir şeye odaklı kalamam, karantinaya kapatıldılar, Türklüğe dair her şey yasaklandı, esir kampına düştüler, ve bunun gibi bir çok şey.
Kitaplarımda kendimi yansıtıyorum. Kendime özgü bir çalışma olsun istiyorum. Bu konuda hiç bir şikayet almadım ama ileride alabilme ihtimalime karşılık böyle bir açıklama yapıyorum, ben azıcık distopya olur sanmıştım ama inanın her şeyi yazarken öğreniyorum.
Yani yazarken çok heyecanlı yazıyorum çünkü yazdığım şeyleri önceden düşünmüyorum, o an aklıma ne geliyorsa o.
Dahada distopik bir dünya olabilir, ama ne olursa olsun kendime özgü çalışacağım. Tek bir şey üzerinde durmak bana göre değil, aksiyon istiyorum. Çatlak bir kız olduğum'u anlamışsınızdır galiba💋
Dahada garip şeyler okumaya hazırmısınız? Sadece eğlence amaçlı yazdığımı unutmayın! 💋💋🤖🧟🦄
"Günlerden pazar, aylardan Aralık, yıllardan 2023. Ben Esra Başaran. Aklımı yitirmedim."
Benim çığlığım ile herkes sustu. Koca sessizliği çekilen silahların tetikleri bozdu. Sanem ile Melek bana öylece baka kaldı. Albay odasından fırladı, bir Topuklu ayakkabı sesi yankılandı. Ellerim şoktan açılmış ağzımı kapatırken, gözlerim korkudan kocaman olmuştu. Göğüs kafesim hızla inip kalkarken yüreğime bir sancı girdi. Son günlerde yaşadığım şeyleri kaldıramıyordum galiba. Demiştim, psikolojik açıdan zayıf bir kadınım diye.
Albay askerlere döndü. "silahlarınızı indirin, hain yok." Albaya döndüm, başımı onaylamaz şekilde salladım. "yemin ederim var..." doktorun sesi kulaklarıma ulaştı, "Esra Başaran, seninle çok acil konuşmalıyız," bir nefes aldıktan sonra "ve elbette sizinlede konuşmalıyım Albay. " dedi.
Doktor koluma girdi, bir şey söylememe izin vermeden Albay ile birlikte odaya girdik, doktor kapıyı kapatıp kilitledi. Albay yerine otururken doktor Sevim'de masanın karşısında ki sandalyelerden birine geçti. Ben ayakta kaldım. Artık koca bir boşluk hissediyordum. "hain yok ne demek? Size yalan borcum yok, Sanem ile Melek esir kampında benimleydi."
Doktor işaret parmağını dudaklarına bastırdı. Sus işaretiydi bu. "Şşş" derken oldukça sakindi, "sus. " derken tereddüt etmiyordu "bu ufak bir sır. " hafif kahkahasın'dan sonra Albaya döndü, ikimizde gayet ciddi durduğumuzdan aramızda mekik dokuyan gözleri önüne döndü, gülüşü soldu.
Ciddiyetini toplayıp bana döndü. "azıcık kafayı sıyırmışsın, ama kim sıyırmadı ki?" sinirle aldığım nefesi burnumdan soldum. "bana net cevaplar verin, üstü bulutlu şeyler söylemeyin, nefret ederim." iki kaşı birden havaya kalktı. "hay hay. Delirmişsin, bu dosyada öyle yazıyor en azından." bana uzatılan dosyayı elime aldım, kırmızı kapaklı bir dosyaydı, açıp içindeki gereksiz gördüğüm sayfaları geçtim, son sayfada tam olarak şunlar yazıyordu.
05 sayfalık dosyanın özeti şudur ki; Esra Başaran adlı şahıs akli dengesini kaybetmiştir. Ağır bir deprosyanda olup tedavi haplarına başlaması gerekmektedir.
Test sorumlusu: Sevim Baş.
Yüzümü buruşturup tüm sayfaları tek tek okudum, okumam bitince elimdeki dosyayı karşımdaki ikiliye doğru savurdum. "bu ne demek oluyor? Neye dayanarak akli dengemi kaybettiğimi söylüyorsunuz?!" sinirden elim ayağım titremeye başladı yine.
Doktor tepkisizce bakarken Albay elini çenesinde gezdiriyorum. "bu testler çok şeffaftır Esra, her türlü sorunu tespit edebilir. Vücudundaki yaraların kaç gün içerisinde geçeceği bile yazıyor orada."
Bir iki adım geriledim. "hayır, " başımı olumsuz anlamda sallarken hoşnutsuz bir ifade takındım. "hayır, delirmedim. Aklım başımda. Hain konusunu kapatmaya çalışıyorsunuz, bana başka sorunlar verip hain konusunun üzerini örtüyorsunuz!" tek solukta söylediğim sözlerle derin nefesler almaya başladım.
Muhatabım doktordu. "komplo teorilerin'e ve sana iyi günler, her şeyden haberimiz var, burada her şey bizim yönetimimiz de. Hapları almak için bir iki saat kadar sonra yanıma gel." dik başlılığımı korumalıyıdm. "o ilaçları asla içmem! Bana psikolojik ilaç adı altında uyuşturucu vereceksiniz!"
Ayağa kalkan doktor yanıma geldi. "vücudundan tam üç tane çip çıkarttım, hepsi ses ve konum bilgilerini takip etmek için takılmış. Buraya ilk geldiğinde her şeyden önce seni testlerden geçirip temizleme amacımız buydu. Herkes bir şeyler yapmak zorunda, burada ya askersin, ya doktor, ya öğretmen, ya aşçı. Başka bir seçenek yok. " kadın sözlerini bitirince çekip gitti.
Albaya baktım. "aklımı yitirmedim." derken sesim kısıktı. "bunu da yapmış olamazlar, çip takmadılar." elimle kapıyı işaret ettim. "O da hain. " aniden gözlerim bulanıklaştı, Albayın yanında Ertuğrul'u gördüm. Şok olmuş bir şekilde ayakta dikilen Ertuğrul'a bakarken adını fısıldadım. "Ertuğrul..." ona doğru yürürken çok uzaklardan Albayın sesi kulaklarıma ulaştı. "Esra! Kendine gel Esra!" sarsıldığımı o saniyelerde fark ettim, gözümden perde kalkmıştı sanki, yere oturmuş boş duvara bakıyordum, Albay da yanıma çökmüştür. "iyi misin evladım?" diye sorunca ona döndüm. "hı hı" diyebildim.
Beni ayağa kaldırıp sandalyesine oturttu, su doldurup verdi, içerken karşımda ki sandalyede annemi gördüm, yemyeşil bir elbise içindeydi, belindeki kuşak ile saçındaki bandana aynı beyaz renkteydi, yüzünde tebessümü, teninde gül kokusu ile bana bakıyordu. "kızım..." diye fısıldadı "çok özledim sizi. Ağabeyini de al yanıma gel, mezarıma gel, çok özledim seni." gözlerimi sıkıca yumup geri açtığımda annem yoktu, gözümden damla damla yaş akarken suyu bitirip bardağı masaya koydum.
Albay sırtımı sıvazlarken. "ne oldu evladım?" diye sordu "neden ağlıyorsun?" başımı sandalyeye yasladım. "annemi çok özledim..." sesim fısıltıdan ibaretti. Başımı okşadı "bende annemi özledim. " derken sesi çok samimiydi. "çok iyi bir kadın değil di belki, ama ben severdim, o da bir tek beni sevmezdi, beni ve ailemi. Ama onu çok özledim." burnumu çektim. "Anne özlemi geçiyor mu? Nasıl başa çıkıyorsunuz?"
Derin bir nefes verdi. "Annesizlik başkadır, anne hasreti başka. Annesi olmayan biri içinde derin ve acı bir boşluk taşır, hasret çekmek daha zordur, anne sevgisi öyle doyulmaz bir şeydir ki ömrün boyunca arar durursun, kimsede, hiç bir şeyde bulamazsın, acın hiç hafiflemez, hep hasret çekersin, ama hayat öyle yoğun öyle acımasızdır ki, hasret bazen sana acır ve kendini hissettirmez. "
Islak kirpiklerimin altından yorgun yeşillerine baktım "dost acıyı tatlı dille söylermiş diyorsunuz yani?" burnumu çektim. "Hiç geçmeyecek, değil mi? Anlıyorum. " başımı şefkatle okşadı.
Yüzünde ki o babacan ifade beni sakinleştiriyordu. "Hayat sadece çocuklara toz pembe görünür evlat," derken en iyi bildiği yerden sormuşum gibi büyük bir ustalıkla beni aydınlatıyor du.
"çocuklar sorunlar ile ilgilenmez, ergenler sadece kötü şeylere odaklanır, ama yetişkinler öyle değildir, kötü ya da iyi, her şeyi kontrol etmek zorundayız, sorunlarını bazen tek başına çözmelisin, bir şeyleri başarmak zorundasın." gözlerimden akan yaşı sağ işaret parmağı ile nazikçe sildi." En önemlisi yaşamak zorundasın." diye devam etti." Allah'ın emridir bu. Yaşamak zorundasın. Pes etmek için çok erken."
Ona dönüp başımı salladım. "konuşma için teşekkürler, çok ihtiyacım vardı." diye mırıldandım. Fakat hala ağlıyordum. Yerine oturduğunda "savaş; düşmanla savaşıldığı için değil, savaşırken açlıkla, sefaletle, yoksullukla, güvensizlikle, ümitsizlikle sınandığın için zordur, ölümler savaşın en karanlık yüzüdür, bunların hepsini aynı anda yaşarken hiç birine yenilmemezsen, işte o zaman savaşı sen kazanırsın. " dedi, sanki bana gelecekte ihtiyacım olacakmış gibi savaş stratejisi öğretiyordu. Ben asker bile değildim oysa.
Minnet dolu gözlerle baktım. "size gerçekten çok teşekkür ederim, Turan albay. " burnumu çektim, "ben anlattıklarınız da bir eksik buldum. "
dediğimde şaşırdı. "eksik neymiş?" gözlerinin içine baktım "özlem. Ölen kişileri özlemek. Bilinmezlik. Sevdiklerinin ne halde olduğunu bilememek. Bunlar beni yiyip bitiriyor."
Peçete uzatınca alıp gözlerimi ve burnumu sildim. "ölenler geri dönmez. İnan ki bir şansım olsa, ölen evlatlarımı değil karımı yeniden getirirdim. " bu defa ben ona şok ile baktım. "ne yani? Eşiniz ile çocuklarınız arasında kalmadınız bile! " yüzünde buruk bir tebessüm vardı. "çocuklar masum ve günahsızdır. Öyle de kalsınlar isterim. Eşim de çok masumdu aslında, ama ben bencil bir adamım, her halükarda karımı seçerim."
Ben de çok bencil bir insandım. Ama bu hiç bir şeyi kanıtlamazdı.
Parmağında takılı olan yüzüğe kaydı bakışlarım. "eşiniz nasıl öldü? " diye sorunca dosyaları karıştırmaya başladı, "dışarıya çıkabilirsin, psikolog değilim. Bu kadar yeter." tebessüm ettim. "anlıyorum. Hassas noktanıza bastım. Ertuğrul'da benim hassas noktam. O nerede?" elindeki kalemi bıraktı. "şimdi de ağabeyini değil sevgilini mi merak ediyorsun? " kurumuş dudaklarımı ıslattım. "sizi bu konuda yargılayamam galiba, ama ben tek kişi odaklı değilim. Önceliği sevgilime vermemin nedenleri var."
"hallediyoruz. " dediğinde umutlandım. "buraya kanlı canlı gelene kadar bana bu konuda bilgi vermeyin, keza geleceği günde vermeyin, kuşlar bana haber verir." dudaklarını büktü. "öyle olsun. "
Mahcubiyet içinde tebessüm ettim. "Mustafa Akyüz adında bir adama ulaşmalıyım, mümkün mü?" alaycı bir şekilde tebessüm etti. "tabi mümkün, Mustafa Akyüz dışında Rihannaya da ulaşabilirsin." kaşlarım çatıldı. "neden benimle dalga geçiyorsunuz? Ayrıca Rihannayı nereden tanıyorsunuz?"
Ters ters baktı. "la havle ve la kuvvete, çık dışarıya artık." yavaşça ayağa kalktım, masum bir ifade ile odadan dışarıya çıktım. Kadın bir asker yanıma geldi. "sizi kalacağınız kapsüle götüreyim, " dediğinde tek kaşım havalandı. "kapsül?" kadın tebessüm etti. "her ihtimale karşı önemli misafirlerimizi normalden daha korunaklı kapsüllere yerleştiriyoruz."
Bir kendime baktım bir ona. "diğer insanların suçu Albay tanımamak ya da delirmemek mi? Onlar neden daha az korunuyor?" kadın telaşa kapıldı. "beni yanlış anladınız, onlarda korunuyor elbette, yalnızca sizi kapsüle götürüyoruz, çünkü test odasından yeni çıktınız, bazı zararlı etkenler etrafınızda ki insanlara hastalık bulaştırabilir, ayrıca az buz değil vücudunuzdan üç çip çıkarıldı, etrafınıza salgın hastalık yayma riskiniz var, tüm bu tehditler geçince sizde bir topluluğa katılırsınız. "
Aldığım açıklamayla. "haaa" dedim, aydınlandığımı belli eden bir tonda. "e gidelim madem." kadın önden gitti bende arkasından, iki kat çıkınca yüz tanıma ile açılan bir kapıdan içeriye girdik, sola dönüp bir iki adım attıktan sonra sağ tarıfımızda up uzun bir koridor bizi karşıladı, biraz yürüyünce 58 numaralı kapsülün önünde durduk "bu kapsül boş, buraya mı geçmek istersiniz yoksa başka bir tane arayalım mı?"
Elimle onu durdurdum. "bu olsun! " elinde ki kartı bir cihaza takıp tuşalra bastı. "elinizi buraya yaslayın" derken kartı okuması gereken yeri gösteriyordu, dediğini yaptığımda mavi bir ışık elimi üç kere taradı, onay sesi çıkınca saydam karttan yeşil ışık yandı, kadın kartı bana uzattı. "bu kartı kimseye vermeyin, kapsül ile ilgili bir sorun olursa bana ulaşmak için içerideki telsizi kullanın, orada bir numara defteri var."
Başımla onayladığımda yanımdan ayrıldı, başka biri gelip valizimi verdi, aynı zamanda tavşancığı hayvan barınağına koyduklarını öğrendim. Kapı boyum kadardı, içeriye girdiğimde başım tavana değiyordu. Valizi yere bırakıp kapıyı kapattım, kartı yeirne takıp odaya göz attım duvarla bitişik beyaz çarşaflarla sarılı bir yatak, hemen yanında beyaz tavana kadar uzanan bir dolap, yatağın başında duvara sabitlenmiş telefona benzeyen bir telsiz, ve tavanda düm düz bir lamba. Bu kadar dı, başka bir şey yoktu.
Valizim de ki bir kaç şeyi çıkarıp yerine koydum, telefonum ile şarj aletimi valizin içinde bıraktım. Şampuanım, vücut sabunum gibi temel bakım malzemelerimi dolabın en altına koydum, diğer tüm eşyalarımı yerleştirince elma bebek elime geldi "demek onca yolu benimle geldin ha?" diye sordum kumaş ve pamuktan oluşan bebeğe.
Yatağımız üzerinde tek calı renk elma kırmızısı bebeğime aitti, telsizin yanında minicik bir rafta küçük bir not defteri ile kalem vardı.
Kapsül ile ilgili sorunlar için 111
Duş yada tuvalet sırası almak için 222
Yemek için 333
Askeri birimle iletişime geçmek için 444
Tıbbi birimle iletişime geçmek için 555
Acil durumlar için 666
Şans dilemek için 777. :)
Bizim millet şaka falan olamalıydı!Krizi fırsata çevirmek denilince de bizim millet yani... 777 ne? Komik şeyler sizi. Bu nokta da kıkırdadım. Ve ayrıca kaşlarımı çatıp defter ile yan gözle bakıştım. Tuvalete gitmek için sıraya mı gireceğim? Hemde randevulu... Bu noktada tekrar güldüm. Esir kampında bile tuvalete gidip yapıyorduk. Gerçi burası teknolojinin üst seviyede olduğu bir sığınaktı. Her şeyi normal karşılamalıydım.
Hayır hiç bir şeyi kabul etmiyordum. Neyi kabul etmiyordum? Hiç bir şeyi kabullenmeyecektim. Ama neden? Kendimle çelişmeye başlayınca telsizi açtım. "222" dediğimde "hemen bağlıyorum" diyen genç adamın sesi kulaklarıma ilişti, çok geçmeden bir kadınla muhatap oldum. "hem duş almam lazım hemde tuvalete gideceğim. " dediğimde biraz bekledim, ardından "iki saat üç dakika sonra sizi almaya gelecekler. " dendi "tamam. " diyip telsizi kapattım. Üzerimi değiştirip kendimi yatağa attım, çok uykum vardı. Hemen uyudum.
Uyandığımda kapı tıklanıyordu, ayaklanıp kapıyı açınca iki kadın askerle karşılaştım. Eşyalarımı alıp kapsülden çıktım, kartımı emanet alıp beni bir kat aşağı indirdiler, kadınlar bölümüne geçip önce tuvalete girdim, banyo yapılan kısım zaten birer kişilik bölmelere ayrılmıştı , ama o alana girerken bir kapı daha vardı, bekçi kadın bana yarım saatimin olduğunu söyleyip beni kontrolden geçirdi, en nihayetinde duşa girip temizlendim.
Su bedenimden kirleri arındırsa da ruhumdaki kirler yapışıp kalmış gibiydi. Yangından sonra hayatım değişmişti, bir nevi özgürdüm, bir yandan hala mahkumdum.
Özgürdüm, çünkü Türk bayrağının tüm görkemi ile dalgalandığı çatının altındaydım. Mahkumdum, çünkü Ertuğrul yoktu, ağabeyim ve arkadaşlarım... Annem ile babam. Çaresizliğe mahkumdum, savaşa, kana, ölümlere ve kayıplara mahkumdum.
Gençliğimin baharında sağ çıkmamın mümkün olmadığı bir savaşa dahil olmuştum, yalnız değildim elbette, benim gibi bir çok kişinin gençliği solup gitmişti. Ama güçlü olmak zorundaydım. Ben yıkılırsam, o yıkılırsa, bu yıkılırsa en sonunda devlet yıkılırdı. Şımarıklığa luzum yoktu. Ergen gibi depresyona girmeyede gerek yoktu.
Ama Ertuğrul'u çok özlemiştim. Hasret kalmak belkide en tahammül edemediğim şeydi. Hele sabretmek... Herkes başaramazdı. Ertuğrul belki çok acı çekip şehit düşmüştü? Belki ona; onu ne kadar çok sevdiğimi asla söyleyemeyecektim.
Belirsizlik insanı içten içe çürütürdü. Ben, Esra Başaran. Ertuğrul ile tanışana kadar şımarık, ergenlikten çıkamamış bir kızdım. Aklı başında bir kadın olmak zorundaydım. En azından artık olmak zorundaydım. Sevdiklerimi ölü ya da diri bulmak zorundaydım.
Banyodan çıkmış üzerimi giyerken kalbime bir ağırlık çöktü. Nefesim daralıp gözüm kararmaya başlayınca kapının kulpundan tutunup ayakta kaldım. Üzerimi zorla ginip kendimi dışarıya attım. Buharlı ortamdan rahat nefes alabildiğim mekana geçince yavaş yavaş kendime geldim.
Kadınlardan kartımı alıp tekrar kapsüle gittim. Yatağıma uzandım. Uyumak ızdırap gibiydi, Ertuğrul ile ilgili çok güzel rüyalar görüyordum, uyandığımda ise bu rüyaların gerçek olmadığını anlıyor mahvoluyordum. içim çok huzursuzdu. Yapmam gereken bir çok şey varken, tek bildiğim artık Ertuğrul'un ötükeni olduğumdu.
Belki Ertuğrul beni duymayacaktı ama ona bir söz veriyordum. "Kurt vatanına geri dönecek kahraman asker. Ötüken'e geri döneceksin. Bayrağına, sevdana, yurduna geri döneceksin. Sana söz. Geri döneceksin. Diri bir şekilde. Ve kocam olacaksın." sonda tüm ciddiyeti bozmuş olabilirdim.
Fakat ciddiydim. Geldiği gibi nikahıma almak kadar ciddi bir düşüncem vardı. Ağabeyim kalp krizi geçirirdi belki. Ama buna hakkı yoktu. Bal gibide Ayça ile bir şeyler vardı. Ama ağabeyimin inadını kırarsa Ayça'ya yenge demeyen köpek olsun du! Ya da bir dakika çok mu abarttım? Bir saniye. Tamam bazı laflarımı geri alıyorum.
Kapsüle girdikçe uykum geliyordu. Tüm dünyadan soyutlanmış huzur verici bir ortamdı. Rüyalarım bana ızdırap çektiriyordu.
Uykusuzluğun sarhoş ettiği ben, uyku uyudukça acı çekiyordum.
Uykusuzluk veya aç kalmak. Hayatta en katlanamadığım bir başka ikili... Neyi yapmam diyorsam, aynen onu yapıyordum. Yüreğimde sızlayan bir yara vardı. İçten içe ölüyor gibiydim. Ertuğrul'a kötü davrandığım için, ölüyor gibiydim. Ağabeyim ile konuşup aramızda bazı konuları netleştirmediğimiz için de ölüyor gibiydim. Küs ölürsek gözüm arkada kalırdı. Sümeyye'yi ziyaret edip onunla acısını payalşamamıştım.
Kimin gerçek olduğuna dair hiç bir fikrim yoktu. Ama kampta ki Hilal ve Melek gerçek gibiydi. Ben gerçekten delirmiş olabilir miydim? Pekiiiii beni Sevim doktorun delirtmediği ne malum du? Burası gerçekten Türk sığınağı mıydı? Ondan bile emin değildim. Yurdumun insanı ile iç içe olmanın verdiği heyecan, o ılıklık gidivermişti.
Koca bir soğukluk hissediyordum. Koca bir boşluk. Biraz ağlamak isteği ile karışık. Acı ve hasret ile harmanlanmış. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı noktadan vesselam efendim.
🇹🇷🇹🇷🇹🇷
Biraz kestireyim derken ben uzunca bir süre uyumuştum. Kapım tıklandığında mecburen kalkıp saçımı topladım ve kapıyı açtım. Kadın asker karşımda dikiliyordu. "akşam yemeği vakti, Başaran. " boş bakan ifadem aydınlandı. "he, tamam teşekkürler. " diyip içeriden kartımı aldım, kapıyı kapattım, asker ile beraber yemek salonuna çıktık, uzay mekiğindeymişiz gibi her şey son teknolojiymiş tarzındaydı.
Asker bizi en dip köşede kalan bir yere getirdi, biz diyorum çünkü benimle beraber beş kişiydik. "siz kapsül de kalan vatandaşlar olarak herkesten uzakta yiyeceksiniz. Virüs bulaştırma ihtimalinize karşılık ufak bir önlem."
Askere sorgular şekilde baktık, o ise masanın etrafına asılı perdeyi çekti, sesi uzaklaşıyorum. "ben gelene kadar kıpırdamayın!" iki kadın üç erkek öylece perdeye bakarken bir adam bize sağ elindeki yüzük parmağını gösterdi. "evliyim ben, karım var, hepiniz bacımsınız, sakın benimle konuşmayın!"
Ona gülümseyerek baktım. "sakin ol şampiyon, yengenin eline ipi fazlaca vermişsin." benimle birlikte diğer kadında güldü, evli adamın yanındaki genç çocuk bana döndü. "evli ağabeyin eşi ağır yaralı bir şekilde revirde yatıyor, bu konudan çok bahsetmesek iyi olur." söylediğim şeyden utansam sa bilmiyordum sonuçta. Bilsem böyle söylemezdim.
Benimle az önce konuşanın yanında otuzlarının başında olan adam oturuyordu. "kimse ilişki durumuzla ilgilenmiyor, susun lütfen. " yanımda ki çakma kızıl ona gözlerini dikti. "beni dakikalardır süzüyorsunuz, kesin onların konuşmaları yüzünden bana odaklanmakta zorlandığınız için sinirlendiniz! "
Yanımdaki kadına yan bakışlar gönderirken genç çocuk hislerime tercüman olarak, "ne?" dedi. "sen ruh hastasısın! Adamın kapsül şifresini kırıp gecelikle yanına yatmışsın! Ben bu kadar edepsiz insan görüpte bilmedim yahu!"
Gözlerimi şokla açıldı. "şaka mı?" diye sordum ama sessizlik bir evet anlamına geliyordu. "cidden çantanda geceliğin ne işi vardı?" sorum kadına olmuştu ama cevaplamadı. "bir soru sordum aslında. " derken sinirlerim tepeme çıkmaya başlıyordu. "bende cevaplamadım. " gibi bir karşılık alınca kadının saçına yapışmamak için kendimi zor tuttum.
"kurtlar yesin seni!" diye beddua ettim ama bunu yalnızca ben anlaya bilirdim. Bu beddua bana özeldi, genç çocuk bana baka kaldı. "Müslüman değil misin?" derken sesinden endişe akıyordu. "elhamdülillah Müslümanım. Ama neden sorguluyorsun? " ona ne vazifeydi ayol?
Sakalsız çenesini kaşıdı. "ben bir kursta hocaydımda, haddime değil ama..." irdelemiyordu, çok mitevaziydi. Niyetinin temiz olduğu belliydi, eli yüzü nurlu bir gençti. Tebessüm ederek karşılık verdim.
Başını öne eğdi, sessizlik isteyen adam başını masaya yaslamış uyukluyordu, çakma kızıl, çıkan ojeleri ile ilgilenirken evli adam dertli dertli yüzüne bakıyordu. Asker yemeklerimizi bırakıp gitti.
Mercimek çorbası, yeşil fasulye ve pilav. Bu üçlü çok güçlüydü. Hepimiz sessizce yemeğimizi yedik. Birer bardak çay ikram ettiklerinde sessizlik seven adam bardağını alıp yemek salonundan çıktı, çakma kızıl da peşine takılınca iki adam ile baş başa kaldım, genç adam çayın yanındaki şekeri kıtlarken evli adam "Leyla, " diye sayıklıyordu. "ne olur gel Leyla..."
Dolan gözlerimdeki yaşları geri ittim, adama baktığım için o da refleksen bana baktı. "sevda hasreti konusunda dertdaşız." dediğinde göz göze geldik, "Benim sevgilim de esir alındı, işkence görüyor, ama bir konuda şansılısn, ona karım diyorsun, evlenmişsin, muhtemelen ona; onu sevdiğinide söyledin. Sakın ümidini yitirme." diye samimi bir tavırla teselli verdim.
Adam yüzğüne döndü. "bir kere seni seviyorum demek yetmiyor, daha çok söylemek istiyorum, çünkü ben her gün beş kere, beş namaz vakti ona seni çok seviyorum derdim. Ama yetmez. Kelimeler kifayetsizdir. Ona olan sevgim'e kelimeler, cümleler, şiirler veya destanlar tercüman olamaz. " diye dert yakınmata devam etti. Bunun adı Mecnun olmalıydı.
Yüzme mahçup bir tebessüm yayılırken kaşlarımı havaya kaldırdım. "desenize ömür yetmez." ağır bir nefes verirken avuç içlerime bakıyordum, kimisine göre anlamsız bir kaç harfti. Seni seviyorum deyip geç işte diyeceksiniz belki. Ama yetmiyor kardeşler. Kifayetsizlik sizi yiyip bitiriyor. Onu çok sevdiğinizi bilsin istiyorsunuz. Olmayınca üzüyorsunuz.
Sessizlik içinde çayımızı içtik, dinlediğim kadarıyla burada kimseye isimiyle hitap edilmiyordu, ya soyadınız ile yada lakap ile sesleniyorlar dı, nedenini bilmiyordum. Bir bardak çay içip kalktım, asker çıkışta bekliyordu, yanından geçecekken beni durdurdu "hemen kapsül git, Başaran. Etrafta dolanma. " ters ters bakıp "tamam. " dedim.
Zaten yapacağım şeyi biri bana söyleyince o kişiyi boğma arzumu zoraki bastırıyordum.
Kapsüle girecekken kızıl saçlı kadının yere çökmüş ağladığını gördüm, yavaş adımlarla yanına gidip onu süzdükten sonra "ne oldu?" diye sorma ihtiyacı hissettim, başını kaldırıp bana bakarken "öllünün körü oldu!" diye bağırdı.
Göz devirip kapsülüm'e girdim, ileride daha büyük kapsüller vardı ama ben numarasından dolayı bunu seçmiştim, Sivaslı olmak bunu gerektirirdi. Akşamın alaca karanlığı iyice çökmüş olmalıydı
Yemekteyken yan masada bizim gibi bir kapsül ahalisi daha vardı, onlar konuşurken iki hafta boyunca kapsülde kalacağımızı duymuştum.
Aklımda milyonlarca soru işareti varken bu iki hafta boyunca boş boş ne yapacağım diye düşündüm. İçimden bir ses "beni sev" diyordu. Bu ses Ertuğrul'a aitti. "seni zaten seviyorum salak" dedim bende. Elma kızı kucağıma aldım, tatlı tatlı gülümsiyordu, kırmızı saçları kırmızı kıyafeti ile tam bir elma kız dı işte.
En sevdiğim bebek buydu, yangından kurtarıldığına çok sevinmiştim. Annem gibi süslü bir bebekti. Bana kalsa hiç süslenmez spor giyerdim, makyajı az tutar yazar olurdum. Ama annem gençliğinin baharında hayallerine kavuşamadan öldürürlmüştü. Onun adına bunları yaşamak istiyordum.
Annem hep derdi ki "hemşire olacağım, evde kös kös oturmayacağım, bir işim olacak, size çok daha iyi bir hayat sunacağım, daha çok topuklu ayakkabı alacağım, daha çok elbise, daha çok makyaj malzemesi, daha çok takılarım olacak, şıkır şıkır bir kadın olacağım, seni koluma takıp çarşı pazar gezeceğim, kızıma çok güzel oyuncaklar alacağım, büyüyeceksin, genç bir kız olup serpileceksin, ne istersen yapacağım, herkesler benim dünyalar güzeli kızıma hayran kalacak, senide bana benzeteceğim. Ağzından bir kere bile 'şunu istedim olmadı' lafı çıkmasın diye çırlınacağım işte. "
Bir damla yaş elma beğimin üzerine düştü, hiç bir şey istediği gibi olmamıştı, bu dünyada Yıldız Başaran başarısız olmuştu, ama kızı Esra Başaran onun yapmak istediği her şeyi yapacak, başarılı olacaktı, anneme benzemek için elimden geleni yapacaktım, o çok güçlü bir kadındı, her şeye rağmen hayat doluydu.
Yıldız'ın kızı Esra, bu dünyada bir iz bırakacaktı, öldüğümde. "anasının kızıydı. " denilmesi için elimden geleni yapacaktım. Annemin olamadığı her şey olacaktım. Süslü, şıkır şıkır bir kadın olacaktım, topuklular giyip takılar takacaktım, hemşire olup insanları iyileştirecektim.
Ben ona bir söz vermiştim, bunları başarmadan ne aklımı yitirmeye hakkım vardı, ne de ölmeye.
Ben aklımı kaçırmamıştım, yalnızca bazı kişilere karşı duyduğum özlem devasaydı. Ama toparlanmalı kendime gelmeliydim, kafam bulanıktı, uykum çoktu, uyumalıydım. Huzurlu olması imkansızdı, huzurlu uykulara veda edeli çok olmuştu.
Artık yaşadığımdan bile emin değildim. Kim gerçek kim sahte? Ortalıkta nasıl bir oyun dönüyor, ülke nereye gidiyor? Sevdam, ağabeyim ve arkadaşlarım nerede? Onlarca soru, binlerce bilinmezlik içinde başımı yastığa dayadım. Yorganı üzerime çekip elma bebeğime sarıldım. Biraz sağa sola döndüm ama sonunda uyuya kaldım.
Bembeyaz tiril tiril bir elbise içindeyim. Küçük ama yeni bir evde dolaşıyorum, etrafı temizliyorum, yemek yapıyorum, tavuklu pilav yapıyorum, çeşit çeşit yiyecekle salondaki sofrayı donatıyorum, zil çalıyor, koşarak kapıyı açıyorum, bir erkek çocuğu var, baladan tatlı, nefes nefese kalmış, "Anne su verir misin, ama çabuk ol beni bekliyorlar! " deyince ona su veriyorum, koşarak aşağı iniyor, o sırada Ertuğrul giriyor kadraja, üzerinde kamuflaj elinde bir poşet ekmek var, içeriye giriyor, sarılıyorum "hoş geldin marul. " derken sesimden bile mutluluk akıyor.
O üzerini değiştiriyor ben sofra hazır olunca aynadan kendime bakıyorum, gözlerimin yeşili parlıyor, koyu kahve saçlarım dalgalı, yüzümde gram makyaj yok ama ayrı bir güzellik var. Hafiften şiş karnım'a bakıyorum. Elimi üzerinde gezdirirken tekrar zil çalıyor, kapıyı açınca ailemi tam kadro görüyorum.
Annem biraz yaşlanmış ama güzelliğinden hiç bir şey kaybetmemiş, babam, ağabeyim, Ayça, Gülşen teyze, Tahsin amaca, Yusuf amaca, Nida teyze, Kemal Osman, Ve küçük yıldız, hepsinin ardından siyah saçlı, siyah gözlü, dünya güzeli bir kız giriyor içeriye.
"seni çok özledim ablam! " diyor sarılırken. Şen kahkham evi dolduruyor, içeriye geçip yemek yerken, herkes bir anda kayboluyor, şen kahkahalar susuyor, masada tabaklar yarım kalıyor, masanın ucunda tek başıma kalıyorum. Karnımdaki şiş gidiyor, üzerimdeki elbise siyaha bürünüyor. Elimde bir sigara varken boş masaya baka baka içiyorum o dalı.
Sıçrayarak uyandığım kâbus nedeniyle ter içinde kalmıştım. Elim yüreğimin üzerindeyken gözlerim kapalıydı, üzerime baktım, pijamalarım vardı, karnıma baktım, şişlik yoktu, etrafıma baktım, kapsüldeydim. Rüyadan geriye kalan o boşluk hissiyle dolup taştım, omuzlarımda ağır bir yük vardı sanki.
Sırtımı başlığa yasladığımda üşüdüm, Bacaklarımı kendim çekip kimsem olmadığı için kendime sarıldım, güçlü kadınlar da ağlardı değilmi? Ağlamıyorlarsa da artık ağlarlardı. Her bir hıçkırığımda başkasına karşı çektiğim hasret vardı. Rabbim den başka kimim vardı ki? Hiç kimse... Koca bir boşluk.
Henüz ağlamaya devam ederken kapı tıklandı, topralnıp kapıyı açtığımda asker "kahvaltı zamanı. " demişti. Kapıyı kapatıp üzerimi değiştirdim. Odada bulunan küçük aynadan tipimi düzeltmeye çalıştım. Olduğu kadar olmadığı kader diyerek kartımı alarak kapsülde çıktım.
Dün akşam ki döngü devam etti, kahvaltıda peynir zeytin ve domates vardı, yiyemedim. Burun kıvırdığımdan değil, yiyemiyordum kahvaltılık şeyleri, kanım bir şeye en başta ısınmadıysa ömrüm boyunca sevemezdim onu. Ekmek kemirip çay içtim.
Yine kapsüle döndüm. Yapabileceğim hiç bir şey yoktu. Kapsülden çıkmam yasaktı. Bir çok insanın sağlığını tehdit ediyordum. Yanımda bir defter ve kalem vardı, o saniyelerde HASRET diye bir başlık attım ilk sayfanın ilk satırına.
Yazar olmak en büyük hayalimken bu boşluktan daha güzelini zor bulurdum. Ülkenin devrim yaşadığı ilk günden bu yana yaşadıklarımı roman tabiri ile kalın deftere yazmaya başladım. Daha çok sayfa vardı. Daha yaşanacak çok şey vardı. Tarih bu savaşı yüzeysel yazacaktı. Ben savaşın içinden bir kadındım.
Savaşın içinden bir kadın diyor ki; Hasret kalmak en kötüsüdür, bilinmezlik ise onun cabası, bu bi çare kadın diyor ki; seven sevdiğine şu an gidip sevdiğini söylesin. Çünkü bende böyle olacağını tahmin edemezdim. Pişman olmaktansa Hüsran olun, red yiyin yahut kabul görün, ama gizlemeyin, suçlamayın. Saf ve temiz bir kalple onu sevin.
İki hafta boyunca çılgınlar gibi Ertuğrul'a beslediğim hasreti yazdım. Ağabeyime karşı duyduğum pişmanlığı ve annem ile babama olan özlemimi unutmadım elbette.
Biri çıkıp bana Ertuğrul'a olan hasretimden kitap yazacağımı söylese ona totomla gülerdim. Şaka gibiydi herşey. Yazıyordum, yapıyordum. Kalem tutmaktan nasır bağlayacaktı ellerim, ama fedaydı. Ona feda ederdim. Belki ben ulaşamazdım sevdiğime, ama gelecekte birilerinin ulaşmasına vesile olabilirdim.
Başka Esra'lar, başka Ertuğrul'lar kavuşmalıydı.
Zaman su misali'ydi. Akıp gitmişti.
İki haftalık karantina sürecimiz sonlanmıştı, lakin topluluklar dolup taştığu için biz kapsüllerde kalmaya devam edecektik, açıkçası bana hoştu, tek başıma olmaya alışmıştım. Şimdide başkasının yanında rahat edemezdim.
Hepimiz sabahın altısında dikili taş gibi odanın ortasında askerin bize kötü kötü bakmasının bitmesini bekliyorduk, evli adamın karısı iyileşmeye başladığından beri hayata dönmüş gibiydi. Artık ruh gibi dolaşmıyor yaşam belirtisi veriyordu.
Kızıl kadın sessizlik seven adamın dibinden ayrılmazken, hoca adam bize sürekli kıssalar anlatmıştı, hayatın içinden, peygamberlerin zamanından, bir çok hikaye dinleme fırsatı elde etmiştim.
Asker telsizle konuşup yeniden karşımızda dikildi, bana baktı. "Sen, Başaran, revir'e gönderilmeyeceksin." kaşlarım sorgular bir şekilde kıvrıldı. "neden?" gayet haklı bir soruydu. Ellerini arkasında birleştirip bize odaklandı. "eğitim alacaksınız, altı aylık bir eğitim göreceksiniz, her iki tarafta savaşa hazırlanıyor, önce kimin atağa geçeceğini bilmiyoruz, ama yaşlısından gencin herkes eğitimli ve savaşa hazırlıklı olmak zorunda."
Başımızı onaylar şekilde salladık, ben elimi konuşmak istediğim için izin istemek adına kaldırınca asker baş hareketi ile bana izin verdi, "ben esir kampındayken bize üç aylık eğitim vereceklerini söylemişlerdi, hatta veriyorlardı, bir ay bitti, iki ayları kaldı." asker bildiği bir şeyi dinliyor gibiydi "onlar, esirleri hızlıca eğittik sansınlar, savaş başlasa da altı aylık eğitime devam edeceğiz, herkes sırayla eğitilecek, sizler eğitime giren ilk öğrenciler olacaksınız, sonrasında hem idman yapıp hemde size verilen görevleri yerine getireceksiniz, vatanın istikbali için buna katlanmaya hazırsınızdır inşallah. "
Hepimiz hevesle başımızı salladık.
"beni takip edin! " deyip yürümeye başladı, arkasından tıpış tıpış yürüyüp en üst kata çıktık, etrafta eğitim alan bir çok kişi vardı, asker etrafa memnuniyetle baktı, biz ise heyecanla, sonunda bir harca beton katacak olmak hoştu.
Yanımıza esmer bir adam geldi, siyah saçlı, siyah gözlü, yapılı ve benden biraz daha uzun bir adam, takriben bir yetmiş sekiz boylarındayı. Asker ile tokalaştı, kadın bizden uzaklaşınca adam bizi süzdü. "Salam dostlar, mən Murat. " dediği gibi Azerbaycan Türk'ü olduğunu anladık, uzattığı elini ilk ben sıktım. "merhaba, bende Esra Başaran. " hafifçe gülümserken ellerimiz ayrıldı. "çox razıyam. "
Diğerleriyle de tanıştı. Sessizlik seven adamın adı Soner'di, çakma kıızıl kadının adı Rengin, evli adamın adı Hilmi, hoca adamın adı ise Talha'ydı. "Səni ilk adlarınla deyil, ləqəblərinlə çağıracağıq. Özünə ləqəb seçə bilərsən, ya da bu sənin soyadın ola bilər."
Talha "bana hoca diyebilirsiniz. " dedi, ardından Rengin "bana kızılcık deyin, demeyenle husmetli olurum. " diye zırvaladı, Hilmi şaşırtmadı "karımın kocasıyım, bana Evli deyin. " kıkırdadık, Soner sessizdi "ne ergence şeyler, admız'a b*k mu sürdüler?" diye sorunca ortama sessizlik çöktü. Bu insanlar ayıp nedir bilmiyordu! "iyi, tamam, sessiz diyin bari." derken oldukça hevessizdi.
Asker baan döndü "Sen?" diye sorunca "Elma kız, bana böyle diyebilirsiniz." dediğimde başı ile onayladı, "Biz əsgərlər heç vaxt maskalarımızı çıxartmırıq. Sadəcə murat Hoca demək lazımdır, çünki mənim adımı biləcəksiniz. "
Dediği şeyleri yarım yamalak anlarken mal gibi hissediyordum, İngilizceyi daha iyi anladığım için kendimden utandım. Keşke Azerbaycan Türkçesi öğrenseydim.
Bizi en dip köşelere götürdü, ısınma hareketleri yaparken bize bazı kurallardan bahsediyordu.
"Yalnız ləqəblərinizlə bir-birinizə zəng edə bilərsiniz. Məşqlər səhər saat yeddidən başlayır və axşam saat beşdə başa çatır. Qalan vaxtlarda istirahətdən başqa heç nə etməyəcəksiniz. Gələcəkdə bu saatlar artacaq. Dəstə arasında kin-küdurət qadağandır. "
"birbirinize yalnızca lakaplarınız ile seslenebilirsiniz, eğitimler sabah yedide başlar akşam beşte biter, geri kalan vakitte dinlenmekten başka bir şey yapmayacaksınız zaten. İlerleyen zamanlarda bu saatler çoğalacak. Ve gurup arasında küslük yasak."
Sı*mıştık. Edebimin bozulduğu noktadan merhaba! Zorlu bir eğitim süreci bizi bekliyordu.
Isınma hareketlerinden sonra bize gösterdiği şeyleri yapmaya başlamıştık. Adam çok acımasız dı, cılkımız çıkıyorken çay hüpletiyordu. Sessiz, bu antrenmanlarda zerre zorlanmazken kızılcık az kalsın bayılacaktı. Arada Hoca'nın anlattığı Nasrettin hocanın fıkralarına gülüyor işimize devam ediyorduk. Gülmemeizin tek nedeni bizi daha fazla zorlamamasını istememizdi.
Allah sonumuzu hayır etsin demekten başka ise edebileceğim dua yok gibiydi.
Helööööööööööö ben geeeeelldiiiiiimmmmmm
Nasılsınızzzzzzzzzz iyisinizdir inşallahhh
Bölüm nasıldı? Bence sakindi. Azıcık Esra soluklansın sonra kaostan DEVAMKEEE.
Yeni karakterler hakkında ne düşünüyorsunuz? Onları sevin ama çok bağlanmayın çünkü I'm a killer girl 💋💅🎀
Sizi çok sevenziiiii oy ve yorumlarınıza muhtaçziiiiii 💋💋💋💋💋💋💋
Bölüm etkileşimi
