12. bölüm · ESRA
12. Bölüm - Yol Ayrımı -
Yeni bölüme hepiniz hoş geldiniz elmalı turtalarımmmm
Nasılsınızzzzzz iyisinizdir inşallahhh
Melek slay bacımla ıslak yunan keklerine hakarete devam ediyorusss
Geçen bölüm fesfet-ül fena bir şeydi, yazarken gülüp ağladım 😉
Ertuğrul nasılda güzel ilan-ı aşk yaptıııııı yumuşacık olduk, eridik gittik biz bu adama 🎀💪💋
E haydi maşallah yandırdın gelbimi aman, ey gaşları keman özmzşamslsms
Siz bölüme kaçabilenziii
💚🇹🇷❤️
İki gündür canla başla çalışıyorduk. Gün boyunca yalnızca iki defa yemek veriliyordu, sabah ekmek akşam patates haşlaması ve birer bardak su. Başka yiyip içebildiğimiz hiç bir şey yoktu.
Fakat biz yinede canla başla çalışıyorduk, isyan etmiyor ne kural koydularsa uyuyorduk, bu onları iyice çileden çıkarıyordu, isyan etmemizi istiyorlardı, bizi öldürmek için ufak bir sebep arayacak kadar merhametleri kalmıştı o canavarların içinde.
Unutmayın şeytanda bir zamanlar melekti. İyiydi en azından, iyi biriydi.
Bize eziyet eden, canımızdan bezdiren bütün bu insanlar bir zaman masum birer bebekti. Anneleri kucağında şefkatle taşıyor en iyi şekilde yetiştirmeye çalışıyordu. Son iki günde anladım ki, canavarlar bile annelerinin içlerine ektiği merhamet tohumunu söküp atamıyordu, ufacık bir kırıntıda olsa kalıyordu.
Anneliğin ne yüce bir makam olduğunu anlamaya başlamıştım
Melek beni annesi olarak görmüyordu ve ondan bunu asla isteyemezdim, hemşire teyzesi olarak kalmak daha makbuldü. Anneliği ancak kendi evladımı doğurduğum vakit tam anlamıyla idrak edebilirdim.
Melek son iki günde sürekli askerlere laf sokup duruyordu, onun Azerbaycan Türk'ü olduğunu öğrenmiştim, aksanı yoktu, Annesi Azerbaycan Türk'üymüş, Melekte orada doğmuş, bazen "Bastardlar" diyordu, askerlerde anlamıyordu bende.
Şimdi ise tahtadan inşa ettiğimiz büyük evin yarısına gelmek üzereydik, sürekli kar yada yağmur yağıyordu, hava çok soğuktu, bu nedenle bir çok kişi hasta olmuş ayağa kalkamaz hale gelmişti, fakat askerler hastalanmanın yasak olduğunu söylemiş hasta olanları daha çok çalışmaya zorluyordu.
Melek kendi bebeğini sırtına bağlamış büyüklerinin getir götürünü yapıyordu, bir iki çocuk daha vardı, bunu oyun haline getirmişlerdi, esir olmacılık oyunu.
Bu vatana, bu millete, bu cümle, bu kelimeler, her neyse, çok ağırdı. Çok fazlaydı. Katlanılmaz bir esaret duygusu her yerimizi sarıp sarmalıyordu. Piyanom geride kalmıştı, fakat piyano çalamayacak kadar kaybolmuştum. Cemile hocamın ruhu şaad olsun. Ben iyi bir piyanist bile olamamıştım.
Piyanom gibi, ağabeyim gibi, Ertuğrul gibi, Melek gibi, Sanem gibi sevdiğim her şeye bağımlı yaşamam çok acımasızcaydı. Bazı şeylere bağımlı yaşıyordum. Muhtaçtır ve ben onlar olmadan bir hiçtim.
Yüreğim hala Ertuğrul için sızlıyor olsada bunu kimseye yansıtmamaya çalışıyordum.
Bundan sonra tek gayem iyi bir Türk olmaktı o kadar. İyi bir evlat, iyi bir kardeş, iyi bir arkadaş, iyi bir hemşire ve iyi bir sevgili olamamıştım. Tek istediğim iyi bir vatandaş olmaktı. Bunu başarmak istiyordum. Soy adımda Başarmak vardı. Hakkını vermeliydim.
Babam ve Tahsin amca bizi görüyor mudur bilmiyorum ama, babam ile beraber diğer tüm aziz şehitlerimizi onurla anmak istiyordum. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve daha niceleri bu ülke uğruna can vermişti. Şimdi sıra bizdeydi. Biz onların evlatları olarak tarihe yeni bir zafer savaşı yazdıracaktık. Belki ileride bir dizi çekilecekti. Ben tarih olacaktım.
O zamanda ki insanlar da böyle mi hissetmişti? Tarih olmak. Oturup uzun uzun dünüşünülecek bir kaç harf.
Bizim şu çektiğimiz henüz bir eziyet değil di bunu biliyordum. Daha kötülerini yaşayacaktık bundan kaçış yoktu. Ama ben Esra'ydım. İnatçıydım. Bulunduğum durum bana tersti, günlerdir bir plan kurmaya çalışıyordum ama ağabeyim ile Albay konusu kafamı kurcalayıp duruyordu, yağmur çok bastırsada çalışmaya devam ediyorduk.
Sanem yanımdan asla ayrılmıyordu, "ağabeyin meselesi yönünde kalbini ferah tutmalısın. " demesiyle ona dönmeden cevap verdim. "nasıl kalbimi ferah tutabilirim? Ertuğrulla olan şeyi öğrendi, üstelik bir çocuk sahiplendim. Hiç bir şeyi ona danışmadım, ondan gizledim."
Sırtımı sıvazladı. "emin ol seni affetmiştir. " gözümden akan bir damla yaş yağmura karıştı "kim bilir ne haldedir? Belki yaşamıyordur bile?" o benden daha dayanıklıdır. "biliyormusun sevgi hissettirir, mesela benim şu hayatta kimsem yok, okumak istiyorum deyince ailem beni kapının önüne attı. O gün dedim ki; sevgi diye bir şey yok. Ama şimdi Mert'in bir yerlerde güvende olduğunu hissediyorum."
Bir damla daha elimdeki çekiç'in üzerine düştü "ağabeyimle Ertuğrul iyi diyorsun yani? Ve diğerleri de... "
Başını olumlu anlamda salladı. "ben hepsinin iyi olduğunu biliyorum, ama kanıtlayamam. " bu kadar pozitif olması beni ayakta tutuyordu. Onların yaşıyor olma ihtimali beni daha da cesaretlendirdi. Şu günlerde umuda o kadar ihtiyaç duyuyordum ki, ayakta durmak çok zordu, güçlü kadın kavramını ancak idrak ediyordum, güçlü bir kadın olabilir miydim?
Yağmur yavaş yavaş azalırken bir asker gelip ensemden kavradı, ayaklarımda ve ellerimde Prangalar hala vardı. "n'apıyorsun?" diye haykırsamda kale almadı. Beni beyaz bir çadıra getirip içeriye attı, benim gibi bir kaç kişi daha vardı. "burada sağlıkçı olarak hizmet vereceksiniz. " dedikten sonra herkese kıyafet dağıttı, etrafta bir çok yaralı asker vardı. İçeride yanan sobanın gürültüsü eşliğinde acı içinde kıvranıyorlardı.
Yüklenmiş olduğum sorumlulukların bilincinde geliştirdiğim anlayış ve becerilerimle herhangi bir ırk, inanç, renk, siyasal veya sosyal durum ayırımı gözetmeksizin hastalarıma bakacağıma;
Hayatı korumak, ızdırabı hafifletmek, sağlığı yüceltmek için gereken her türlü çabayı göstereceğime;
Bakımım altındaki hastaların bütün değer ve dini inançlarına saygı duyacağıma;
Bana bireylerle ilgili olarak verilen tüm bilgileri saklayacağıma;
Hayatı ya da sağlığı tehdit edebilecek her türlü girişimden sakınacağıma;
Mesleki bilgi ve becerilerimi en üst düzeyde tutmaya çalışacağıma;
Sağlık ekibinin bütün üyeleri ile iş birliği yapacağıma ve onları destekleyeceğime;
Bunların tümünü yaparken, Uluslararası Hemşirelik Ahlak Yasası'nın onurunu korumak için gerekecek bütün çabaları sarf edeceğime ve hemşireliğin bütünlüğünü koruyacağıma ant içerim.
Hemşirelik yemini.
Ben böyle bir yemin vermiştim, diğer bütün meslektaşlarım gibi. Bu yeminin canımı bu kadar yakacağını bilemezdim. Elimde ki beyaz üniforma'ya baktım. Birde acıdan kıvranan askerlere, onları iyileştirisem benim halkım ölürdü. Bunu yapamazdım. Onları iyileştirdiğimde bir çok kişinin canı yanacaktı.
Ayağa zorla kalktım. Perdeyle çevrili bir yer vardı oraya gittim, hastalara mikrop bulaştırmamak için duş almalıydık, ben bu yemini ezip geçmeyecektim, ama onları iyileştirmeye de niyetim yoktu. Kısaca duş alıp çıktım. Üzerime beyaz kalın bir gömlek, altına diz altımda biten beyaz kalın bir etek giyindim. İşte şimdi dönem dizisinde ki hemşirelere benzetmiştim. Erkeklare pantolon verdı da neden kadınlara yoktu?
Başıma bir bandana bağladım ve ilk hastanın başına geçtim, pansuman gerekiyordu yalnızca. Ama öyle ötleklerdi ki asker olmalarına rağmen şu kadarcık yarada sedire atıyorlardı kendilerini. Tentürdiyot'u pamuk'a döktükten sonra yaranın etrafından başlayarak temizlerken adam acı içinde inledi. Gerçekten bunu başka türlü açıklayamam yani! Bombastic side eye! Küçücük yarada girdiği hallere bak?
(sosyal medya terimi için üzgünüm ama okuduğumuz kadın Esra, bir influencer olduğu için böyle yazmalıymışım gibi hissediyorum... 😔)
Aldırış etmeden kendimi zorlaya zorlaya o yaranın pansumanını yaptım. Bir başka askere geçtim. Dikişlik iki yarası vardı. "lanet Türker! " derken soluyorsu resmen "onları gördüğüm yerde öldüreceğim!" yan yan baktım. Türk olduğumu bilmiyordu galiba? Ki bu mümkün değildi. Dikiş atarken aklıma Ertuğrul düştü.
"acırsa söyle, daha çok bastırayım"
Dişlerimi sıkarken dikiş attığım asker eskisinden daha yüksek sesle bağırdı. "yavaş ol be kadın!" daldığım yerden sıyrılıp ona baktım. Sessizce işime devam ettim. Az önce yapmam dediğim şeyi yapıyordum. Üstelik bunu diyeli yalnızca dakikalar geçmişti. Genç bir kız ilişti gözüme, aşırı gençti, "On yeddi yaş, " diye mırıldandı "Yaşı on yeddi, can isə yetmiş yeddidir. Vətən getdi, Mələklər evdən getdi. " kendince bir şarkı mırıldanıyor gibiydi.
"Yaşı on yeddidir. Canın yetmiş yeddidir. Vətən yox olub. Mələklər yuvanı tərk etdi. Dua çağırışı susdu və qışqırıqlar daha da ucaldı.
Söylə, müqəddəsim, bu millətin günahı nədi?
Söylə, mənim müqəddəsim, bu müharibənin ortasında qar çiçəyi kimi bir çiçək çiçək açacaqmı?
Uşaqlar yenidən sevinc yayacaqmı?
Gedənlər geri qayıdacaqmı?
Qalanları həmişə gözləyəcəkmi?"
Yanılmışım. O şarkı söylemiyor kendi yazdığı şiiri mırıldanıyordu.
"De ki, canım, ürək dözür?
On yeddi yaşında. Canın yetmiş yeddidir.
Anam getdi, qayıtmadı.
Sevgim qayıdacaqmı?"
(genç kız Azerbaycanlı olduğu için şiiri Azerbaycan dilinde yazdım, şiir bana ait, ve evet aşşşşırıııı amatörce, eğer Türkçesini merak eylerseniz bölüm sonuna yazdım bakarsınız öptüm.)
Hıçkıra hıçkıra okuduğu şiir onun için çok anlamlı olmalıydı. Amatörce bir şiirdi. Anlayana çok şey anlatıyordu bu şiir. Her bir satırı günlerce kafa yormaya değer di. Kızcağız ağlaya ağlaya sarıyordu yaraları.
Tedavisi tamamlanınca ayaklanan bir askerin ayaklarına kapandı. Göz yaşlarını silip ellerini kavuşturdu. Titrek ve su gibi bir sesi vardı dünyalar güzeli kızın. "lütfen Mustafa'yı öldürmeyin." diye yalvardı. "Bana bir sözü var. Çiçeklerden yüzük yapacak bana sözü var. Lütfen öldürmeyin!" asker bir ayağına kapanan kıza baktı, bir silaha, çekip vurdu kızı.
Kulaklarım sağır oldu sandım. Merminin silahtan ayrılıp genç kıza saplanışının her saniyesi zihnime kazındı. Gözlerim ve bedenim şokun etkisiyle titriyordu.
Asker çadırdan çıkınca hepimiz kızın başına toplandık, ben başını kucağıma koydum. "adın ne? Kaç yaşındasın? " diye sordum kızı oyalamak adına, bir yandan pansuman yapılıyordu. "Narin, 17 " diye fısıldadı "Narin gözlerini kapatma ablacığım, bana Mustafa'yı anlat. " derken bende ona yalvarıyordum.
Yüzünde masum bir gülümseme peyda oldu. "lisede tanıştığım sevgilim, " göz yaşları beni ele geçiriyordu. "ne güzel..." derken başını okşadım. "ona söyle; her çiçek solar, Narin seni arının çiçeğe olan aşkı gibi çok seviyormuş. Vasiyetim olsun abla. Lütfen söyle. Mustafa Akyüz adı. " teni bembeyaz olmuş dudakları olmuştu. "bunları ona kendin söyleyeceksin Narin. Sakın bırakma kendini. " tebessümü soluyordu. "söz ver, " derken sesi kısık çıkıyordu.
Muhtemel son kendini acımasızca gözler önüne sermişti "söz. O da seni çok seviyordur, eminim. "
Narin son kalan nefesini şehadet getirmek için kullandı, arkadaşlarım onu geri döndürmek için elinden geleni yapsada, yüzünde buruk bir tebessümle bize veda etti. Narin, benim kollarım arasında can verdi. Narin, on yedi yaşında can verdi. Mustafa'yı arının çiçeğe olan aşkı kadar seven Narin bir çiçek gibi hızlıca soldu. Narin şehit oldu. Yalnızca on yedi yaşında ki Narin sol göğüsüne yediği kurşunla katledildi.
(Ben bu bölümü yazdığımda 29 ağustos 2024 tarihindeydik, Narin Güran cinayetinden önce yani. Bunu herhangi bir prim için yazmadım, bu konuda ne kadar hassas olduğumu bilen bilir. Hissettim belki de bilmiyorum. Narin Güran, Ayşenur Halil ve İkbal uzuner'i rahmetle anıyor katledilen tüm kadınlarımız için adalet diliyorum.)
İnsanlar doğar, yaşar ardından da ölürdü. Savaş; en karanlık yüzünü bana Narin'in ölümü ile göstermişti. Ölüm kaçınılmazdı. Biz Narin'i, Mustafa yı çok seven on yedi yaşında bir genç kız olarak tanımıştık. Annesini kaybetmişti. Giden geri döner mi diyordu şiirinde. Narin geri dönebilirmiydi?
💚🇹🇷❤️
Onu yıkayıp kefenlemiş, namazını kılıp gömmüştük. Tabi bunu yapmamız iki günümüzü almıştı. Gizlice yapmıştık. Onlar sadece gömdüğümğzü ve işimize devam ettiğimizi sanıyordu. Ben hala sağlık çadırındaydım. Gelenlere yarım yamalak müdahale ediyordum. Aklımdan hiç çıkaramadığım Narin hakkında yeniden bir düşe daldım.
O kız bir kaç saniye öncesine kadar yaşıyordu.
Sevdiğimi öldürmeyin o ölürse yaşayamam demişti bir nevi.
Mustafa şehit düştüyse bile onu bulacaktım. Bana bir vasiyet emanet edilmişti. Bu vasiyeti ölü yada diri Mustafa Akyüz'e ulaştırmalıyıdım. Peki benim sevda'm nerede ne haldeydi? Yaşıyormuydu? Belki çoktan şehit düşmüştü. Peki Albay? O benim Babam mıydı? Babamsa nasıl yaşıyordu? Bir açıklaması varmıydı?
Ağabeyim mesela, o ne yapıyordu? O da bir esir kampında benim halimi mi düşünüyordu? Belki de yunan vatandaşlığını kabul etmişti. Adım kadar emindim ki yunan vatandaşı olan Türkleri öldürüyorlardı. Bu bir yanıltmacaydı. "korkudan kendi vatanına ihanet eden biri yunan mı olacakmış?" deyip öldürdüklerine emindim.
Bir Türk olarak bazı vazifelerim vardı. Ben bir olan Allah'ın kulu, Hz. Muhammet'in ümmetünden bir kadın Esra. Ben Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün evladı Esra. Ben Fatih Sultan Mehmet'in torunu Esra. Vatanıma bir özgürlük borçluydum. Tarih belki yapacaklarımı yazmayacaktı ama Tarih'in beni yazmasındansa direkt Tarih olmayı tercih ederdim.
Sağlık çadırında ki üçüncü günü sonunda biten evde uyumaya gidiyorduk. Tahtadan yatak yapmak istemiştik ama olmaz cevabını almıştık. Yerde yatıyorduk. Başımızın üzerinde bir çatı, yakacak sobamız vardı. Soba kendinden geçmişti. Çöpe attıkları için alabilmiştik. Çocukları ısıtmak için almıştık daha doğrusu.
Herkes uyumak üzereyken gardiyanlar evin içinde dolaşıyordu. Herkesin adını yoklama aldılar, mumları yanlarında götürdüklerinde ışıksız kaldık. Kapıyı kilitleyip uzaklaştıklarında gizlediğim bir meşaleyi yakıp yerine astım. İnsanların ışığın olduğu yere, yani bana dönünce kısık sesle "beni dinler misiniz?" diye sordum. Hepsi bana dönünce minnetle gülümsedim.
"içinde bulunduğumuz bu durum çok can sıkıcı. Bizler de ne yapacağımızı bilmiyoruz elbette. Ama atalarımız ne demiş? Bir elin nesi var? İki elin sesi var. Sizlerin kaçıp kurtulmakla ilgili bir fikri yada bir planı var mı?"
Herkes sus pus olmuşken bir adam konuştu."Aslında ben; sizler iş yaparken alanı keşfe çıktım. Kaçabileceğimiz bir fare deliği bile yok. Demir duvarlar üç metre uzunluğunda. Haydi diyelim ki tırmandık, başında elektrikli teller var. Tek çıkış bizim girdiğimiz yer. Askerlerini bile on dakikalık bir sorguya taabi tutuyorlar."
Gözlerim ışıldadı "Çok iyi akıl etmişsiniz beyefendi. Bizim böyle bilgilere ihtiyacımız var. Önce bilgi toplamamız lazım. Sonra oturup hepimizin ortak noktada buluştuğu bir plan yaparız inşallah. "
Bir kadın söz aldı, "Onlar da mutlaka bizim kaçış planı yapacağımızı düşünüp tedbir almıştır." başka bir adam daha söz aldı, "Aslında olay tam olarak burada başlayıp bitiyor. Kaçmak gibi bir niyetimizin olmadığını, hatta onlardan biri olduğumuzu zannetmeleri yeter."
Yaşlı bir adam konuştu, "Bu şerefsizleri kandırmak çok zor olacak. Yıllarca beklemek gerekebilir. Daha pratik düşünün evlatlar, bakın geçen gün bir arkadaşınız vefat etti." ortama bir hüzün çökünce oluşan sessizliği ben bozdum.
"Ümidimizi, inancımızı kaybettiğimiz an savaşı onlar kazanır, " derken kapıyı gösteriyordum, "Biz inancımızı kaybetmeden onlarla savaşacağız, bir düşünsenize düşmanla koyun koyunayız. Bir çok bilgi toplayabiliriz. İnanın bu bilgilere devletimizin çok ihtiyacı olacaktır."
Sanem beni destekledi. "unutmayın en büyük yıkım içeriden başlar. Onlar bizi esir almakla çok büyük bir iyilik yaptılar bize. Elinizden geldiğince kaçamak soru sorun, ağızlarından laf almaya çalışın-"
Kapının önünde hareketlenme olunca meşaleyi aceleyle söndürdüğümde hepimiz yattık. Uzun süre kapının önünde nöbet tutulduğu için uyuduk. Gece tıkırtılar duydum. Bir kadın çocuğuna su içiriyordu, diğeri bebeğini emziriyordu. Bir teyze namaz kılıyor, bir adam öylece duvarı izliyordu. Sanem sağa sola dönüp uyumaya çalışırken Melek'e döndüm, mışıl mışıl uyuyordu.
💚🇹🇷❤️
Sabah bir bağırışla uyandım. Daha gözlerimi açamadan yaka paça tutulup geçen sefer götürüldüğüm eve getirildim. "ne oluyor ya?" diye sorarken uyku mahmurdu sesim çatallıydı. Karşısında diz çöktürülmeye zorlandığım adam sırıttı. "demek kaçış planı ha?" kıkırdadı, "biliyor musun? Kalenderi arayıp onu doğru bir seçim yaptığı için kutlayacağım, sevgilin yolundan geliyor diyeceğim. " İçimizde bir hain mi vardı?! bir şey hatırlamış gibi kaşları havalandı.
"doğru ya! Ateşler içerisinde yanarken telefona bakmaya vakti olmaz, iyisi mi mesaj çekeyim." adamlardan kurtulmaya çalışırken canavar ayaklanıp karşımda diz çöktü, çenemden kavrayıp bakışlarımızı kenetledi. "eğer Kalender'i değil beni seçersen sana dünyaları verebilirim. "
Ne saçmalıyordu bu adam tam olarak? Dünya üzerindeki tüm kötü erkekler benimle kafayı mı bozmuştu yoksa bir bela mıknatısı mıydım? Ne yapacağıma karar veremedim. Garip bir haldeydim. Ondan hızlıca kurtulmak istiyordum ama istediği oyunsa? Seve seve verirdim.
Hiçte sevecen görünmeyen bir tebessüm yüzüme yayıldı, "dünyalar mı? Çok basit. Ertuğrul bana galaksiler verirken ben dünyalarla yetinir miyim sandın?"
Keyifle kıkırdadı, "sana galaksiler veren adam tek işaretimle ölebilir. " kaşlarım havalanıp indi. "emin ol şehit olsada ona olan sevgimden hiç bir şey değişmez. " neden ona bana aşıkmış gibi bir ima yaptığımı bende anlamadım.
Onun ise yüzü ekşidi "lanet olası aşktan bahseden de kim?" diyerek beni rahatlattı ama elbette bir k saniye bile sürmedi. "Sana Ölüm'ün sağ kolunun dostluğunu teklif ediyorum." dediğinde yüzümü buruşturdum. Ne ölümü kalımı Allah aşkına yani? Bana bakıp yutkundum. "Aşık olunamayacak kadar eşsizsin. Aşk seni üzer güzelim. Aşık olunmak için fazla değerlisin. " diyerek kötü ama sempatik bir kötüyü canlandırdım. Sempatik falan değildi bu arada. Yalnızca eğleniyordu. Kendince.
Bu adam Winx, Valtor'u fazla izlemişti galiba?
"kural dört; düşmanın aklını suyuna giderek çel. " dediğimde solmak üzere olan gülümsemesi yeniden canlandı. "işte bu yüzden sen. " iddialı bakıyordum. "bunu herkes akledebilir. Düşünen herkes bunu bilir. " başını iki yana salladı, "senin gibi inatçı bir cevheri Türkler'e bırakamam. " keyifle sırıtan bendim. "Türkler de benden çok var, benim sana cevher gibi görünen zekam Türklerin salak olarak niteliklendirdkleri bir şey."
Adamlarına döndü "götürün onu," ardından bana baktı. "düşünmek için bir günün var. " elimle bay bay yaptım. "bir gününü benden cevap almakla bekle. " derken çoktan kapı önüne atılmıştım.
Sesli bir nefes verdim. Nasıl gerildim anlatamam. Ecel terleri döktüğüm anlamaması için kırk takla attım ayol.
Hızla ayağa kalktım, İçimizde bir hain vardı. Bu şoku henüz atlatamamıştım. Gece uyanık olanların ağzını yoklamalıyıdm. Yavaş yavaş eve gittim. Herkes ip gibi sıraya dizilmiş bir şeyi bekliyordu. Yanlarına varınca bir adam, "arkadaşınız da geldiğine göre başlıyoruz. " dedi.
Sanem'in yanına geçip onlar gibi durudum. "şimdi ki göreviniz askeri eğitimler almak! Her gün koşacak, şınav çekecek, silah tutup antrenman yapacaksınız! Askeri eğitim için üç aylık bir süreniz var! Üç ay içerisinde eğitimde hala başırısız olanların sonunu tahmin etmeniz mümkün!" birbirimize baka kaldık.
Bu kuralları koyan da kimdi?
Benimle konuşan asker uzak bir köşede oturmuş bizi izliyordu. Beni görünce gülümsedi. En fazla otuz iki yaşında olan bu adam'a yakın olursam çok fazla bilgi toplayabilirdim. Ama psikolojik olarak aşırı zeki değilidim. Beni kandırması muhtemeldi. Göründüğünden zeki olan bu adam evin dışında maske takıyordu.
Bakışlarım ondan yere döndü. Bir kaç asker bize koşmamız için emir verdiğinde yavaş ama tempolu bir şekilde koşmaya başladık. Hemen nefes nefese kalmıştım, Valtor kılıklı adam tüm bu süre boyunca beni izliyordu. Başka kişileride dikizlediğini gördüm. Gözüne kestiridği insanlara daha çok acı çektirmek için kendi safına çekmeye çalışıyor olabilirdi.
Gün boyu sürekli antrenman yaptık. Çocuklarıyla ilgilenenler çok zorlanmıştı. Melek hiç yorulmamış gibi görünüyordu. Zira askerin önünde twork atmasının başka açıklaması olamazdı. "Siz hamınız bastarsınız" diye diye etraflarında koşup dans ediyordu. Bu kız inanılmazdı, cidden.
Akşam vakti üzerime çöreklenen yorgunlukla aniden yere düştüm. Hala koşuyorduk ve kar yağıyordu. Nefes nefese kalmışken kendimi sırt üstü yere bıraktım, bir asker beni ayağıyla itekledi. "kalk!" ona n*h çekip ayağa kalktım. Bulduğum her fırsatta bunu yapmak çok rahatlatıcıydı. Elime silahın ucunu dayadı. "bir daha yaparsan sıkarım. " diye beni tehdit ettiği an bir silah sesi duyuldu.
Korkuyla geriledim ama elimde hiç bir şey yoktu. O silah sesi neydi peki? Karşımda ki adamın alnının ortasından vurulmuş yere düşerken ki halini görmeyi beklemiyordum.
"Ayh!" diye bağırdım istemsizce,
Adını bilmediğim için canavar diye adlandırdığım o kişi geldi. "sana dokunmak kadar büyük bir hata yaptı. Merhametliydim bile." ayağa kalktım, ona döndüm. "kendi askerini öldürdün? Bu benim milletim için bir artı, iyi bir artı. "
Cüretkar bakıyordu. "senin milletin oldukları için onlara iyilik bile yapabilirim. " elimi belime koydum, benimle uğraşmayı sevmiş gibiydi. Oysaki benden nefret ettiğine yemin eder kalıbımı basardım. "o zaman bizi sal! " gibi bir teklif sundum. "böyle bakmaya devam edersen neden olmasın?"diye sordu. Bunuda derken resmen benimle dalga geçiyordu.
"öfkem hoşuna mı gitti?" derken tek kaşım havalandı. "kötü adamların hoşuna gidecek türden saf bir nefretle baktın, elbette hoşuma gitti, nefretini kazanmak sevgini kazanmaktan daha önemli. " göz devirdim "hani aşk'a lanet okuyordun?" derken bende onunla dalga geçiyordum.
Oğuz ile bu Canavarı bir şekilde peşime taktığım için kendimden utanıyordum. Bela değil felaket mıknatısıydım ben!
Maskeden yalnızca gözleri ve ağzı görünüyordu. Ruhsuzca dudakları sol tarafa kıvrıldı. "sende lanet ol o zaman, kötü adamlar lanetlerden hoşlanır. " sinirden güldüm. "çok açık sözlüsün. " bana bir kaç adım yaklaştı "Kalender ölürse bana olan nefretin artar mı?" söylediği şeyin korkunçluğu ile yutkundum. "senden nefret bile edemem. " dediğinde yine çenemi kavradı. "lanet olsun! Ertuğrul yaşasın diye çabalamak zorunda olduğumdan habersizdim." deyip elini çekerek benden bir adım uzaklaştı, hayır amerikan dizisi de çevirmiyorduk ki? Bu adam neyin tripkerindeydi?
"Benden nefret etmeye devam et. " dedikten sonra oymak istediğim kara gözünü kırptı.
Hareket etmeye çalışıyordum ama askerler beni yerime mıhlamıştı resmen, yüzüm ekşidi, ergen tavırları midemi bulandırıyordu. "ne zırvalıyorsun sen be?! " diye haykırmama engel olamadım. "sen diyorum, " derken iyice dibime girdi, "tarafını seçtin mi? " ona kafa attım "belli olmuştur umarım! " kayifle sırıtırken az daha yaklaşsa öpecekti beni terbiyesiz herif.
"tam beklediğim türden..." yutkundu "aşık olanamayacak kadar eşsiz olduğun fikrindeyim, ama çok uzun sürmez gibi. " adamlarına baktı, başıyla verdiği işertle adamlar uzaklaştı. Herkes çember olmuş etrafımızda koşuyordu, ondan uzaklaştım. "benimle gel güzelim. " olduğum yerde öylece kaldım. "senin tarafını seçmedim!"
Bana yeniden yaklaştı "seni görüp benim tarafımda olmanı istedim, buna kimse engel olamaz! " diye kümredi. Dudaklarımı bilmem der gibi büktüm. "Allah engel olabilir. " dediğimde mala bakar gibi baktı. "cidden o saçmalıklara inanmıyorsundur umarım. " derken bunun olmamasını istiyormuş gibi bir gülüşü vardı.
O anda kafasına kuş sıçtı. Evet bayağı bir kuş yakın mesafeden kafasına sıçtı. "lanet olsun! " diyerek başını gök yüzüne kaldırınca başka bir kuş'ta yüzüne sıçtı.
Kıkırdadığımda hemen dudağımı dişledim, benden uzaklaştı. Bir müddet bana baktı. "Aptal bir şair çağırıp şu gülüşün için şiir yazdıracağım. " diyerek sinirimi bozmayı başarmıştı! Melek imdadıma yetişti. "Poop ilə əsgər" deyip onunla dalga geçti.
Asker sonunda bizden uzaklaşınca Melek' e elimi gösterdim. "çak bir beşlik! " dediğimde var gücüyle çaktı. "ona kakalı asker dedim, çok iyi dedim değil mi?" kıkırdadık "çok iyi dedin. " dediğimde askerler Melek'i aldılar. Aniden bir kırıntı kadar küçük kalan neşem uçup gitti.
Askerlerden birinin koluna yapıştım, "bırakın kızımı" derken Türkçe konuşmuştum, ama onlar beni itip düşürdüler. Melek kurtulmaya çalışırken bende peşlerinden gitmeye çalıştım ama Prangalarla koşana kadar onlar Meleki'i Canavarın evine götürdüler.
Bir asker ensemden kavrayıp koşanların arasına bıraktı. Kalbim çok hızlı çarparak bana eziyet ederken mecburen bende onlarla beraber koştum, Prangalar bu kadar koşmamıza izin veriyordu. Bir müddet sonra hepimizi eve tıkıp kilitlediler. Sanem nihayet yanıma gelmişti.
Başımı onun omuzuna yasladım. Saçlarımı okşarken bana teselli verdi. "Esra, Melek iyidir bence, bir şey yapmamışlardır o cadıya, twork atarak kendini kurtarmazsa şerefsizim. Her yere işer kusar ama ona bir şey olmaz. "
Ona bir şey olmayacağından ne kadar da emindi? Bahsettiği kişi küçücük bir kız çocuğuydu, en fazla sekiz yaşında olan.
Derin bir nefes verdim. "inşallah bir şey yapmazlar. " burnumu çektim. "Sanem, aramızda bir hain var. " başımı kaldırdığımda şok olmuş ifadesini gördüm. "ne? Hain derken? Esirler den birimi?" başımı olumlu salladım. "kaçış planı yaptığımızı ispiyonlamış, burada kimseye güvenemeyiz galiba. "
Sanem eli ağzında bana hala şokla bakıyordu. "bana neden bunu söyledin Esra?" dediğinde bakışım değişti. "bir şey mi oldu Sanem?" dediğimde biraz geriye çekildi "ben sır saklayamam, bunu hain kişi duyarsa sende bende yanarız! " ağlamaklı çıkan sesiyle eş değer şekilde ona sarıldım. "beraber kurtulacağız Sanem, haini bulacağız ve geri kalan herkesle beraber kurtulacağız. " bana sımsıkı sarıldı. "umarım..." diye fısıldarken sesi titriyordu.
Ayrılınca dudağını dişledi, "bizim canavarla ilgili ne düşünüyorsun?" tek kaşım havalandı. "sen onunla konuştuğumu nereden biliyorsun? " yapma der gibi baktı "etrafınızda adeta tavaf ederken sizi duyabiliyorum. Tamam belki sizi dinlemek için biraz daha yakınınızda koşmuş olabilirim. " derken eliyle biraz işareti yaptı.
Dertli bir nefes üfleyebildim. "henüz ne yapacağıma karar vermedim, önce bir Melek yanımda olsun da... " dudaklarını birbirine bastırdı "tamam, sen öyle diyorsan. " herkes gibi bizde yattık, öylece tavana bakarken aklımdan hiç çıkmayan adamı düşünmeye devam ettim, acaba ne yapıyordu? Yaşıyormuydu yoksa ölmek için yalvarıyormuydu? O bir askerdi, muhtemelen devletin sırlarını öğrenmeye çalışıyorlardı, Ertuğrul küçükken yalan söylemenin kötü bir şey olduğunu söylerdi.
Yalan söylememek için susardı, konu her ne olursa olsun, yalan söylemektense susardı. Şimdide susuyormuydu? En önemlisi bir daha göreşebilecekmiydik? Belki vedalaşmamız bize bir hediyeydi. Çünkü insanlar ölmeden önce ailelerine veya sevdiklerine veda etme fırsatı yakalayamazdı. Biz veda etmeye layık bir çift miydik? Ben her zaman onu kıran bir kadın olsamda ona veda etmeye layık mıydım?
Beynimde kira vermeden yaşayan ikinci tahta kurdu ise hain'in kim olduğuydu. Emziren kadın mı? oğluna su içiren kadın mı? Namaz kılan teyze mi? Boş duvarı izleyen adam mı? En kötü ihtimal, şüphelilerin içinde Sanem'inde olmasıydı.
Belkide uyuyan insanlardan biriydi? Uyuyormuş taklidi yapanlardan biri haindi? Belki hain yoktu, kapımız dinlenmişti? Kafam allak bullaktı bu konuda.
Üçüncü tahta kurdu olan Canavar konusuna geçtim, asla onun tarafında olmayacaktım. Ondan bilgi toplayacak kadar zeki değildim, benim savaş strateji'm yoktu, yalnızca makyaj yapmayı, piyano çalmayı ve kombinime göre topuklu ayakkabı giyinmeyi bilirdim, birde hemşireydim.
Belkide benim strateji'm bunlardı. Makyajım; yüzüme taktığım maskem, piyanom; zekice düşünebilmem ve kombinime göre topuklu ayakkabı giyinmemde duruma göre hareket etmemdir? Belki savaş stratejilerim bunlardır? O adamın yanına gidersem Melek ve Sanem'i tekrar görememekten korkuyordum. Beni alıp götürebilirdi, belki beni tenha bir yere götürür ve şerefimi iki paralık ederdi.
Gözlerimi sıkıca yumdum ve Rabbime yalvardım. Ey yüce Allah'ım, bana fikir ayrımına düştüğüm konularda doğru yolu göster. Annem hep böyle dua ederdi.
Ve ben tekrardan kötü bir durumla karşı karşıya kalmaya hazırlıklı değildim. Oğuz bana hayatımın en kötü dakikalarını yaşatmışken ondan daha kötü bir adamın yapacaklarını kaldıramazdım. Bunca şeye Melek sayesinde katlanıyordum, bana dokunursa ve hala hayattaysam öldürürdüm kendimi.
Katlanamazdım ben. Oğuz beni tuvalete kilitlemişken Allah'ım canımı al! Diye yalvarmıştım. Çünkü yaşayamazdım. Bu iğrenç gerçekle yaşayamazdım. Ağabeyim son saniyede yetişmiş, beni kurtarmıştı. Oğuza sağlam dayak atmış beni ceketine sarıp okuldan çıkarmıştı.
O günden sonra kısa etek giyinemedim. Kısa kollu giyerken bile dirseğime kadar uzanan yarım kollu kıyafetler giyindim. Pantolon giymeye son bir yılda yeniden alışmıştım. Dekolteli kıyafetlerden öylesine korkuyordum ki göründüğüm yerde yönümü değiştiriyordum.
Arkadaşlarım or*spu diye dalga geçmişti benimle. Sınıfta tanıdığım bir çok erkek bana fuhuş tekliflerinde bulunmuştu. Hatta sınıftaki kızlar bana hamileymişim gibi davranmış kız veya erkek bebek kıyafeti almıştı. Biri uygunsuz bir paket almış doğum günümde bana hediye etmişti.
Çocuktuk biz. 17 yaşında çocuklar. Veya ergenlerdik. Nasıl böyle şeyler akıllarından geçiyordu anlamıyordum bile? Bir insan neden bir diğer insana karşı bu kadar nefretle dolardı ki? Hiç mi vicdanları yoktu?
Kimse Oğuzu suçlamamıştı. Sen nasıl bir insansın diye sormamışlardı. Onu eğitmeleri gereken yerde benim kıyafetime laf etmiş beni suçlamışlardı. Kimseye zararı olmayan beni.
Oğuz hayatına kaldığı yerden devam etmiş hatta ailesinden övgü almıştı! erkek adam demişlerdi, erkek adam yapar, kız kısmı çıplak dolaşırsa erkek adam yapar.
Çillerimle dalga geçmeleri bu kadar koymamıştı. Kısa boyumla dalga geçilmişti. Hiç biri Oğuzun yaptığı şey kadar koymamıştı. Psikolojik tedavilerde hiç bir işe yaramıyor bana sinir krizleri geçirtiyordu.
Uyku ile uyanıklık arası bir rüya gördüm. Rüya mı? Yoksa gerçek mi? Anlayamıyor olsam da Ertuğrul'a sarılmıştım, saçlarımı öpüyordu, alnımı, yanaklarımı, burnumu ve susmak bilmeyen çenemden öpüyordu.
"bu görev çok uzundu, özledin mi beni?" diye soruyordu, daha çok sarıldım. "benden çok oğlun özledi seni. " dediğimde eli karnıma dokundu. "ne oğlu?" dediğinde gülümsedim "baba oluyorsun yüzbaşı! " gerisi yoktu, koca bir boşlukta yuvarlanıp gittim.
Kabustan uyanır gibi sıçradığımda etrafıma bakındım. Herkes uyuyordu. Yanıma baktım. Ertuğrul'un sıcaklığı vardı ama o yoktu. "Ertuğrul..." diye fısıldadım, çok uzaklardan "Esra, " dediğini duydum. "sen bana ötkensin Esra" diye fısıldıyordu, hızla ayağa kalkıp açık kapıya doğru gittim, dışarıda yalın ayak koştum, uzaktan silah sesleri geliyordu, bombalar patlıyor insalar çığlık atıyordu.
"Ertuğrul!" diye bağırdığımda duvarlar üzerime doğru geldi, "kurtar beni!" diye yalvardığını duydum, duvarlar beni arasına alıp sıkıştırdı. Çıkmaya çalışıyordum ama panik yaptıkça daha çok sıkışıyordum, sonra bir şey fark ettim, bu bir rüyaydı ve ben acı hissetmiyordum, aniden her yer tepe taklak oldu ve gerçekten uyandığımı Sanem'in bana endişeli bakışlarından anladım.
Sıçrayarak yattığım yerden doğrulup oturur pozisyona gelip derin bir nefes verdim.
Bana su uzattığında bir kaç yudum içtim. Sırtımı sıvazlıyordu. Yanıma baktım. Yemin ederim orada Ertuğrul'un sıcaklığı vardı. Ama kanıtlayamıyordum işte. "Melek geldi." diyen Sanemle ona döndüm "sana sarıldı ama sen Ertuğrul diye sayıklayınca korkup benim yanıma geldi." burnumu çektim. "o buradaydı" derken yanımı gösterdim. "yemin ederim buradaydı, sarıldık, hissettim. "
Sanem bana sıkıca sarıldı. "hayır Ertuğrul gelmedi, o gördüğün bir kabustu sadece. Melek sana sarıldı ve hemen kalktı. " benden ayrıldığında ağlamaya devam ediyordum. "ama yemin ederim hissettim. " yüzümü avuçladı. Bir çok kişi çığlıklarıma uyanmış bizi dinliyordu. "seversen hissedersin, demiştim."
Sanemin omuzuna başımı yaslayıp bir müddet öylece ağladım. Melek bana sarıldı, öptü, ardından yatıp uyudu. Diğer herkes yatmış yeniden uykuya dalmıştı. Sanem'in omuzundan başımı kaldırdım. "Allah cezamı vermesin ki çok özledim onu Sanem..." derin bir iç çekip başımı okşadı. "Ah benim bahtı kara arkadaşım, benimde sevgilim var, bende çok özledim onu, ama senin ki farklı bir boyutta."
Başımı olumsuz anlamda salladım. "özlemek değil bu hasretten ölmek gibi." ellerimi sıkıca kavradı. "seven sevdiğini kalbinde taşır Esra... Ertuğrul çok uzakta değil sürekli çarpan kalbinde." ondan ayrılıp yerime yattım onu sevdiğimi kabullenmek istemiyordum her şey boşuna mıydı? Ağabeyimin bana her gün o aileden nefret etmem gerektiğini aşılması, benim Ertuğrulu ilk gördüğümden beri nefret ediyormuş gibi davranmam boşunamıydı? Ağabeyim biraz olsun aramızdan çekilince bizde bir birimize mi çakılmiştik?
"sanki bana kırgın gibi. " dediğimde oda yattı. "nasıl yani?" diye sorunca ona döndüm. "yani ben onu çok kırdım ya, beni ne kadar sevse de kırgın gibi." yastığına iyice yerleşti. "büyük sevdalar büyük imtihanlara taabii tutulur. Sabrın sonu selamettir." diyerek beni ferahlatmaya çalıştı.
İkimizde lafı daha fazla uzatmadan tekrar uykuya daldık. Bu defa rüya görmeden uyudum, garip ama huzurla, normalden daha erken uyandırıldık. Kahvaltı için verilen Ekmeği yiyip hepimiz ip gibi sıraya dizildik, acımasız askerler bize dünkü gibi antrenman yaptırdı. Bir yandan ise şüphelileri süzüyordum, o adam mesela, hiç konuşmuyordu.
Emziren kadın Türkan'dı, ay yüzlü saf bir kadın'a benziyordu. Çocuğu olan kadının adını Meltem diye duymuştum. Herhangi bir Türk kadını'na benziyordu. Yaşlı teyze sürekli tesbih çeker çok az konuşurdu. Sanem içime kurt düşürmüştü ama ona güveniyordum, bana yalan söylemek için bir nedeni yoktu. İki tır doldu insanı süzmeye çalışmak ise bir hayli zordu.
Şınav çekerken bir asker ensemden kavrayıp beni kaldırdı. "Valtor seni çağırıyor. " adamın adı gerçekten Valtor'muş! Aman ne komik! Evrene sesleniyorum, hiç komik değil canım! Ayrıca ben bir çöp torbası mıyım? Neden beni ensemden kavrayıp duruyorlar? Sinirimi biraz olsun bastırmaya çalıltım. Melek yanında olduğu için onu korkutmamak adına paşa paşa oraya gittim, kapıyı tıkladım ve bir dakikalık bekleyiş in ardından "gel" komutunu aldım.
İçeirye girince bir toplantı masası ile karşılaştım. En başta Valtor oturuyordu, iki kadın hizmetçi beni kimse görmeden yandaki odaya çekti. Prangaları ve kelepçemi çıkarıp beni duşa iteklediler. "ne olduğunu söyleyecek misiniz?" diye bilmem kaçıncı kez sordum ama sanırım Türkçe yada İngilizce bilmiyorlardı.
Banyoya girdiğimde morluklar ve yaralarla kaplanan vücuduma baktım, el ve ayak bileklerim tahriş olmuş kanamıştı. E bende ne yapayım hazır fırsatım varken banyo yaptım. Sıcak su ruhumdaki kiri akıtmasada bedenimdeki kirlerden beni arındırdı. Katı bir şampuan ile her yerimi yıkamış, bana verilen havluya sarılmıştım. Odanın kapısı kilitlenince kadınlara İngilizce olarak "neler oluyor?" diye sordum ama kendi aralarında başka bir dilde konuştular.
Aklımdan ucu sapı olmayan düşünceler geçerken korku bana bir kaç adım geri attırdı. Kadın elinde bir gelinlikle bana doğru geldi, arkamda ki askılığa asıp bana iç çamaşırları verdi, onları giyinmek istemiyordum ama başka çarem yok gibi görünüyordu. Tamam iç çamaşırları giymiştim ama gelinlikte ne demek oluyordu? Valtor kafayı sıyırmış olmalıydı, kendi eski kıyafetlerimi aradım ama sobaya atıldığını gördüm.
İngilizce bir şekilde kadına "Stop!" desemde kıyafetlerimi sobaya attı.
Hay ben böyle işin ta orta yerine...
Akıllarınca Gelinlikten başka giyecek bir şey bırakmamışlardı, havlu ise dışarıya çıktığım an soğuktan donmamı engelleyemeyecek kadar kısaydı, uzun bir mesafe yürüyorduk buraya gelmek için.
"giymem!" diye bağırdığımda kadın gelinliği şeffaf kılıfından çıkardı. Eski dönem gelinliklere benziyordu. Takılar, ayakkabılar ve makyaj malzemeleri boydan bir aynanın önünde duruyordu. Kadınlar öyle uzun öyle güçlülerdi ki... Biri arkamdan beni kavradı ve sımsıkı tuttu, kurtulmaya çalışıyor yumruklar indiriyordum ama gücüm yetmiyordu. Zaten antrenmanlar beni bir hayli yormuşken hiç gücüm kalmamıştı.
Bir diğeri gelinliği kafamdan geçirdi. Çırpınıp dursamsa asfalttan bir koza giyidrilmiş gibi hissediyordum. Üzerime yapışmıştı sanki, çıkmıyordu. Beni bir sandalyeye bağladılar, ayakkabımı giydirip saçlarımı taradılar. Biri saçlarımı özene bözene bir modele uydurmaya çalışırken bir diğeri eline fondöten sıktı.
Makyajdan tiksineceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Bu da Annemden kalan bir hatıraydı, Allahın cezası bir adam yüzünden annemin bir hatırasından daha tiksiniyordum. Biri makyaj yaptı diğeri saçımı, en son boynuma inciden bir kolye takıldı, halatı çözüp beni serbest bıraktılar, iki kolumdan tutup odadan çıkarttılar ve adamların yanına bırakıp odaya geri gittiler.
Adımlarım gerilerken askerler etrafımda çember oluşturdu, korkudan göğüs kafesi hızlıca inip kalkıyordu. Valtor bana doğru geldi. "ve bu da, müstakbel eşim, Esra. " dediğinde kadınlı erkekli grup alkışladı. "hayır! Onun müstakbel eşi falan değilim!" diye bağırsamda duymazlıktan geldiler. "bırakın beni gideyim!" diye bağırdığımda Melek'in fotoğrafını gördüm. Ertuğrul'un yanındaydı, ağlarken çekilmişti. Olduğum yerde çakılı kaldım.
Herkes susup yerine oturdu, Valtor ise o fotoğrafı daha da gözüme sokarak korkunç bir ses tonuyla beni tehdit etti.
"üç şık var, benimle evlenmeye bilirsin, Melek'i kurtarabilirsin, yada Ertuğrul'u kurtarabilirsin. Karar senin"
Ağlamak üzere olduğum titreyen dudaklarımdan belliydi, üzerimdeki gelinliğe baktım, mücevherlere, ayakkabılara. Melek'in fotoğrafına baktım, aynı Ertuğrul gibi duvara kelepçelenmiş kaşından bir damla kan süzülüyordu. Ertuğrul'a baktım, üzeri çıplaktı, heryerinden kan akıyordu. Kırbaçlandığı belliydi, bıçak basıp dağladıkları yetmezmiş gibi açık yaraları varken kırbaçlanmıştı. Yorgun ve soğuktu kahveleri.
Rüya'm geldi aklıma. Ne yapacaktım? Ne yapmalıydım? Ben büyümüş kocaman kadın olmuştum öyle değilmi? Kendi kararlarımı kendim vermeli ve sorumluluk almalıydım. Keşke annem olsaydıda ona danışsaydım diye içimden geçirdim.
Üç şık vardı. Kalbimi dağlayan beni üçe bölen şıklar, yol ayrımı gibiydi. Hangisinin doğru yol olduğunu bilmiyordum, üç yolunda ilerisi görünmüyordu. "seninle evlensem ve ikisi arasında bir seçim yapsam?" diye sorduğumda keyifle sırıttı. "Ertuğrul'u seçeceğin aşikar iken neden sana bu iyiliği yapayım?"
Derin bir soluk verdim. Ardından zorda olsa bir şıkkı seçtim. "Ben galiba..."
Helööö ben geldiiimmm
Canınız yazarınız 💅💅
Nasıl bir yerde bölüm sonlandırdım amaaaaaaa??? (kötü gülüş)
Bölüm hakkındaki görüşleriniz nelerrr?
Siyam okumaya başladım çko beğendim. 🕯️
Sizi çok çok çok Seviyor okuyan gözlerinizden öpüyorum. Oy ve yorum bırakmayı unutmayın Elmalı turtalarımmmm 🦄💋💋🍎🥮
