34. bölüm · Dörtnala büyümek

34. Bölüm

Ömür Kalkan

İnsan hayatı boyunca güvenmenin önemli olduğunu duyar. Dostlukların güven üzerine kurulduğu, sevginin güvenle büyüdüğü, insanların birbirine güvenmeden yaşayamayacağı söylenir. Bunların hepsi doğrudur. Fakat çoğu insanın geç fark ettiği başka bir gerçek daha vardır: İnsan her zaman güvenmek zorunda değildir.

Bu düşünce ilk duyulduğunda sert gelebilir. Çünkü güvenmemek çoğu zaman kötü bir özellik gibi gösterilir. Oysa güven ile güvenmek zorunda olmak arasında büyük bir fark vardır. Güvenmek bir seçimdir. Güvenmek zorunda olmak ise bir mecburiyettir. Ve insanın kalbi mecbur bırakıldığında, en doğru şeyler bile ağırlaşabilir.

Bazı insanlar hayatları boyunca herkese güvenmeye çalışırlar. Çünkü iyi insan olmanın böyle bir şey olduğuna inanırlar. Şüphe duymanın yanlış olduğunu, mesafeli olmanın kötü olduğunu düşünürler. Bu yüzden karşılarına çıkan herkese kapılarını açarlar. Fakat zamanla şunu öğrenirler: İyi olmak ile kendini korumasız bırakmak aynı şey değildir.

İnsan birine güvenebilir. Ama güvenmek zorunda değildir.

Çünkü güven, hak edilen bir şeydir; borç verilen bir şey değil.

Bir insan hayatına yeni girdi diye ona bütün sırlarını anlatmak zorunda değilsindir. Birisi senden bunu bekliyor diye ona hemen inanmak zorunda değilsindir. Birisi senden hoş davranıyor diye ona kalbini açmak zorunda değilsindir. Çünkü güven zaman ister. Ve zaman olmadan kurulan güven çoğu zaman sağlam bir temel üzerine oturmaz.

Belki de insanların yaptığı en büyük hata, güvenmemek ile kötü davranmayı karıştırmalarıdır.

Bir insana güvenmemek, ona düşman olmak demek değildir.

Bir insana güvenmemek, onu sevmemek demek değildir.

Bir insana güvenmemek, onun kötü biri olduğunu düşünmek de değildir.

Bazen sadece onu yeterince tanımamak demektir.

Ve bu son derece normaldir.

Çünkü insanın kalbi bir ev gibidir. Her kapıyı çalanı içeri almak zorunda değildir. Bazı insanları bahçede tanır. Bazılarını kapının önünde. Bazıları salona kadar gelir. Çok azı ise evin en derin odalarını görebilir.

Bu bir kibir değildir.

Bu bir korunma biçimidir.

Özellikle daha önce güveni kırılmış insanlar bunu daha iyi bilirler. Çünkü onlar güvenin ne kadar değerli olduğunu öğrenmişlerdir. Bir zamanlar kolayca verdikleri şeyi artık dikkatle verirler. Dışarıdan bakıldığında soğuk ya da mesafeli görünebilirler. Ama aslında yaptıkları şey yalnızca kalplerinin kapısını rastgele açmamaktır.

Yine de insanın dikkat etmesi gereken başka bir tehlike vardır.

O da hiç kimseye güvenememektir.

Çünkü güvenmek zorunda olmamak ile güvenememek aynı şey değildir.

İlkinde seçim vardır.

İkincisinde korku.

Bir insan "Henüz güvenmiyorum." diyorsa bu sağlıklıdır.

Ama "Asla güvenemem." diyorsa orada görünmeyen bir yara olabilir.

Çünkü hayat tamamen yalnız yaşanabilecek bir yer değildir. İnsan bazen bir dosta, bazen bir aile üyesine, bazen de sadece yanında sessizce duran birine ihtiyaç duyar. Sürekli tetikte yaşamak insanı koruyabilir ama aynı zamanda yorabilir de.

Atlar bu konuda ilginçtir.

Bir at herkese güvenmez. Yanına gelen herkese yaklaşmaz. Önce gözlemler. Bekler. Karşısındaki insanın hareketlerini izler. Kendini güvende hissettiğinde yaklaşır.

Ama aynı zamanda sonsuza kadar kaçmaz da.

Eğer karşısındaki kişinin zarar vermeyeceğini anlarsa, yavaş yavaş mesafeyi azaltır.

Belki de insanın öğrenmesi gereken şey budur.

Ne herkese güvenmek.

Ne de herkesten korkmak.

Sadece zamanı geldiğinde kime güveneceğine karar verebilmek.

Çünkü güvenmek bir zorunluluk değildir.

İnsan sırf yalnız kalmamak için güvenmek zorunda değildir.

Sırf karşısındaki kırılmasın diye güvenmek zorunda değildir.

Sırf toplum öyle bekliyor diye güvenmek zorunda değildir.

Fakat aynı zamanda geçmiş yüzünden bütün kapıları sonsuza kadar kapatmak da zorunda değildir.

Hayatın en zor dengelerinden biri burada saklıdır.

Kalbini tamamen kapatmadan koruyabilmek.

Kendini tamamen savunmasız bırakmadan sevebilmek.

Ve güveni bir mecburiyet değil, bilinçli bir seçim haline getirebilmek.

Belki de gerçek güven tam olarak burada başlar.

Birine güvenmek zorunda olmadığını bildiğin halde onu seçtiğinde.

Çünkü o zaman güven korkudan değil, özgür iradeden doğar.

Ve özgürce verilen güven, mecburen verilenden çok daha güçlüdür.

Güvenmek, insanın yaptığı en cesur şeylerden biridir. Çünkü güvenmek, bir başkasına zarar verebilme ihtimali olduğu halde yanında kalmayı seçmektir. İnsan birine güvendiğinde sadece sırlarını vermez; korkularını, zayıflıklarını, umutlarını ve en kırılgan taraflarını da emanet eder. Bu yüzden güven, bir kapıyı açmak gibidir. Kapıyı açtığında içeriye ışık da girebilir, fırtına da. İnsan bunu bilmesine rağmen güvenir. İşte güveni değerli yapan şey de budur.

Fakat güvenmek neden bu kadar zordur?

Çünkü insan hafızası yalnızca güzel şeyleri değil, kırıldığı anları da saklar. Bir insan ilk kez hayal kırıklığına uğradığında üzülür. İkinci kez uğradığında dikkatli olur. Üçüncü kez uğradığında ise değişmeye başlar. Çünkü insanın kalbi unutmaya çalışsa da zihni unutmaz. Bir zamanlar canını yakan şeyler, gelecekteki kararlarının içine sessizce yerleşir.

Bu yüzden bazı insanlar yeni tanıştıkları kişilere değil, geçmişte tanıdıkları insanlara göre davranırlar. Karşılarındaki kişi kötü biri olmayabilir. Hatta belki hayatlarında tanıyacakları en iyi insan olabilir. Ama geçmişte yaşananlar yüzünden kalplerinin etrafına görünmez duvarlar örmüşlerdir. Çünkü güven kaybetmek, sadece bir insanı kaybetmek değildir; aynı zamanda dünyanın güvenli olduğuna dair inancı da kaybetmektir.

İnsan en çok kime güvenmez?

Aslında bunun tek bir cevabı yoktur. Bazı insanlar yabancılara güvenmez çünkü onları tanımazlar. Bazıları ise tam tersine yabancılara daha kolay güvenir çünkü henüz onlardan zarar görmemişlerdir.

Fakat çoğu insanın güvenmekte zorlandığı kişiler, ona geçmişte zarar veren insanlara benzeyenlerdir. Çünkü insan zihni benzerlikleri unutmaz. Bir ses tonu, bir davranış, bir bakış bile eski yaraları hatırlatabilir. O anda karşısındaki kişi değil, geçmiş konuşmaya başlar.

Bazı insanlar da kendilerine güvenmezler. Bu, belki de en ağır olanıdır. Çünkü bir başkasına güvenmemekle yaşayabilirsin ama kendine güvenmemek insanı sürekli şüphe içinde bırakır. Kararlarından emin olamazsın. Hislerinden şüphe edersin. Sürekli yanlış yapacağından korkarsın. Ve zamanla dünya değil, kendi zihnin güvenilmez bir yere dönüşebilir.

İşte burada paranoya ortaya çıkabilir.

Paranoya çoğu zaman güven eksikliğinin büyümüş halidir. İnsan yeterince kırıldığında, tehlike olmayan yerlerde bile tehlike aramaya başlayabilir. Bir mesaj geç geldiğinde kötü bir şey olduğunu düşünür. Bir insan sessiz kaldığında uzaklaştığını sanır. Çünkü zihni kendini korumaya çalışmaktadır.

Ama paradoks şudur:

İnsan kendini korumaya çalışırken bazen en çok zarar veren şeyi yapar. Çünkü güvenmediği için uzak durur, uzak durduğu için yalnızlaşır, yalnızlaştığı için daha fazla korkmaya başlar.

Peki bir kere güvenini kaybeden insan tekrar güvenebilir mi?

Evet.

Ama bu, insanların düşündüğü gibi bir gecede olmaz.

Güven bir cam gibidir derler. Kırıldığında eskisi gibi olmaz. Fakat belki de insanlar burada yanılır. Çünkü insan kalbi cam değildir. İnsan kalbi yara alır ama iyileşebilir.

Sorun şu ki birçok insan tekrar güvenmeye çalışırken geçmişteki haline dönmek ister. Oysa o kişi artık yoktur. Yaşananlar onu değiştirmiştir.

Bir zamanlar herkese kolayca güvenen biri, kırıldıktan sonra daha dikkatli olur. Bu kötü bir şey değildir. Çünkü iyileşmek, eski haline dönmek değil; yaşadıklarınla birlikte yeni bir denge kurmaktır.

Bir at düşün.

Daha önce korktuğu bir yerden geçmek istemez. İlk başta geri çekilir. Tedirgin olur. Ama sabırla yaklaşıldığında, zaman verildiğinde ve ona zarar gelmediğini gördüğünde yeniden ilerlemeye başlar.

İnsan da böyledir.

Kırılan güven, zorla geri getirilemez. Sürekli söz verilerek de geri gelmez. Güven, zamanın içinde yavaş yavaş büyür. Küçük davranışlarla oluşur. Tutulan sözlerle güçlenir. Ve insan fark etmeden tekrar ortaya çıkar.

Belki de güvenin en ilginç yanı budur.

İnsan güvenmeye karar vermez.

İnsan, korkmayı bıraktığını fark ettiğinde güven çoktan geri dönmüştür.

Fakat burada başka bir soru vardır:

Ya insan tekrar kırılırsa?

Bunun garantisi yoktur.

Aslında güvenmenin zor olmasının nedeni de budur. Hiç kimse geleceği bilemez. Hiç kimse bir insanın yıllar sonra nasıl biri olacağını göremez. Hiç kimse yarın ne olacağını kesin olarak söyleyemez.

Yani güvenmek, biraz da bilinmezliği kabul etmektir.

Bu yüzden güven ile bilinmezlik birbirine düşman değildir. Aksine birbirlerine bağlıdırlar. Eğer her şeyi önceden bilseydik güvenmeye ihtiyaç kalmazdı. Güven tam olarak bilmediğimiz yerde başlar.

İnsan bazen hayatı boyunca yanlış insanlara güvenir. Bazen de güvenmeyi reddettiği insanlar, ona en çok iyilik yapan kişiler olur. Çünkü insanlar matematik problemi değildir. Tam olarak çözülemezler.

Belki de bu yüzden güvenmek cesaret ister.

Çünkü güvenmek, "Bana zarar vermeyeceğini biliyorum." demek değildir.

"Bana zarar verme ihtimalin olduğunu biliyorum ama yine de sana kalbimde yer açıyorum." diyebilmektir.

Ve belki de insanın hayatındaki en büyük yalnızlık, kimseye güvenememek değildir.

En büyük yalnızlık, güvenmek istemesine rağmen korkularının buna izin vermemesidir.

Çünkü insan yalnızca sevgiyle değil, güvenle de yaşar. Güven olmadığında dostluklar eksik kalır, sevgiler yarım kalır, umutlar zayıflar. Ama güven yeniden doğduğunda, insan yalnızca karşısındaki kişiye değil, hayata da yeniden yaklaşmaya başlar.

Belki yavaşça.

Belki korkarak.

Ama yine de yaklaşır.

Çünkü insanın kalbi kırılabilir, yorulabilir, hatta bıkabilir.

Ama tamamen güvenmeyi unutmaz.

Sadece yeniden öğrenmesi gerekir.

Ertesi sabah uyandığımda ilk hissettiğim şey heyecandı.

Uzun zamandır korku, merak ve yorgunlukla uyanıyordum.

Ama bu farklıydı.

Bugün çiftlikteki ilk gerçek antrenman günüydü.

---

Pencereyi açtığımda sabah havası yüzüme çarptı.

Gece yağmur yağmıştı.

Toprak koyu renkliydi.

Çimenlerin üzerindeki çiy damlaları güneş ışığında küçük kristaller gibi parlıyordu.

Gökyüzü açık maviydi.

Uzaklarda beyaz bulutlar ağır ağır ilerliyordu.

---

Victor'u düşündüm.

Sonra yarışmayı.

Sonra...

kutuları.

---

İçimdeki huzur birkaç saniyeliğine çatladı.

Ama kendimi durdurdum.

Bugün onları düşünmeyecektim.

En azından deneyecektim.

---

Kahvaltıdan sonra Victor'u hazırladım.

Siyah tüyleri sabah ışığında parlıyordu.

Yelesini tararken burnunu omzuma sürttü.

---

"Gergin misin?"

dedim.

---

Victor kısa bir kişneme çıkardı.

---

"Güzel. Çünkü ben de öyleyim."

---

Fransa'dan getirdiğim eyeri dikkatlice yerleştirdim.

Üzerindeki yazı yine gözümün önüne geldi.

---

VICTOR

---

Sonra ağızlığı taktım.

Metal güneşte hafifçe parladı.

---

Bazen bunların neden Fransa'daki evde olduğunu düşünüyordum.

Ama cevap yine yoktu.

---

Yola çıktık.

---

Sabah güneşi yükselirken çiftliğe doğru ilerliyorduk.

Uzun çitler.

Yeşil tepeler.

Rüzgârda sallanan sarı çiçekler.

Uzakta otlayan atlar.

Her şey sakin görünüyordu.

---

Ama içimdeki huzursuzluk gitmiyordu.

Sebebini bilmiyordum.

---

Çiftliğe vardığımda eğitim alanında hareketlilik vardı.

Atlar.

Biniciler.

Görevliler.

Saman kokusu.

Toprak kokusu.

Dörtnala giden atların çıkardığı ritmik sesler.

---

Victor'un kulakları dikildi.

Etrafı incelemeye başladı.

---

Tam o sırada bir ses duydum.

---

"Topuklarını sabit tut!"

---

Ses sertti.

Tanıdıktı.

---

Kalbim bir anda hızlandı.

---

Hayır.

---

Olamazdı.

---

Başımı çevirdim.

---

Adam sırtı dönük şekilde eğitim alanının ortasında duruyordu.

---

Uzundu.

Koyu renk kıyafetler giymişti.

---

Sonra döndü.

---

Nefesim kesildi.

---

Zayn.

---

Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedim.

---

O da bana baktı.

---

Yüzünde şaşkınlık vardı.

Ama çok kısa sürdü.

---

Yerini her zamanki sakin ifadeye bıraktı.

---

"Victoria."

---

Sanki dün görüşmüşüz gibi söylemişti.

---

"Zayn..."

---

Rüzgâr geçti.

Sessizlik uzadı.

---

"Burada ne yapıyorsun?"

dedim.

---

Kaşlarından biri kalktı.

---

"Aynı soruyu ben de sana soracaktım."

---

Arkamdaki Victor kişnedi.

---

Zayn'ın gözleri ona kaydı.

---

Bir anlığına yüzündeki ifade değişti.

---

Çok kısa.

Ama gördüm.

---

Şaşırmıştı.

---

Sonra tekrar bana döndü.

---

"Yarışma için geldin."

---

Bu soru değildi.

---

Biliyordu.

---

Başımı salladım.

---

"O zaman bugünden itibaren senin antrenörün benim."

---

Kalbim bir kez daha hızlandı.

---

Ne?

---

Ama cevap veremeden başka bir ses duyuldu.

---

"Gerçekten mi?"

---

Başımı çevirdim.

---

Dün eğitim alanında gördüğüm kızdı.

---

Kumral saçları omuzlarına dökülüyordu.

---

Atından indi.

---

Yüzünde gülümseme vardı.

Ama gözlerinde yoktu.

---

Bana doğru yürüdü.

---

Bakışları baştan aşağı üzerimde dolaştı.

---

Sonra Victor'a geçti.

---

Sonra tekrar bana.

---

"Bir haftadır burada olan biri için oldukça özel davranılıyor."

---

Sesi sakindi.

Ama altında gizli bir sivrilik vardı.

---

İlk kez gerçekten rahatsız oldum.

---

Zayn hiçbir şey demedi.

---

Kız devam etti.

---

"Biz yıllardır çalışıyoruz."

---

Gülümsedi.

---

"Ama sanırım bazı insanlar daha şanslı."

---

Ben cevap vermedim.

---

Çünkü onun ne yapmak istediğini anlamıştım.

---

Beni sinirlendirmek.

---

Ama buna izin vermeyecektim.

---

Antrenman başladı.

---

Saatler geçti.

---

Victor harikaydı.

---

Engeller.

Dönüşler.

Dörtnal geçişleri.

---

Her şey olması gerektiği gibiydi.

---

Zayn uzaktan izliyordu.

---

Bazen hata yaptığımda düzeltiyordu.

---

Ama çoğu zaman sessizdi.

---

Bu sessizlik nedense beni daha çok geriyordu.

---

Öğleye doğru mola verildi.

---

Victor'u ahıra götürdüm.

---

Çiftlikteki küçük dolabımın yanına yürüdüm.

---

Kapıyı açtım.

---

Ve donup kaldım.

---

İçeride bir kutu vardı.

---

Nefesim kesildi.

---

Hayır.

---

Hayır.

---

Burası mümkün değildi.

---

Bu benim dolabımdı.

---

Kimsenin girmemesi gerekiyordu.

---

Kutunun beyaz yüzeyi karanlık dolabın içinde daha da belirgin görünüyordu.

---

Kalbim hızlandı.

---

Titreyen ellerle kutuyu aldım.

---

Etrafıma baktım.

---

Kimse yoktu.

---

Kapıyı kapattım.

---

Kapağı açtım.

---

İçinde katlanmış bir kâğıt vardı.

---

Açtım.

---

Yarışma parkuru.

---

Ama bir yer kırmızı kalemle işaretlenmişti.

---

Tam ortada.

---

Bir engel.

---

Ve altında sadece iki kelime vardı.

---

Düşeceğin yer.

---

Bütün vücudum buz kesti.

---

Kâğıdı elimde tuttum.

---

Kalbimin sesini duyabiliyordum.

---

Çünkü ilk kez...

---

Notlar geçmişten değil...

gelecekten bahsediyordu.

---

Ve bu çok daha korkutucuydu.

Kâğıdı elimden düşürmemek için parmaklarımı daha sıkı kapattım.

Dolabın dar duvarları bir anda üzerime yaklaşıyormuş gibi hissettirdi.

Nefes almak zorlaştı.

Sanki bulunduğum küçük alanın içindeki hava çekiliyordu.

---

Düşeceğin yer.

---

İki kelime.

Sadece iki kelime.

Ama içimde onlarca soruyu aynı anda uyandırmaya yetmişti.

---

Bakışlarım tekrar kırmızıyla işaretlenmiş engele kaydı.

Parkurun geri kalanı sıradan görünüyordu.

Ama o nokta...

Sanki sayfanın içinden bana bakıyordu.

---

Kutuların hiçbiri normal olmamıştı.

Ama ilk kez biri doğrudan bana bir şey olacağını söylüyordu.

---

Ya gerçekten düşersem?

---

Bu düşünce aklıma gelir gelmez kendime kızdım.

---

Hayır.

---

Bu kadar kolay korkmayacaktım.

---

Ama yine de kalbim sakinleşmiyordu.

---

Kâğıdı dikkatlice katladım.

Montumun iç cebine koydum.

---

Sonra dolabın kapağını kapattım.

---

Metal kapak sert bir ses çıkardı.

---

Ses koridorda yankılandı.

---

Bir anlığına biri beni izliyormuş gibi hissettim.

---

Arkamı döndüm.

---

Kimse yoktu.

---

Yine de içimdeki huzursuzluk geçmedi.

---

Koridordan çıkıp eğitim alanına doğru yürümeye başladım.

---

Güneş artık tepedeydi.

Işığı kum zeminin üzerine vuruyor, her şeyi olduğundan daha parlak gösteriyordu.

---

Atların kişnemeleri duyuluyordu.

Demirlerin sesi.

İnsanların konuşmaları.

Rüzgârın taşıdığı saman kokusu.

---

Normal bir gün gibi görünüyordu.

---

Ama benim için hiçbir şey normal değildi.

---

Bakışlarım istemsizce Zayn'ı aradı.

---

Onu eğitim alanının diğer tarafında buldum.

---

Bir biniciye talimat veriyordu.

---

Ellerini kullanarak bir şeyler anlatıyordu.

---

Ciddiydi.

Her zamanki gibi.

---

Bir an tereddüt ettim.

---

Ona göstermeli miydim?

---

Ya bana inanmazsa?

---

Ya bunun sadece saçma bir şaka olduğunu söylerse?

---

Ya da daha kötüsü...

---

Ya gerçekten ciddiye alırsa?

---

Birkaç saniye boyunca olduğum yerde kaldım.

---

Sonra yürümeye başladım.

---

Çünkü artık bu yükü tek başıma taşımaktan yorulmuştum.

---

Zayn beni fark etti.

---

Konuştuğu kişiyi gönderdi.

---

Sonra bana baktı.

---

Kaşları hafifçe çatıldı.

---

"Bir sorun mu var?"

---

Sesi sakindi.

---

Ama dikkatliydi.

---

Bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.

---

Montumun cebine uzandım.

---

Tam kâğıdı çıkaracaktım ki...

---

Bir ses duyuldu.

---

"Victoria!"

---

Başımı çevirdim.

---

Sabahki kızdı.

---

Hızlı adımlarla bize doğru geliyordu.

---

Yüzünde yapmacık bir gülümseme vardı.

---

Ama gözlerinde aynı şey yoktu.

---

"Beni izler misin?"

dedi Zayn'a.

---

"Yeni parkuru deneyeceğim."

---

Zayn kısa bir nefes verdi.

---

"Bir dakika."

---

Kız bana baktı.

---

Sonra montumun cebine.

---

Sonra tekrar yüzüme.

---

O bakış hoşuma gitmedi.

---

Hiç gitmedi.

---

Sanki bir şey biliyordu.

---

Ya da bir şey arıyordu.

---

İçimdeki huzursuzluk büyüdü.

---

"Sonra konuşuruz."

dedi Zayn.

---

Başımı salladım.

---

Ama içimde bir şeyler yanlış hissettiriyordu.

---

Çok yanlış.

---

Oradan ayrıldım.

---

Doğrudan dolapların olduğu bölüme geri döndüm.

---

Belki de kâğıdı daha güvenli bir yere koymalıydım.

---

Belki çantama.

---

Belki eve götürmeliydim.

---

Koridora girdim.

---

Sessizlik vardı.

---

Sadece uzaktan gelen at sesleri duyuluyordu.

---

Dolabımın önüne geldim.

---

Anahtarı çevirdim.

---

Kapıyı açtım.

---

Ve dünya bir anlığına durdu.

---

Kutunun olduğu yer boştu.

---

Kâğıdı sakladığım küçük bölme açıktı.

---

Boştu.

---

Donup kaldım.

---

Hayır.

---

Hayır.

---

Bu mümkün değildi.

---

Az önce buradaydı.

---

Kendi ellerimle koymuştum.

---

Montumun cebine baktım.

---

Boş.

---

Çantama baktım.

---

Boş.

---

Dolabın her köşesine baktım.

---

Boş.

---

Kalbim hızlanmaya başladı.

---

Sanki göğsümün içinden çıkacak gibiydi.

---

Bir adım geri attım.

---

Sonra bir şey fark ettim.

---

Dolabın iç duvarında bir kâğıt parçası vardı.

---

Daha önce yoktu.

---

Titreyen ellerimle aldım.

---

Katlanmıştı.

---

Açtım.

---

İçinde sadece tek bir cümle vardı.

---

"Onlara güvenme."

---

Nefesim kesildi.

---

Yazının altına bakınca başka bir şey daha gördüm.

---

Çok küçük.

---

Neredeyse görünmeyecek kadar küçük.

---

Ama oradaydı.

---

Tek bir kelime.

---

COR

---

Koridor sessizdi.

---

Ama nedense o an...

---

Birinin beni izlediğinden emindim.

---

Yavaşça başımı kaldırdım.

---

Koridorun sonundaki pencerenin yanında bir gölge vardı.

---

Uzun.

---

Hareketsiz.

---

Bana bakıyordu.

---

Göz kırptım.

---

Ve gölge yok oldu.

---

Sanki hiç orada olmamış gibi.

---

Ama elimdeki not hâlâ duruyordu.

---

Ve ilk kez...

---

Kutuların beni bir yere yönlendirmediğini düşündüm.

---

Belki de...

---

Bir şeyden korumaya çalışıyorlardı.