27. bölüm · Dörtnala büyümek
27. Bölüm
İnsanı en çok yoran şey her zaman yaşadığı olaylar değildir; bazen asıl yorgunluk, cevaplayamadığı sorulardan gelir. Çünkü bazı sorular vardır ki ne kadar düşünülürse düşünülsün kesin bir cevaba ulaşmaz. İnsan günlerce, aylarca hatta yıllarca aynı sorunun etrafında dolaşabilir ama yine de aradığı sonuca ulaşamaz. İşte bu tür sorular, zihinde kapanmayan yaralar gibidir. Görünmezler, kimse tarafından fark edilmezler ama varlıklarını her gün hissettirirler.
"Neden böyle oldu?" sorusu bunlardan biridir. İnsan bazı olayların neden yaşandığını anlamak ister. Bir ayrılığın, bir kaybın, bir değişimin ya da bir kırgınlığın ardındaki sebebi bulmaya çalışır. Fakat hayat her zaman açıklama sunmaz. Bazı insanlar gider ve neden gittiklerini söylemez. Bazı dostluklar biter ve geride yalnızca sessizlik kalır. İnsan ise o sessizliğin içinde anlam aramaya devam eder. Bulamadıkça da yorulur.
Bir başka soru ise "Ya farklı davransaydım?" sorusudur. Bu soru geçmişe açılan bir kapı gibidir. İnsan o kapıdan her geçtiğinde kendini başka ihtimallerin içinde bulur. Belki başka bir seçim yapsaydı her şey değişecekti. Belki o gün farklı bir söz söyleseydi bugün bambaşka bir hayatı olacaktı. Fakat bu sorunun cevabı hiçbir zaman öğrenilemez. Çünkü geçmiş tekrar yaşanamaz. İnsan yalnızca tahmin edebilir. Ve çoğu zaman tahminler, gerçeklerden daha ağır gelir.
Bazı insanlar ise hayatları boyunca "Ben gerçekten kimim?" sorusunun peşinden gider. Bu soru ilk bakışta basit görünür ama aslında en karmaşık sorulardan biridir. Çünkü insan kendini tanıdığını düşündüğü anda bile değişmeye devam eder. Dün sevdiği şeyi bugün sevmeyebilir. Dün doğru bulduğu şeyi bugün sorgulayabilir. Bu yüzden insan kendisini tanımaya çalışırken bile sürekli yeni bilinmezliklerle karşılaşır.
Belki de en yorucu sorulardan biri "Gelecekte ne olacak?" sorusudur. İnsan geleceği görmek ister çünkü belirsizlik korku yaratır. Başarılı olup olmayacağını, hayallerine ulaşıp ulaşamayacağını, sevdiği insanların yanında kalıp kalmayacağını bilmek ister. Ama gelecek, cevabını vermeyen bir kitap gibidir. Sayfaları açılmadan okunamaz. İnsan ise o kapalı sayfaların ardında ne olduğunu merak ederek yaşar.
Bazı sorular yalnızca gelecekle ilgili değildir. Bazıları geçmişin sisleri arasında kaybolmuştur. İnsan bazen çocukluğundan kalan eksik anıları düşünür. Hatırlayamadığı yüzleri, yarım kalmış konuşmaları, cevapsız kalan duyguları sorgular. Zihni ne kadar uğraşırsa uğraşsın bazı parçalar yerlerine oturmaz. Hafıza eksik kaldığında ise insanın içinde görünmeyen boşluklar oluşur. O boşluklar zamanla sorularla dolar.
Bir de cevabı belki hiç bulunamayacak sorular vardır. İnsan neden var olduğunu, hayatın gerçek anlamını, kader diye bir şey olup olmadığını, evrende yalnız olup olmadığını düşünür. Bu sorular yüzyıllardır sorulmaktadır ama hâlâ kesin cevapları yoktur. Nesiller değişir, insanlar değişir, dünya değişir ama sorular aynı kalır. Belki de bazı soruların görevi cevaplanmak değildir. Belki onlar yalnızca insanı düşündürmek için vardır.
Fakat insan zihni bunu kabul etmekte zorlanır. Çünkü zihin son ister. Başlangıcı ve bitişi olan hikâyeleri sever. Açıkta kalan noktalar onu rahatsız eder. Bu yüzden cevap bulamadığı her soru zihninde dönmeye devam eder. Geceleri sessizlik çöktüğünde yeniden ortaya çıkar. Kalabalıkların içinde bile unutulmaz. İnsan başka şeylerle meşgul olsa bile o sorular bir köşede bekler.
İşte insanı tüketen şey tam olarak budur. Soruların ağırlığı değil, onların hiç bitmeyen varlığı. Bir cevaba ulaşınca zihin dinlenebilir. Fakat cevap yoksa düşünce devam eder. Devam eden düşünce zamanla yorgunluğa dönüşür. Yorgunluk huzursuzluğa, huzursuzluk ise içsel bir ağırlığa dönüşür.
Yine de insan bütün bu sorulara rağmen yaşamaya devam eder. Çünkü hayat, tüm cevapları öğrenmekten çok, cevapları olmadan da yürüyebilmeyi öğrenmektir. Belki bazı soruların cevabı hiçbir zaman bulunmayacaktır. Belki bazı sırlar sonsuza kadar bilinmez kalacaktır. Ama insanın gücü, bütün bu bilinmezliklere rağmen yoluna devam edebilmesinde saklıdır. Çünkü bazen büyümek, cevapları bulmak değil; cevapsızlıkla yaşamayı öğrenmektir. Ve belki de insanı insan yapan şey, tam olarak budur.
Çayırdan ayrıldığımda gece çoktan derinleşmişti.
Ay gökyüzünde asılı duruyordu ama ışığı bile solgun görünüyordu. Sanki dünya yorulmuştu. Sanki ağaçlar, rüzgâr, otlar ve gökyüzü benimle birlikte susmuştu.
Çantam omzumda ağırlaşıyordu.
Ama beni yoran şey çanta değildi.
İçindeki şeylerdi.
Victor'un ağızlığı.
Üzerindeki isim.
Ve o tuhaf not.
Her adımda bunları düşünüyordum.
Her adımda aklım biraz daha karışıyordu.
---
Eve ulaştığımda pencerelerin çoğu karanlıktı.
Olivia çoktan uyumuş olmalıydı.
Kapıyı sessizce açtım.
İçeri girer girmez tanıdık koku yüzüme çarptı.
Ahşap.
Çamaşır deterjanı.
Köpek tüyleri.
Ev kokusu.
Ama nedense artık bana eskisi kadar ait hissettirmiyordu.
---
Şakir salondaki halının üzerinde uyuyordu.
Necati ise koltuğun yanında kıvrılmıştı.
Kapının açıldığını duyunca ikisi de başlarını kaldırdı.
Uyuşuk gözlerle bana baktılar.
Kuyruklarını hafifçe salladılar.
Sonra tekrar yattılar.
---
Onları izlerken içim sızladı.
Keşke hayat bu kadar basit olsaydı.
Keşke insanın bütün derdi sevdiği insanların yanında olmak olsaydı.
---
Odamın kapısını kapattım.
Çantamı yatağa bıraktım.
Sonra ağızlığı çıkardım.
Ay ışığı metal yüzeyine vurdu.
"Victor."
Yine aynı isim.
Yine aynı his.
---
Parmak uçlarımla harflerin üzerinden geçtim.
Bir an gözlerimi kapattım.
Ve Victor'un nefesini hatırladım.
Yelesinin dokusunu.
Çayırdaki rüzgârı.
Onun gözlerini.
---
Derin bir nefes aldım.
Ama içimdeki düğüm çözülmedi.
---
O gece uyuyamadım.
Defalarca yatağın içinde döndüm.
Yastığımı çevirdim.
Battaniyeyi üzerime çektim.
Sonra attım.
Pencereyi açtım.
Kapattım.
Ama zihnim susmadı.
---
Saat gece üçü geçtiğinde hâlâ uyanıktım.
Yağmur başlamıştı.
Camlara vuran damlalar odanın içinde yankılanıyordu.
Sanki biri pencereye küçük taşlar atıyordu.
---
Tavana baktım.
Karanlığın içinde şekiller oluşuyordu.
Ve ben yine düşünüyordum.
Babamı.
Fransa'yı.
Tüneli.
Maskeli adamı.
Victor'u.
---
Bir noktadan sonra gözlerim kapanmış olmalıydı.
Çünkü alarm sesiyle uyandım.
---
Sabah griydi.
Gökyüzü kurşun rengindeydi.
Bulutlar alçalmıştı.
Yağmur dinmişti ama hava hâlâ ıslaktı.
---
Kahvaltıda Olivia bana birkaç kez baktı.
Bir şey söylemek istediğini hissedebiliyordum.
Ama söylemedi.
Ben de konuşmadım.
---
Okula giderken yol normaldi.
Aynı kaldırımlar.
Aynı insanlar.
Aynı trafik.
Ama ben normal değildim.
---
Derste öğretmenin anlattıklarının yarısını bile duymadım.
Defterim açıktı.
Kalem elimdeydi.
Ama zihnim başka yerdeydi.
---
Öğle arasında bile yalnız kalmaya çalıştım.
Bahçedeki bir banka oturdum.
Rüzgâr saçlarımı savuruyordu.
Ağaçların yaprakları hışırdıyordu.
Ve ben yine aynı şeyi düşünüyordum.
Victor.
---
Dersler sonunda bitti.
Çantamı alıp eve doğru yürümeye başladım.
---
Gökyüzü yeniden kararmaya başlamıştı.
Güneş görünmüyordu.
Sokak lambaları erken yanmıştı.
---
Evin bulunduğu sokağa girdiğimde her şey normal görünüyordu.
Ta ki kapıya yaklaşana kadar.
---
Bir şey vardı.
Kapının altında.
---
Donup kaldım.
Kalbim hızlandı.
---
Yavaşça eğildim.
Eski bir zarf.
Sararmış.
Kenarları yıpranmış.
Sanki yıllardır bir çekmecede beklemiş gibi.
---
Çevreme baktım.
Kimse yoktu.
Sokak boştu.
Perdeler kapalıydı.
Rüzgâr hafifçe esiyordu.
---
Zarfı elime aldım.
Ve içeri girdim.
---
Odamın kapısını kapattım.
Masama oturdum.
Zarf önümde duruyordu.
---
Dakikalarca açamadım.
Sadece baktım.
---
Sonunda nefesimi tuttum.
Ve zarfı açtım.
---
İçinden bir fotoğraf çıktı.
Yarım bir fotoğraf.
Bir tarafı dümdüz değil, yırtılarak koparılmıştı.
---
Fotoğrafı elime aldım.
Ve baktım.
---
Genç bir kadın.
Uzun açık renk saçları vardı.
Gülümsüyordu.
Ama gülümsemesinde garip bir hüzün vardı.
---
Nefesim yavaşladı.
Kalbim hızlandı.
---
Çünkü o kadının gözleri...
Bir yerden tanıdık geliyordu.
---
Nereden olduğunu bilmiyordum.
Ama içimde bir şey onu tanıyordu.
---
Fotoğrafı yüzüme biraz daha yaklaştırdım.
Kadının yüz hatlarını inceledim.
Kaşlarını.
Gözlerini.
Gülüşünü.
---
Ve içimdeki rahatsızlık büyüdü.
---
Sanki bu kadın hayatımın içindeydi.
Ama hafızamın ulaşamadığı bir yerde.
---
Ellerim titreyerek fotoğrafı çevirdim.
---
Arkasında tek bir cümle vardı.
Siyah mürekkeple yazılmıştı.
Eski görünüyordu.
---
"Başlangıç sandığından daha eski."
---
Odam sessizleşti.
Ya da bana öyle geldi.
---
Yağmur yeniden başlamıştı.
Camdan aşağı süzülen damlalar ışıkları bulanıklaştırıyordu.
---
Fotoğraf elimdeydi.
Kalbim hızlanıyordu.
Ve ilk kez gerçekten korktum.
---
Çünkü artık emin olduğum bir şey vardı.
Birileri beni izliyordu.
Birileri geçmişimi benden daha iyi biliyordu.
Ve birileri...
Bana parçalar göndermeye başlamıştı.
Fotoğrafı masamın üzerine bıraktım.
Ama gözlerimi ondan ayıramıyordum.
Kadının yüzü sanki odanın her köşesine sinmişti.
Nereye baksam onu görüyordum.
Pencereye baktığımda.
Duvara baktığımda.
Aynadaki yansımama baktığımda bile.
---
Akşam yavaş yavaş çökmeye başladı.
Gökyüzü önce turuncuya, sonra griye, sonra da neredeyse siyaha döndü.
Yağmur durmuştu.
Ama havada hâlâ ıslak toprağın kokusu vardı.
---
Bir süre daha odada oturmaya çalıştım.
Kitap açtım.
Kapatttım.
Telefonu elime aldım.
Bıraktım.
Pencereden dışarı baktım.
Perdeyi kapattım.
Ama zihnim aynı yerdeydi.
Fotoğrafta.
---
En sonunda dayanamadım.
Çantamı aldım.
Fotoğrafı dikkatlice içine koydum.
Ve evden çıktım.
---
Gece serindi.
Rüzgâr ağaç dallarının arasında dolaşıyor, yaprakları hafifçe titretiyordu.
Sokak lambalarının sarı ışıkları kaldırımın üzerine uzun gölgeler bırakıyordu.
---
Ayaklarım beni düşünmeden çayıra götürüyordu.
Sanki artık yol ezberlenmişti.
Sanki bedenim Victor'u görmek için benden izin almıyordu.
---
Çayıra ulaştığımda göğsümdeki sıkışıklık biraz hafifledi.
Uzakta onu gördüm.
---
Victor.
---
Ay ışığının altında duruyordu.
Siyah tüyleri gecenin içinde neredeyse görünmüyordu.
Sadece hatları seçiliyordu.
Ve gözleri...
Ay ışığını yakalayan iki parlak nokta gibiydi.
---
Beni görünce başını kaldırdı.
Kulakları dikildi.
---
"Merhaba..." dedim.
Sesim düşündüğümden daha yorgun çıktı.
---
Victor hafifçe kişnedi.
Sanki cevap veriyordu.
---
Yanına yürüdüm.
Elimi yelesine götürdüm.
Yumuşak ve sıcaktı.
Rüzgâr tüylerinin arasında dolaşıyordu.
---
Bir süre hiçbir şey söylemedim.
Sadece yanında durdum.
---
Sonra içimde biriken kelimeler kendiliğinden dökülmeye başladı.
---
"Biliyor musun..." dedim.
"Artık neyin peşinden gittiğimi bilmiyorum."
---
Victor sessizdi.
---
"Bir kadın fotoğrafı geliyor."
---
Başımı eğdim.
Topraktaki otları izledim.
---
"Kim olduğunu bilmiyorum."
---
Yutkundum.
---
"Ama tanıyormuşum gibi hissediyorum."
---
Gözlerim dolmaya başladı.
---
"Herkes bir şey biliyor gibi geliyor Victor."
"Babam."
"Maskeli adam."
"Bu fotoğrafları gönderen kişi."
---
Derin bir nefes aldım.
---
"Bir tek ben bilmiyorum."
---
Rüzgâr biraz daha sert esti.
Çayırdaki uzun otlar dalga gibi hareket etti.
---
Bir süre daha konuştum.
Çocukluğumu.
Hatırlayamadığım şeyleri.
Korkularımı.
---
Victor sadece dinledi.
---
Ve garip olan şey şuydu:
Bazen insanlar dinlemez.
Sadece konuşma sırasının kendilerine gelmesini bekler.
Ama Victor gerçekten dinliyormuş gibi hissediyordum.
---
Tam o sırada...
Bir şey değişti.
---
Victor'un kulakları bir anda dikildi.
---
Başını çevirdi.
---
Uzaklara baktı.
---
Sonra aniden hareketlendi.
---
Önce bir adım attı.
Sonra iki.
Sonra koşmaya başladı.
---
"Victor!"
---
Şaşkınlıkla arkasından baktım.
---
Ama durmadı.
---
Ahıra doğru koşuyordu.
---
Ben de peşinden koştum.
---
Ayaklarım ıslak toprağa çarpıyordu.
Nefesim hızlanıyordu.
Rüzgâr yüzüme vuruyordu.
---
Victor çoktan ahıra ulaşmıştı.
---
Kapı açıktı.
---
İçeri girdim.
---
Ahırın içi yarı karanlıktı.
Ay ışığı çatının arasındaki boşluklardan süzülüyordu.
Tozlar havada küçük yıldızlar gibi görünüyordu.
---
"Victor?"
---
Sesim ahşap duvarlarda yankılandı.
---
Victor ahırın arka tarafında durmuştu.
---
Yere bakıyordu.
---
Yaklaştım.
---
Önce hiçbir şey göremedim.
---
Sonra...
---
Samanların arasında beyaz bir köşe fark ettim.
---
Kalbim hızlandı.
---
Yavaşça eğildim.
---
Parmaklarım samanları kenara itti.
---
Ve oradaydı.
---
Yeni bir fotoğraf.
---
Bu da yarımdı.
---
Ellerim titremeye başladı.
---
Fotoğrafı kaldırdım.
---
Bu kez genç bir adam vardı.
---
Kamera karşısında gülümsemiyordu.
Ama yüzünde huzurlu bir ifade vardı.
---
Bir an nefes alamadım.
---
Çünkü fotoğrafın yırtılmış kenarı...
Diğer fotoğrafın eksik tarafıyla aynı görünüyordu.
---
Aynı yırtık.
Aynı kesik izleri.
---
Kalbim göğsüme sertçe vurdu.
---
Fotoğrafa baktım.
Sonra Victor'a.
---
Victor hâlâ bana bakıyordu.
---
Sanki bunu bulmam gerektiğini biliyormuş gibi.
---
Ve ilk kez içimde güçlü bir his doğdu.
---
Bu iki fotoğraf...
Birbirine aitti.Bu bölümden sonra Victoria eve dönüp iki fotoğrafı birleştirebilir ve gece boyunca araştırmaya başlayabilir.
🐎
