18. bölüm · Dörtnala büyümek
18. Bölüm
İçimde hâlâ sabaha ait bir ağırlık vardı; sanki bütün gece uyumamışım da sadece gözlerimi kapatıp aynı karanlığın içinde dönüp durmuşum gibi hissediyordum. Yaşlı kadının sesi, bankın soğukluğu, sabah ışığının solgunluğu… hepsi zihnimin içinde birbirine karışmıştı ve ben hangisinin gerçek, hangisinin rüya olduğunu ayırt edemiyordum. Sanki dünya biraz eksilmişti ve ben o eksikliğin tam ortasında kalmıştım.
Kadının evinde uyandığımda ilk hissettiğim şey güven değildi, daha çok sessiz bir yabancılık hissiydi; odanın duvarları sıcak renkteydi, perdeler hafif aralanmıştı ve içeri giren ışık yumuşaktı ama ben yine de kendimi sert bir yerdeymiş gibi hissediyordum. Yaşlı kadın mutfakta bir şeyler yapıyordu, sesler uzak ve düzenli geliyordu, sanki hayat onun evinde daha sakin akıyordu. Bir süre yatakta oturup sadece etrafa baktım, bedenim yorgundu ama zihnim dinlenmemişti.
Kadın içeri girdiğinde elinde küçük bir bardak su vardı ve yüzünde dün geceki o aynı yumuşak ifade duruyordu. “Uyandın mı kızım?” dedi. Sesinde hiçbir baskı yoktu, sadece varlığı hissediliyordu. Başımı hafifçe salladım. Boğazım hâlâ kuruydu ama konuşmak istemiyordum. Kadın yanımda fazla durmadı, sadece “İstersen biraz dinlen, sonra çıkarsın” dedi. Ama ben dinlenmek istemiyordum çünkü dinlenmek demek düşünmek demekti ve ben düşünmekten yorulmuştum.
Bir süre sonra evden çıktım. Hava serindi ama yağmur yoktu; sokaklar ıslaktı, dünün izi hâlâ yerdeydi. Her adımımda sanki bir önceki geceyi tekrar basıyordum. Çalılıkların olduğu yöne doğru yürürken içimde tuhaf bir boşluk vardı; ne korku tam vardı ne de cesaret, sadece bir eksiklik hissi. Sanki bir şeyin cevabını arıyordum ama soruyu bile unutmamış gibiydim.
Çayıra ulaştığımda rüzgâr daha sert esiyordu. Otlar hafifçe eğiliyor, gökyüzü açık ama soğuk bir mavi taşıyordu. Orada durup uzun süre etrafa baktım. Victor’un beni attığı yer… Victor’un koştuğu orman… hepsi aynı yerdeydi ama artık hiçbir şey aynı hissettirmiyordu. Sanki o an yaşananlar başka bir zamana aitmiş gibi uzak geliyordu.
“Ne kaçırıyorum ben?” diye fısıldadım kendi kendime.
Sesim rüzgârda kayboldu.
Ve tam o anda onu gördüm.
Victor.
Bir an nefesim kesildi. Sanki bedenim önce anlamadı, sonra korku yavaşça içime yayıldı. O tanıdık siyah siluet, çalılıkların arasında durmuştu. Gözleri bana dönüktü ama bu bakışta önceki gibi bir netlik yoktu; sanki beni hatırlıyor ama aynı zamanda yabancı gibi görüyordu.
Bir adım geri attım.
Kalbim kontrolsüzce hızlandı.
“Hayır…” dedim farkında olmadan.
Victor bir hareket yaptı, ileri mi geliyor geri mi gidiyor anlayamadım ama o belirsizlik bile beni daha çok korkuttu. İçimde bir şey kırıldı ve düşünmeden döndüm.
Koşmaya başladım.
Nefesim boğazımda düğümlenmişti, ayaklarım yere tam basmıyordu sanki, sadece kaçıyordum. Arkamı dönmedim ama onun orada olduğunu biliyordum. Sanki bakışı bile peşimden geliyordu. Eve ulaştığımda kapıyı açarken ellerim titriyordu ve içeri girer girmez kapıyı kapattım, sırtımı duvara yasladım.
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki neredeyse duyuluyordu.
Duşu açtım.
Sıcak su ilk dokunduğunda bedenim bir an gevşedi. O buhar dolu sessizlikte ayakta dururken suyun omuzlarımdan aşağı akışı sanki içimdeki tüm ağırlığı biraz olsun aşağı çekiyordu. Ama zihnim hâlâ oradaydı; çayırlarda, Victor’un bakışında, kaçışımda… su ne kadar sıcak olursa olsun düşüncelerim soğumuyordu.
Duştan çıktıktan sonra kendimi biraz daha toparlamış gibi hissettim ama bu gerçek bir toparlanma değildi, sadece geçici bir sessizlikti. Telefonumu elime aldım ve bir süre ekrana baktım. Olivia’nın adı oradaydı. Uzun süre yazmadım. Sonunda sadece “özür dilerim” yazdım. Gönderdim.
Cevap gelmedi.
Bir süre bekledim ama hiçbir şey olmadı. Sonra telefon titredi. Mesajı gördüm ama okumadım bile. Bir daha titredi. Bu kez açtım.
“Şu an konuşmak istemiyorum.”
Kısa.
Keskin.
Sanki kapı kapanmış gibi.
Göğsümde yine aynı sıkışma başladı.
Bir şey daha yanlış gidiyordu.
Bir şey daha elimden kayıyordu.
Ve bu his artık tanıdık olmaya başlamıştı.
Derin bir nefes aldım ama işe yaramadı. Ev çok sessizdi. Sessizlik bile üzerime geliyordu.
Noah.
Onun adı zihnimde belirdi.
Hiç düşünmeden yazdım.
“Çıkabilir miyiz?”
Bir süre cevap gelmedi.
Sonra:
“Nereye?”
“Luna park.”
Gönderdim.
Bekledim.
“Tamam.”
---
Luna parka gittiğimde ışıklar çoktan yanmıştı. Renkler, sesler, insanlar… her şey canlıydı ama ben sanki camın arkasından izliyordum. Müzik yüksek, çocukların kahkahaları karışıktı ama hiçbir şey bana ulaşmıyordu. Noah yanımda yürüyordu, bir şeyler anlatıyordu ama kelimeleri yarım duyuyordum.
Bir süre dönme dolaba bindik. Yukarı çıktıkça şehir küçülüyordu ama içimdeki ağırlık küçülmüyordu. Manzara güzel olmalıydı ama ben sadece uzaklık hissediyordum. Noah bir şey söyledi, güldü ama ben sadece başımı salladım.
“İyi misin?” dedi bir an.
“Evet,” dedim.
Ama ikimiz de inanmadık.
Sonra çarpışan arabalara bindik. Gürültü, ışıklar, hareket… her şey hızlıydı ama ben yavaş kalmıştım. Arabanın içinde birine çarptığımda bile içimde hiçbir şey değişmedi. Sadece dışarıdaki dünya dönüyordu.
Noah bir ara bana baktı.
“Buradasın ama burada değilsin gibi.”
Cevap vermedim.
Çünkü haklıydı.
Eğleniyordum gibi görünüyordum.
Ama içimde hâlâ Victor vardı.
Hâlâ çalılıkların sessizliği vardı.
Hâlâ o düşüş vardı.
Ve ne yaparsam yapayım, hiçbir şey yer değiştirmiyordu.
Gecenin sonunda yürürken ışıklar artık daha soluktu. Kalabalık azalmıştı. Noah yanımda sessizleşmişti.
“Teşekkür ederim,” dedim.
“İyi geldi mi?” dedi.
Duraksadım.
“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Bir şeyler… biraz sustu sadece.”
Noah başını salladı.
“Bazen o da yeter.”
Ama ben biliyordum.
Hiçbir şey yeterli değildi.
Çünkü ben hâlâ tam olarak orada kalmıştım.
Victor’un beni attığı yerde.
🐎
