32. bölüm · Dörtnala büyümek
32. Bölüm
Yorulmuşluk, çoğu insanın düşündüğü gibi sadece bedenin gücünü kaybetmesi değildir. Asıl yorulmuşluk, insanın içinde başlar. Gözlerle görülmez, dokunulmaz ve çoğu zaman kelimelere dökülemez. İnsan bazen saatlerce uyur ama yine de yorgun uyanır. Çünkü onu yoran şey koştuğu yollar değil, taşıdığı düşüncelerdir. Beden dinlenebilir ama zihin sürekli çalışıyorsa, insan hiçbir zaman gerçekten dinlenmiş hissetmez.
Yorulmuşluk yavaş yavaş gelir. Bir sabah uyanıp aniden ortaya çıkmaz. Önce küçük şeylerle başlar. Cevabı bulunamayan sorular, yarım kalmış konuşmalar, söylenemeyen sözler, gerçekleşmeyen hayaller... İnsan her gün bunlardan biraz daha taşır. Başlangıçta yük hafif görünür. Fakat günler geçtikçe o yük büyür. Ve bir noktadan sonra insan, neyin ağırlığını taşıdığını bile unutmaya başlar. Sadece yorulduğunu bilir.
Belki de insanı en çok bilinmezlik yorar. Çünkü belirsizlik, zihni sürekli çalıştırır. Ne olacağını bilmemek, neyin doğru olduğunu anlayamamak, geleceği görememek... Bunların hepsi insanın içinde görünmez bir hareket yaratır. Zihin durmadan ihtimaller üretir. Bir cevap arar. Bir sonuç bulmaya çalışır. Ama bazen sonuç gelmez. İşte o zaman insan, aynı düşüncelerin etrafında dönmeye başlar. Ve bir yerde ilerleyememek, yürümekten daha yorucu hale gelir.
Yorulmuşluk bazen meraktan da doğar. İnsan öğrenmek ister, anlamak ister, çözmek ister. Ama her cevap yeni bir soru getirir. Her keşif yeni bir bilinmezliğin kapısını açar. Bir süre sonra insan, aradığı şeyin ne olduğunu bile unutabilir. Sadece aramaya devam eder. Ve sürekli aramak, bazen hiçbir şey bulamamaktan daha yorucudur.
İnsan ilişkileri de yorulmuşluğun en büyük sebeplerinden biridir. Çünkü her dostluk, her bağ ve her sevgi biraz sorumluluk taşır. İnsan birini önemsediğinde onun üzüntüsünü de taşımaya başlar. Onun yokluğunu hisseder, onun sözlerini düşünür. Bazen bir insanın hayatında kalmak için gösterilen çaba bile sessiz bir yorgunluk yaratır. Çünkü sevgi güzel olduğu kadar ağırdır da. Birini kaybetmek kadar, kaybetmemek için uğraşmak da insanı tüketebilir.
Yorulmuşluk bazen geçmişten gelir. İnsan yıllar önce yaşanmış bir olayı bile içinde taşımaya devam edebilir. Bazı anılar kapanmaz. Bazı sorular cevaplanmaz. Bazı insanlar gider ama geride bıraktıkları boşluk kalır. İnsan hayatına devam etse bile, o eksiklik bir köşede yaşamaya devam eder. Ve zaman zaman kendini hatırlatır. İşte bu hatırlatmalar, insanın fark etmeden taşıdığı yüklerdir.
Bazen ise yorulmuşluk, insanın kendisinden gelir. Sürekli güçlü görünmeye çalışmak, hata yapmaktan korkmak, herkesi mutlu etmeye uğraşmak, kendi duygularını bastırmak... Bunların hepsi zamanla insanın içindeki enerjiyi tüketir. Çünkü insan bir makine değildir. Kırılabilir, üzgün olabilir, korkabilir. Ama çoğu zaman bunları göstermemeyi öğrenir. Ve gösterilmeyen her duygu, içeride biraz daha ağırlaşır.
Bu yüzden bazı insanlar bir gün sessizleşir. Çünkü anlatmaktan yorulmuşlardır. Bazıları yalnız kalmak ister. Çünkü açıklama yapmaktan yorulmuşlardır. Bazıları ise sadece gökyüzüne bakar ya da bir atın yanında sessizce durur. Çünkü konuşmadan anlaşılmanın ne kadar değerli olduğunu öğrenmişlerdir. Bazen insanın ihtiyacı olan şey bir çözüm değil, birkaç dakikalık huzurdur.
Atlar bu yüzden insana iyi gelir. Çünkü onlar insanın taşıdığı yükleri sorgulamaz. Neden üzgün olduğunu sormazlar. Neden yorulduğunu merak etmezler. Sadece orada dururlar. Ve bazen insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, açıklama yapmak zorunda olmadığı bir varlıktır. Bir atın yanında duran insan, birkaç dakika boyunca kendi düşüncelerinin gürültüsünden uzaklaşabilir. Çünkü atlar, insanın aksine geçmişi ya da geleceği düşünmezler. Sadece içinde bulundukları anı yaşarlar.
Belki de yorulmuşluğun en ağır tarafı budur: İnsan geçmiş ile gelecek arasında sıkışıp kalır. Geçmişte değiştiremediği şeyleri düşünürken, gelecekte henüz yaşanmamış şeylerden korkar. Ve bu iki zamanın arasında bugünü kaçırır. Oysa hayat yalnızca şu an yaşanmaktadır. Ama bunu anlamak, söylemekten çok daha zordur.
Yorulmuşluk insanı değiştirebilir. Daha sessiz, daha dikkatli, daha mesafeli biri haline getirebilir. Fakat aynı zamanda ona önemli şeyler de öğretir. Kimin yanında huzur bulduğunu, hangi savaşların gereksiz olduğunu, hangi yüklerin artık taşınmaması gerektiğini gösterir. Çünkü bazen insanın güçlenmesi, yeni şeyler kazanmasıyla değil; gereksiz ağırlıkları bırakmasıyla olur.
Ve belki de insanın en büyük yanılgısı, dinlenmenin yalnızca uyumak olduğunu sanmasıdır. Oysa gerçek dinlenme, zihnin bir süreliğine susabildiği anlarda gerçekleşir. Soruların durduğu, korkuların sessizleştiği, geçmişin ve geleceğin geri çekildiği o kısa anlarda... İşte insan, o anlarda gerçekten nefes alabildiğini fark eder. Çünkü bazen yorulmuş bir ruhun ihtiyacı olan şey, cevaplar değil; biraz huzurdur.
Bıkmışlık, yorulmuşluğun bir sonraki durağı gibidir. Yorulan insan hâlâ devam etmeye çalışır, hâlâ içinde küçük de olsa bir güç bulabilir. Ama bıkmışlık farklıdır. Bıkmışlık, insanın sadece bedeninde ya da zihninde değil, umutlarında da hissedilir. Bir şeyi tekrar tekrar yaşamaktan, aynı duyguların içine düşmekten, aynı soruların peşinde koşmaktan doğar. Ve çoğu zaman insan bıktığını fark ettiğinde, bu duygu zaten uzun zamandır onun içinde yaşamaktadır.
İnsan bir olaydan değil, tekrar eden olaylardan bıkar. Bir kez hayal kırıklığı yaşamak can yakabilir ama insan yine de toparlanır. Fakat aynı hayal kırıklığını defalarca yaşamak, içinde farklı bir duygu yaratır. Artık üzülmek bile yorucu gelmeye başlar. Çünkü insan ne olacağını tahmin eder hale gelir. İşte bıkmışlık tam burada ortaya çıkar. Acının kendisinden değil, ona alışmış olmaktan doğar.
Bazen insan sorulardan bıkar. Cevabı bulunamayan sorulardan, zihninde dönüp duran düşüncelerden, gece yatağa yattığında bile peşini bırakmayan ihtimallerden... Bir süre sonra cevap istemekten bile vazgeçebilir. Çünkü her cevap arayışı yeni bir çıkmazla sonuçlanıyormuş gibi gelir. Merak, yerini sessiz bir bezginliğe bırakır. İnsan artık öğrenmek istemediği için değil, aramaktan yorulduğu için durur.
Bıkmışlık bazen insanlardan gelir. Sürekli açıklama yapmaktan, kendini anlatmaya çalışmaktan, yanlış anlaşılmaktan ya da anlaşılmayı beklemekten... İnsan bir noktadan sonra içindeki şeyleri paylaşmak yerine susmayı seçebilir. Çünkü bazı yorgunluklar dinlenerek geçer ama bazı bıkmışlıklar konuşarak bile hafiflemez. O zaman insan sessizleşir. Dışarıdan sakin görünür ama aslında içinde uzun süredir devam eden bir vazgeçiş vardır.
Bu duygu, kitabın içindeki bilinmezlikle de bağlantılıdır. Çünkü bilinmezlik bazen merak uyandırır, bazen de bıkkınlık yaratır. İnsan uzun süre karanlık bir koridorda yürürse, bir noktadan sonra kapının nerede olduğunu merak etmeyi bırakabilir. Sadece yürümeye devam eder. Çünkü umut etmek bile enerji ister. Ve bıkmışlık, insanın enerjisinin en derin yerlerine kadar ulaşan bir duygudur.
Atlar ve insanlar arasındaki fark da burada ortaya çıkar. Bir at yorulabilir ama bıkmaz. Çünkü geçmişi sürekli yanında taşımaz. Dün yaşadığı şeyi bugün yeniden yaşamaz zihninde. İnsan ise yaşar. Aynı hataları, aynı konuşmaları, aynı kayıpları tekrar tekrar düşünür. Bu yüzden insanın yükü daha ağırdır. Çünkü taşıdığı şey yalnızca yaşadıkları değil, yaşadıklarının hatıralarıdır.
Bıkmışlık bazen dünyaya karşı hissedilir. Sürekli değişen insanlara, verilen sözlerin tutulmamasına, adaletsizliklere, kayıplara... İnsan çocukken dünyanın daha anlaşılır olduğuna inanır. Her şeyin bir nedeni ve sonucu olduğunu düşünür. Fakat büyüdükçe bazı şeylerin açıklanamadığını görür. İşte o zaman içinde küçük bir hayal kırıklığı yerleşir. Eğer bu hayal kırıklıkları birikirse, zamanla bıkmışlığa dönüşebilir.
En tehlikeli yanı ise bıkmışlığın sessiz olmasıdır. Öfke bağırır, üzüntü ağlatır, korku kendini belli eder. Ama bıkmışlık çoğu zaman fark edilmez. İnsan günlük hayatına devam eder, gülümser, konuşur, işlerini yapar. Fakat içinde bir şeyler artık eskisi kadar canlı değildir. Heyecan azalır. Beklentiler küçülür. Hayaller biraz daha sessizleşir.
Yine de bıkmışlık her zaman bir son değildir. Bazen insanın durup kendine bakmasını sağlayan bir işarettir. Çünkü insan çoğu zaman neyi taşıdığını ancak taşıyamamaya başladığında fark eder. Nelerden uzaklaşması gerektiğini, hangi yüklerin artık ona ait olmadığını, hangi yolların yalnızca onu yorduğunu ancak bıktığında anlayabilir.
Belki de bıkmışlığın içinde gizli bir dürüstlük vardır. İnsan artık kendine yalan söyleyemez. Gerçekten neyin canını sıktığını, neyin onu tükettiğini görmeye başlar. Bu yüzden bıkmışlık acı verici olsa da bazen değişimin başlangıcıdır. Çünkü insan bazı şeylerden bıkmadan onları bırakmayı öğrenemez.
Ve belki de en ağır bıkmışlık, insanın kendisinden bıkmasıdır. Sürekli aynı korkulara dönmekten, aynı hataları yapmaktan, aynı düşüncelerin içinde kaybolmaktan... Ama tam da bu noktada bir gerçek ortaya çıkar: İnsan kendinden kaçamaz. Bu yüzden bir gün dönüp kendiyle yüzleşmek zorundadır. O yüzleşme kolay değildir, fakat çoğu zaman iyileşmenin başladığı yer orasıdır.
Çünkü bıkmışlık, her zaman vazgeçmek anlamına gelmez. Bazen yalnızca insanın ruhunun ona söylediği bir cümledir: "Artık bu yükü taşımak istemiyorum." Ve bazen yeni bir başlangıç, tam da bu cümlenin kurulduğu yerde başlar.
İnsanın içinde yaşadığı duygular bazen birbirine çok benzer görünür. Yorulmuşluk, bıkmışlık, merak, bilinmezlik ve paranoya da bunlardan bazılarıdır. Dışarıdan bakıldığında hepsi insanı sessizleştirebilir, düşündürebilir ya da yalnızlaştırabilir. Fakat köklerine inildiğinde her biri farklı bir yerden doğar ve insanı farklı bir yöne sürükler.
Bilinmezlik, aslında hepsinin başlangıç noktasıdır. Çünkü bilinmezlik bir duygu değil, bir durumdur. Cevabı olmayan bir soru, görülmeyen bir gelecek ya da açıklanmayan bir olay bilinmezlik yaratır. Bilinmezlik kendi başına ne iyi ne de kötüdür. O sadece boş bir odadır. O odanın içine neyin gireceğini ise insanın zihni belirler.
Merak, bilinmezliğe verilen en umutlu tepkidir. İnsan bilinmeyen bir şey gördüğünde ona yaklaşmak ister. Öğrenmek, anlamak ve keşfetmek ister. Merakın içinde korku olabilir ama korkudan daha güçlü olan şey öğrenme isteğidir. Merak eden insan kapalı bir kapıya bakıp "Arkasında ne var?" diye sorar. Ve cevabı öğrenmek için yürümeye başlar.
Paranoya ise aynı kapıya farklı bakar. O da bilinmezlikten doğar ama merak gibi ışığa değil, gölgelere odaklanır. Paranoyanın temelinde öğrenme isteği değil, korku vardır. Paranoyak bir insan kapalı kapıya bakıp "Ya arkasında kötü bir şey varsa?" diye düşünür. Ve çoğu zaman kapının ardında hiçbir şey olmasa bile zihni en kötü senaryoları üretmeye devam eder.
Yorulmuşluk ise uzun süre taşınan yüklerin sonucudur. İnsan cevap arar, düşünür, hisseder, mücadele eder. Bunların hepsi enerji ister. Zamanla zihinsel ya da duygusal yükler birikmeye başladığında yorulmuşluk ortaya çıkar. Yorulan insan hâlâ devam etmek ister ama gücü azalmıştır. Hâlâ umut edebilir, hâlâ savaşabilir ama bunu yapmak eskisinden daha zordur.
Bıkmışlık ise yorulmuşluğun daha derin halidir. Yorulmuş insan durup dinlenmek ister. Bıkmış insan ise artık aynı şeyi yaşamaktan vazgeçmek ister. Yorulmuşluk enerji eksikliğidir, bıkmışlık ise isteğin azalmasıdır. Yorulmuş biri hâlâ yolun sonunu görmek isterken, bıkmış biri artık yola bakmak bile istemeyebilir.
Merak ile paranoya arasındaki fark umut ve korkudur. İkisi de bilinmeyenden beslenir ama biri keşfetmeye, diğeri kaçınmaya çalışır.
Yorulmuşluk ile bıkmışlık arasındaki fark ise güç ve istek arasındadır. Yorulmuş insanın isteği vardır ama gücü azalmıştır. Bıkmış insanın ise gücü olsa bile isteği kalmamış olabilir.
Bilinmezlik bunların hepsinin merkezindedir. Çünkü insan çoğu zaman bilmediği şeylerle mücadele eder. Bazıları bu bilinmezliğe merakla yaklaşır. Bazıları paranoyayla. Bazıları bu yolculukta yorulur. Bazıları ise sonunda bıkar.
Ve belki de insan hayatı, bu duygular arasında gidip gelmekten oluşur. Bazen merak ağır basar ve insan keşfeder. Bazen paranoya ağır basar ve insan korkar. Bazen yorulur ama devam eder. Bazen bıkar ama yeniden başlamayı öğrenir. Çünkü insanı tanımlayan şey bu duyguların varlığı değil, onların içinde kaybolmadan yoluna devam edebilmesidir.
---
Bir hafta.
Bu kez “zaman geçti” gibi bir şey değildi.
Daha çok, hayatın aynı yerde dönmeye devam etmesi ama içindeki bazı parçaların yerinden kayması gibiydi.
Her sabah aynı ışık vardı ama ben aynı kişi değildim.
---
Victor’a her gidişimde bunu daha net hissediyordum.
O hep aynıydı.
Sakin.
Sessiz.
Ama o sessizlik artık huzur gibi değil, bekleyiş gibi geliyordu.
Sanki bir şey söylemiyor değil… söylemeyi erteliyordu.
---
Ben ise ertelenmiş her şeyi içimde taşıyordum.
Fransa’daki ev.
Eyer.
Ağızlık.
COR yazısı.
Ve o ilk cümle:
“Sen kimsin?”
---
Bir şeyler birbirine bağlanmaya başlamıştı.
Ama ben hâlâ ipin nereden başladığını göremiyordum.
---
İlk kutu o hafta ortasında geldi.
Sabah değildi, gece de değildi.
Zamanın net olmadığı bir andı.
Sanki gün kendini tamamlayamadan kapı çalmıştı.
---
Ama kapı çalmadı.
Zaten bu hikâyede hiçbir şey artık normal bir şekilde olmuyordu.
---
Kapıyı açtığımda yerde bir kutu vardı.
Küçük.
Basit.
Ama öyle bir şekilde yerleştirilmişti ki, “düşmüş” gibi değil, “bırakılmış” gibi duruyordu.
Sanki biri eğilmiş, tam olması gereken noktaya koymuş ve geri çekilmişti.
---
Kutuyu elime aldım.
Soğuktu.
Ama dışarıdan değil, içinden soğuk geliyordu.
---
Bir süre açmadım.
Çünkü bazı şeyler açılmadan önce bile konuşur.
---
Sonra kapağı kaldırdım.
---
İçinde Victor’a ait olduğunu bildiğim bir şey vardı.
Ama tam olarak ne olduğunu anlamam birkaç saniye sürdü.
---
Eyerden kopmuş bir deri parçası.
Küçük.
Düzgün kesilmiş gibi.
Ama eski değil… yeni gibi de değil.
Sanki iki zamanın arasında kalmıştı.
---
Altında bir not vardı.
Kağıt inceydi.
Ama yazı ağırdı.
---
“Koşmadan önce hatırla.”
---
Nefesim boğazımda kaldı.
---
Çünkü bu cümle bir emir değildi.
Bir tehdit de değildi.
Daha çok… bir hatırlatma gibiydi.
Ama neyi hatırlamam gerektiğini söylemiyordu.
---
O gün Victor’a gittiğimde hava farklıydı.
Rüzgâr vardı ama hareket etmiyordu sanki.
Sadece etrafı yokluyordu.
---
Victor beni uzaktan gördü.
Her zamanki gibi koşmadı.
Ama bu sefer beklemesi farklıydı.
---
Sanki beni değil…
içimdeki bir kararı bekliyordu.
---
Yanına yürüdüm.
Toprak ayaklarımın altında yumuşaktı.
Ama ses çıkarıyordu.
Her adımım biraz daha dikkat çekiyordu.
---
Eyer ve ağızlığı yanımda getirmiştim.
Fransa’dan beri ilk kez onları yanımda taşımak garip hissettirdi.
Sanki sadece eşya değil, bir şeyin devamıydı.
---
Yere bıraktım.
---
Victor başını eğdi.
Ama bu bir tepki değildi.
Daha çok bir tanıma haliydi.
---
Sanki “biliyorum” diyordu ama konuşmuyordu.
---
“Ne istiyorsun?” dedim.
Sesim düşük çıktı.
Ama rüzgâr yine de aldı götürdü.
---
Victor cevap vermedi.
Ama bir şey yaptı.
---
Bir adım geri çekildi.
Sonra tekrar öne geldi.
Sanki beni bir yere yönlendiriyordu.
Ama git demiyordu.
---
O gün köyde broşürü gördüm.
Ahırın yakınında bir tahtaya asılmıştı.
Renkleri solmuştu.
Ama dikkat çekiciydi.
---
“Yarışma”
---
Bu kelime basitti.
Ama benim dünyamda hiçbir şey basit kalmıyordu artık.
---
Broşürü elime aldım.
Kâğıt inceydi ama ağırdı.
Sanki sadece bilgi değil, bir yön içeriyordu.
---
Victor’a baktım.
---
“Belki…” dedim.
“Bir süre durmam gerekiyordur.”
---
Ama bunu söylerken bile inanmıyordum.
Çünkü durmak bile artık planlıydı.
---
Kayıt yerine gittim.
Victor’u yazdırdım.
Her şey resmi görünüyordu.
Ama hiçbir şey gerçekten resmi hissettirmiyordu.
---
Görevli uzun süre bana baktı.
Bir insanın bakması gereken süreden daha uzun.
---
Sonra hiçbir şey söylemeden işlemi tamamladı.
---
O an fark ettim.
---
Bu yarışma bir etkinlik değildi.
---
Bir tür eşikti.
---
Eve döndüğümde ikinci kutu gelmişti.
---
Bu kez kapının önünde değil, içerideydi.
---
Masamın üstünde duruyordu.
Sanki biri kapıyı açmış, içeri girmiş ve beni beklemişti.
Ama ben hiçbir şey duymamıştım.
---
Kutuyu gördüğüm an içimdeki sıkışma arttı.
Çünkü bu kutu farklıydı.
İlkinden daha ağırdı.
Daha sessiz ama daha kesin.
---
Açtım.
---
İçinde bir fotoğraf vardı.
Eskiydi.
Ama saklanmış gibi değil, korunmuş gibiydi.
---
Victor.
Daha genç.
Ama bu kez yanında bir siluet daha vardı.
Yüzü görünmüyordu.
Ama orada olduğu kesindi.
---
Fotoğrafın arkasında bir cümle yazıyordu.
---
“Başladığın şeyi bitirmeden duramazsın.”
---
O an anladım.
---
Kutular bana bir şey anlatmıyordu.
---
Beni bir yere sürüklüyordu.
---
Ve yarışma…
---
Sadece başlangıçtı.
Ve başlangıçlar daha çok yorardı.
Çünkü başlangıçlar
Bilinmezlikti
Hiçlikti
Başlangıçlar her şeydi.
Ama asla net değildi.
