30. bölüm · Dörtnala büyümek

30. Bölüm

Ömür Kalkan

Bazı cevaplar vardır ki herkesin bildiği varsayılır, hatta hayatın içinde o kadar sık kullanılır ki kimse onları gerçekten sorgulamaz. Sanki herkes aynı anda o bilgiyi öğrenmiş, aynı anda kabullenmiş gibidir. Ama bazı insanlar için bu “bilinen cevaplar” aslında hiçbir zaman tam olarak ulaşılmamış, hep yarım kalmış bir anlayışın içinde durur. Ve insan en çok da bunu hisseder: herkes anlamış gibi davranırken kendisinin hâlâ bir şeyleri kaçırıyor olması.

Bu durum insanı yavaş yavaş içsel bir yabancılığa sürükler. Bir konu konuşulduğunda herkes doğal bir şekilde devam ederken, kişi kendi içinde aynı cümleleri tekrar kurar ama anlamı tam yerine oturmaz. Sanki herkesin elinde görünmez bir anahtar vardır ve bazı kapılar o anahtarla kolayca açılırken, kendisi o anahtarın şeklini bile tam bilemez. İşte bu his, yalnızca bilgisizlik değil; aynı zamanda görünmez bir eksiklik duygusudur.

“Zaten herkes biliyor” cümlesi, bu dünyanın en sessiz baskılarından biridir. Çünkü bu cümle, bilmeyene yer bırakmaz. İnsan sormaya çekinir, anlamadığını söylemeye utanır. Böylece en basit görünen cevaplar bile ulaşılmaz hale gelir. Aslında cevap oradadır ama etrafında öyle güçlü bir “bilinmişlik” havası vardır ki, kişi kendi eksikliğini daha da büyütür.

Bu tür cevaplar genellikle hayatın temelinde saklıdır: insanlar neden böyle davranır, ilişkiler nasıl yürür, bazı duygular neden bu kadar güçlüdür, kaybetmek neden bu kadar acıtır… Herkes bu soruların cevaplarını biliyor gibi konuşur ama kimse aslında onları tam olarak açıklamaz. Çünkü bu cevaplar öğrenilen değil, yaşanan şeylerdir. Ve yaşanmadığında, kelimeler her zaman eksik kalır.

İnsanı zorlayan şey de tam olarak budur. Bilmediği bir şey değil, bildiğini sanıp aslında hissedemediği şeyler. Çünkü bilgi tek başına yeterli değildir; anlam, ancak deneyimle tamamlanır. Ama herkesin “normal” kabul ettiği bu bilgiler, bazı insanların içinde hiçbir zaman tam karşılığını bulmaz. Bu yüzden dünya, sürekli aynı dili konuşuyormuş gibi görünse de herkes o dili aynı şekilde anlamaz.

Zamanla insan kendi içinde bir soru taşımaya başlar: “Ben mi eksikim, yoksa anlatılan şey mi bana tam ulaşmıyor?” Bu soru cevaplanması en zor sorulardan biridir. Çünkü ne tamamen kendine suç buldurur ne de tamamen dış dünyayı reddettirir. Ortada kalır. Ve bu orta hal, insanı en çok yoran yerlerden biridir.

Aslında “herkesin bildiği cevaplar” diye bir şey yoktur. Sadece herkesin bildiğini varsaydığı cevaplar vardır. İnsanlar çoğu zaman anlamadıkları şeyleri bile anlamış gibi yapar, çünkü toplum içinde eksik görünmek zayıflık gibi algılanır. Böylece bilgi, gerçek bir öğrenme süreci olmaktan çıkar, bir gösteriye dönüşür. Ve bu gösterinin içinde, gerçekten anlamaya çalışanlar çoğu zaman sessiz kalır.

Fakat zaman geçtikçe insan şunu fark eder: bazı cevaplar aslında söylenmez, yaşanır. Ve yaşanmayan hiçbir cevap, ne kadar anlatılırsa anlatılsın tam olarak yerleşmez. Bu yüzden herkesin bildiği sanılan şeyler bile, aslında herkesin içinde farklı bir boşluk bırakır.

Belki de en önemli gerçek şudur: İnsan, bilmediği şeylerle değil, bilmesi gerektiği halde tam hissedemediği şeylerle büyür. Ve bu büyüme süreci, sessiz bir eksiklik duygusunun içinde devam eder. Çünkü bazı cevaplar herkesin dilinde dolaşır ama herkesin içinde aynı şekilde yer etmez.

“Cevabını herkesin bildiği ama bazı insanların tam ulaşamadığı şeyler” hissi, insanı en çok kendi içine çeviren duygulardan biridir. Çünkü dış dünyada herkes aynı dili konuşuyor gibi görünürken, içeride bir yerlerde eksik kalan bir anlam vardır. İnsan tam da bu eksiklik duygusuyla birlikte kendine şu soruyu sormaya başlar: “Ben kimim?” ya da daha derin haliyle, “Ben gerçekten kimim?”

İnsan neden benliğini bulmak ister sorusunun cevabı, aslında kaybolmuş olmaktan çok, tam olarak yerleşememiş olmaktan geçer. İnsan bazen hayatın içinde vardır ama kendini hayatın içinde net bir yerde hissedemez. Herkesin bildiği varsayılan cevapların arasında dolaşırken, kendi iç sesini tam ayırt edemez. Sanki herkes bir harita kullanıyordur ama o haritada kendi işaretini bulamıyordur. İşte benlik arayışı tam da bu noktada başlar.

Benlik arayışı, aslında bir eksikliği tamamlamaktan çok, bir bulanıklığı netleştirme çabasıdır. İnsan kendi hakkında söylenenlerle, hissettikleri arasında bir uyumsuzluk hissettiğinde sorgulamaya başlar. Dışarıdan bakıldığında “kim olduğu belli” görünür ama içeride o netlik yoktur. Bu uyumsuzluk büyüdükçe insan, kendine ait bir merkez arar. Çünkü merkez olmadan yön de olmaz.

Az önce konuşulan “herkesin bildiği ama bazı insanların ulaşamadığı cevaplar” durumu, benlik arayışının zeminini oluşturur. İnsan başkalarının çoktan çözdüğü varsayılan şeylerde zorlandığında, bu zorluk zamanla sadece bilgiyle ilgili bir mesele olmaktan çıkar, kimlikle ilgili bir soruya dönüşür. “Herkes anlıyorsa ben neden anlamıyorum?” sorusu, bir süre sonra “Ben kimim?” sorusuna evrilir. Çünkü insan kendini yalnızca başarılarıyla değil, anlayabildikleri ve hissedebildikleriyle de tanımlar.

Benliğini bulmak isteyen insan aslında dışarıya değil, içeriye doğru bir yolculuğa çıkar. Fakat bu yolculuk kolay değildir; çünkü içeride net bir harita yoktur. Dış dünya kurallarla, tanımlarla, kesinliklerle doludur ama iç dünya daha dağınıktır. Çelişkiler, değişimler, kararsızlıklar ve eski izler bir arada durur. İnsan bu dağınıklığın içinde “ben” dediği şeyi ayıklamaya çalışır.

Bu süreçte insan sürekli kendini karşılaştırır. Başkalarının nasıl hissettiğine, nasıl düşündüğüne, nasıl davrandığına bakar. Çünkü “normal” olanı anlamaya çalışmak, kendi yerini bulmanın bir yoludur. Ama bu karşılaştırma bazen daha da uzaklaştırır. Çünkü herkesin dışarıdan görünen hali düzenliyken, içeride herkesin farklı bir karmaşası vardır. Ve insan bu gerçeği çoğu zaman geç fark eder.

Benlik arayışı aynı zamanda bir sabırsızlıkla da beslenir. İnsan kendini hemen bulmak ister, net bir cevap arar. Oysa benlik, bir anda bulunan bir şey değil, zamanla şekillenen bir yapıdır. Yaşanan her deneyim, her kırılma, her seçim bu yapıya yeni bir katman ekler. Ama insan çoğu zaman bu süreci görmek yerine sonuca ulaşmak ister. Bu yüzden kendini bulamadığında eksik hissetmeye başlar.

Fakat belki de en önemli nokta şudur: Benlik, bulunması gereken sabit bir şey değildir. Daha çok sürekli oluşan bir şeydir. İnsan değiştikçe benliği de değişir. Bugün doğru hissettiren bir şey, yarın yabancı gelebilir. Bu değişim, bir kayıp değil, bir akıştır. Ama insan bu akışı kabul etmekte zorlanır; çünkü sabit bir “ben” fikri güven verir.

İşte bu yüzden insan benliğini bulmak ister: Belirsizlikten kaçmak için. Herkesin bildiği sanılan ama aslında tam hissedilmeyen cevapların yarattığı o içsel boşluğu doldurmak için. Kendine bir merkez kurmak, dünyayı daha anlaşılır hale getirmek için. Çünkü insan için en zor şey, dış dünyanın karmaşasından çok, kendi içindeki belirsizlikle yaşamaktır.

Sonuçta benliğini arayan insan, aslında kaybolmuş bir şeyi değil, kendine ait bir anlamı bulmaya çalışır. Ve bu arayış, biten bir yol değil, insanla birlikte devam eden bir süreçtir. Çünkü insan, kendini bulduğunu sandığı her anda bile biraz daha değişmeye devam eder.

“Aynada gördüğüm şey…”

Söyleyemedim.

Çünkü ne gördüğümü bile tam olarak anlayamamıştım.

Sadece “EMILY COR” yazısı değildi bu.

Sanki aynanın yüzeyi bir anlığına cam olmaktan çıkmış, içinden başka bir katman sızmıştı. Yazı orada durmuyordu; oraya kazınmış gibi değil, sanki aynanın içinden dışarı doğru doğmuş gibiydi.

---

Kendime gelmeye çalıştım.

Ama olmuyordu.

Nefesim sığlaşmıştı.

Odanın havası bir anda ağırlaşmış gibi geldi; sanki duvarlar biraz daha yakına gelmişti.

Parmak uçlarım uyuşuyordu.

---

Bir süre duvara yaslandım.

Duvarın soğukluğu sırtımdan içime işledi.

Ama garip bir şekilde bu soğuk bile beni toparlamadı.

Gözlerimi kapattığımda bile yazı gitmiyordu.

“EMILY COR.”

Sanki göz kapaklarımın iç tarafına kazınmıştı.

---

“Tamam…” dedim kendi kendime.

Sesim çok uzaktan geliyordu.

“Düşünme.”

---

Ama düşünmemek mümkün değildi.

Çünkü düşünmediğim her saniye, bir şey daha netleşiyordu.

---

Üstümü değiştirdim.

Hızlıydı hareketlerim.

Ama kontrolsüzdü.

Kıyafetleri seçmiyordum artık, sadece üzerime geçiriyordum.

Sanki bir yerden çağrılıyordum da gecikmem yasaktı.

---

Victor’u düşündüm.

---

Onun yanında her şey biraz daha gerçek oluyordu.

Sanki dünya onun olduğu yerde sabit kalıyordu.

---

Elime birkaç havuç aldım.

Basit bir şeydi.

Ama o an havuç bile bana yabancı geldi.

Sanki “normal hayat”a ait bir şeydi ve ben artık o hayata ait değildim.

---

Kapıya yönelmeden önce durdum.

---

Bir anlık sessizlik.

Ama bu sessizlik huzurlu değildi.

Sanki bir şey nefesini tutmuş beni bekliyordu.

---

Bakılıyorum.

---

Ama etrafta kimse yoktu.

---

Kapıyı açtım ve çıktım.

---

Hava soğuk değildi ama keskin bir hali vardı.

Sanki rüzgâr değil de ince bir hatıra yüzüme çarpıyordu.

---

Victor’u gördüğüm an içimdeki sıkışma hafifledi.

Ama tamamen geçmedi.

Artık onun yanında bile bu his benimleydi.

---

Yanına gittim.

Havuçları uzattım.

Yedi.

Ama bu sefer farklıydı.

---

Bir anda başını kaldırdı.

Kulakları dikleşti.

Gözleri sabitlendi.

---

Huzursuzdu.

---

“Ne oldu?” dedim.

Ama sesim kendime bile yabancıydı.

---

Victor cevap vermedi.

Ama geri çekilmedi de.

Sadece döndü.

---

Ve yürümeye başladı.

---

Bu kez koşmuyordu.

Ama yürüyüşü de sakin değildi.

Sanki bir şeyden kaçmıyordu…

bir şeye gidiyordu.

---

Ağaçların olduğu tarafa doğru ilerledi.

Yapraklar altında adımları daha sert duyuluyordu.

Sanki toprak bile onun gelişini fark ediyordu.

---

“Victor!” dedim peşinden.

“Dur!”

---

Ama durmadı.

---

Ağacın dibine geldi.

Başını eğdi.

Sanki yerin altını dinliyordu.

---

Ben de yaklaştım.

Ayak seslerim normalden yüksek çıkıyordu.

Sanki orman beni ele veriyordu.

---

Diz çöktüm.

---

Ve onu gördüm.

---

Toprağın içinden yarı çıkmış metal bir parça.

Paslı değildi.

Ama eskiydi.

Sanki uzun zamandır oradaydı ama zaman onu yıpratmaya cesaret edememişti.

---

Parmaklarım titreyerek çıkardım.

---

Soğuktu.

Ama metal gibi değil.

Sanki bir yerden sökülmüş bir anıydı.

---

Çevirdim.

Arkasında kazınmış harfler vardı.

---

“FRANSA”

---

Bir an dünya sessizleşti.

Gerçek anlamda.

Sanki kuşlar bile susmuştu.

---

“Hayır…” dedim.

Ama kelime dudaklarımdan bile tam çıkmadı.

---

Victor’a baktım.

O beni izliyordu.

Sakin.

Çok sakin.

Sanki bu sahneyi daha önce defalarca izlemiş gibiydi.

---

Ellerim titriyordu.

---

“Beni oraya götürme…” dedim fısıltıyla.

Ama sesim yalancıydı.

Çünkü içimdeki bir şey zaten gidiyordu.

---

Victor eğildi.

---

Ve sırtını gösterdi.

---

Bir an donup kaldım.

---

Rüzgâr yaprakları kıpırdattı.

Ama ses bile bana uzak geldi.

---

“Gerçekten mi?” dedim.

---

Sonra bir adım attım.

Ve bindim.

---

Victor hareket etti.

---

Bu yürüyüş artık normal değildi.

Toprak bile değişmiş gibiydi.

Her adımda sanki başka bir yere değil…

başka bir zamana gidiyorduk.

---

Eve vardığımızda hava daha ağırdı.

Sanki yolculuk bitmemişti.

Sadece şekil değiştirmişti.

---

Kapıyı açtım.

Sessizlik vardı.

Ama bu sessizlik boş değildi.

Dolu bir sessizlikti.

---

Victor’u bıraktım.

Ama o gitmedi.

Bir süre daha kapının yakınında durdu.

Sanki “buradayım” diyordu.

---

İçeri girdim.

Masaya baktım.

---

Telefon.

Fransa bileti.

---

Sandalyeye oturdum.

Ama oturmak bile gerçek değildi.

Sanki sandalyeye değil, bir düşüncenin içine oturuyordum.

---

Telefonu elime aldım.

Ama ekrana bakamadım.

Çünkü yatağımda bir şey vardı.

---

Zarf.

---

Bir an hareket edemedim.

Kalbim boğazımda atıyordu.

---

Yavaşça yaklaştım.

---

Aynı sarımsı kâğıt.

Ama bu kez daha ağır hissediliyordu.

Sanki içine sadece kâğıt değil…

bir karar konulmuştu.

---

Açtım.

---

İçinden bir bilet çıktı.

---

Fransa uçuşu.

---

Ama bu kez isim yoktu.

---

Sadece tek bir cümle.

---

“Geç kalma.”

---

Nefesim kesildi.

---

O kelime odanın içinde yankılanmadı.

Çünkü yankılanmasına gerek yoktu.

Zaten içimdeydi.

---

Ve o an anladım.

---

Ben bu bileti almıyordum.

---

Ben bu bilete doğru sürükleniyordum. Hayır sürüklenmiyordum. Bu bilete mahkum bırakılıyordum . Benliğim uğruna. Hayatım uğruna. Cevaplarım uğruna. Gerçekler uğruna. Kendim olabilmem uğruna bunlara itiliyor. Bunları kendime çekiyordum. Ama artık kaçmıycak benliğine ulaşacaktım.

Ben Victoriam Valen’im. Kendime ant içiyorum ki benliğim uğruna her seyi göze alacak ve benliğimi benden alanlardan bir bir hesap soracağım şerefim ve namusun üstüne yemin ediyorum.