24. bölüm · Dörtnala büyümek

24.bölüm

Ömür Kalkan

Bazen insanın içinde cevabını bulamadığı o kadar çok soru birikir ki, hangisini önce düşünmesi gerektiğini bilemez. Gece sessizleştiğinde, rüzgâr pencereye hafifçe vururken ve etrafındaki herkes uykuya dalmışken bile zihni durmadan çalışır. Geçmişte verdiği kararların doğru olup olmadığını, gelecekte onu nelerin beklediğini, kaybettiklerinin bir gün geri dönüp dönmeyeceğini düşünür. Kimi zaman bir yol ayrımında kalmış gibi hisseder; hangi adımı atarsa atsın yanlış yapacakmış gibi. Bilinmezlik, karanlık bir orman gibi etrafını sarar ve her ağacın ardında yeni bir soru gizlenir. Fakat insanı en çok yoran şey cevapların eksikliği değil, cevaplara ulaşamama ihtimalidir. Çünkü bazı sorular vardır ki ne kadar düşünülürse düşünülsün netleşmez, yalnızca daha da derinleşir. Yine de insan yaşamaya devam eder; merak ederek, korkarak, umut ederek. Belki de hayatın anlamı bütün cevapları bulmak değil, bilinmezliğin içinde kaybolmadan yürümeyi öğrenmektir.

Üstelik onu rahatsız eden tek şey geleceğin bilinmezliği de değildi. Geçmişi de en az gelecek kadar karanlıktı. Hafızasında kalan anılar, yarısı silinmiş eski fotoğraflar gibiydi; bazı yüzleri seçebiliyor ama ayrıntıları hatırlayamıyordu. Özellikle de ablasıyla ilgili anılar zihninde tuhaf bir sisin içinde kayboluyordu. Onun gülüşünü hatırlıyordu mesela, ama neden güldüğünü değil. Elini tuttuğunu hatırlıyordu, ama nereye gittiklerini hatırlamıyordu. Bazen geceleri gözlerini kapattığında, kulağına bir ses çalınıyor gibi olurdu; sanki ablası ona bir şey söylemeye çalışıyordu. Fakat tam o sözleri duyacakken anı dağılıyor, geriye yalnızca açıklayamadığı bir özlem kalıyordu. İçinde, eksik bırakılmış bir hikâyenin son sayfalarını arayan biri gibi hissediyordu. Belki de bu yüzden cevap bulmaya bu kadar takıntılıydı. Çünkü kayıp anılarının arasında, bugününü değiştirecek bir gerçek saklı olduğuna inanıyordu. Ve her yeni gün, hem geleceğin bilinmezliğiyle hem de geçmişinin yarım kalmış parçalarıyla yüzleşmek zorunda kalıyordu. En korkutucu olan ise unuttukları değildi; hatırladığı zaman her şeyin değişecek olma ihtimaliydi.

Akrep ve yelkovan sanki yarış yapıyodu.

Birkaç dakika boyunca olduğum yerde kaldım.

Kapının kilitlendiğini kabullenmeye çalışıyordum.

Ama ne kadar düşünürsem düşüneyim mantıklı bir açıklama bulamıyordum.

Dizlerimi karnıma çektim ve taş duvara yaslandım.

Bodrumun soğukluğu kıyafetlerimin içinden geçiyor, kemiklerime kadar işliyordu. Tavandan sarkan ince örümcek ağları en ufak hava hareketinde titriyor, duvarlarda tuhaf gölgeler oluşturuyordu.

Gözlerim yavaşça odanın içinde dolaşmaya başladı.

Bir köşede eski bir tablo vardı.

Az önce de dikkatimi çekmişti.

Tablodaki adamın gözleri.

Nereye geçsem bana bakıyormuş gibi görünüyordu.

Başımı sola çevirdim.

Bakıyordu.

Sağa çevirdim.

Yine bakıyordu.

İçimde oluşan huzursuzluk büyüdü.

"Saçmalama Victoria..." diye mırıldandım.

Ama sesim bile ikna olmamıştı.

Derin bir nefes aldım.

Sonra gözlerim dolmaya başladı.

Yine.

Son günlerde her şey üst üste geliyordu.

Victor.

Zayn.

Hatırlayamadığım geçmişim.

Babamın cevap vermemesi.

Fransa'ya kadar gelmiş olmam.

Ve şimdi de bir bodrumda kapana kısılmış olmam.

Başımı dizlerime gömdüm.

Sessizlik yeniden üzerime çöktü.

"Ben neyi kaçırdım?" diye fısıldadım.

Sesim çatladı.

"Ne oldu bana?"

Gözyaşlarım taş zemine damlamaya başladı.

"Niye hatırlamıyorum?"

Boğazım düğümlendi.

"Niye herkes biliyor da ben bilmiyorum?"

Kimse cevap vermedi.

Sadece eski evin sessizliği vardı.

Ve o sessizlik bazen insanların verebileceği bütün cevaplardan daha ağır geliyordu.

Dakikalar geçti.

Belki yarım saat.

Belki daha fazla.

Burada zaman durmuş gibiydi.

Sonunda gözyaşlarımı sildim.

Ayağa kalktım.

Kutuyu tekrar elime aldım.

Artık kaçmaktan yorulmuştum.

Eğer cevaplar buradaysa...

Bakacaktım.

Kutunun kapağını yavaşça kaldırdım.

Metal menteşeler hafifçe gıcırdadı.

İçinde sadece iki şey vardı.

Küçük bir yılbaşı süsü.

At şeklinde.

Simsiyah.

Elime aldığımda üzerindeki toz avuçlarıma bulaştı.

Kalbim sıkıştı.

Victor'u hatırlattı.

Ama asıl dikkatimi çeken yanında duran katlanmış kağıttı.

Yavaşça açtım.

Kağıt sararmıştı.

Kenarları yıpranmıştı.

Üzerinde sadece tek cümle vardı.

"Kapılar her zaman çıkışa açılmaz."

Bir anda içime soğuk bir ürperti yayıldı.

Tekrar okudum.

Sonra bir daha.

Cümle değişmiyordu.

Kapılar her zaman çıkışa açılmaz.

Neden böyle bir not bırakılmıştı?

Kim bırakmıştı?

Ve en önemlisi...

Benim bulacağımı nereden biliyordu?

Yutkundum.

Notu katlayıp çantama koydum.

Sonra tekrar o tabloya baktım.

Bir şeyler tuhaftı.

Çok tuhaftı.

Yaklaştım.

Tablonun çerçevesini inceledim.

Normalden inceydi.

Hem de gereğinden fazla.

Duvara tam oturmuyordu.

Parmaklarımla kenarlarını yokladım.

Arkasından hafif bir boşluk hissediliyordu.

Kaşlarım çatıldı.

"Bu kadar ince olamaz..."

Bir adım geri çekildim.

Sonra elimle hafifçe vurdum.

Tak.

Ses beklediğim gibi çıkmadı.

Boş geldi.

Kalbim hızlandı.

Bir kez daha vurdum.

Bu sefer biraz daha sert.

Tak!

Ve tablo bir anda yerinden oynadı.

Donup kaldım.

Nefesim kesildi.

Yavaşça tabloyu tuttum.

Kendime doğru çektim.

Arkasında karanlık bir boşluk vardı.

Bir geçit.

Gerçek bir geçit.

Birkaç saniye sadece baktım.

Çünkü beynim gördüğü şeyi kabul etmek istemiyordu.

Ev zaten yeterince tuhaftı.

Ama gizli geçit?

Bu başka bir şeydi.

Telefonun ışığını içeri tuttum.

Dar bir oda görünüyordu.

İçeri girdim.

Toz havada dans ediyor, ışığın içinde küçük yıldızlar gibi süzülüyordu.

Oda küçüktü.

Ama boş değildi.

Raflar vardı.

Eski kutular.

Yıpranmış defterler.

Paslanmış metal eşyalar.

Ve köşede eski bir kamp feneri duruyordu.

Eğilip elime aldım.

Şaşırtıcı şekilde sağlamdı.

Düğmesine bastım.

Bir an hiçbir şey olmadı.

Sonra sarı bir ışık yandı.

Gözlerim büyüdü.

"Hâlâ çalışıyor..."

Artık önüm biraz daha net görünüyordu.

Telefonumu cebime koydum.

Çantamı omzuma geçirdim.

Kutuyu dikkatlice içine yerleştirdim.

Notu da yanına koydum.

Sonra tekrar önüme baktım.

Geçit devam ediyordu.

Dar.

Karanlık.

Ve sessiz.

Ama aynı zamanda çağırıyordu.

Sanki yıllardır birilerinin geçmesini bekliyordu.

Derin bir nefes aldım.

Kalbim yeniden hızlandı.

Korkuyordum.

Ama merakım korkumdan daha büyüktü.

Feneri kaldırdım.

Bir adım attım.

Sonra bir tane daha.

Taş duvarlar iki yanımda uzanıyordu.

Tavan alçalıyordu.

Ayak seslerim yankılanıyordu.

Dakikalar boyunca yürüdüm.

Geçit kıvrıldı.

Daraldı.

Sonra yeniden genişledi.

Ve sonunda uzakta bir ışık gördüm.

Gerçek ışık.

Gün ışığı.

Nefesim hızlandı.

Koşmaya başladım.

Çıkışa ulaştığımda paslı bir demir kapağı ittim.

Kapak gıcırdayarak açıldı.

Ve yüzüme temiz hava çarptı.

Bir an gözlerimi kapattım.

Sonunda saatlerce süren mahkumhiyetim bitmişti.

Sonra yavaşça açtım.

Ama bulunduğum yeri görünce olduğum yerde kaldım.

Çünkü bu çıkış beni evin dışına değil...

Hiç beklemediğim başka bir yere çıkarmıştı.

🐎