25. bölüm · DENİZ'İN RÜZGARI 2
25. Bölüm ❃
Lale, kampüsün geniş bahçesinde Deniz’i bekliyordu. Hafif esen rüzgâr Lale’nin saçlarını hareket ettirirken o da kollarını göğsünde birleştirip gözlerini kampüs girişine dikmişti.
Deniz kısa bir süre sonra Lale’nin yanına geldi.
“Ne yaptın, boş park alanı buldun mu?” diye sordu Lale.
Deniz gülümseyerek başını salladı.
“Buldum buldum sevgilim. Hadi içeriye girelim.”
Lale’nin yüzünde küçük bir tebessüm oluştu.
Deniz elini ona doğru uzattı. Lale hiç tereddüt etmeden elini onun eline bıraktı.
Parmakları birbirine kenetlenirken beraberce okul binasına doğru yürümeye başladılar.
Daha kapıdan içeri girmeleriyle birlikte birkaç bakış üzerlerine çevrildi.
Deniz zaten kampüste dikkat çeken öğrencilerden biriydi. Futbol kulübünün kaptanı olması, özgüvenli tavırları ve çevresindeki arkadaş grubu onu okulun en tanınan öğrencilerinden biri hâline getirmişti. Ancak bugün insanların dikkatini çeken yalnızca Deniz değildi.
Deniz, sevgilisiyle el ele kampüse giriyordu.
Koridorda yürürlerken birkaç kişi birbirine bakıp fısıldaştı. Bazıları şaşkınlıkla onları izlerken bazıları da gülümseyerek yollarına devam etti.
Lale ise çevresindeki bakışları umursamıyordu. Deniz’in elini biraz daha sıkı tutarak yanında yürümeye devam etti.
Koridorun kesiştiği noktaya geldiklerinde Deniz durdu.
“Ben sınıfa girmeden önce spor odasına gitmem lazım. Enes Hoca bize mesaj atmış, yavrum.”
Lale başını salladı.
“Tamam aşkım. Bir saatlik arada buluşuruz.”
Deniz ona kısa bir bakış atıp göz kırptı.
“Tamam.”
Ardından arkasını dönerek koridorun diğer tarafına doğru uzaklaştı.
Lale ise merdivenlere yöneldi.
İkinci kata çıkmak üzereyken tam köşeyi döndüğü sırada biriyle çarpıştı.
Karşısındaki kişi birkaç adım sendeleyip saçlarını düzeltti.
Sena.
Sena hiçbir şey söylemeden yoluna devam etmek üzereydi ki Lale elini uzatıp kolundan tuttu.
“Nereye, Sena Hanım?”
Sena olduğu yerde durdu. Yüzündeki ifade bir anda gerildi.
“Bırak beni Lale. Şu an sırası değil.”
Lale’nin gözleri öfkeyle daraldı. Sena’ya doğru bir adım attı.
“Paşama bak sen... Ne zaman sırasıymış?”
Sesi alçak ama sertti.
“Senin o estetikli ağzını burnunu o çilekli pastaya sokarım, Sena.”
Sena bir an Lale’nin gözlerinin içine baktı. Ardından yüzündeki sert ifade yerini huzursuzluğa bıraktı.
“Bak, özür dilerim. Bundan sonra hiçbir şey yapmayacağım, tamam mı? Uzak duracağım sizden. Oldu mu?”
Bir an önce oradan gitmek istercesine kolunu kurtarmaya çalışıyordu.
Lale’nin öfkesi ise dinmek bilmiyordu.
“Bu o kadar kolay mı olacak, Sena?”
Sesini biraz daha alçalttı.
“Beni hastanelik ettin ve sadece özür mü diliyorsun?”
Dişlerini sıkan Lale’nin yüzündeki öfke açıkça belli oluyordu.
Sena sonunda sabrını kaybetti. Kolunu sertçe çekerek Lale’nin elinden kurtuldu.
“Ne istiyorsun ya benden?! Canımı mı istiyorsun? Al! Al yeter! Ben de sende kurtulalım!”
Koridorda yankılanan sesiyle birkaç öğrenci dönüp onlara baktı.
Lale birkaç saniye sessizce Sena’ya baktı. Ardından yüzündeki öfkeyi bastırarak başını hafifçe yana çevirdi.
“Yok. Ben senin gibi öldürmeye çalışacak kadar pislik değilim.”
Sena’nın yüzü gerildi.
Lale çantasının askısını omzunda düzeltti.
“Neyse. Dersim başlıyor. Bu burada bitmedi.”
Sena hiçbir şey söylemeden sinirle merdivenlerden yukarı çıktı.
Tam o sırada merdivenlerden çıkan Gül, ikisini fark etti. Önce Sena’nın öfkeli hâlde üst kata çıkışına, ardından Lale’ye baktı.
“Lale?”
Lale birkaç adım geriye çekildi. Yüzündeki öfkeyi silmeye çalışarak Gül’e döndü.
“Ne oluyor?” diye sordu Gül.
Lale başını iki yana salladı.
“Bir şey yok ya. Hadi, ders başlıyor.”
Gül kaşlarını çatıp Lale’ye dikkatlice baktı.
“Bir bok var ve sen anlatmıyorsun bana.”
Lale istemsizce gülümsedi.
“Yemek arasında anlatırım.”
Gül hâlâ ikna olmuş görünmüyordu ama daha fazla üstelemedi.
İkisi yan yana yürüyerek koridorun sonundaki moda tasarım sınıfına girdiler.
Lale kapıdan içeri adım attığında yüzündeki gerginliği biraz olsun geride bırakmaya çalıştı.
☆𓍯
“Dikiş yapmayı hepiniz önceki yıl öğrenmişsinizdir zaten. Size kumaş vereceğim ve yarın o kumaşı dikerek ders işleyeceğiz. Öğle arasından sonra görüşürüz.”
Figen Hoca, elindeki kumaş listesini masasının üzerine bıraktıktan sonra sınıfa son bir kez göz gezdirdi ve kapıya doğru ilerledi. Ardından sınıftan çıktı.
Hocanın kapıdan çıkmasıyla birlikte sınıfın havası bir anda değişti. Ders boyunca sessizce duran öğrenciler telefonlarına uzanmaya, kendi aralarında konuşmaya başladı.
Lale ile Gül de aynı anda telefonlarını ellerine aldılar. Dersteyken gelen bildirimler ekranlarında hâlâ duruyordu.
Lale mesajı açıp okudu.
“Denizler gelmiyormuş. Spor odasında dersleri varmış. ‘Siz kampüsün yukarısındaki mantıcıya gidin, biz geleceğiz. Yarım saate’ yazmış.”
Gül de kendi telefonuna baktı.
“Umut da aynısını yazmış. Neyse, biz geçelim hemen oraya. Onlar gelirler. Hem o konuyu da konuşuruz." Dedi.
Lale’nin gözleri parladı.
“Ay, canım çok mantı çekiyordu zaten.”
Gül de gülerek başını salladı.
“Benim de, benim de!”
İkisi, Figen Hoca’nın verdiği kumaşları özenle katlayıp dolaplarına yerleştirdiler. Çantalarını alarak sınıftan çıktılar. Koridorlardan geçip kampüsün çıkışına doğru ilerlerken okulun kalabalığı yavaş yavaş arkalarında kaldı.
Kampüsün yukarısındaki mantıcıya vardıklarında ise daha kapıdan içeri girer girmez ikisinin de hevesi kursaklarında kaldı.
İçerisi neredeyse tamamen doluydu.
Masaların çoğunda öğrenciler ve aileler oturuyor, garsonlar ellerindeki tepsilerle masaların arasında hızlı adımlarla dolaşıyordu. İçeriyi sıcak tereyağı, yoğurt ve baharat kokusu doldurmuştu.
Lale kapının yanında durup içeriyi süzdü.
Yüzündeki heyecan birkaç saniye içerisinde kayboldu.
Gül de onun yanında durdu ve iç çekti.
“Yandık.”
Tam geri dönmeyi düşünürlerken Lale’nin bakışları salonun köşesine takıldı.
Köşedeki masalardan birinde Sena oturuyordu.
Üstelik masası tamamen boştu.
Sena da onları fark etmişti. Bir süre ikisine baktıktan sonra dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Lale gözlerini birkaç saniye kapatıp derin bir nefes aldı.
“Allah’ım hayır,” diye mırıldandı.
Gül ona döndü.
“Ne oldu?”
Lale gözlerini Sena’nın bulunduğu masadan ayırmadan konuştu.
“Mantı için birazdan yanlış bir karar vereceğim galiba.”
Gül kaşlarını çattı.
“Ne kararı?”
Lale başıyla köşeyi işaret etti.
“Bak, şurada Sena oturuyor. Tek başına.”
Gül Sena’ya baktı, ardından tekrar Lale’ye döndü.
“Yani yemeğimizi yer kalkarız hemen. Yoksa ikimiz de buranın meşhur mantısını yemezsek ölürüz.”
Lale’nin yüzü yeniden aydınlandı.
“Dimi, dimi?”
“Aynen öyle”
İkisi birbirlerine bakıp kısa bir süre güldüler. Ardından başka boş masa aramak yerine Sena’nın bulunduğu masaya doğru yürümeye başladılar.
Sena, ikisinin yaklaşmasını izlerken sandalyesine biraz daha yaslandı.
“Hoş geldiniz,” dedi gülümseyerek. “Gelmezsiniz diye düşünmüştüm.”
Lale sandalyeye oturmadan önce Sena’ya baktı.
“Mantı, nefretimden daha ağır bastı diyelim.”
Gül de Lale’nin yanındaki sandalyeyi çekti.
Sena hafifçe güldü.
“E buyurun, oturun.”
Lale ve Gül karşılıklı sandalyelere oturdular. Ancak ikisinin de yüzünde temkinli bir ifade vardı. Az önce koridorda yaşanan tartışmanın ardından Sena’yla aynı masada oturmak pek de rahat hissettirmiyordu.
Garson yanlarına geldiğinde Lale menüyü eline aldı.
“Bir porsiyon mantı alabilir miyim?” dedi.
Gül de siparişini ekledi.
Sena ise kendi siparişini zaten vermişti.
Bir süre masada yalnızca mekânın gürültüsü duyuldu. Çevredeki masalardan gelen konuşmalar, tabak ve çatal seslerine karışıyordu.
Üçü de birbirleriyle konuşmadan bekledi.
Bir süre sonra garson elinde buharı tüten tabaklarla masaya geldi.
Sıcak mantıların üzerine dökülen tereyağının kokusu masaya yayıldığında Lale’nin yüzündeki gerginlik biraz olsun dağıldı.
Gözlerini tabağına çevirip derin bir nefes aldı.
“İşte buna değer,” diye fısıldadı.
Gül de tabağına bakarak gülümsedi.
Sena ise karşılarında sessizce oturuyor, ikisini dikkatle izliyordu.
Masadaki sessizlik henüz bozulmamıştı.
Lale tam kaşığını mantı tabağına daldırmıştı ki sabahtan beri arka masadan gelen sesler yeniden dikkatini çekti.
Yan masada oturan adamın kaba ve küçümseyici sözleri mekânın uğultusunun arasından bile rahatlıkla duyuluyordu. Karşısındaki kadın ise başını eğmiş, mümkün olduğunca sessiz kalmaya çalışıyordu. Her yeni hakarette omuzları biraz daha düşüyor, yüzündeki korku daha belirgin hâle geliyordu.
Lale’nin kaşığı havada kaldı.
Kaşlarını çatıp arkasına baktı. Birkaç saniye daha dinledikten sonra sabrı tükendi.
“Yeter ama!”
Sandalyeyi geriye iterek ayağa kalktı.
Gül ne olduğunu anlamaya çalışırken Lale çoktan adamın masasına doğru yürümeye başlamıştı. Gül de hemen arkasından gitti.
“Ne oluyor lan?” dedi kaba adam, başını kaldırıp Lale’ye sertçe bakarak.
Lale’nin yüzündeki sakin ifade tamamen kaybolmuştu.
“Ne olacak? Sabahtan beri burada oturmuşuz. Senin bu kadıncağıza hakaretlerini, onu ezmeni dinliyoruz. Ablacım, sen de kalk git şunun yanından ya! Değer mi?”
Kadın, Lale’ye şaşkın gözlerle baktı. Sanki uzun zamandır ilk kez biri onun tarafında duruyormuş gibi bakışlarında kısa süreliğine umut belirdi.
Gül de Lale’nin yanında durdu.
“Aynen öyle. Gerekirse polisi bile ararız.”
Adam sandalyesini sertçe geriye itti ve öfkeyle ayağa kalktı. Masadaki tabaklar hareket ederken kadın korkuyla irkildi.
“Sizene lan! Karı benim karı! İster döverim, ister ezerim! Kimsiniz siz?”
Adamın sesi yükseldikçe mantıcının içindeki konuşmalar birer birer kesildi. Birkaç müşteri başını çevirip onları izlemeye başladı.
Tam o sırada Sena da sandalyesinden kalktı.
“Pardon?” dedi sertçe. “İster döverim, ister ezerim ne demek? Hangi devirde yaşıyoruz biz acaba?”
Adam Sena’ya öfkeyle döndü.
“Sen de sok burnunu!”
Bir anda yumruğunu masaya vurdu.
Gürültüyle sarsılan masa ve tabakların sesi kadını daha da korkuttu. Kadın sandalyesinde geriye çekilirken çevredeki müşterilerden bazıları huzursuzca yerlerinden kalkmaya başladı.
Tam o sırada mantıcının dış kapısı açıldı.
İçeri giren adam, içerideki gergin havayı fark edince birkaç adım atıp durdu.
“Bir sorun mu vardır beyim?” diye sordu.
Kaba adam elini öfkeyle salladı.
“Var, var! Sorunlar var burada. Hallet hemen.”
Adam kısa bir an Lale, Gül ve Sena’ya baktı.
“Hemen beyim. Hanımlar, kapıda konuşalım.”
Lale şaşkınlıkla Gül’e baktı.
“Ha, tabii tabii! Konuşalım!” dedi gül.
Üçü de dışarı çıktı.
Kapıdan çıktıklarında serin hava yüzlerine çarptı. Gri gökyüzünün altında kaldırım, içerideki sıcak ve gergin ortamın aksine sessiz görünüyordu.
Adam birkaç adım önlerinde durdu.
“Kimsiniz siz?” dedi sert şivesiyle.
Lale ellerini beline koydu.
"Biz biziz de siz kimsiniz?”
Sena hemen araya girdi.
"Aynen öyle!”
Adam gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
“La havle vela kuvvete...” diyerek elini havaya kaldırdı.
Tam o sırada dışarıdan koyu renkli, siyah bir servis aracı hızla yaklaşıp mantıcının önünde durdu.
Gül’ün yüzündeki öfke bir anda yerini şüpheye bıraktı.
“Ne oluyor?” diye sordu.
Adam bu kez sesini yükseltti.
“Ebenizin körü oluyor! Bana iş çıkartmak yerine insan gibi otursaydınız masanızda olmayacaktı, değil mi!”
Servisin kapısı açıldı.
İçeriden birkaç adam indi.
Lale ne olduğunu anlamaya çalışırken adamlardan biri koluna uzandı.
“Ne yapıyorsunuz siz?” diye bağırdı Lale, kolunu kurtarmaya çalışarak.
Gül de geri çekilmeye çalıştı.
“Bırakın bizi!”
Sena’nın yüzündeki öfke yerini şaşkınlığa bırakmıştı.
“Bir dakika! Ne yapıyorsunuz?!”
Ancak olaylar o kadar hızlı gelişmişti ki üçü de ne olduğunu anlamadan araçtan inen adamlar tarafından servise doğru götürülmeye başlandı.
