15. bölüm · DENİZ'İN RÜZGARI 2

15. Bölüm ❃

Merve Eribol

Deniz dişlerini sıkarak,
"Orospu çocuğu!" dedi.

Ve bir anda hızla Muhammed'e doğru ilerleyip yüzüne yumruk attı.

"Deniz!" diye bağırdım.

Muhammed aldığı darbeyle sendeledi ama hemen toparlanıp ayağa kalktı. Yumruğunu Deniz'e doğru kaldırdı.

Koşarak Deniz'in önüne geçtim.
"Muhammed, git buradan! İstemiyorum seni! Daha fazla zorluk çıkarma!" diye bağırdım.

Muhammed öfkeyle bana baktı.
"Lan gelip bana âşık olan sen, şimdi beni istemeyen de sen! Bu ne iş?" diye bağırdı.

"Ne aşkı lan!" diye bağırdı Deniz Muhammed'e.

Onu zor tutuyordum.
"Ne aşkı, Mami? Ne diyorsun sen?" dedim sinirle.

"Mami ne ya aşkım!" Dedi Deniz aradan. Kıskandığı sesinden belliydi.

"Muhammed işte aşkım." Dedim.

Muhammed bana baktı.
"Melis geldi. 'Lale sana âşık ama utanıyor söylemeye.' dedi." diye cevap verdi.

"Ne?" dedim şaşkınlıkla.

Bir anda sinirden deliye döndüm.
"Orospu ya! Bak, yalan söylemiş! Onun tek amacı ortalığı karıştırıp kenardan keyifle izlemek!" diye bağırdım.

Muhammed'in yüzündeki ifade değişti.
"Nasıl yalan ya? Sen şimdi bana âşık değil misin?" diye sordu.

"Sikerim bak şimdi! Âşık değilim diyor Lale! Hâlâ sorguluyor!" diye bağırdı Deniz.

Tam o sırada Melis, bakkala gitmek için yoldan geçerken bizi gördü ve yanımızda durdu.
"Ne oluyor burada?" diye sordu.

"Ebenin amı oluyor, Melis!" diye bağırdım.

Bir anda ona doğru koştum ve saçından tuttum.

"Lale! Ne yapıyorsun? Bırak!" diye bağırdı Melis.

"Ya sen bıkmadın mı benim hakkımda dedikodu çıkarıp adımı karalamaya!" diye bağırdım.

Ellerim hâlâ saçlarındaydı.

Öfkeyle çektikçe daha da çekiyordum. Arada bir tane de tokat patlatmış olabilirim.

"Lale, bırak!" diye bağırdı Melis.

Deniz ve Muhammed kavgayı bırakıp, koşarak yanımıza geldi.

Deniz belimden tutup beni geriye çekmeye çalıştı.
"Lale! Tamam, bırak artık!" diyordu.

Muhammed'de melisi kaldırmaya çalışıyordu.

Ama ben hâlâ Melis'e sinirle bağırıyordum.

Tam o sırada yanımızdan bir devriye arabası geçiyordu.

Bir anda fren yapıp durdular.

İki polis memuru araçtan indi.
"Ne oluyor burada!" diye bağırdı polis memurlarından biri.

Melis, bir anda fırsatı yakalamış gibi polise döndü.
"Allah gönderdi sizi! Yardım edin! Darp ediliyorum, memur bey!" diye bağırdı.

Daha ne olduğunu anlamadan polis memuru kolumdan tuttu.
"Hanımefendi, sakin olun."

"Bir dakika! Ben—"
Ben konuşamadan, polis memuru bileğime kelepçeyi taktı.

"Hop! Hop! Ne oluyor? Ne kelepçesi?" diye bağırdı Deniz.

Polis memuru ona sertçe baktı.
"Siz karışmayın!"

"Araca geçin!"

Ama polis memuru beni çoktan polis aracına bindirmişti.

Şaşkınlıkla etrafa bakıyordum.

Az önce ne olmuştu böyle?

Daha birkaç dakika önce ekmek almak için evden çıkmıştım.

Şimdi ise...

Kelepçelenmiş bir şekilde polis aracının arka koltuğunda oturuyordum.

Camdan dışarı baktığımda Deniz'i gördüm.

Koşarak kendi arabasına binmişti.

Polis aracının arkasından geliyordu.

Göz göze geldik.

Deniz'in yüzündeki ifade öfke ve endişeyle doluydu.

Ben ise hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Polis aracı hareket etti.

Deniz de arkamızdan gelmeye devam etti.
Karakola doğru ilerlemeye başladık.

"Ben kahvaltı yapmadım da... Size zahmet, elimden aldığınız ekmek poşetindeki ekmeğin ucundan bir parça verir misiniz? Yiyeyim." dedim yüzsüzce.

Polis memurları birbirlerine bakıp gülmeye başladılar.

Şoför koltuğunun yanında oturan memur, ekmek poşetini alıp içinden bir parça ekmek kopardı ve bana uzattı.
"Al bakalım." dedi.

"Sağ olun." dedim ve ekmeği elime aldım.

Diğer polis memuru telsizden bir şeyler söyledikten sonra yanındaki memura döndü.
"Darp edilen kızı da karakola aldırın. İfadesini alacağız." dedi.

"Tamamdır, komiserim."

Ben ise elimdeki ekmeği yemeye devam ediyordum.

Sanki biraz önce birini dövüp karakola götürülmüyordum da sabah kahvaltımı yapıyordum.

Neyse...

En azından açlıktan ölmeyecektim.

Karakola vardığımızda beni direkt nezarethaneye götürdüler.

Bir polis memuru elimdeki kelepçeleri çıkardı.
"Geç bakalım içeri."

İçeri girdim.

Memur kapıyı arkamdan kilitledi.
"Sorguların alınacak. Eğer o kız seni dava ederse vay hâline." dedi.

"Ne davası ya? Ben sadece saçını çektim." dedim.

Memur bana baktı.
"İşte o yüzden diyorum ya."
Memur başını sallayıp oradan uzaklaştı.

Ben ise olduğum yerde kaldım.

Şu an gerçekten parmaklıkların arkasında mıydım?

Ben en son ekmek almaya çıkmıştım çünkü.

Şimdi ise nezarethanedeydim.

"Allah'ım..." diye mırıldandım.

Deniz dışarıda kafayı yemiştir şimdi.

Bir süre sonra kendimi role kaptırıp şarkı mırıldanmaya başladım.

"Aç kapıyı gardiyan, sevdiklerim yok bur'da...
Aç kapıyı gardiyan, duramam buralarda...
Aç kapıyı gardiyan, hasretim ben anama...
Aç kapıyı..."

Bir an durdum.

Sonra kendi kendime söylendim.
"Vay be... Mahşere kaldı be Deniz, bizim sevdamız."

Başımı iki yana salladım.
"Ne günlere kaldık ya. Boncuk alsaydım keşke. Canım anam diye anahtarlık yapardım. Hem denize de yapardım." Dedim.

Sonra tahta banka oturdum.

Sırtımı duvara yaslayıp ayaklarımı kendime doğru çektim.

Tam o sırada koridordan ayak sesleri geldi.

Başımı kaldırdım.

Bir polis memuru içeri girdi.

Ama yalnız değildi.

Yanında...

Deniz vardı.

Hemen ayağa kalktım.

Polis memuru benim bulunduğum nezarethanenin yanındaki kapıyı açtı.

Deniz içeri girdi.

Ardından kapıyı tekrar kilitleyip oradan uzaklaştı.

"Deniz?" dedim şaşkınlıkla.

Deniz bana baktı.
"Sevgilim." dedi gülümseyerek.

"Senin burada ne işin var?"

Birbirimize doğru yaklaştık.

Aramızda sadece demir parmaklıklar vardı.
"Seni göremeyeceğimi söylediler. Ben de seni görmek için içeri girdim." dedi kendinden emin bir şekilde.

Bir anda gülmeye başladım.
"Ne yaptın? Ne yaptın?" diye sordum.

Deniz de gülerek başını iki yana salladı.
"Muhammed ve Melis denen kızı da buraya getirttiklerinde, karakolun ortasında Muhammed'e kafa attım."

Gözlerim fal taşı gibi açıldı.
"Deniz... Sana inanamıyorum ben."

Deniz sırıttı.
"Sonra da yanına geldim."

"Sen gerçekten kafayı yemişsin!"
Kahkaha atmaya başladım.

Deniz de ellerini demir parmaklıkların arasından uzattı.

Ben de ellerimi uzattım.

Ellerimi öptü.
"Senin için değer." dedi.

"Annem kahvaltıya misafir olduğunu söyledi. O sen miydin?" diye sordum.

"Sadece ben değildim. Gül ve Umut uçakla geldiler. Hatta havaalanından onları almaya gidecektim. Ama önce seni görmek istedim. İyi ki de gelmişim." dedi Deniz.

"Ne? Umut ve Gül mü? Ee, şimdi ne olacak?" diye sordum.

Sonra birden aklıma annem ve babam geldi.

"Annem ve babam? Şimdi beni arıyorlardır." dedim.

Deniz gülümseyerek başını iki yana salladı.
"Kendimi içeri tıktırmadan önce Gül ve Umut'u aradım. Taksiye atlayıp buraya gelsinler diye. Sonra da annene telefon açtım. Dışarıda arkadaşlarla kahvaltı yapacağımızı söyledim."

"Ne?" dedim şaşkınlıkla.

Sonra yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu.
"Sen var ya, aşırı zeki birisin! Gerçekten! Teşekkür ederim."

Deniz demir parmaklıkların arasından elimi tuttu.
"Güzelim, sen hiçbir şeyi düşünme, tamam mı? Seni buradan çıkaracağım."

Bir an durdu.
"Tabii, kendimi de çıkaracağım." diye ekledi.

Gülmeye başladım.
"İyi bari, onu da unutma."

Deniz de güldü.

Bir süre sonra kendi tarafındaki tahta banka geçti. Ben de kendi tarafımdaki banka oturdum.

Etrafımızdaki demir parmaklıklar olmasa, sıradan bir yerde oturup sohbet ediyor gibi hissedebilirdim.

"İlk first date'imiz burada oldu galiba." dedim gülerek.

Deniz kahkaha attı.
"Biz farklıyız kızım işte."

"Ya ne demezsin." dedim alaycı bir şekilde.

"Sen romantik anları bilmiyorsun Lale."

"Senin romantiklik anlayışın da biraz değişikmiş." Dedim.

"Ne yapayım? Seni nezarethanede buldum. Anca bu kadar oluyor." Dedi Deniz.

"Doğru nezarethanede ne gibi bir romantiklik yapabilirsin ki."
İkimiz de gülmeye başladık.

Aradan yaklaşık bir saat geçti.

Bu süre boyunca Deniz'le bolca sohbet ettik. Bazen güldük, bazen birbirimize takıldık. Hatta bir ara gerçekten nerede olduğumuzu bile unutmuştuk.

Ta ki kapı açılana kadar.

Başımı kaldırdım.

İçeriye Umut ve Gül girdi.

Hemen ayağa kalktım.
"Gül!"

Gül de bana doğru geldi ve demir parmaklıkların arasından elimi tuttu.
"Sonunda seni gördüm!"

"Siz beni gün geçtikçe daha da şaşırtıyorsunuz." dedi Umut, Deniz'le bana bakarak.

Gül ise başını iki yana salladı.
"Bir de bana sor. Şaşırmadım bunları burada gördüğüme."

Deniz ayağa kalktı.
"Hoş geldiniz. Ne yaptın Gül? Kızla konuştun mu?"

"Hoş bulduk." dedi Umut.

Gül başını salladı.
"Konuştum. İkna etmekte de pek zorlanmadım."

"Melis'le mi konuştun?" diye sordum.

"Evet."

"Nasıl ikna oldu?"

Gül gözlerini devirdi.
"Para istedi."

"Para mı?!" dedim sinirle.

"Evet."

Umut da başını iki yana salladı.
"Bazılarının tek derdi para."

"Ben o kızı gerçekten anlayamıyorum ya!" Dedim sinirle.

Gül omuzlarını silkti.
"Neyse, önemli olan şu an burada olmaman."

Bir anda heyecanla ayağa kalktım.
"Çıkıyor muyuz şimdi biz?"

Umut gülümseyerek başını salladı.
"Evet abi. Şimdi memurlar gelip kapıları açacak."

Deniz rahat bir nefes aldı.
"Sonunda."

Ben ise demir parmaklıklara baktım.

Gerçekten çıkıyordum.

Bütün bunlar sadece birkaç saat önce ekmek almaya çıkmamla başlamıştı.

Ve şimdi...

Nezarethaneden çıkıp sevgilimle eve dönmeye hazırlanıyordum.

Hayatım gerçekten normal değildi.

Karakolun kapısından çıkar çıkmaz Gül'e sarıldım.
"Seni çok özledim." dedim.

"Ben de seni. Hem de çok." dedi Gül, bana sıkıca sarılarak.

Umut ve Deniz tokalaştılar.

"Biri şu olayları doğru düzgün anlatsın. Deniz bize sadece karakola gelip şu kezban kızı ikna etmemizi istedi." dedi Gül.

Deniz gülerek başını iki yana salladı.
"Gidelim. Önce dışarıda güzel bir kahvaltı yapalım. Orada konuşuruz. Benim sevgilim aç." dedi ve elini belime koydu.

"Evet, gidelim bir şeyler yiyelim." dedi Umut.

"Valla ben de bayılacağım şimdi açlıktan." dedi Gül.

Deniz'in arabasına doğru ilerlemeye başladılar.

Tam o sırada Umut ve Gül aynı anda arkalarını dönüp bize baktılar.
"Sevgilin aç mı?" dediler.

Deniz ve ben birbirimize bakıp gülmeye başladık.

"Evet, aç." dedi Deniz gayet ciddi bir şekilde.

Umut ve Gül tekrar yanımıza geldiler.

"Bitti mi her şey? Sevgili oldunuz, değil mi?" diye sordu Gül heyecanla.

Başımı evet anlamında salladım.

"Allah'ım şükür! Artık Deniz'i merak etmeyeceğim. Çünkü Lale ona sahip çıkar. Ama bu sefer de artık cezaevinden falan toplarız onları." dedi Umut.

"Tencere kapak işte. İkisi de bela." dedi Gül.

"Aynen öyle sevgilim. Çok doğru konuştun." Dedi Umut Gül'ü öperek.

Hepimiz kahkahalara boğulduk.
Deniz elini belimden çekmeden bana baktı.
"Bir dakika, siz benim sevgilime mi bela diyorsunuz?"

"Senin sevgilin de az değil ama." dedi Umut.

"Umut, bak daha yeni çıktım karakoldan. Beni tekrar içeri sokma." Dedi Deniz.

Gülmekten yerimizde duramıyorduk Umut ile.

Gül kahkaha atarak araya girdi.
"Tamam tamam! Şuan hepimiz aç ve gerginiz. Gidelim bir şeyler yiyelim."