19. bölüm · DENİZ'İN RÜZGARI 2

19. Bölüm ❃

Merve Eribol

Sena, kampüsün bahçesinde Karan’ı görünce hiç düşünmeden hızla yanına gitti. Karan, bahçedeki banklardan birinin yanında duruyordu. Yüzündeki ifadenin soğukluğu, Sena’nın yaklaşmasına rağmen değişmedi.

“Sen Deniz ile aynı sınıftasın. Nerede, neden gelmiyor?” diye sordu Sena.

Karan başını çevirip ona baktı. Yüzünde belli belirsiz bir alay vardı.
“Oradan bakınca Deniz’in bekçisi gibi mi duruyorum, Sena?” dedi.

Sena’nın kaşları çatıldı.
“Ya Karan, bir şey sordum sana, değil mi?” dedi.

Karan derin bir nefes aldı. Bakışlarını Sena’dan kaçırıp kampüsün kalabalığına çevirdi.
“Bilmiyorum ve umurumda da değil, doğrusunu söylemek gerekirse.” dedi.

Ardından banka doğru yürüyüp oturdu.

Sena da hemen yanına oturdu. Karan’ın bu tavırları canını sıkmıştı. Bir süre onu süzdükten sonra dayanamayarak sordu:
“Ne oluyor sana? Ne bu tavırlar, Karan?”

Karan başını ona çevirdi. Gözlerinde sabırsızlık vardı.
“Ne bekliyorsun, Sena? Ne istiyorsun benden?” dedi.

Sena birkaç saniye ne diyeceğini bilemedi.
“O ne demek, Karan?” dedi.

Karan’ın yüzündeki ifade daha da sertleşti.
“Sen Deniz’e âşık değil misin, kızım? Git onun peşinde koş. Ne işin var yanımda?” dedi sinirle.

Sena’nın yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Ayrıldık biz, Karan!” dedi.

Karan kısa ve sert bir kahkaha attı.
“Ee, ne yapayım bu bilgiyle şimdi?” dedi.

Sena, Karan’ın yüzüne bakarken geçmişteki hâlini hatırladı.
“Sen eskiden böyle değildin, Karan.” dedi.

Bu cümle Karan’ın sabrını tamamen tüketti.

Sinirle ayağa kalktı ve Sena’ya baktı. Çenesini sıktı, ellerini yumruk yapmıştı.
“Artık yok, Sena!” dedi.

Sesi kampüsün gürültüsünün içinde bile sert bir şekilde duyuldu.
“Umursuyordum seni ben. Seviyordum seni. Hem de Deniz’den çok önce. Ama sen tabii işine gelenle sevgili oldun. Her zaman korudum, kolladım seni, beni sevmesen de. Senin yüzünden Lale’ye iftira atmanda ortak oldum. Sırf seni korumak için.”

Karan’ın nefesi hızlanmıştı. İçinde biriktirdiği her şey, kelimelerle birlikte dışarı dökülüyordu.
“Ama artık yok. Bitti. Evet, hâlâ seviyorum ama uzaktan seveceğim. Korumak, kollamak yok.” dedi Karan, tek nefeste ve sinirle.

Sena şaşkınca ayağa kalktı. Karan’ın söylediklerini anlamlandırmaya çalışırken gözleri büyümüştü.
“Kara—”

“Karan maran yok, Sena!” diye sözünü kesti.

Karan’ın bakışları sertleşti.
“Yeni planın ne? Lale yaptırdığın çilekli pasta ile ölmedi.” dedi Karan.

Sena’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Yüzündeki şaşkınlık yerini paniğe bıraktı.
“Sen nereden biliyorsun? Bildiğin gibi değil bak olaylar.” dedi Sena.

Karan küçümser bir ifadeyle ona baktı.
“Bilirim ben. Ve sadece ben değil, Lale bile biliyor.” dedi.

Sena sinirle iki elini saçlarına götürdü. Parmakları saçlarının arasında dolaşırken artık kendini tutamıyordu.
“Ne? Nasıl biliyor?” diye bağırdı.

Karan’ın sesi bu kez daha sakindi ama sözleri daha ağırdı.
“Lale zeki bir kız, Sena. Ve sen her seferinde bunu unutuyorsun.” dedi.

Sena öfkeyle tekrar yerine oturdu. Bakışlarını yere indirip düşüncelere daldı. Elleri hâlâ gergindi.

Karan ise birkaç saniye onu izledi. Ardından sinirle Sena’nın önünde eğilip gözlerinin içine baktı.
“Sen ne sanıyorsun?” dedi.

Sena başını kaldırıp ona baktı.

“Sen her seferinde Lale’ye zarar verdikçe Deniz senden nefret etti ve etmeye de devam ediyor. Deniz’in kinini sen de ben de çok iyi biliyoruz, Sena.” dedi Karan.

Sena’nın gözleri doldu. Dudakları titrerken sesi güçlükle çıktı.
“Ben sadece Deniz’in bana geri dönmesini istedim.” dedi.

Karan’ın yüzündeki öfke daha da belirginleşti.
“Salak mısın, kızım sen! Böyle mi geri dönecek Deniz sana?” dedi.

Bir an durdu. Ardından daha sakin ama uyarıcı bir ses tonuyla devam etti.
“Sana bir tavsiye vereyim mi? Sen böyle pislik ve kötülük yaptığın sürece etrafında kimse kalmayacak ve yalnız kalacaksın.”

Sena hemen itiraz etti.
“Hayır, yalnız değilim. Tuğçe var, arkadaşım.” dedi.

Karan’ın yüzünde acı bir gülümseme oluştu. Başını iki yana salladı.
“Hani? Nerede Tuğçe? Ben görmüyorum yanında birini, Sena?” diye bağırdı.

Sena sustu.

Karan’ın sözleri karşısında cevap veremeden olduğu yerde kaldı. Kampüsün etrafındaki kalabalık akıp giderken ikisinin arasındaki sessizlik, az önceki tartışmanın ağırlığını daha da belirgin hâle getiriyordu.

Sena cevap veremedi.

Başını eğdi. Kampüsün kalabalığı etraflarında akıp giderken kendisini ilk kez gerçekten yalnız hissediyordu. Daha birkaç ay önce etrafında insanların olmasına alışmıştı. Deniz vardı, Tuğçe vardı, Karan vardı.

Şimdi ise Karan karşısında duruyor ama ona eskisi gibi bakmıyordu.

Sena yutkundu.
“Tuğçe... dersleri vardı.” dedi güçlükle.

Karan acı bir tebessümle başını salladı.
“Tabii.”

Sena kaşlarını çattı.
“Ne demek istiyorsun?”

“Hiçbir şey.”
Karan arkasını dönüp gitmek istedi.

Sena bir anda ayağa kalktı.
“Karan!”

Karan durdu ama arkasını dönmedi.
“Ne?”

Sena birkaç saniye sustu. Ona söylemek istediği çok şey vardı fakat kelimeler boğazında düğümlenmişti.
“Sen gerçekten benden vazgeçtin mi?” diye sordu.

Karan gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

Ardından yavaşça Sena’ya döndü.
“Ben senden çok önce vazgeçtim, Sena.”

Sena’nın gözleri doldu.
“Ne zaman?”

“Sen Deniz’i seçtiğin gün.”

Sena’nın yüzündeki ifade değişti.

Karan devam etti.
“Ben seni seviyordum. Sen de benden hoşlanıyordun. Ama Deniz daha havalıydı, değil mi?”

Sena cevap vermedi.

Çünkü cevap veremiyordu.

Karan’ın yüzündeki öfke yavaş yavaş yerini kırgınlığa bırakmıştı.
“Ben seni hiç suçlamadım. Deniz’i seçtin, kabul ettim. Bir gün bana geri dönersin diye de beklemedim. Ama sen Deniz’le ayrıldıktan sonra bana değil, yine onun peşinden gittin.”

Sena gözlerinden süzülen yaşı eliyle sildi.
“Ben sadece...”

“Deniz’i istedin.”
Karan onun cümlesini tamamladı.
“Biliyorum.”

Sena başını kaldırıp Karan’a baktı.
“Peki sen?”

Karan sustu.

“Sen beni hiç bırakmadın mı?”

Bu soru Karan’ı birkaç saniyeliğine susturdu.
“Hayır.” dedi sonunda.

Sena’nın kalbi sıkıştı.

“Bırakmadım. Ama artık seni korumayacağım.”

Karan bu kez arkasını döndü.
“Çünkü insan sevdiği kişinin yaptığı her yanlışı onun yerine temizleyemez.”

Sena olduğu yerde kaldı.

Karan birkaç adım attıktan sonra tekrar durdu.
“Bir şeyi unutma, Sena.”

Sena başını kaldırdı.

“Lale’ye yaptıklarının bedelini bir gün mutlaka ödersin. Ama bundan sonra o bedeli senin yerine ben ödemeyeceğim.”

Karan yürüyüp giderken Sena onu izlemekten başka bir şey yapamadı.

Kampüsün kalabalığı arasında Karan'ın silueti yavaş yavaş uzaklaştı.

Sena ise bankta tek başına kaldı.

Telefonunu çıkardı.

Ekranda Tuğçe’nin son mesajı vardı.

Tuğçe:
Bugün gelemeyeceğim. Sonra konuşuruz.

Sena mesajı uzun süre izledi.

Ardından ekranı kapattı.

İlk kez kendisine şu soruyu sordu:

Ben gerçekten neden herkesi kaybediyorum?

Cevabı bulmak istemiyordu.

Çünkü cevabın kendisi olduğunu biliyordu.

Bir süre bankta öylece oturdu.

Tam o sırada Sena’nın telefonu çaldı.

Ekranda annesinin ismini görünce sevinçle açtı.

“Kızım, kusura bakma. Bu ay da gelemiyoruz Türkiye’ye. Önemli toplantılarımız var.” dedi annesi.

Sena’nın yüzündeki ifade bir anda dondu.

Dudaklarının kenarında acı bir gülümseme oluştu.
“Sorun değil. Ne zaman geldiniz ki zaten doğum günlerime? Boş verin gerçekten.” dedi.

Sesindeki kırgınlığı gizlemeye çalışsa da başaramıyordu.

“Kızım, hediyeni göndeririz biz. Sorun yok.” dedi annesi.

Sena’nın kaşları çatıldı. İçinde biriken öfke, annesinin bu sözleriyle yeniden kabardı.
“Sorun sizce hediye mi, anne?” dedi sinirle.

Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.

Ardından annesinin soğuk sesi duyuldu.
“Çok mızmırsın, Sena. Büyüdün artık.”

Telefon, Sena’nın yüzüne kapandı.

Sena bir süre telefonu kulağında tutmaya devam etti. Ekranın kararmasını izlerken gözlerinde biriken yaşlara engel olmaya çalıştı.

Sonunda telefonu çantasına attı.

İçinde ağır bir boşluk vardı.

Son derse girmeden kampüsten çıktı. Fazla düşünmeden yol kenarında duran bir taksiyi durdurdu ve evine doğru yola çıktı.

Taksi camından dışarı bakarken kampüsün görüntüsü yavaş yavaş geride kaldı. Karan’ın söyledikleri, annesinin sözleri ve son zamanlarda yaşadığı her şey zihninde birbirine karışıyordu.

Bir süre sonra taksi, iki katlı lüks bir villanın önünde durdu.

Sena’nın evi oldukça büyüktü. Yüksek duvarların arkasında geniş bahçesi, gösterişli dış cephesi ve büyük pencereleriyle uzaktan bile zenginliği belli oluyordu.

Bu kadar zengin olmasına rağmen özel bir üniversite yerine normal üniversitesinde okumayı tercih etmişti.

Taksinin ücretini ödeyip araçtan indi.

Dış kapının demirleri yavaşça açıldı. Sena ağır adımlarla eve doğru ilerledi. Elini çantasına atıp anahtarını çıkarmaya bile uğraşmadan kapının önündeki zile bastı.

Birkaç saniye sonra kapı açıldı.

“Hoş geldiniz, Sena Hanım.” dedi kapıyı açan hizmetçi.

Sena, kadının yüzüne bakmadan içeri girdi.
“Hoş bulduk.” dedi kısık bir sesle.

Hizmetçi onun hâlini fark etmiş olacak ki arkasından seslendi.
“Aç mısınız?”

Sena durdu. Başını hayır anlamında iki yana salladı.

Tek kelime etmeden merdivenlere yöneldi.

Odasına doğru ilerlerken evin geniş koridorlarında ayak sesleri yankılanıyordu. Kocaman evin içinde her şey yerli yerindeydi; pahalı eşyalar, gösterişli dekorasyon ve kusursuz düzen...

Ama Sena’nın içinde hiçbir şey yerli yerinde değildi.

Odasının kapısını açıp içeri girdi.

Kapıyı arkasından kapattığında evin sessizliği bir anda üzerine çöktü.

Odasına girdiği gibi doğruca banyosuna yöneldi. Kapıyı arkasından kapatıp duşa girdi.

Suyun sıcaklığı tenine değdikçe üzerindeki günün ağırlığından kurtulmaya çalıştı.

Gözlerini kapattığında birkaç dakika boyunca yalnızca suyun sesini dinledi.

Düşüncelerini susturmak istiyordu ama zihninin içinde birbirine karışan onlarca düşünce vardı.

Yaklaşık bir saat sonra kapısı çalındı.

“Yemek hazır Sena Hanım.” dedi Kader Hanım.

Sena, yatağın kenarında oturduğu yerden başını kapıya çevirdi.

Üzerine çöken yorgunluk yüzüne de yansımıştı.
“Aç olmadığımı söylemiştim Kader Hanım?” dedi.

Kader Hanım hafifçe gülümsedi. Elindeki havluyu düzelterek kapının önünde durdu.
“Sena Hanım, küçüklükten beridir sizi tanırım. Aç olmadığınızı söylersiniz ama her zaman da açsınızdır.” dedi.

Sena istemsizce başını salladı. Kader Hanım'ın onu bu kadar iyi tanıması, nedense içinde küçük bir sıcaklık oluşturmuştu.

Odasından çıktı ve Kader Hanım'la birlikte mutfağa geçti.

Mutfaktan yayılan yemek kokusu, evin sessizliğini dolduruyordu.

Büyük yemek masasının üzerinde birbirinden özenli yemekler vardı. Tabaklar, çatal-bıçaklar ve bardaklar kusursuz bir şekilde yerleştirilmişti. Her şey olması gerektiği gibiydi.

Ama masada yalnızca bir kişi vardı.

Sena, ağır adımlarla baş köşedeki sandalyeye oturdu. Gözleri masanın üzerinde gezindi. Kocaman masanın etrafındaki boş sandalyeler, sessizliğin içinde olduğundan daha büyük görünüyordu.

Elini ekmeğe uzattı. Küçük bir parça koparıp ağzına attı.

Lokma boğazından güçlükle geçti.

Sena gözlerini önündeki tabağa indirdi. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapmadan öylece oturdu. Sonra masanın etrafındaki boş sandalyelere yeniden baktı.

Gözleri yavaş yavaş doldu.

“Bu kadar büyük bir sofrada neden hep yalnızım?” diye geçirdi içinden.

Parmaklarını birbirine kenetledi. Ağlamamak için başını hafifçe eğdi.
“Kader abla.” dedi sonunda, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

Kader Hanım tabakları düzeltirken ona döndü.
“Efendim?”

Sena birkaç saniye sustu. Dudaklarını birbirine bastırdıktan sonra başını kaldırdı.
“Benimle yemek yer misin?” diye sordu.

Kader Hanım şaşırmıştı.
“Yani... nasıl olur bilmem ki Sena Hanım.” dedi.

Sena'nın gözlerinde çocukça bir ısrar vardı.
"Lütfen.”

Kader Hanım birkaç saniye ona baktı. Ardından yüzüne yumuşak bir gülümseme yerleşti.
“Peki.” dedi.

Sandalyeyi çekip Sena'nın karşısına oturdu.

Sena'nın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

İlk kez o kocaman masa, ona biraz daha küçük gelmişti.

“Nasıl yani? Yatakta ben olsam dayağı ben mi yiyecektim?” dedi Umut gülerek.

Arabanın içini kahkahalar doldurdu. Dışarıda yol boyunca uzanan manzara hızla geride kalırken içerideki hava oldukça neşeliydi.

Deniz, dikiz aynasından arka koltukta oturan Umut ve Gül'e baktı. Ardından yeniden gözlerini yola çevirdi.
“Aynen kardeşim. Keşke dün gece yatağında olsaydın da benim biricik sevgilim o durumda kalmasaydı.” dedi.

Umut ile Gül arka koltukta yan yana oturuyordu. Ben ve Deniz ise ön koltuklardaydık.

“Böyle düşününce...” dedim gülerek. “Neyse, babamdan hiç dayak yemedim demem artık.”

Gül kahkaha atarak bana döndü.
“Harbi ya! Mustafa amcanın eli de ağırmış maşallah, dediğin kadarıyla.”

Deniz dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle başını salladı.
“Ağır, ağır.” dedi.

Arabanın içinde yeniden kahkahalar yükseldi. Birkaç dakika önceki sessizlikten eser kalmamıştı.