35. bölüm · Dans (texting)

33

Rabianur Türker

Ölümden çok korkardım. Ölüm benim için hep korkutucu olmuştu. Korkmamın sebebi, ölümün kendisi değildi. Öldükten sonra ne olacağını bilmiyor olmamdı. Ölümle ilgili pek çok söylem vardı. Belki başka bir bedende tekrar dirilecektim belki sonsuza dek karanlığa hapsolacaktım belki de cehenneme ya da cennete gidecektim.

Beni korkutan şey de tam olarak buydu. Ölümden sonra ne olacağını bilmememdi. Yoksa bu hayata devam etmek pek istediğim bir şey değildi.

Gözlerimi açalı daha bir dakika bile olmamıştı ama uyandığım gibi üzerime atlayan beden, anında kendime gelmeme sebep olmuştu. “Çok korktum…” Sıla’nın ağlamaklı sesini duydum.

Etrafa bakılırsa şu an hastanedeydim. Muhtemelen bayılmıştım ve buraya getirilmiştim. En azından şu an yanımda sadece Sıla vardı ve ne olduğunu bilen tek kişi oydu. Umarım diğerleri hâlâ öğrenmemiştir.

“Sıla,” konuşurken sesim beklediğimden çok daha cılız çıkmıştı ve bundan nefret ettim. “Sakin ol.” Dedim derin bir nefes alarak. “Ne olduğunu anlatacak mısın?”

Sıla benden ayrıldığında, merakla ona bakıyordum. Ölüme daha fazla ne kadar yaklaşmıştım acaba?

“Ben anlatayım,” Yamaç’ın öfkeli sesini duyduğumda, bakışlarımı odanın diğer tarafına çevirdim. Barış, Yamaç, Bora ve Aytunç bir aradaydı. Dördü de beni izliyordu.

Umarım düşündüğüm şey olmamıştır. Umarım kimse bir şey öğrenmemiştir. Yamaç’ın ses tonuna ve hepsinin üzgün haline bakılırsa çoktan her şeyi öğrenmişlerdi.

Yamaç, ağır adımlarla hastane yatağının karşısına geldi. “Öleceğini bizden saklıyor oluşunu öğrendik.” Dedi kesin bir dille. Her ne kadar öfkeli görünse de bakışlarından acı çektiği belli oluyordu.

Korktuğum başıma gelmişti. Her şey öğrenilmişti ve artık bundan kaçışım yoktu. Yüzleşmem gerekiyordu, daha fazla kaçabileceğim bir yer kalmamıştı.

Barış, Yamaç’ın öfkesini umursamadan yanıma geldi. Eğilip kollarını boynuma doladığında ben de aynısını yapmak istemiştim ama, koluma bağlı olan serum yüzünden tek kolumu kullanabilmiştim.

“Ağladın mı sen?” Diye sordum.

“Ağlamadım.” Derken bile çatallanmış sesi, ağladığının en büyük göstergesiydi. Hızla geri çekilip bana sırtını döndü.

Ağladığını gizlemeye çalışıyordu. Benim yüzümden ağlamıştı. Benim acım yüzümden, o acıyı kendi acısı gibi benimseyip ağlamıştı. Yine birisini kendi acımla üzmüştüm. Berbat bir insandım.

“Neden sakladın?” Diye sordu Yamaç nemli gözleriyle. “Abinim ben senin, bilmek hakkımdı! Canımdan çok sevdiğim kardeşimle ne kadar vaktimin kaldığını bilmek hakkımdı!”

Ona cevap veremedim. Islanan gözlerim, benim yerime cevap vermişti adeta. “Bu yüzden söylemedim,” dedim istemsizce titreyen sesimle. “Her anın, benim ölebileceğim an olduğunu düşünerek üzülme diye. Benim acımla yıkılma diye.”

Buna hakkım yoktu. İnsanların benim yüzümden üzülmesine izin veremezdim.

“Doktorlar yanılıyor olabilir mi?” Bu kez konuşan kişi Aytunç olmuştu. “Hiç mi ihtimal yok mu?” Sesi, küçücük bir ihtimalin bile olması için yalvarırcasına çıkmıştı.

Yoktu. Benim için ihtimal yoktu artık. Umut etmek gereksizdi, ölecektim. Ne kadar korksam da her ne kadar istemesem de ve her ne kadar zoruma gitse de ölecektim ve bunun bir geri dönüşü yoktu. Ömrümün son demlerini yaşıyordum.

Başımı yavaşça sağa ve sola salladım. “Yok.” Dedim cevabın bunun aksi olmasını istediğim halde. Ufak bir umut vardı, yüzde iki kadarlık bir şansım vardı. Son kez bir ameliyata girip bunu deneyebilirdim ama, yüzde doksan sekiz ihtimalle o ameliyattan çıkamazdım. Risk almak yerine çaresizce ölümü bekleyecektim.

Derin bir nefes alarak bakışlarımı kolumdaki damar yoluna çevirdim. “Tümör, tüm beynime yayıldı bile. Artık bir geri dönüş yok.” Bunu öğrenmelerini asla istemezdim ama öğrenmişlerdi çoktan. Tüm gerçekleri beyinlerinden silemem.

Bakışlarımı Sıla’ya çevirdim. “Sen mi söyledin?”

“Söylemedi.” Cevap Yamaç’tan geldi. “Sevgilim ve kız kardeşim, benden her şeyi sakladılar!”

Yamaç’ın öfkesine karşılık vermedim. İstediği kadar içini dökebilir, ona cevap vermeyeceğim. İstesem de veremem, ondan ödüm kopuyor. Sinirlendiği zaman hiçbir şeyi gözü görmüyordu.

“Öleceğin için mi hayatına kimseyi almıyordun?” Dediğinde Bora, derin bir nefes aldım. “Evet…” Dedim sessizce. “O yüzden hepinize kötü davrandım, özür dilerim.”

“Bizi yalnız bırakır mısınız?” Dedi Barış. “Sadece birkaç dakika, biraz yalnız kalmalıyız.” Yamaç tek kelime etmeden hızlı ve sert adımlarla odadan çıktı.

“Öfkesi elbet geçecektir, takma.” Dedi Aytunç bana gülümseyerek ve Bora ile birlikte odadan çıktı. Sıla da onların peşinden çıktığında, Barış’la yalnız kalmıştık.

Yatağın yanında duran tuşuna basarak baş kısmını havaya kaldırdım. Oturur pozisyona geçip Barış’a baktım. Barış, üzgün gözlerle bana bakarken bakışlarındaki kırgınlığı görmüştüm.

Bana doğru bir adım atarak yatağın boş kısmına oturdu. Elimi tutarak gözlerimin içine baktı. “Neden bana söylemedin?” Ona verecek bir cevabım yoktu. Aptallık etmiştim.

Gerçek bir aptaldım. Her derdimi kendime saklamam, her acımı gizleyerek o acıların altında ezilmem, büyük bir hataydı. Kimsenin bana yardım etmesine izin vermemiştim. Eğer birinden yardım isteseydim, her şey farklı olabilirdi.

Beynimdeki tümör, yaşadıklarımdan ötürüydü. Stresten kaynaklıydı. Eğer babam bana ilk dokunduğunda, kendim halletmeye çalışmak gibi bir aptallık yapmak yerine birinden yardım isteseydim, daha çok acı çekmeden kurtulacaktım ve belki de beynimdeki bu tümör aşka oluşmayacaktı.

“Barış,” dedim dolu gözlerimle. “Seni çok seviyorum ama,” derin bir nefes alarak elini tuttum. “Korktum, seni üzmekten korktuğum için sustum…”

Susmamalıydım. Tüm duygularımı içime atmak yerine dışa vurmalıydım.

“Ben de seni çok seviyorum,” dedi Barış sıcak ama titreyen sesiyle. “Keşke her şeyi anlatsaydın. Belki birlikte bir çözüm bulabilirdik.” Belki bulabilirdik ama benim aptallığım yüzünden yapamamıştık.

“Avrupa’da çok iyi tedavi yöntemleri var, çok iyi doktorlar var. Onlar bir işe yaramaz mı?” Dedi Barış. “Bir ihtimal olmalı, ihtimaller hep vardır. Karanlık olmazsa ışık ne işe yarar, Lavinia?”

En umutsuz anlarda bile hep bir umut olurdu. Fakat benim durumumda, hiçbir umut yoktu.

“Çok denedim,” dedim dudaklarıma yerleşen o acı tebessümle. “Her ülkeden en az bir doktorla görüştüm, hepsi bana aynı şeyi söyledi.”

“Ne kadar vaktin kalmıştı?” Diye sordu Barış.

“Bir ay ve sekiz gün.”

Barış hızla ayağa kalktı. Islak gözlerini silip bana baktı. “Bu kalan zamanı, gerçek anlamda yaşayacağız.” Dedi ellerimden tutarken. “Kalk hadi, deneyimlemediğin her şeyi birlikte deneyimleneceğiz.”