19. bölüm · Dans (texting)
19
Okuldan cidden nefret ediyorum. Yine de liseyi bitirmek istediğim için devam ediyordum. Hoş, bir işe yaramayacaktı. Zaten en fazla bir ay kadar devam edebilecektim. Dansı bile bırakmak zorunda kalmıştım, en sevdiğim şeyi bırakmıştım. Dansı bırakmıştım.
Dans, ruhumu besliyordu. En mutsuz olduğum anlarda, ruhuma umut serper, neşe kırıntıları bırakırdı. Artık dans da yoktu, ne yapacağımı bilmiyordum bile.
Yamaç’la kardeş olduğumuz okulda bilindiği için ona rahatça bir şeyler söyleyebiliyordum. Yamaç da benim yanımda oturuyordu artık.
Sınıfa hoca ve bir öğrenci girdiğinde, umursamadan bakışlarımı tekrar telefona çevirdim. Zaten tenessüfteydik, ayağa kalkmama gerek yok. Muhtemelen sınıfa yeni bir öğrenci gelmişti.
“Lavinia,” Hocanın adımı söylediğini duyunca, telefonumu bırakıp ona baktım. “Fransızca biliyordun, değil mi?” Diye sorduğunda, sebebini anlamasam da, “Evet hocam.” Dedim oturduğum yerden.
Daha önce Meltem hocayla sohbet ederken, Fransızca bildiğimden bahsetmiştim. Muhtemelen oradan hatırlıyordu ama, neden bunu sorduğunu anlayamamıştım.
Meltem hoca, gülümseyerek bana baktı. “Louis, Fransa’dan yeni geldi. Okulda ona yardımcı olup çevirmenliğini yapabilir misin?”
Hay sıçayım! Neden evet dedim ki? Bir Fransızca çevirmenliğim eksikti, o da oldu. Of! Gitsinler çevirmen tutsunlar, bana ne ya?
“Bonjour,” dediğinde Louis, bakışlarımı ona çevirdim. “Bonjour.” Dedim soğuk bir tavırla. Bonjour, Fransızca’da merhaba demekti. Keşke Fransızca yerine İtalyanca falan öğrenseydim, o zaman bu işkenceyi kabul etmek zorunda kalmazdım.
Bakışlarımı yeniden Meltem hocaya çevirdim. “Hocam ben yapmasam olmaz mı?” Dedim belki bir umut kabul etmez diye.
Meltem hoca, başını onaylamazca iki yana salladı. “Okulda Fransızca bilen tek kişi sensin Lavinia.” Dedi kabul etmeyeceğini belli eden şekilde. Bir iç çekerek başımı hafifçe salladım. Kabul etmek zorundaydım, hocaların gözünden düşmek istemiyorum.
“Peki…” dedim isteksizce.
“Yamaç, sen kalk. Oraya Louis oturacak.” Dediğinde Meltem hoca, Yamaç’ın gözlerinin içi parladı. Sıla’nın yanında oturabilmesi için bir şans doğmuştu onun için. Hiçbir şey söylemeden kalkıp, hızlıca eşyalarını alarak Sıla’nın yanına gitti.
Arka sıralardan, sertçe bir şeyin yere düştüğünü ve iki farklı kişinin küfür ettiğini duydum. Bakışlarımı oraya çevirdiğimde, Barış ve Bora’nın ayaklandığını gördüm.
“Buraya otursun hocam, benim yanım boş.” Dedi Bora hızlıca.
“Aykan da gidiyordu tam, kalktı bile.” Dediğinde Barış, bakışlarımı yerde yatmış şaşkınlıkla Barış’a bakan Aykan’a baktım. Yazık çocuğa, yere yapışmıştı resmen.
“Louis, tu peux t'asseoir à côté de moi.” Diyerek, nazikçe Louis’e yanıma oturmasını söyledim. Louis, bana gülümseyerek yanıma gelip oturdu. “Merci. Dedi gerçek bir Fransız aksanıyla. Ona başımı salladıktan sonra önüme döndüm. “Ben arkadaşla ilgilenirim hocam.”
Bir çevirmen olmadığım kalmıştı, o da oldu, tam oldu. Cidden delirmemek elde değil.
“Comment vous appelez-vous?” Dediğinde Louis, bakışlarımı yeniden ona çevirdim. Bu resmiyete gerek var mıydı? Adımı soruyordu ama oldukça resmi ve saygılı biçimde. Bizim sınıftaki öküzlerden sonra, böyle bir kibarlık ve resmiyet, gereksiz geliyordu.
“Je m’apelle Lavinia, Louis.” Diyerek ona kendi adımı söyledim.
Louis, gülerek bana baktı. “Ozdemiyr Asaf?” Özdemir Asar’ın adını, garip bir telaffuzla söylediğinde, ister istemez güldüm. Demek Özdemir Asaf’ı biliyordu. Tanıdığım erkekler, bu şiir işlerini kızsal bulurken, Fransız bir erkek, Özdemir Asaf’ı biliyordu.
“D’où est-ce que tu connais Özdemir Asaf?” Dedim merakla. Özdemir Asaf’ı nereden tanıdığını cidden merak etmiştim. Evet, ünlü biriydi ama bir Fransız’ın onu tanıması, beni şaşırttı.
Louis, gülümseyerek devam etti. "Ma mère est turque et elle l'adore, c'est pour ça."
Demek annesi Türk ve Özdemir Asaf’a bayılıyor… Benim annem de onu çok severdi, Özdemir Asaf’ın tüm şiirlerini ezbere bilirdi. Babam, Lavinia adlı bir kadınla onu aldattığında, annem Lavinia şiirinden nefret etmişti.
Louis’in gelmesi, bir yandan iyi olmuştu, onun sayesinde Fransızca pratiği yapabiliyorum.
Gülümseyerek, "Moi aussi." Özdemir Asaf’ı benim de sevdiğimi kısacak özetledim.
Telefonuma bildirim geldiğinde, kimin yazdığına baktım. Başıma bela olan İsimsiz yazmıştı.
İsimsiz: Fransızca ha?
İsimsiz: Fransızca’yı nereden biliyorsun sen?
Kızıl’ım: Sana ne ya?
İsimsiz: Arkadaşına dikkat et, fazla samimi olma da kemikleri kırılmasın.
Kızıl’ım: Dikkat et, fazla konuşma da engel yeme.
İsimsiz: Ayıp.
Gözlerimi devirerek telefonumu bir kenara bıraktım. Aklıma mantıklı bir plan gelmişti. Louis sayesinde, Barış’tan ve Bora’dan kurtulabilirdim. Sevgilim olduğunu sanıp benden uzak durabilirler. Louis’i dövmeleri pek umurumda olmayacağı için, her türlü bu işten kârlı çıkacağım.
Barış…
Lavinia ve yeni gelen adını hatırlayamadığım lavuğu izlerken, onlara gözlerimi devirdim. Bizimle konuşmayan Lavinia, onunla konuşurken bülbüle dönmüştü resmen.
Yamaç ve Sıla’nın yanına giden Bora’yı görünce, ondan hızlı davranarak hemen karşılarına geçtim. Masanın üstüne çıkıp oturduktan sonra dirseğimi Yamaç’ın omzuna yasladım.
Bora, benim olmamı umursamadan geçip Sıla’nın yanına oturdu. “Lavinia Fransızlardan mı hoşlanıyor?” Diye sorduğunda, ona bir tane geçirmek istesem de yapmadım.
“Acele etmezseniz, Lavinia’yı buna kaptırırsınız.” Dedi Yamaç, omuzlarını silkerek. “Damat tercihim, Barış. Gavur istemem.”
Ona bakıp göz kırptım. “Çiftte düğün yaparız, enişte.” Dedim alayla. Sıla, utanarak bacağıma vurduğunda, ona güldüm.
“Sıla’yı daha rahat alabilmek için, sana yalanıyor.” Dediğinde Bora, ona doğru döndüm.
“Doğru,” dedi Yamaç hemen. “Kardeşine yürüyorum, o da benim kardeşimi alabilir.”
Bora, tek kaşını havaya kaldırarak bize baktı. “Gavat mısınız lan siz?” Gavat değildim, kardeşim kiminle mutluysa onunla olabilir. Tabii bunu hemen kabul etmem ama işin ucunda Lavinia da var. Mecburen susacağım.
Yamaç, umursamazca omuzlarını silkti. “Kardeşimi rahatsız etmediği sürece yürümenizde sorun yok.”
Yalan söylediğinden adım kadar emindim. O da Sıla için susuyordu. Eğer Yamaç, Bora ile kavga ederse, Sıla kavga ettiği için ondan uzaklaşacaktı. Benimle kavga ederse, Sıla’dan olacaktı. Onun da susmaktan başka çaresi yoktu.
“Acaba ne konuşuyorlar?” Dedi Bora merakla.
“Louis, ‘Saçların çok hoş.’ Dedi.” Dediğinde Sıla, hepimiz aynı anda şaşkınlıkla ona döndük. Bu kız Fransızca biliyor muydu? İnsan abisine söyler, benim niye haberim yok?
“Fransızca biliyor musun?” Diye sordum şaşkınlıkla.
“Kardeşinden haberin yok mu?” Dedi Bora, bana sataşmak için. Ona cevap vermedim bile.
“İlgimi çeken bir ülke, tatil planlarım için öğrendim.” Dedi Sıla, onları dinlemeye devam ederken.
Gözlerini kısarak Lavinia’ya baktı. “Lavinia, rol yapıyor.” Dediğinde, hepimiz anlamadan Sıla’ya baktık. Sıla’ya bakmayı bırakıp Lavinia’ya baktım. Dudağının sol tarafı kırışmıştı, bu yalan söylediğine işaret. Herkes tarafından bilinir, Lavinia yalan söylerken dudağının sol tarafı kırışır.
“Harbiden lan!” Dedi Bora, aydınlanmış gibi. “Dudağının sol tarafına bakın, kırışmış!” Çok zekisin! Geri zekalı herif, hepimiz farkındayız!
“Louis’e, ‘Senden hoşlandım.’ Dedi.” Dediğinde Sıla, hiçbir şey söylemeden ayağa kalktım. “Louis de ondan hoşlanmış.” Pekala, bu Louis’i dövmem için geçerli bir sebepti.
Kolyemi çıkarıp Sıla’nın eline tutuşturdum. Bora da kolyesini çıkardığında, şaşkın bakışlarla ona baktım. Bu kolye, benim kolyemle aynıydı. Bizim kolyemizle aynıydı.
Bora, benim Sıla’ya verdiğim kolyeye bakakaldı. Onun kolyesine bakmaya devam ederken, güçlükle yutkundum. Bizi, can bağıyla birbirimize bağlamış olan, arka kısmı paslanmış kolyeye baktım. Gözlerimin önünden kocaman bir mazi, film şeridi gibi geçmişti.
İkimiz de bu kolyeyi hak etmiyorduk. El birliğiyle katlettiğimiz kişiden bize kalan hatıraydı bu kolyeler. Aytunç, ben, Bora ve Doğan, bu kolyeleri beraber almıştık. Aynısından dördümüz de almıştık.
Biz, birer katildik. Aytunç, Bora ve ben. En yakın dostlarını öldüren kalleş katillerden başka hiçbir şey değildik.
“Hâlâ saklıyor muydun?” O an, sesimin cılızlığı yüzünden kendimden nefret ettim.
Bora, bakışlarını elindeki kolyeye indirdi. “Saklıyorum, hep saklıyordum.” Yüzünde acı bir tebessüm belirdi. “O öldüğünde, bu kolye kopmuştu. Ölüm haberi gelmeden beş dakika önce…”
O kolye, bizi temsil etmişti adeta.
Doğan öldü.
Kolye koptu.
Devrem döndü.
Dostlar, ezeli düşman oldu.
Doğan’ın ölümüne hâlâ alışamamıştım. Ellerime bulaşan üçüncü kan, Doğan’ın kanı olmuştu. Değer verdiğim tam üç kişinin kanı bulaşmıştı elime. Birine değer vermekten kokarken, gidip âşık oldum.
Ve eminim ki Doğan’ın kanı, elime bulaşan son kan değildi. Bir kan daha bulaşacaktı elime. Kimin kanı olacaktı bilmiyorum ama, elime bulaşan son kan yıkacaktı beni.
“Onu öldürdükten sonra acıtasyon mu yapıyorsun?” Dedim sert bir sesle.
“Öldüren tek ben değildim, hatırlatırım.” Dedi kolyesini cebine sokarken. Üstüme yürüyüp yakalarımı tuttuğunda, tam ona karşılık vermek üzereyken, hayatım boyunca kulaklarımdan silinmeyecek olan o cümleyi söyledi. “Ölümüne engel olabilecek tek kişi sendin, ama bırak engel olmayı, ölümüne yardım ettin!”
Ardından yere serdi beni. Yumruğuyla değil, sözleriyle. Sözleriyle yere sermişti beni.
Bora’nın söyledikleri, zihnimde Doğan’ın acı haykırışlarının tekrar çalınmasına sebep olmuştu. Ben, Barış Altınsoy, ilk kez bir kavgayı kaybetmiştim. Ölümle olan kavgamı, kaybetmiştim.
Hâlâ yaşıyordum, kendimi yaşamla cezalandırıyordum. Ölüm, benim için bir ödül olurdu ve ben, bu ödülü hak etmiyordum.
“Bora!” Sıla’nın öfkeli sesini duydum. “Sırrını bildiğimi, unutma.”
Bu sır neydi bilmiyorum ama, Bora’nın sınıftan çekip gitmesine sebep olmuştu.
