22. bölüm · Dans (texting)

21

Rabianur Türker

Yamaç, ne yazık ki uyarılarımı dikkate almayıp tüm kadroyu akşam yemeğine çağırmıştı. Sıla’ya lafım yoktu ama diğer ikisi sinirimi bozuyordu. Aralarında rekabet zaten aşırı sinir bozucuydu. Dakikalarca ikisi de yanıma oturmak için kapışmıştı. Sıla, sıkıldığımı anlayıp onlardan önce davranarak yanıma oturmuştu.

“Ben niye uzaklaştırma aldım lan?” Dedi Bora söylenircesine. O kızlar dahil olmak üzere hepimiz birer hafta uzaklaştırma almıştık okuldan. Ayda, gidip bizi şikayet edince farkında olmadan kendisini de yakmıştı. Aptal diye boşa demiyorum.

İşin kötü yanı, kavgayı ayırmak isterken Yamaç, Barış ve Bora da uzaklaştırma almıştı.

“Hem dayak yedim hem de uzaklaştırma aldım!” Dedi Yamaç isyan edercesine. Sıla, masum bakışlarla ona baktı. “Özür dilerim,” dedi sıcak ve cilveli bir sesle. “Hızımı alamadım…”

Yamaç, karşısından ona gülüp göz kırptı. Tatlı bir çift olabilirler. Sıla’nın, Yamaç’tan bir adım beklediği belli oluyordu ama Yamaç salağı, farkında değildi.

Yamaç, şarap kadehini tutup havaya kaldırdı. “Bir Rus geleneğine göre,” dedi hepimize sırayla bakarken. “Kadehlerimizi tokuşturduğumuzda, bir damla bile şarap dökülmezse arkadaşlığımız ve ilişkilerimiz bozulmazmış.”

“Bu masada iki düşman var.” Dedi Bora hatırlatmak istercesine. Yamaç, gülerek ona bakıp omuzlarını silkti. “Hâlâ dostsunuz,” dedi gülümseyerek. “Hadi, yapalım.” Kadehini masanın ortasına uzattı. “Kimin kadehinden şarap dökülürse, o kişi gidecektir.”

Her ne kadar saçma bulsam da kadehimi havaya kaldırdım. Diğerleri de kaldırdığında, hepimiz kadehlerimizi tokuşturduk. Kadehimden sıçrayan şarap, tam da benim önüme gelmişti.

Kimsenin görmesini istemediğim için tabağımı damlanın üzerine çektim. Gidecek olmam, zaten bildiğim bir gerçekti. Yalnızca benim bildiğim, yalnızca benim taşıdığım bir sırdı. Yamaç bile bilmezdi. Sadece tümörümü bilirdi, öleceğimi değil.

Sıla’nın bakışları az önce kapattığım yerdeydi. Tabağımın üzerine baktıktan sonra bakışlarını bana çevirdi.

“Bu masadaki herkes, dostluğuna ve aşkına devam edecek.” Dedi Yamaç, masaya bakarken. Kadehini bir kez daha havaya kaldırdı. “Şerefe.” Dedi gülümseyerek ve kadehinden bir yudum aldı.

Sıla, hâlâ bana bakmaya devam ediyordu. Bora ve Barış ise birbirlerine bakıyorlardı. İkisi de içlerinde bir yerlerde, birbirlerine hâlâ değer veriyorlardı ve ikisi de bunun farkındaydı. Onların kadehinden, tek bir damla bile düşmemişti. Adım kadar emindim, dostlukları yakında eskisinden çok daha kuvvetli olacaktı.

Sıla’nın garipseyen bakışları, artık rahatsız edici hâle gelmişti. Şaşkın ve garipseyen bakışları, aynı zamanda bir hüzün de taşıyordu.

Bana ne kadar öyle bakarsa baksın, bu sırrı öğrenemeyecekti. O ya da bir başkası bilmeyecek. Bu sır, ben ölünceye dek kalbimde gömülü olacaktı. Herkes ancak ben öldüğümde öğrenecekti.

Bakışlarımı yere indirdim. Şarabımdan, içindeki yangını söndürmek istercesine büyük bir yudum aldım. Sakladığım bu sır, içimde küçük bir yangın oluşgurmuştur. Bu yangın, her geçen gün daha da alevleniyordu.

Biliyordum, sönmeyecekti. İçimdeki bu yangın asla dinmeyecek, asla hafiflemeyecekti. Belki öldüğüm gün kavuşacaktım huzura, belki o da olmayacaktı. Öldüğümde bile huzur bulamayacaktım belkide.

Bu masada oturan beş kişiden biri, çok yakında gökyüzünde yerini alacaktı. O kişi, benden başkası değildi. Yalnızca iki ay sonra, artık ben olmayacaktım.

Yamaç, o eski yalnız yaşantısına dönecekti. Ölümüm en çok onu yıkacak, içinde bir deprem olmasına sebebiyet verecekti. Annesiz ve babasız geçirdiği yılların ardından, ailesinden kalan tek kişiyi de kaybedecekti.

Eğer ben ölmeden önce barışmazlarsa, ben öldükten sonra barışacaktı Barış ve Bora. Ölümü hatırlayacaklardı, kaybedecek bir dakikalarının bile olmadığını anladıklarında, aralarındaki bu düşmanlık bitecekti. Diğer yandan da benimle yaşayamadıkları ihtimaller, en derinden sarsacaktı onları. Anlatacak kimseleri olmayacaktı.

Sıla’yı da zorlu bir yol bekliyordu. Yamaç’ı toparlayacak olan kişi, oydu. Hem Yamaç’ı hem de Barış’ı toparlaması gerekecekti. Hatta belki de Bora’yı bile toparlamak, ona düşecekti. Benim yüzümden dağılmış kapleri, parçalanmış yürekleri, teker teker yeniden birleştirmek zorunda kalacaktı.

“Lavinia,” dediğinde Barış, bakışlarımı ona çevirdim. Masadaki herkes, endişeli gözlerle bana bakıyordu. “Niye ağlıyorsun?” Diye sordu Barış.

Ağladığımı o an fark etmiştim. Kucağımdaki mendili kaldırıp masaya bıraktım ve elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. “Biraz yalnız kalacağım, size afiyet olsun.”

Ayağa kalkıp hızlı adımlarla merdivenleri tırmandıktan sonra, en sonunda odama varmıştım. Kapıyı açıp içeri girdim, kapıyı ardımdan kapattım. Bacaklarımda, ağırlığımı taşıyacak güç kalmamıştı adeta. Umutsuzca kendimi yere bırakıp, dizlerimin üzerinde ağlamaya başladım.

Yorulmuştum artık. Yalnız kalmayı seviyor gibi görünsem de nefret ediyordum. Ardından kimse acı çekmesin diye uğraşırken, en büyük acıyı da kendime çektiriyordum. Yalnızdım, yapayalnızdım.

Yamaç vardı evet, ama canım her yandığında ona derdimi anlatamıyordum. O da bilmiyordu sırrımı. Artık benim de bir dosta ihtiyacım vardı. Sırf kendi içimi dökebilmek için, hayatıma öleceğimi bildiğim halde birini alamazdım. Elimden gelen bir şey yoktu artık.

Yalnız ölecektim.

Mutsuz, umutsuz ve yalnız ölecektim. Doktor ne kadar zamanım kaldığını söylerken, bunu son zamanlarımı iyi geçirmem için söylemişti. Hastaneden çıktığımda, Yamaç iyileştiğimi sanıyordu. Halbuki haberi yoktu, ölüyordum.

Doktorun, iyi ve doya doya geçirmem için verdiği bu zaman boyunca, hiçbir şey yapamamıştım. Sadece dans etmiştim ama artık onu da yapamıyordum. Artık yaptığım tek şey, okula gitmekti.

Öfkeme yenik düşerek ayağa kalktım. Komodinimin üzerinde duran, cam vazoyu alarak yere fırlattım. Kırılan vazonun cam parçaları, darmadağın hale gelmişti. Elim istemsizce boy aynasına gitti, tuttuğum gibi onu da yere bıraktığımda, bakışlarım istemsizce paramparça olmuş aynadaki yansımama takıldı.

Yeniden dizlerimin üzerine çöktüm. Yansımama daha yakından bakarken, yüreğime adeta bir cam parçası saplanmıştı. Çok değişmiştim, eskisi gibi hiç değildim artık.

Gözlerimin önünde bir bebek canlandı. Kocaman gözleri, dolgun dudakları ve sarı saçlarıyla, aynı bana benziyordu. Asla dünyaya getiremediğim bebeğimdi bu. Daha varlığını bile öğrenemeden kaybettiğim, tam yirmi sekiz gün içimde yaşamış canlıydı o. Babamın hem torunu hem de evladıydı.

Gözyaşlarım daha da şiddetlendi. Şu an en çok ihtiyacım olan şey, birine sarılıp ağlamaktı ama yapamıyordum. Bunu bile yapamayacak kadar acizdim.

Aldığım her nefes ciğerlerime batıyordu sanki.

Odamın kapısı ansızın açıldığında, başımı kaldırıp gözyaşları içinde kimin geldiğine baktım. Barış gelmişti, üzgün gözlerle bana bakıyordu. “Hiçbir şey söyleme,” dedi kapıyı kapatırken. İçeri girip yanıma geldi, yerdeki cam kırıklarını önemsemeden yanıma oturup usulca sarıldı bana. “Sadece ağla…” dedi şefkatle.

O an, tek istediğim şey buydu. Birine sarılıp ağlamaktı ve Barış, yanıma gelmiş bana sarılıyordu. Başımı göğsüne yaslayıp gözlerimi kapattım. “Özür dilerim…” dedim çaresizce. Sesim beklediğimden bile daha cılız çıkmıştı. “Geceni mahvettim…”

Barış, saçlarımı okşarken yutkundu. “Hiçbir şeyi mahvetmedin,” sesi öylesine sıcaktı ki, güvende hissetmeme neden oluyordu. “Sadece kendini mahvediyorsun.” Diyerek devam etti. “Sakladığın sır ne bilmiyorum ama tahmin edebiliyorum. Bu yükün altında tek başına ezilerek kendini mahvediyorsun, izin ver beraber ezilelim.”

Dudaklarımdan bir hıçkırık döküldü. Başımı kaldırarak Barış’a baktım. “Ben…” dedim ama devamını getiremedim. Ona, ben öleceğim diyemedim. Bu gerçeği kendime her seferinde, defalarca kez hatırlatsam da daha önce hiç dışımdan söylememiştim. Bunu söylemek, gerçekten zormuş.

Barış, şefkatle bana bakarken elimi tuttu. “Neden?” Diye sordu sadece. Anlamıştı, ne olduğunu anlamıştı. Öleceğimi, son zamanlarımda olduğumu anlamıştı.

Elimin tersiyle ıslak yanaklarımı sildim. “Beynimde bir tümör var, kötü huylu.” Derin bir nefes alarak gözlerimi kapattım. Sakinleşmek için kendime biraz zaman tanıdım. Gözlerimi açarak yeniden ona baktım. “Tedavi oldum uzun süre ama… İşe yaramadı. Doktor, kalan zamanlarımı iyi geçirmem gerektiğini söyledi…”

Ve ben, kalan zamanlarımı mahvetmiştim.

“Ne kadar zamanın kaldı?” Diye sordu Barış.

Yüzümde acı bir tebessüm belirdi. “İki ay.” Dedim sessizce. Yaşamak için yalnızca iki ayım kalmıştı. “Mezuniyetten tam bir hafta sonra, pazar günü.” Derin bir nefes alarak dudaklarımı birbirine bastırdım. “Daha erken bile olabilir.”

“Kimler biliyor?” Diye sordu Barış.

“Yamaç ve Aytunç tümörü biliyorlar ama iyileştim sanıyorlar.” Bakışlarımı gözlerine çevirdim. Kendimden asla beklemeyeceğim bir şey yaparak, Barış’a sıkıca sarıldım. “Çok yalnızım…” dedim ağlayarak. “Ölmekten korkuyorum, mezar çok dar ve karanlık. Ben öyle yerlerden korkarım…”

Karanlık ve dar yerler, ödümü kopartırdı. Fobi değildi bu, travmaydı. Hayatımın mahvolduğu anlar, karanlık ve dar bir odada başlamıştı. Ardından içerdeyken de devam etmişti. Sık sık aldığım cezalar yüzünden, atıldığım o karanlık hücrede de devam etmişti.

Ne kadar süre böyle kaldık, bilmiyordum. Dakikalar da sürmüş olabilir, saatler de. Ağlamam artık dinmişti, Barış beni yatağa yatırıp yanıma uzanmıştı. Rahatsız olacağım hiçbir şey yapmadan, sadece saçlarımı okşamıştı.

“Telefonuna mesaj geldi,” dedi sessizce, sanki ürkütmekten korkuyormuş gibi. Derin bir nefes alarak yatakta doğruldum. Telefonumu alarak kimin yazdığına baktım. Gördüğüm isimle, gözlerim büyüdü.

İsimsiz: Nasılsın?

Yanımda duran Barış’a baktım. “Telefonun nerede?” Diye sordum heyecanla. Barış, anlamadan bana baktıktan sonra arka cebinden cep telefonunu çıkarıp bana gösterdi.

Hiçbir şey söylemeden telefonu elinden çekip aldım. “Şifresi ne?”

“28.01.2026.” Dedi Barış anlamadan. Hızlıca şifreyi girip telefonu karıştırmaya başladım. Arından, kendi telefonumu elime alıp İsimsiz’e mesaj attım.

Kızıl’ım: Kim olduğunu buldum. (Görüldü.)

Barış’ın telefonuna baktığımda, herhangi bir bildirim görememiştim. Mesajım anında görüldü olmuştu ve Barış’ın telefonu şu an benim elimdeydi.

Cevap gelmesi uzun sürmedi.

İsimsiz: Bu seferki tahminin ne?

Kızıl’ım: Barış şu an yanımda, yani sen Bora’dan başkası değilsin. (Görüldü.)

Yamaç’ın öz kardeşini bulmuştum. Bunca zaman öylesine iyi rol yapmıştı ki ondan çok az şüphelenmiştim. Ama şimdi, kim olduğunu bulmuştum.

Bu konuda en çok sevinmeme sebep olan şey, Barış olmamasıydı. Eğer Barış, o isimsiz piç olsaydı, Sıla ve Yamaç kardeş demek olacaktı. Asla birlikte olamayacaklardı.

“Barış,” dedim gülümseyerek. “Sana bir sır verebilir miyim?”

Barış, sırtını yatak başlığına yaslayarak bana baktı. “Dinliyorum.” Dedi merakla.

“Senden artık nefret etmiyorum.” Dedim gülümsemeye devam ederken. “Her şey için teşekkür ederim.”

Barış, bana gülümsedi. “Rica ederim.”