33. bölüm · Dans (texting)

31

Rabianur Türker

Barış: Naber?

Lavinia: İyi, senden?

Barış: İyi ben de, nolsun. Sıla’yla uğraşıyorum.

Lavinia: Ne yaptı ki?

Barış: Hastaneye götüremiyorum, delirtecek beni.

Lavinia: Nesi var?

Barış: Hamile mi diye baktıracağım. Hareket edip duruyor, bebeğe bir şey olmasın.

Lavinia: Yamaç, daha önce hiç yatmadıklarını söylüyor. Bence doğru söylüyordur. Biliyorsun, Yamaç arsız.

Barış: Evlensinler bir an önce, dayı olmak istiyorum.

Lavinia: Şizofren misin sen? Sıla daha on sekiz yaşında!

Barış: Tamam, evlenmesin.

Lavinia: Güzel.

Barış: Biz evlenelim, sen hamile kal.

Bu kişiyi engellediniz.

Gözlerimi devirerek telefonu bir kenara bıraktım. Sapık pislik. Evlenmeyeceğim, evlilik yok.

Barış, karşımda durmuş sırıtarak bana bakıyordu. “Yavşak…” Dedim dudak hareketleriyle. Barış, dudak hareketlerimi okumuş gibi güldü.

“Senin yavşağın!” Diye bağırdığında, kantindeki herkes ona bakmıştı. Barış’ın bana olan bakışları, kime söylediğini fazlasıyla belli ediyordu. Yine rezil edebildi beni, bravo ona. Yanında duran Sıla, kolunu çekiştirdiğinde Barış anlamadığım bir şey söyleyerek ona döndü.

Muhtemelen kızı darlayıp duruyordu. Neden bu kadar daraldığını anlamıyorum. Ya evlilik diyordur ya da hastane. Sıla’nın yaşı küçük de olsa kendi başının çaresine bakabilecek ve kendi kararlarını verebilecek yaştaydı. Küçük bir kız çocuğu değildi.

“Sence ne konuşuyorlardır?” Diye sordu Yamaç. Ona omuzlarımı silkerek cevap verdim. “Siktir et.” Tostumdan bir ısırık alıp kolamı içtim. Şu hayatta yemeyi en sevdiğim şeylerden biri, Ayvalık tosttu. Gerçekten tadı çok güzeldi.

Hoş, bir yaprak sarması edemez. Yaprak sarması için ruhumu satarım. Tüm öğünlerimi yaprak sarmasıyla geçirebilirim. Uzun zamandır anne elinden bir sarma yememiştim ve itiraf etmek gerekirse, anne yemeği yemeyi çok özlemiştim. Özellikle de annemin yaptığı sarmaları.

“Sıla sana hiç yemek yapıp getiriyor mu?” Diye sordum Yamaç’a bakarak. Yamaç, anlamadan bana baktı. “Hayır ama neden?” Diye sordu merakla.

Ona cevap vermeden önüme döndüm. Elimde duran tosta bakarken, sertçe yutkundum. Anne yemeği dururken, tüm öğünlerimi bu tür hazır gıdalarla geçiriyordum. Her çocuk, eve geldiğinde o sıcak anne yemeğini yiyebilmeli. O sıcak aile ortamı ve sıcak ev yemeği sadece bedenin açlığını gidermez, ruhumun da açlığını giderir. Ruhum uzun zamandır aç.

Kendi ellerimle ittiğim o sevgiye açtı ruhum. Annemin hazırladığı o enfes yemeklere de açtı. Bedenimin tüm ihtiyaçlarını giderebilecek zenginliğe sahiptim. Fakat ruhumun açlığının en ufak bir kısmını bile gideremeyecek kadar fakirdim.

Bora yanımıza gelip karşımıza oturduğunda, bakışlarımı ona çevirdim. “Selam.” Dedi sandalyeye yerleşirken. Önümde duran kolayı alıp büyük bir yudum içti. “Sağ ol.” Dedi ona izin vermediğim halde. “Ne demek.” Dedim imayla gülümseyerek.

“Naber bro?” Dediğinde Yamaç, ikisi sohbet etmeye başladılar. Onları görmezden gelerek tekrar telefonumu çıkardım. Sosyal medyada dolaşırken, hâlâ sıkılmakla meşguldüm.

Saati kontrol edip masadan kalktım. Gizli bahçeme sigara içmeye gideceğim. Bu kadar yemek fazlasıyla yeterliydi. Zaten fazla yemek yiyebilen bir insan değildim. Neden bilmiyorum ama, son zamanlarda iştahım oldukça kötüydü.

Eskiden çok yemek yerdim. Annemin yaptığı o güzel yemekleri yemeden duramazdım. Şimdiyse, neredeyse hiç yemek yiyemiyorum. Evde yemek yemekten de nefret ederim. O yüzden evimde genelde pek yiyecek bir şey olmazdı. Yamaç geldiğinde bu durum değişti.

Evde yemek yediğim zaman, hep huzursuz hissederim. Annem ve babam, her akşam yemeğinde çok büyük kavgalar ederlerdi. Birbirlerine laf etmeden durabildikleri tek bir saniye bile olmazdı. O yüzden akşam yemeklerini pek sevdiğim söylenemez.

Annemin yaptığı yemekleri hep dışarda yerdim. Bir saklama kabına koyar, rastgele bir parka gidip öyle yerdim. Bilmiyorum, belki de geçmişim bana bıraktığı bir izdi bu.

Sigaramı içerken, sırtımı duvara yaslayıp gözlerimi kapattım. Burası gizli bahçemdi, en azından Bora burayı bulana dek. O burayı bulduğunu söyleyene kadar kendimi burada güvende hissederdim. Şimdi yalnızca sigaramı içip gitmekten başka yaptığım bir şey yoktu. Huzurum kaçmıştı resmen.

Yaza girdiğimiz için bu bahçe bana çok huzurlu geliyordu. Köşede uyuyan kedi, yerdeki çiçekler, havadaki kuş sesleri ve yağmur yağdıkça bu bahçeyi saran o yağmur ve ıslak çimen kokusu… Yağan yaz yağmuru dineli on dakika falan olmuştu sanırım.

Şu an buradaki huzur, hiçbir yerde yoktu. Sessizliğin o hoşnutluğu, çok güzeldi. Sigaramı içime çektikten sonra zehirli dumanı özgür bıraktım.

İçimde kopan fırtanalara iyi gelen ve zihnimdeki susmayan sesleri susturan tek yerdi burası. Buraya bayılıyorum ve asla da vazgeçmeyeceğim. Öleceğim güne dek yaşamayı başarırsam, son nefesimi burada huzur içinde vermek istiyorum. Öleceğimi öğrendiğimden belli planım buydu.

Eğer zoru başarırsam, sekiz Haziran’a kadar ölmemiş olursam, azrailin canımı burada alabilmesi için yedi Haziran’dan sekiz Haziran’a girdiğimiz gece, saat on ikide buraya geleceğim. Belki uyurum ve son uykumu burada uyumuş olurum. Belki uyumam ve buranın verdiği huzurla birlikte ölürüm.

“Nasıl başlarsa öyle bitermiş aşklar da…”

Kulaklığımda yeni bir şarkı çalmaya başlamıştı. Mavi Griden bir parçaydı. Sevdiğim, beğendiğim bir şarkıydı. Ve çok sevdiğim bir kısmı vardı.

“İnsan sahipsiz kalır ya, anlar o zaman…”

Cidden sahipsiz kalmıştım. Evet, Yamaç vardı. Yamaç hep vardı ama, asla annemin olduğu zamanları dolduramazdı. Göremediğim baba sevgisini bana göstermeyi hep denedi ama asla başaramadı. Onu suçlayamam, psikolojisi asla yerinde değildi. Sonra da gönderilmişti zaten.

Döndüğünde, daha çok dağılmış olan psikolojisine rağmen bana karşı iyiydi. Kendi ruhundaki yaralara aldırmadan benim yaralarımı sarmaya çalıştı. Kendi kalbine saplanan ve acı veren camlara aldırmadan, benim kalbimdeki camlara odaklandı. Ona elimden geldiğince engel oldum. Öleceğimi öğrenmiştim, onunla arama bir mesafe koymak zorundaydım.

Ve sonra, bu kez onu gönderen ben olmuştum. Kendi abime ihanet etmiştim. Onu zor bela çıktığı o yere, yeniden tıkmıştım. Hata etmiştim. O zamanlar kendimce haklıydım ama şimdi düşününce, aptalın tekiydim.

Üzerime çöken gölgeyle gözlerimi aniden açtım. Şaşkın bakışlarımla beni ağaçla arasına hapsetmiş adama baktım. Barış, yüzünde yarım bir sırıtmayla bana bakıyordu. Bir şeyler dese de ne dediğini duyamadım. Kulaklıklarımı çıkararak ona baktım.

Ne işi vardı bunun burada? Hem ben nasıl fark etmedim onu?

“Barış?” Dedim sorarcasına.

“Güzelim…” Bakışları gözlerimdeydi. Yüzündeki o yarım sırıtma kaybolmuştu. Sadece gözlerime bakıyordu.

“Ne yapıyorsun?” Diye sordum merakla.

“O güzel, naif sesini dinlerken hayatımın en güzel manzarasıyla mest oluyorum…”

Ha siktir! Hayatımda hiç böylesine bir iltifat almamıştım. İtiraf etmek gerekirse, büyüleyici bir iltifattı. Etkileyiciydi. Demek ki kızlar sadece onun tipine kanmıyormuş, iltifatlarına da kanıyormuş.

Barış’ın bir eli, başımın üstündeydi. Bedeni benden az da olsa uzaktaydı ama yüzü bir o kadar yakındaydı. Gözlerimi kaldırmış ona bakarken, Barış boşta olan eliyle sağ bileğimi kavradı. Yavaşça elimi sol göğsünün üzerine koyduğunda, hızla atan kalbinin ritmini hissettim.

“Beni deli ediyorsun, Lavinia.” Dedi Barış düzensiz nefesleriyle. “Seni her gördüğümde kalbim hızlanıyor…” diye itiraf etti. “Şimdi, hep derste uzaktan izlediğim, uğruna devamsızlık yapmadığım ve belki evden çıkar da görürüm umuduyla hep evinin önünden geçtiğim kıza bu kadar yakınım.”

Yüzünü biraz daha yaklaştırdı. “Söyle, kalbime nasıl engel olayım?” Sertçe yutkunup derin bir iç çekti. “Kokun hep güzeldi,” yüzünü boynuma yaklaştırdıktan sonra burnunu boynuma sürtmesi, nefesimin kesilmesine sebep oldu. “Ama yakından çok daha büyüleyici.”

Kalbinin tam üzerinde duran elimin üzerinde, kendi eli vardı. Kalbinin atışlarını, o güzel ritmi hissedebilmek hoşuma gitmişti.

Yüzünü boynumdan kaldırıp bana baktığında, bakışlarımız tekrar kesişti. “Aşığım sana.” Gözlerini kapatıp dudaklarını ıslattı. “İstersen şimdi giderek, sessizliğinle beni reddedebilirsin. İstersen şimdi kalıp, beni seni öpme şerefine nail edersin.”

O an, hayatım boyunca aldığım en naif teklif buydu. Beni arzulayan, beni, bedenimi isteyen hiçbir erkek bu kadar nazik yaklaşmamıştı bana. Canımı yakmaktan korkarcasına sormuştu bu soruyu bana. İstemediğim bir şeyin asla olmayacağını, asla yaşanmayacağını ve beni asla bir şeye mecbur bırakmayacağını hissettirmişti bana.

Güvende hissettirmişti.

Barış Altınsoy, ilk kez bir erkeğin yanında güvende hissetmeme sebep olmuştu.

Barış Altınsoy, pek çok ilki yaşamama yardım etmişti. İlk kez bir erkeğin dokunuşundan rahatsız olmamayı öğretmişti. Yamaç’ın, abimin dokunuşundan bile rahatsız olan ben, Barış’ın kollarında huzur bulmuştum.

Âşık olmuştum. Barış Altınsoy, aşkı öğretmişti bana. Farkında olmadan, istemeden aşkın en acı halini öğretmişti. Öleceğimi bile bile birini sevmiştim.

Güvenmiştim. Barış Altınsoy, ona güvenmemem gerektiğini hiç dile getirmemişti ama sesi, kokusu, bakışı, gülüşü ve hatta nefesi bile ona güvenmem gerektiğini hissettiriyordu.

“Bu sessizliğini evet olarak yorumluyorum,” dedi Barış dudaklarıma yaklaşırken. “Ufak bile olsa bir rahatsızlık hissettiğinde, geri çekilmekte ya da beni durdurmakta özgürsün.”

Hiçbir şey söylemedim. Sessiz kalarak gözlerimi kapattım. Boşta olan elimi, yanağına yerleştirerek baş parmağımla yanağını okşadım. Rahatsız olmadan dokunduğum ilk erkek, Barış olmuştu. İçimde birine güvenebilmenin mutluluğu ve burukluğu vardı.

Barış’ın ıslak, sıcak ve yumuşak dudaklarını kendi dudaklarımda hissettiğimde, içimde kıpır kıpır bir his oluştu. Saniyelerce öyle durdu, dudaklarını hareket ettirmeden buna alışmamı istercesine bekledi.

Tuttuğu elimi bırakıp, elini belime yerleştirdi. Elimi bıraktığında, iki kolumu da onun boynuna doladım.

Nedendir bilmem, kendimi çok mutlu hissediyordum. Damarlarımdan akan kanın bile değiştiğini hissediyordum. Mutluydum, huzurluydum ve en önemlisi, rahatsız değildim.

Barış yavaşça dudaklarını hareket ettirdi. Diliyle dudaklarımı araladıktan sonra nazikçe alt dudağımı emdi. Diğer elini saçlarıma yerleştirerek başımın ağaca dokunmasına engel oldu. Gözlerim kapalı, huzur içinde onun kollarında, onun dudaklarıyla mutlu oluyordum.

Öpüşüne karşılık vererek onun üst dudağını usulca emdim.

O an bir şeyi daha anladım. Barış için herkes değildim. Kızlar tuvaletinde Barış hakkında konuşan Buse, onun hep sert olduğunu söylerdi. Barış ve Buse, birkaç gece takılmışlardı. Buse’nin anlattığına göre Barış’ın her şeyi sertti. Öpüşmesi can yakacak kadar sertmiş.

Herkesin hakkında sert dediği, herkese söz geçirebilen, tek bakışıyla herkesi susturabilen, yumruklarıyla kavgalara giren Barış, beni incitmekten öylesine korkuyordu ki her hareketi yavaş, yumuşak ve temkinliydi.

Dilini alt dudağımda gezdirdi. Ardından yavaşça dudaklarımdan içeriye gönderdi. Aynı anda hem diliyle ağzımı keşfederken hem de dudaklarımı emiyordu. Nefeslerimiz birbirine karışırken ikimiz de birbirimizin nefesini soluyorduk.

Usulca geri çekildiğinde, gözlerimi açarak nefes nefese ona baktım. Barış şaşkınlıkla bana bakarken nefeslerini düzene sokmakla uğraşıyordu. “Öptüm mü seni?” Derken inanamıyor gibiydi.

Başımı hafifçe onaylar gibi salladım. “Öptün…” dedim nefes nefese. “Ben de seni öptüm.”

Yapmıştım. Bir erkeğe rahatsız olmadan dokunmayı başarmıştım. Ona dokunurken zihnimde farklı şeyler canlanmamıştı. Geçmişim gözümün önünden geçmemişti. Bedenimdeki her bir iz aklıma gelip beni rahatsız etmemişti. Bana zarar vereceğinden korkmamıştım.

“Lavinia?” Barış endişeli bir sesle konuştu. “İyi misin? Ne oldu?” Panikle ellerini bedenimden çekti. Gözlerinde bariz bir pişmanlık vardı. “Özür dilerim…” dedi endişeli sesiyle.

Yanaklarımı ıslatan gözyaşlarını sildim. Ona doğru bir adım atarak kollarımı sıkıca boynuna doladım. Başımı göğsüne yasladım ve gözlerimi kapattım.

Özür dilemesi gereken, bendim. Öleceğimi bile bile onu öpmüş, onu reddetmek zorunda kalacağımı bile bile ona umut vermiştim. Hatalıydım. Kötü biriydim.

“Özür dilerim…” dedim sessizce.

Barış, şaşkınlığını atamadan kollarını belime dolayarak sarılmama karşılık verdi. “Neden?” Diye sordu.

Öleceğim halde kalbine ümit kırıntıları serptiğim için.

“Belki kızacaksın ama, geçmişinden haberim var.” Dediğinde Barış, başımı kaldırıp şaşkın gözlerle ona baktım. Ona geçmişimi hiç anlatmamıştım ve ona anlatabilecek olan kimse de bilmiyordu.

Barış, derin bir nefes aldıktan sonra saçlarımı okşadı. “Yamaç anlattı.” Dediğinde, şaşkınlığım iki katına çıkmıştı. Cidden mi? Sırlarım konusunda ona güveniyordum, yine hata etmişim. Her konuda sürekli hata yapıp duruyordum. “Sana yanlış şekilde dokunmamam gerektiğini, bunun seni etkileyebileceğini söyledi. O yüzden bahsetti, baban olacak şerefsizin yaptıklarını biraz anlattı.”

Ondan ayrılıp hızla geri çekildim. Kızarmış gözlerime ona baktım. “Ne kadarını biliyorsun?”

Barış sıkıntıyla iç geçirdi. “Söylemek istemiyorum ama, tecavüz kısmını biliyorum…” bunu söylemekten nefret ediyormuş gibi yüzünü buruşturdu. “Hatırlattığım için üzgünüm.”

Başımı anladığımı belirtir şekilde aşağı yukarı salladım. “Bebekten?” Diye sorduğumda, Barış’ın kaşları çatıldı. “Bebek?” Dedi sorarcasına. Aniden anlamış şekilde, gözleri büyüdü. Başını yavaşça iki yana salladı. “Hayır…” dedi kabullenmek istemezcesine. Yüzündeki o dehşete düşmüş ifadeden her şey belli oluyordu.

Bilmiyordu ve öğrenmişti. Artık bilmesinde bir sakınca yoktu. İsteyen herkes öğrenebilirdi. İki hafta sonra zaten okuldan ayrılacaktım.

“Lavinia, cidden mi?” Dedi titreyen bir sesle.

“Korkma, düşük yaptım.” Dedim kesin bir dille.

Barış aniden bana sıkıca sarıldığında, bu kez şaşıran ben olmuştum. Çekip gideceğini ve benden vazgeçeceğini düşünürken, o bana sarılmıştı. İçime akıttığım gözyaşlarımı durdurmak istercesine, o gözyaşlarının oluşturduğu okyanustaki dalgaları dindirmek istercesine sarılmıştı.

“Nasıl dayandın?” Diye sorduğunda, bu sorunun cevabını ben de bilmiyordum. Nasıl dayandım, nasıl kurtuldum, bilmiyordum.

“Yine de sevecek misin?” Diye sordum sertçe.

“Seveceğim,” dedi saçlarımı okşarken. “Daha çok seveceğim.”

O an ondan hızla uzaklaştım. Gömleğimin kolunu sıyırıp bileğimdeki dikiş izini gösterdim. “Şimdi?” Ona cevap verme şansı tanımadan gömleğimin alt kısmını yukarı sıyırdım. Karnımdaki o derin ve büyük izi gösterdim. “Ya şimdi?”

“Her koşulda seveceğim.” Dedi Barış kendinden emin şekilde. “Seni seviyorum Lavinia, sana aşığım. Sırf geçmişinde yaşadığın ve hiçbir suçun olmayan birkaç olay yüzünden ya da siktiğimin orospu çocuğunun teki bedeninde birkaç iz bıraktı diye senden vazgeçecek değilim.”

Sevmemeliydi. Beni sevmek, yapacağı en büyük hatalardan biriydi.

“Daha çok iz var.” Dedim itiraz edercesine.

Barış omuzlarını silkti. “Sevmeye devam edeceğim.”