8. bölüm · Dalından Düşen Kıvılcım
08~ Tablo
Kraliçe'nin Aristokrat Çığlığı...
Nihayet günün sonuna gelmiştik ve resmen telef olmuştum. Bir o gökdelene, bir bu gökdelene zıplamaktan, rüzgarla köşe kapmaca oynamaktan dizlerim titriyordu.
Celestra’ya, ışıklarıyla iştah kabartan o restoranı bakışlarımla işaret ettim; "Şuraya çökelim," der gibiydim.
Celestra her zamanki o aşırı temkinli haliyle, "Ol-maaa-zz..." diyerek çıkıştı. "Hem biz dolar kullanmıyoruz Rowena, biliyorsun değil mi? Burası o bildiğin diyarlara benzemez."
"Kanatlarımız varken dolara ne ihtiyacımız var?" dedim muzipçe. "Ayrıca bir Rowena asla aç karnına şimşek çaktırmaz, Celestra."
Cevap vermesine fırsat tanımadan rüzgar rulosu eşliğinde süzülüp yere indim. Ayaklarım betona değer değmez kanatlarımı görünmez bir cebe tıkıştırıp insan suretime büründüm. Celestra ise sanki her an tutuklanacakmışız gibi tedirgin adımlarla arkamdan ilerliyordu.
İçeri girdiğimizde bizi büyüleyici bir manzara karşıladı; ana duvar boydan boya Van Gogh’un Yıldızlı Gece tablosuyla dekore edilmişti. Samimi, loş ve sır saklamaya uygun bir atmosferi vardı.
Köşedeki kuytu bir masaya iliştik.Garson sipariş almak için tepemizde dikildiğinde beynimdeki kumpir lobisi çoktan karara varmıştı: Garsona "Bol mısırlı, macera dolu kafam kadar karışık bir kumpir ve buz gibi bir vişne suyu..!"dedim.
Garson, sanki karşısında bir melek değil de nadir bulunan bir doğa olayı varmış gibi Celestra’ya döndü: "Siz ne arzu edersiniz bayan?"
Celestra, boğazına bir gökdelen kaçmış gibi yutkundu. "Bir şey almayacağım, teşekkürler."
Onun bu " çaresiz" halline kıyamayıp garsona ekledim: "Arkadaşım biraz 'kültürel şok' yaşıyor, ona bir bardak soğuk su getirin. İçine iki buz atın da belki donmuş mantığı biraz çözülür."
Garson uzaklaşınca Celestra masaya doğru eğildi: "Hesabı nasıl vereceğiz Rowena? Gerçekten merak ediyorum."
"Çok basit tatlım. Önce kumpiri gömeceğiz, sonra üst kattaki terastan 'yanlışlıkla' aşağı süzülüp kaçacağız."
"Onu demiyorum şapşal! Baş meleğe nasıl hesap vereceğiz?"
"O buruşuk nereden bilecek? Muhtemelen bulutların üzerinde ayak parmaklarını saymakla meşguldür."
"Biliyorsun ki son yaptığın o 'şenlikten' sonra savaş melekleri istihbarat görevinde," dedi Celestra, sesi endişeyle titreyerek. "Henüz hepsi yakalanmadı. Bizi buralarda görüp Varka’ya rapor edebilirler."
"Aman," dedim vişne suyumun pipetini kemirirken. "Neden takmışlar benim minnoş aksolotlarıma?"
"Neden mi?" diye inledi Celestra. "Şehirdeki her su deliğinden, sanki partiye geç kalmışlar gibi fışkırıp meydanda kızıl bir halka halinde ışıldayarak döndükleri için olabilir mi? Şehrin o pembe istiladan arınması bir haftayı bulur! Varka, köprünün oraya sağlam bir ikinci büyü tozu boca etmek zorunda kaldı."
"Vay canına, demek şehirde pembe bir karnaval başlattım ve davet edilmedim ha? Bu trajedinin üzerine ancak sağlam bir külde kahve gider."
"Ben istemiyorum Rowena. Sadece içimden, şu duvardaki tablonun sahibi gibi sessizce çığlık atıyorum ama kimse duymuyor."
Kahvemi bir zafer kupası gibi elime aldım.
"Teras bizi çağırıyor, hadi sıvışalım. Kahvenin köpüğünü rüzgarda höpürdetmenin keyfi başkadır."
Üst kata çıktığımızda, atmosfer birden buz kesti. Kyros ve Cassandra oradaydı. Gölgelerin arkasına pıştık. Karizmatik ve bir o kadar da ürpertici olan Kyros, orada öylece dururken bile etrafındaki havayı manipüle ediyor gibiydi.
"Oyunu bitir Kyros." diyerek emir verdi Cassandra.
Dudaklarında kötücül ve hırslı bir gülümseme asılıydı. Elmas kolyeleri loş ışıkta parlıyordu; onun için dünya, pırlantalar ve güçten ibaretti.
"Bitmiş bilin Kraliçe..." dedi Kyros. Sesi, kadife bir kılıfın içindeki keskin bir bıçak kadar gizemli ve korkunçtu.
"Volsar’ın veziri olabilir ama benim de bir canavarım var," dedi Cassandra.
Otoriter bakışları bir an Kyros’un üzerinde takılı kaldı; otoritesinin arkasına sakladığı o marazi hayranlık her halinden belli oluyordu.
"Ben faytondayım, sigaran bitince gelirsin."
Kraliçe, ihtişamlı kürküyle rüzgarı haince tokatlayarak terasın çıkışına ilerledi. Beni tanımıyordu tabii.
Poposuna oku atan aksolot perisinin şu an burnunun dibinde kahve içtiğini rüyasında görse hayra yormazdı.
Tam kraliçe merdivenlerin tepesinde en asil duruşunu sergilerken, elbisesinin cebine sızmış suikastçi bir pembe aksolotl,
"Ben geldim!" dercesine suratına fırladı!
Kraliçenin o aristokrat çığlığı geceyi delerken, merdivenlerden aşağı bir bowling topu gibi yuvarlanışını izledim.
"İşte buna 'kraliyetin merkezine yerleştirilen pembe bomba' denir," diye fısıldadım gururla. Gerçek bir sanat eseriydi.
Biz kraliçenin kulak tırmalayan çığlıkları eşliğinde kendimizi terastan boşluğa bırakıp kanatlanırken, Kanatlarımı farkeden Kyros olduğu yerde donup kalmış, büyük bir şok içindeydi. Ama o şokun altındaki soğukkanlı bakışları, bu davanın henüz kapanmadığını fısıldıyordu.
