9. bölüm · BENİ YAKMADAN ÖNCE
BENİ YAKMADAN ÖNCE 9
Dicle kapıyı aralık bırakmıştı. Hazal, kapıyı tıklatmadan içeri girdi.
— Dicle? Uyandın mı?
Oda bomboştu. Yatak düzeltilmiş, her şey yerli yerindeydi. Hazal şaşkınlıkla baktı; gözleri masanın üzerindeki kağıda takıldı. Yavaşça yaklaşıp kağıdı eline aldı. Okudukça yüzündeki ifade değişiyordu; ilk satırda gözleri doldu, son satırlarda artık kendini tutamıyordu.
Masadaki kağıttan Dicle’nin sesi okunuyordu, sanki odada yankılanıyordu:
"Babam bile sevmedi beni, Hazal. Bir kez bile okşamadı başımı. Beni seven eller hep yabancıydı… Onların da amacı belliydi zaten. Sen bu dünyadaki ışıksın. Ben o ışığın üstüne düşen gölge olmak istemiyorum. Annen haklı. Ben buyum. Ve sen bunu değiştiremezsin. Her şey için teşekkür ederim. Bana yuva oldun. Çok güzeldi. Kendine iyi bak, güzellik."
Hazal, gözyaşlarını tutamıyordu. Kağıdı göğsüne bastırdı, birkaç adım geri çekildi ve yatağa oturdu. Sessizce hıçkırıyordu. Mutfaktan kaynayan su sesi geliyordu. Hazal başını kaldırdı; annesi odaya girdi.
— Dicle nerede? — diye sordu annesi.
Hazal, gözlerini silip kararlı bir şekilde annesine baktı.
— Gitti, anne. Senin yüzünden gitti.
— Ben ne yaptım ki? — annesi şaşırmıştı.
— Onu hiç tanımadın. Ama yargıladın. Ve ben buna izin verdim.
Hazal başını eğdi, gözyaşları yanaklarından süzüldü. Annesi birkaç saniye odada durduktan sonra sessizce çıktı.
Hazal tekrar kağıda baktı, sayfayı okşar gibi tuttu, göğsüne bastırdı. Gözleri uzaklara daldı.
— Seni bulacağım, Dicle. Ne olursa olsun, seni bulacağım — fısıldadı kendi kendine.
Dışarıda, Tarık’ın kapısının önünde Dicle duruyordu. Elinde valizi vardı; tereddütlü ama kararlıydı. Derin bir nefes aldı ve kapıyı çaldı. İçeriden ayak sesleri duyuldu. Kapı açıldı. Tarık, uykulu gözlerle ve gözlerini ovuşturarak kapıya bakıyordu. Dicle’yi görünce bir an duraksadı, şaşkınlıkla:
— Dicle? Hoş geldin.
— Bu kadar çabuk geri geleceğimi ben de beklemiyordum. Sadece… birkaç gün burada kalabilir miyim?
— Tabii ki, gel hadi.
Dicle içeri girdi, valizini kapının yanına bıraktı. Bir an tereddüt etti.
— Tekerlekleri kirli… burada kalsın. Siler, öyle alırız içeri..
— Düşünme bunları, gel içeri — dedi Tarık.
Dicle, salonun köşesindeki koltuğun ucuna oturdu. Üşümüş, yorgun ve kırıktı. Tarık, karşısına geçip yavaşça çömeldi.
— İyi misin? — diye sordu.
Dicle başını salladı, ama gözyaşlarına engel olamadı. Dudakları titredi, gözleri doldu ve bir anda kendini tutamayarak Tarık’a sarıldı. Sessizce ağlamaya başladı. Tarık, onu bir bebek gibi nazikçe sardı ve başını okşadı.
— Tamam… Buradasın artık. Güvendesin — dedi.
Birkaç dakika öylece kaldılar. Dicle yavaşça sakinleşti, ardından koltuğa oturdu ve elini gözlerine götürüp yaşlarını sildi. Tarık, sessizce onun karşısında duruyordu.
— Hazal’ın annesi geldi. Beni gördü… ve istemedi. Hazal çok uğraştı… ama annesi… Beni aşağılayan sözlerini duydum, kapının arkasında. Kalmak… mümkün değildi — dedi Dicle, başını öne eğmişti.
— Ben artık bir yük olmak istemiyorum. Hiç kimseye — devam etti, sesi kararlı ama yorgundu.
Tarık derin bir nefes aldı, sonra yavaşça konuştu:
— Sen kimseye yük değilsin, Dicle. Ama dünyada bazı insanlar, başkasının ışığını kendi karanlığında görüp korkar. Senin sorunun, fazla ışığın var. Onlar gözlerini kısıyor.
Dicle gözlerini ona kaldırdı. Tarık’ın sözleriyle ilk defa biraz umut beliriverdi gözlerinde.
Güneş yavaşça salonun camından içeri süzülüyordu. Tarık mutfakta sessizce kahvaltı hazırlarken, Dicle kapının eşiğinde belirdi ve onu izledi.
— Uyanmana sevindim. Kahvaltı hazır olmak üzere — dedi Tarık, arkasını dönmeden, gülümseyerek.
Dicle hafifçe tebessüm etti. Sesi hâlâ biraz kısıktı:
— Beni tekrar kabul ettiğin için teşekkür ederim.
— Ben seni hiç göndermedim ki — diye yanıtladı Tarık.
Dicle gülümsedi. Gözlerinde hâlâ kırıklık vardı ama içinde, yeniden yeşeren bir güven belirmişti.
Mutfak masasında yarım kalan kahvaltı tabakları duruyordu. Sessizlik evin içine yerleşmişti. Tarık banyodaydı, hazırlanırken sesini salona duyurdu:
— Bana kimse gelmez, kapı çalarsa açma! Dolapta her şey var, istediğini pişir. TV dolabının altında bilgisayar var, kullanabilirsin. Film falan izlersin, canın sıkılmaz.
Dicle ayağa kalktı. Banyoya doğru yürüdü, sesi net ama yumuşaktı:
— Kendi başımın çaresine bakmayı yıllar önce öğrendim ben. Korkma.
Banyonun kapısı açıldı. Tarık içeriden çıktı. Üzerinde beyaz bir gömlek vardı; saçları hâlâ hafif ıslaktı. Gömleğinin düğmelerini iliklerken, Dicle ile göz göze geldi. Birkaç adım yaklaştı. Sessizlik vardı; zaman ağırlaşmış gibiydi, sadece kalp atışları duyuluyordu.
Tarık yavaşça elini uzattı. Dicle’nin yanağına dokundu; parmakları hafifçe tenine değdi. İkisi de nefeslerini tutar gibiydi. Aralarındaki mesafe neredeyse yok olmuştu.
— Korkuyorum… — dedi Tarık fısıldayarak, dudakları neredeyse Dicle’nin dudaklarına değecek kadar yakın.
Dicle gözlerini kapattı ve yutkundu. Kalbi hızla çarpıyordu. Tarık gözlerinde hafif bir tebessümle biraz daha yaklaştı. Dudakları Dicle’ninkilere hafifçe dokundu. O an, duraksama ve nefesler birbirine karıştı; sonra dokunuş, yerini yumuşak ve keskin bir öpücüğe bıraktı.
Dicle bir haftadır Tarık'ın evinde kalıyordu. O öpücükten sonra aralarında hiçbir şey olmadı. İkiside o öpücüğü yok saydı. Konusunu hiç açmadılar.
Arada Hazal’la telefonda konuşuyor, ona güvende olduğunu söylüyordu.
— Aç mısın? — diye sordu Tarık, mutfaktan kahvaltı hazırlığını bırakıp Dicle’ye baktı.
Dicle iç çekti, koltuğu gösterdi:
— Otursana… Konuşalım biraz.
Tarık yanına oturdu.
Dicle başını öne eğdi.
— Gitmem lazım, Tarık.
Tarık şaşırdı, sesinde endişe vardı:
— Ne demek gitmen lazım? Nesi var buranın?
— Sen de Hazal gibi çok temiz bir insansın. Ben sizin hayatınızdaki kara lekeyim — dedi Dicle, sessiz ama kararlı bir tonda.
Tarık ayağa kalktı, kekeleyerek:
— Hayır, hayır… Bunu duymak istemiyorum.
Dicle araya girmeye çalıştı, sesleri karıştı:
— Tarık, dinle!
Tarık kararlı ve sertti:
— Dinlemiyorum! Hâlâ dinle diyorsun ama dinlemiyorum! Ne yapacağıma, kimi hayatıma alacağıma ben karar veririm. Gitmeyeceksin! Burada kalacaksın.
Dicle kararsızdı, gözleri doluyordu:
— Kalamam…
Tarık yaklaştı, çenesini tuttu ve gözlerine bakmaya zorladı:
— Sen gözlerimin içine bak, bir… Hiçbir anlamı yok mu senin için?
Dicle nefesini tuttu:
— Var… — dedi ve başını öne eğdi.
Tarık yanağını okşadı:
— Dicle… Dicle… Dicle… Bak bana.
Aralarındaki mesafe azaldı. Dicle koltuğa yığılmak üzereydi. Tarık onu belinden tuttu, gözlerinin içine baktı ve şehvetli bir öpücüğe teslim oldular.
— Gitme, kal — dedi Tarık. Anlını anlına dayadı. — Gitme.
Dicle başını salladı.
Aralarındaki çekim her geçen gün daha da güçleniyordu.
