16. bölüm · BENİ YAKMADAN ÖNCE

BENİ YAKMADAN ÖNCE 16

Yazan Bayan

Tarık sabahın erken saatlerinde mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıvalıydı; yüzünde yorgun ama toparlanmış bir ifade vardı. Çaydanlığın buharı cama vuruyor, mutfağı saran hafif sis, evin sessizliğini daha da belirginleştiriyordu. Bir yandan çayı bardağa doldururken kendi kendine mırıldandı. Eskiden bu şarkıyı Dicle söylerdi, sesi evi doldururdu.
Tepsiyi hazırladı, salona geçti. Tepsiyi sehpanın üzerine bıraktıktan sonra kanepeye oturdu. Bilgisayarını açtı. Ekran açılır açılmaz bir klasör belirdi: “DİCLE”. Tıklamak istemedi. Ama parmakları düşüncelerinden daha hızlıydı. Fotoğraf açıldı. Dicle gülümsüyordu — tam da hatırladığı gibi, gözlerinin kenarında o belli belirsiz gamzeyle.
Tarık’ın nefesi kesildi. Ekrana bir süre sessizce baktı. Kalbi hızla atıyordu. Gözleri doldu ama ağlamadı.

Bir anda zihninde görüntüler canlandı. Dicle’nin kahkahası, saçlarının omzuna düşüşü, kokusu... Bir gece yatakta birlikte gülüşleri geldi aklına. Dicle onun saçlarını karıştırırken, Tarık gözlerini kapatmış, o anın hiç bitmemesini dilemişti.
Sonra başka bir akşam... Tarık hastayken Dicle’nin usulca getirdiği çorba. Üfleyip kaşığı ona uzatışı, ellerinin sıcacık teması. Ve bir başka akşam daha... Kapıdan içeri girer girmez Dicle’nin koşup ona sarıldığı an. Ayakkabısını bile çıkarmadan sıkıca sarmalanışı. Her sahne, kalbine bıçak gibi saplanıyordu.
Görüntüler birden dağıldı. Tarık’ın gözleri yeniden bilgisayar ekranına döndü. Kendi sesini bile duymadı ama içinden geçenleri bir fısıltı gibi hissetti: “Unuttuğumu sandığım her an, aklıma düşüyorsun. Çok özlüyorum... çok seviyorum.”
Bilgisayarı yavaşça kapattı. Bir süre sessizce oturdu. Sonra ceketini aldı, derin bir nefesle dışarı çıktı.

Dicle ise günün öğle saatlerinde sokaklarda yürüyordu. Yorgundu. Ama adımlarında hâlâ bir direnç vardı. Bir dükkânın camında “Eleman Aranıyor” yazısını görünce içeri girdi. Kısa bir konuşmadan sonra umutsuzca dışarı çıktı. Bir dükkândan diğerine yürüdü. Rüzgâr saçlarını dağıttı, yüzüne yapışan birkaç telin arasından gökyüzüne baktı.
Üzerinde solgun bir palto, makyajı akmış, gözlerinde kararlılıkla karışık bir boşluk vardı. Ama kalbinde... kalbinde hâlâ o sesi duyuyordu. Küçücük bir kalp, ona hayatta kalması için neden veriyordu.
Lokantanın camekânında solmuş bir kâğıt parçası asılıydı: “Bulaşıkçı Aranıyor.”
Dicle birkaç saniye o yazıya baktı, sonra derin bir nefes alıp içeri girdi. İçerisi boştu. Tezgâhın arkasında oturan, ellili yaşlarında, sert bakışlı bir adam başını kaldırıp onu süzdü.
“Abi merhaba,” dedi Dicle nazikçe. “İş ilanı için gelmiştim.”
Adamın yüzü buruştu, sanki biri ona kötü bir şaka yapmış gibiydi. “İş yok,” dedi kısa, keskin bir sesle.
Dicle şaşkınlıkla camekânı işaret etti. “Ama camda bulaşıkçı aranıyor yazıyor?”
Adam, suratını buruşturup sesini yükseltti. “Sana gelmez.”
Dicle bir adım geri çekildi ama yılmadı. “Neden gelmesin? Elimden her iş gelir, yaparım.”
Adamın yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. “Otoban aşağı tarafta,” dedi.
Dicle kaşlarını çattı, anlam verememişti. “Anlamadım?”
Adam tiksintiyle baktı, dudaklarını büzdü. “Sen şu tipine hiç baktın mı? Neye benziyorsun sen? Benim dükkânımda sizin gibiler olmaz. Burası aile yeri.”
Bir anda sessizlik çöktü. Dicle’nin boğazı düğümlendi. Gözleri parladı ama ağlamadı. Bir an başını dik tutup adama baktı. “Ben insana benziyorum,” dedi sessiz ama kararlı bir sesle. “Peki sen neye benziyorsun, onu hiç düşündün mü? Beni de bir anne doğurdu. Yazık sana.”
Kapıyı hızla açtı ve dışarı çıktı. Kaldırımın kenarına çöktüğünde nefesi kesilmişti. Elleriyle yüzünü kapadı. Gözyaşları sessizce yanaklarından süzülürken, kalabalığın arasında kimse ona dönüp bakmadı. Herkes bir yerlere yetişiyordu. Dicle başını eğdi, karnını korurcasına sarıldı. O an dünyada yalnızca ikisi vardı; o ve içindeki minicik kalp.
Bir süre sonra yerden kalktı. Ağlamaktan kızaran gözleriyle yürümeye devam etti. Adımlarını nereye attığını bilmiyordu. Derken bir elektrik direğinde asılı duran renkli bir kâğıt dikkatini çekti. “Maskot Aranıyor.”
Kaşlarını çattı, yaklaşarak okudu. Numara yazıyordu. Tereddüt etmeden telefonunu çıkardı.
“Alo, iyi günler,” dedi, sesi hâlâ yorgundu ama içinde umut kıvılcımı vardı. “İlanınızı gördüm, maskot aranıyor yazıyordu. Bilgi alabilir miyim?”
Telefondaki erkek sesi canlıydı. “Tabii, açılışlarda, AVM’lerde kostüm giyip çocuklarla ilgilenecek birini arıyoruz. Mobil oyun karakterleri, çizgi kahramanlar falan. Haftada üç-dört gün kesin iş olur, ücreti günlük verilir.”
“Olur, gelirim,” dedi Dicle hemen. “Adres verebilir misiniz?”
“Numaranıza mesaj atayım, olur mu?”
“Olur, bekliyorum. Teşekkür ederim.”
Telefonu kapattı. Birkaç dakika sonra mesaj geldi. Ekrana baktı, içinden kısa bir “tamam” geçti. Cebine telefonu koydu ve durağa doğru yürüdü.
Otobüste cam kenarında otururken dışarıyı izliyordu. Gözleri dalgındı. Yoldan geçen insanlar, dükkân tabelaları, trafik gürültüsü... Hepsi birbirine karıştı. Ama o, içinde atmaya devam eden minik kalbin sesini duyuyordu.
Bir süre sonra adrese ulaştı. Güler yüzlü bir adam onu karşıladı. El sıkıştılar. Adam birkaç renkli kostüm gösterdi; dev peluş başlıklar, rengârenk kıyafetler… Dicle yeni hayatının ilk adımlarını bugün attı.