6. bölüm · BENİ YAKMADAN ÖNCE

BENİ YAKMADAN ÖNCE 6

Yazan Bayan

Gece serindi. Sokak lambalarının soluk ışığı altında, ikisinin ayak sesleri boş sokakta yankılanıyordu. Gülüşerek yürüdüler, arada bir göz göze geldiler. Ama bir anda Dicle durdu, çantasını karıştırmaya başladı ve yüzü gerildi.

“S*keyim…” diye mırıldandı kendi kendine, sinirle.

Tarık durdu, ciddileşti.
“Ne oldu?”

Dicle çantasını silkerek yanıtladı:
“Evin anahtarını unutmuşum. Ev arkadaşım da ailesine gitti, yarın dönecek. Bara dönmem lazım, arkada koltukta uyurum artık.”

Tarık hiç tereddüt etmeden söyledi:
“Bana gel.”

Dicle birden öfkelendi, gözleri parladı:
“İşte! Biliyordum ya… Bir erkeğin bu kadar ‘arkadaş canlısı’ olamayacağını biliyordum. Ne yaptın ne ettin, bağladın beni eve. Bravo!”

Tarık sakin ama kararlıydı, gözlerini ondan ayırmadan konuştu:
“Senin hayatına ne tür erkekler girdi bilmiyorum… Ama ben onlardan değilim, Dicle. Sadece sokakta kalma diye söyledim. Yoksa ben de seninle aynı evde kalmaya meraklı değilim. Gece uyanırsın, beni de yersin falan.”

Dicle bozulmuştu ama hâlâ öfkesini savunma kılıfıyla gizliyordu:
“Hee tabii… Ne yani? Ben sana geleceğim, sen de bana ‘iyi uykular’ deyip üzerimi mi örteceksin?”

Tarık bir adım yaklaştı, Dicle’yi hafifçe duvara yaslayacak kadar. Sesi alçaktı ama netti:
“Öyle.”

Sessizlik çöktü. Sadece birbirlerine bakıyorlardı. Dicle’nin öfkesi yerini şaşkınlığa bıraktı. Tarık birkaç saniye daha gözlerinin içine baktı, sonra yavaşça yürümeye başladı. Dicle bir an yerinden kıpırdamadı; sonra çantasını omzuna attı ve Tarık’ın peşinden yürüdü.

---

Evlerine vardıklarında apartman sessizdi. Tarık anahtarı çıkarıp kapıyı açtı, ikisi birlikte içeri girdiler. Ev sadeydi ama her şey son derece düzenli, sanki bir katalogdan çıkmış gibiydi.

Dicle etrafına bakarken ıslık çaldı, hafif hayretle:
“Vay anasını… Hayatımda bu kadar düzenli bir ev görmedim.”

Tarık gülümseyerek, rahat bir tonda yanıtladı:
“Takıntılıyım biraz. Her şey yerli yerinde olsun severim.”

Dicle başını salladı:
“Ben hayatım boyunca bu kadar düzenli olmadım.”

Gözü duvarda asılı duran kameraya takıldı. Yaklaşıp dikkatlice eline aldı, sonra Tarık’a bakarak sanki izin isteyecekmiş gibi gözlerini ona dikti.

Tarık başını hafifçe sallayarak onayladı:
“Eskiden daha çok çekerdim. Şimdi pek vaktim olmuyor ama… severim. İstersen deneyebilirsin.”

Dicle kamerayı incelerken hafifçe gülümsedi, sonra yerine bıraktı:
“Yok yok… Bozulur falan. Kendimi satsam yenisini alamam.”

Tarık yavaşça yaklaştı, sesi derinleşti:
“Sana kim empoze ediyor bunları? Bir kamerayı bozdun diye sana kızacak biri miyim ben?”

Dicle alaycı bir sesle, ama içinde kırık bir öfke saklıydı:
“Empoze mempoze bilmem oğlum ben. Ben yediğim dayakları bilirim… Kafamda kırılan şişeleri… Acıtan dikişlerimi… Borcumu ödemek için girdiğim yolları bilirim. Hepsi bu.”

Ortam sessizleşti. Tarık’ın gözleri doldu, hiçbir şey söyleyemedi. Ardından kamerayı alıp Dicle’nin ellerine tutuşturdu. Yaklaştı, nefesi Dicle’nin boynuna değdi; bir an kokusunu içine çekti. Kamerayı açtı, kayıt tuşuna bastı.

Dicle gülümsedi, kamerayı kaldırdı. Tarık elinde hayali bir mikrofon varmış gibi yaptı, abartılı bir şekilde şarkı söylemeye başladı. Komikti, tam anlamıyla.

Dicle kahkaha atarak karışık bir sevinçle bağırdı:
“Sesin berbat! Yemin ederim kulaklarım kanadı!”

Tarık alaycı bir ciddiyetle karşılık verdi:
“Öyle mi hanımefendi? Hadi bakalım, o çok şahane orkestran olmadan bir şarkı söyle de görelim seni.”

Dicle kamerayı sehpanın üzerine bırakıp koltuğun köşesine usulca oturdu. Tarık tekrar kamerayı aldı, kayıt tuşuna bastı. Loş ışık altında Dicle başını hafifçe eğdi. Sesini alçaltmış, ama sözleri derinlerden geliyordu:

“Kara tren gecikir, belki hiç gelmez…”

Tarık gözlerini ayıramıyordu. Kameranın vizörüne bakmıyor, doğrudan Dicle’ye bakıyordu. Şarkı devam ederken odada ağır bir sessizlik vardı. Dicle’nin sesi ve varlığı, mekânın tüm havasını doldurmuştu.