18. bölüm / 23
BENİ YAKMADAN ÖNCEBENİ YAKMADAN ÖNCE 18
Bölümler 23Şu an: BENİ YAKMADAN ÖNCE 18
- 1 BENİ YAKMADAN ÖNCE 11.168 kelime
- 2 BENİ YAKMADAN ÖNCE 2997 kelime
- 3 BENİ YAKMADAN ÖNCE 3345 kelime
- 4 BENİ YAKMADAN ÖNCE 4773 kelime
- 5 BENİ YAKMADAN ÖNCE 5624 kelime
- 6 BENİ YAKMADAN ÖNCE 6522 kelime
- 7 BENİ YAKMADAN ÖNCE 7862 kelime
- 8 BENİ YAKMADAN ÖNCE 8608 kelime
- 9 BENİ YAKMADAN ÖNCE 9936 kelime
- 10 BENİ YAKMADAN ÖNCE 10861 kelime
- 11 BENİ YAKMADAN ÖNCE 111.024 kelime
- 12 BENİ YAKMADAN ÖNCE 12962 kelime
- 13 BENİ YAKMADAN ÖNCE 13783 kelime
- 14 BENİ YAKMADAN ÖNCE 141.352 kelime
- 15 BENİ YAKMADAN ÖNCE 15805 kelime
- 16 BENİ YAKMADAN ÖNCE 16696 kelime
- 17 BENİ YAKMADAN ÖNCE 17721 kelime
- 18 BENİ YAKMADAN ÖNCE 18982 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 BENİ YAKMADAN ÖNCE 19682 kelime
- 20 BENİ YAKMADAN ÖNCE 201.277 kelime
- 21 BENİ YAKMADAN ÖNCE 21598 kelime
- 22 BENİ YAKMADAN ÖNCE 22568 kelime
- 23 FİNAL 23253 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ev sessizdi. Perdeler yarı aralıktı; sokak lambasının sarı ışığı, duvar boyunca kırık bir çizgi gibi süzülüyordu içeri. Tarık koltuğa gömülmüş, önündeki sehpanın üzerinde soğumuş kahvesine boş gözlerle bakıyordu. Bilgisayar hâlâ açıktı. Ekranda, Dicle’nin bir zamanlar kahkahaya boğulduğu o fotoğraf donup kalmıştı — sanki zaman onunla birlikte durmuştu. Tarık, bir süre o fotoğrafa baktı, parmaklarıyla ekrana dokundu; sonra yavaşça kapağı kapattı. Gözleri nemliydi, ama ağlamadı. Artık gözyaşı bile lüks gibiydi.
“Neredesin şimdi?” diye fısıldadı kendi kendine. “Beni hâlâ hatırlıyor musun?” Sesinin içinde bir umuttan çok, çaresiz bir teslimiyet vardı. “Ben seni hiç unutamadım...”
Derin bir nefes aldı. Sanki nefesiyle içindeki tüm pişmanlıkları bastırmaya çalışıyordu. Gözlerini kapattı — ve anılar sessizce geri geldi.
Dicle’nin gülüşü. Bir fincan çorba. Soğuk bir kış günü. “Yut artık çocuk gibi naz yapma,” diyordu o eski Dicle sesiyle. Ve Tarık, her defasında gülüp, “Sen böyle bakınca bütün hastalıklar geçiyor,” diye karşılık veriyordu.
Gözlerini yeniden açtığında, odada sadece sessizlik vardı. “Geri gelmeyeceğini biliyorum,” dedi fısıltıyla. “Ama bil istedim... kıymetini geç anladım.”
Telefonunu eline aldı. Rehberde “Dicle” ismi hâlâ duruyordu. Uzun süre baktı ekrana; sanki numarayı arasa Dicle birden açacakmış gibi... sonra vazgeçti. Camın önüne geçti. Dışarıda şehir sessizdi, gecenin kokusu içeri doluyordu. Bir süre öylece durdu; içinde pişmanlık, elinde boşluk.
Dicle aynı saatlerde kalabalığın ortasında, büyük bir tavşan kostümünün içinde zıplıyordu. Elindeki broşürleri çocuklara uzatıyor, maskesinin ardında gülümsemeye çalışıyordu. Ama gülümsemesi artık yüzünde değil, yorgun gözlerinde yaşıyordu. Her bir çocuğun kahkahasında bir parça umut hissediyor, sonra o umut aniden boğazında düğümleniyordu.
İş bitiminde sessiz bir banka oturdu. Kostümün başlığını çıkardı; alnından terler süzülüyor, nefesi kesik kesikti. Çantasından zarfı çıkarıp günün kazancını saydı. Azdı, ama kendi alın teriydi. Parayı dikkatlice katladı, bir bezin içine sardı, çantasının en derinine yerleştirdi. Elini karnına koydu. “Dayan kızım, az kaldı...” dedi sessizce. Kelimeler dudaklarından değil, yüreğinden döküldü.
Sonra gözleri uzaklara daldı. Bir anlık cesaretle konuştu boşluğa: “Unutamıyorum. Öyle özlüyorum ki... Keşke senden bir parça taşıdığımı sana söyleyebilseydim.” Sesinin sonunda hem bir sitem hem de bir dua gizliydi.
Yavaşça gülümsedi, ama o gülümsemenin içinde kırıktan çok yara izi vardı. Gözleri kapandığında zihninde bir sahne belirdi — Tarık’ın şaşkın sevinci, elleriyle sarıldığı o ilk an, Dicle’nin elinde tuttuğu test çubuğu. O günkü kahkahaları, bugün içini acıtan bir yankıya dönüşmüştü.
Gözlerinden yaşlar süzüldü. Elinin tersiyle sildi. “Beni bu hayata mahkûm ettiğin için seni asla affetmeyeceğim,” dedi. “Ama içimdeki seni silemiyorum. Kendimden nefret ediyorum... ama senden edemiyorum.”
Karanlık çökerken şehir lambaları bir bir yanmaya başladı. Dicle’nin yüzüne vuran ışık, hem yalnızlığını hem direncini aydınlatıyordu. Yorgun ama güçlüydü — tıpkı yaşamak zorunda kalan tüm kadınlar gibi.
Evin kapısı açıldığında, sıcak bir ses karşıladı onu. “Güzellik, ben geldim!” dedi Dicle yorgun bir neşeyle. Hazal içeriden, “Geliyorum!” diye bağırdı.
Bir anda ortalık telaşla doldu. Hazal elinde bir bandajla koşarak geldi, heyecanla konuştu: “Dur, girme! Sürprizim var. Al şunu, gözlerini bağla!”
“Ne oluyor ya?” “Bağla işte, hile yok!”
Dicle itiraz etmeden gözlerini kapattı, gülümseyerek. Hazal elinden tuttu, adım adım yönlendirdi. “Hazır mısın?” “Hazırım.” “Bir... iki... üç... Aç!”
Dicle’nin gözleri açıldığında, karşısında bembeyaz bir beşik duruyordu. Yeni, tertemiz, umut gibi kokan bir beşik. O anın sessizliği sadece kalp atışlarıyla doluydu. “Şaka yapıyorsun…” dedi titreyen sesiyle. “Hazal, çok güzel. Çok... güzel.”
Arkadaşına sarıldı, ağladı. Hazal da dayanamayıp onunla birlikte ağladı. “Sen olmasan bu dünya çekilmezdi, yemin ederim,” dedi Dicle. “Sen bir tanesin. Kızımın biricik teyzesi.”
Bir süre beşiğe baktılar. Loş ışık yavaşça üzerlerine düşüyordu. Dicle’nin sesi artık fısıltıydı: “Annemin yüzünü unutuyorum Hazal... Babam zaten hiç olmadı. Ama bu kız... beni hayata bağlayan tek şey. Benim kaderimi yaşasın istemem.”
Soyulmuş ojelerine baktı. “Ben de isterdim etrafıma ışık saçmayı ama... hep ışığımı kapattılar. Sonunda söndüm.”
Hazal elini tuttu, sıkıca. “Sen hep parladın Dicle, sadece onlar göremedi. Ama ben gördüm.”
Dicle gözlerini karnına çevirdi. “Kızım beni sever mi dersin? Bana rağmen... karanlığıma rağmen...” “Sever, hem de nasıl sever,” dedi Hazal. “Doğsun da sen gör, o minik elleriyle nasıl tutacak ellerini... bir an bile bırakmayacak seni.”
Sonra Hazal’ın sesi biraz ciddileşti: “Dicle, artık kürtaj süresi geçti. Onu aldıramazsın. Git söyle babasına. Bilmeye hakkı var. Kızın onun soyadını taşımalı.”
Dicle başını iki yana salladı. “Ne olur başlama... Söyleyemem. Ya alırsa? Ya elimden koparırsa kızımı?” “Bu kadar tehlikeliyse sen bu adamla nasıl aylarca aynı evde yaşadın?” “Çünkü çok güzel yalan söyledi... ta ki sarhoş olana kadar.”
Kısa bir sessizlik. “Yalancının mumu...” diye fısıldadı Dicle. “Boş ver, kapatalım konuyu. Onun bir annesi var. Bir de çok güzel bir teyzesi. Babaya ihtiyacı yok.”
Hazal gülümsedi, ama gözleri doluydu. Dicle son kez beşiğe baktı. “Benim babam var da ne oluyor sanki?” dedi kısık sesle. “Gördüğü yerde yüzüme bakmıyor. Selam vereceğim diye yanına gitsem, ödü kopuyor.”
Oda sessizleşti. Loş ışık, beşiğin içindeki küçük yastığın üzerine düştü. Ve o ışıkta iki kadının sessiz dayanışması parladı — umutla yorgunluk arasındaki o ince çizgide.
Hamileliğinin son aylarına yaklaşmıştı. Artık çalışmak yoruyor, nefes almak bile zor geliyordu. Yine de işe gitti. Mağaza önünde açılış telaşı vardı. Renkli balonlar rüzgârla hafifçe sallanıyor, çocukların kahkahaları kalabalığın arasında yankılanıyordu. Dicle, büyük bir çizgi film karakteri kostümünün içinde, tüm enerjisini toplayarak çocuklarla ilgileniyordu. Yorgun, sıcaktan ve hamileliğin ağırlığından nefes nefeseydi. Arada bir kostümün duvarla sürtünen kısmına yaslanıp derin nefesler almak zorunda kalıyordu.
Kostümün içinden karnı belirgindi, ama çoğu kişi bunu fark etmiyordu. Sadece birkaç yakın iş arkadaşı durumu biliyordu. Bunlardan biri, endişeli ve şaşkın bir ifadeyle yanına yaklaştı.
“Artık bırak şu işi. Yolda doğuracaksın yemin ederim,” dedi arkadaşı.
Dicle yorgun bir gülümsemeyle cevap verdi: “Biraz daha dayanayım ne olur. Son haftalara girdim zaten. 32 haftalık oldum. Biraz eksik kaldı, bitsin, bırakacağım.”
Boğuk bir nefes aldı, kostümün içinde terlemişti. “Hastaneye sık sık gidemiyorum, parasızlık malum. Bugün de hava çok sıcak, kostüm pişirdi.”
Arkadaşı onu köşeye çekti, kalabalıktan uzaklaştılar. “Gel, şu köşeye geç. Kalabalık da azaldı. Başlığını çıkar, ferahla. Gel, arkanı dön, şu fermuarı da biraz açayım.”
Dicle isteksizce başlığını çıkardı ve kostümün üst kısmını karnını gizleyecek şekilde biraz indirdi. Terliydi, nefes nefeseydi.
Tam o anda kalabalığın arasından bir çift göz ona takıldı. Tarık’tı. Dicle’ye bakarken gözleri büyüdü, kalbi hızla çarptı.
“Dicle…” fısıldadı kendi kendine.
Bölüm etkileşimi
