15. bölüm · BENİ YAKMADAN ÖNCE

BENİ YAKMADAN ÖNCE 15

Yazan Bayan

Ertesi sabah, Dicle erken saatte evden çıktı. Elinde ufak bir çanta, yüzünde kararlılıkla çaresizliğin karıştığı bir ifade vardı. Gün boyunca sokak sokak dolaştı; birkaç dükkâna girdi, birkaç kapıdan eli boş döndü. Öğleden sonra, yorgun adımlarla yeniden Hazal’ın kapısında belirdi.
Mutfakta sessizlik hâkimdi. Hazal, tezgâhta iki bardak çay doldururken göz ucuyla Dicle’ye baktı. Dicle’nin elleri sinirle bir kavanoz kapağıyla oynuyordu.
— Tipime bakan işe almak istemiyor, dedi sonunda, alayla karışık bir hüzünle. — Biraz üstüme başıma çeki düzen vermem lazım galiba.
Hazal, çay tepsisini masaya koydu, hafifçe gülümsedi. — Dolabın tamamı senin. Karnın büyüyene kadar ne istersen giy. Dövmeler de sorun olmaz artık… kimin yok ki? Bir an durdu, sonra yumuşak ama ciddi bir ses tonuyla ekledi: — Bana kalsa hiç uğraşma… bırak işi gücü. Ben idare ederim.
Dicle başını iki yana salladı. — Saçmalama. Sen hangi birine yetişeceksin? Herkes çalışıyor hamileyken. Kasiyerlik olur, tekstil olur… bir şey bulurum elbet.
Hazal bir süre sessiz kaldı. Kaşığı tezgâha bırakırken gözleri Dicle’nin yüzünde gezindi. — O herif… dedi sessizce. Düşmesin yine peşine.
Dicle’nin yüzü bir anda karardı. Dudakları titredi ama sesi taş gibi çıktı: — Onun da Allah belasını versin. Daha neyin peşine düşecek, pezevenk herif! Yutkundu, gözleri doldu ama geri adım atmadı. — Üç kuruş borç verdi diye senelerdir yanında çalışıyorum. Tam para kazanmaya başladım, geldi boğazıma yapıştı. Yok efendim “onlar seni elleyecek, sen de sesini çıkarmayacaksın.” Pavyon işletiyor sanki, orospu çocuğu.
Hazal, Dicle’nin öfkesine rağmen gülümsemeden edemedi. Tepsiyi alıp masaya koydu, dudaklarında yarım bir tebessüm belirdi. — Bal damlıyor yine ağzından maşallah, dedi. — Ama bak, karnındaki her şeyi duyuyor… ona göre.
Dicle bir an sustu, sonra gülerek ellerini karnının üstünde birleştirdi. — Duyma anneciğim, dedi yumuşak bir sesle. Sen hiçbir şey duyma.
İkisi de kahkahaya boğuldu.

Dicle aynanın karşısında saçlarını düzeltirken aynadaki yansısına kısa bir süre bakakaldı. Yorgun ama umutlu bir yüz... gözlerinin altında uykusuzluk halkaları, dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. Hazal çantasını alıp kapının önünde onu bekledi. İkisi sessizce evden çıktılar.
Sabah serinliği tenlerine çarparken, yolda aralarında fazla konuşmadılar. Dicle’nin adımları yavaş, Hazal’ınki kararlıydı. Otobüs durağına vardıklarında birkaç kişi çoktan sıradaydı. Dicle, elinde çantasını sıktı; Hazal sessizce onun omzuna dokundu. Otobüs geldiğinde, birlikte binip cam kenarına oturdular. Şehir, camın ardından ağır ağır akıp giderken Dicle’nin içi karmakarışıktı — korku, merak, sevinç… hepsi birbirine karışmıştı.
Otobüsten hastane önünde indiler. Beton zeminden gelen serinlik havaya karışıyor, girişteki yoğunluk baş döndürücüydü. Dicle hasta kaydı yaptırdı, Hazal da oturma alanında onun yanına geçti. Bekleme salonunda birlikte otururlarken, karşılarındaki duvarda dönen sıra numaraları ışık gibi yanıp sönüyordu. Hazal derin bir nefes aldı, Dicle’nin dizine hafifçe dokundu. — Geçecek, dedi kısaca. Dicle başını eğip gülümsedi, bir çocuk gibi.

Dicle ve Hazal içeri girdiler. Oda beyaz, tertemiz ve soğuktu. Metal aletlerin parıltısı ışığı yansıtıyor, duvardaki takvim sessizce zamanı hatırlatıyordu. Doktor masasında oturmuş, bilgisayar ekranından başını kaldırdı.
— Merhaba Dicle Hanım, buyurun, dedi.
Dicle sandalyeye oturdu, karnındaki elini farkında olmadan sıkı sıkıya kavradı. — Ben… on beş gün önce hamilelik testi yaptım. Şu eczanelerde satılanlardan. Pozitif çıktı. Muayene olmaya geldim.
Doktor başını sallayıp gülümsedi. — Hayırlı olsun şimdiden. Sizi hemen ultrasona alalım.
Dicle gerekli tüm bilgileri doktora verdi. Doktor ultrason cihazını ayarladı.
Dicle’nin kalbi hızla atmaya başladı. Sedyeye uzandığında tavan ışıkları gözlerini kamaştırdı. Karnını açarken elleri titriyordu. Doktor cihazı hazırladı, jel sürüp başlığı yavaşça Dicle’nin karnına yerleştirdi.
Ekranda gri bir dalgalanma belirdi. Doktor parmağıyla gösterdi. — İşte… bakın, şu minicik noktayı görüyor musunuz? Dicle’nin gözleri ekrana kilitlendi. — İşte o, bebeğiniz. Yaklaşık sekiz haftalık.
Dicle nefes alamadı bir anlığına. Sanki o küçük nokta, tüm dünyayı içine sığdırmıştı.
— Kalp atışlarını duymak ister misiniz? diye sordu doktor.
— Duyulur mu? dedi Dicle, sesi hem şaşkın hem meraklıydı.
— Elbette.
Doktor cihazı ayarladı. Bir anda odanın sessizliğini delen ritmik bir ses yankılandı. Dup-dup, dup-dup, dup-dup.
Dicle’nin gözleri büyüdü, dudakları aralandı. — Bu… bu onun kalbinin sesi mi? Sesi titredi. — Ne kadar kuvvetli atıyor…
Hazal’ın gözleri doldu. Sessizce Dicle’nin elini tuttu. Ekrana bakarken fısıltıyla, kendi kendine konuşur gibi söyledi: — İnanılmaz…
Doktor gülümseyerek başını salladı. — Küçücük bedenleriyle öyle sıkı tutunuyorlar ki hayata… Cihazı kapattı, odaya yeniden sessizlik çöktü. — İşte bu da kanıtı.
Dicle’nin gözlerinden yaşlar süzüldü. İlk defa korkmadı. İlk defa bir şeyin gerçekten ona ait olduğunu hissetti.
Dicle’nin gözleri dolmuştu. Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm, kalbinin derinlerinde ise tarifsiz bir sarsıntı vardı. Doktorun uzattığı peçeteyi aldı, karnını silerken nefesini düzene sokmaya çalıştı. O an, hayatında ilk defa gerçekten yalnız olmadığını hissetti. İçinde atan o minik kalp, kendi kalbinden daha güçlüydü sanki.
Doktor, reçete kâğıdına birkaç satır yazarken sessizliği bozdu. “Her şey yolunda görünüyor. Yaklaşık sekiz haftalık. Bu dönemde kullanmanız gereken birkaç vitamin var. Yazıyorum, eczaneden alıp düzenli kullanın.”
Dicle başını salladı. Hazal, yanından hiç ayrılmadan gözleriyle ona destek oldu. Odadan çıktıklarında, koridordaki loş ışık Dicle’nin yüzüne vurdu. Gözlerinde hem korku hem umut vardı. O minik kalbin sesi hâlâ kulaklarındaydı. Kendini tutamadı; elini karnına koydu, sessizce fısıldadı: “Tutun bana, olur mu?”