2. bölüm · BENİ YAKMADAN ÖNCE

BENİ YAKMADAN ÖNCE 2

Yazan Bayan

Mağaza oldukça sessizdi. Rafların arasından geçerken kumaşların kokusu, etiketlerin hışırtısı onun etrafında bir örtü gibi dalgalandı. Bir elbisenin koluna dokundu; ipeğin soğukluğu parmak uçlarında titreme yarattı. O sırada kapı açıldı. Ayak sesleri, bir babanın sert adımları; peşi sıra suratsız bir genç kızın cıvıldaması.
Dicle donup kaldı. Bir fısıltı düştü dudaklarından, kendi kendine söylendi: “Baba...”Adamın yanında on altı yaşlarında, şımarık görünüşlü bir kız ilerliyordu. Baba etrafa tedirgin bakışlarla göz gezdiriyor, kız mağazanın derinliklerine doğru adımlıyordu.
“Başka mağaza mı kalmadı İdil? Ne bu böyle... serseri yuvası!” Babanın sesi iğneleyici ve sertti.
İdil burnundan solur gibi karşılık verdi, inatla: “Ya baba... aradığım elbise bu mağazada. Ama söz verdin!”
Baba iç çekti; sitemi saklayamadı. “Tamam. Al ne alacaksan ama çabuk çıkalım. Bir daha da böyle yerlere uğrama. Eve terziyi çağırırım, ne istiyorsan diker. İstedin de para mı vermedik kızım?”
İdil tatlı dille, ama gözünde bir kıvılcımla: “Tamam babacığım. Bu son, söz veriyorum!”
Baba başını salladı; sonra gözleri Dicle’ye takıldı. Rafların arasında bir gölge gibi duran kadına baktı bir an. Göz göze geldiler.
Adam bir an durdu, çevresine endişeyle bakındı. Sonra fark edilmeden, elinin parmaklarıyla dudaklarının önünde kısa bir işaret yaptı: “Sus.”Dicle’nin gözleri doldu. Başını küçük bir onay işaretiyle salladı, sonra aniden öne eğildi; gözlerini yere düşürdü. Gözyaşları, sessizce ayağının ucuna doğru süzüldü ve ayakkabısının üzerine damladı. Bir parça utanma mıydı, yoksa yaşadığı hayatın biriktirdiği tüm ağırlığın küçük bir boşalması mı, bilmiyordu; sadece bir süre daha babasına, uzak ama yaşlı bakışlarla baktı. Ardından içeriğin kokusuna karışan kendi nefesiyle dönüp mağazadan sessizce çıktı.

Gece çökmüştü; barın kapısından içeri girdiğinde müzik bir dalga gibi onu karşıladı. Yer yer kahkahalar, camların tıkırtısı, şişelerin çınlaması… Sahne ışıkları onun yüzünü beyaz bir ay gibi aydınlatıyordu. Makyajı belirgindi; saçlarını özensizce toplamıştı ama sahnede hâlâ herkesin gözü ona takılıydı. Mikrofonu eline aldı, şarkıya sesiyle asıldı. Diğer eliyle bardağından bir yudum daha çekti; alkolün sıcaklığı yanında bir yelek gibi duruyordu.
Kalabalık onunla birlikte bir ağızdan nakarata katıldı; dans edenler, şarkıya eşlik edenler... Dicle’nin gözleri bir an sahneden aşağıya, bara doğru kaydı. Orada, loş ışığın içinde, geçen gece taciz eden adam oturuyordu. Gözleri sırıtırcasına Dicle’ye dikilmişti; kırpmadan, utanmadan.
İç sesinde bir kelime patladı: “Orospu çocuğu.” Öfke düğümlendi yüzüne, ama sesi bozulmadı. Şarkıyı bitirdi; yüzünde soğuk, mesafeli bir ifade vardı. Alkışlar arasında sahneden arka tarafa geçti; kalabalığın arasında nefes almak bile zorlaştı. Bir an tereddüt etti, sonra arka kapıya doğru yöneldi; sessizce kalabalığın arasından sıyrıldı.
Arka sokak kapısını açtığında hafifçe dışarı çıkıp hızlı adımlarla yürümeye başladı. Karanlık sokakla onun adımları arasında yankılar oluştu. Adımlarının ritmi kararlıydı ama içindeki tedirginlik ayaklarını hızlandırdı — biri ardında yürüyordu.
Kalabalıktan sıyrılan adam onu takip ediyordu. Dicle bunu fark edince nefesi daraldı; hem korku hem de öfke omuzlarına çöktü. İçinden sessizce fısıldadı: “Seni gebertirim... seni gebertirim...” Sözler bir ağız dolusu küfür gibi kıvrılıp kalbinde yankılandı. Adımlarını daha da hızlandırdı; bir köşeyi dönüp gölgelerin arasından çıkış aradı.
Adam da hızlandı; ansızın kolundan yakaladı Dicle’yi. Alkol kokusu yüzüne çarpınca Dicle irkildi ama geri adım atmadı; dişlerini sıkarak gözlerinin içine baktı tacizcinin.
“Dur bakalım güzellik... nereye böyle?” diye mırıldandı tacizci, alaycı bir tonda.
Dicle’nin dişleri birbirine değdi. “Bırak beni... Yoksa geçen sefer yarım bıraktığım işi tamamlarım. Yemin ederim, bu kez tamamlarım!” Sesinde geçmişin yorgunluğu ve ölümden korkmayan bir cesaret vardı.
Tacizci alayla güldü. “Bak bak... laflara bak. İş yerini taradım oğlum hâlâ mı akıllanmadın sen? Hiç mi ölmekten korkmuyorsun?”
Dicle’ın sesi neredeyse taşacak kadar doldu: “Öldür lan! Öldür de kurtar beni... Ben çok denedim, beceremedim! Yok benim kaybedecek hiçbir şeyim. Yemin ederim... Öldür de bitsin!” Bu sefer söylenenler suskun bir tehdide dönüşmüştü; kelimelerinden kopan hırçın bir ok gibiydi.
Tacizci bir an geri çekildi; şaşkınlık ve ürkme karışımı bir ifade kondu yüzüne. “Sen... ne diyorsun kızım? Fazla cesaret iyi değildir... Bakarsın bir gece 'pof!' Kurşun, anlamazsın bile...” diye karşılık verdi, tehditkâr ama artık biraz ürkek.
Dicle bir adım daha yaklaştı, gözlerini dikti üzerine. “Sıkmayanın anasını... Yok oğlum, yok benim kaybedecek bir şeyim. Anlamıyor musun sen?” Sesini yükseltti; yumruğunu sıktı; öfke, utanç ve uzun yılların yığıntısı şimdi bir volkan gibi patlıyordu.
“Bok gibi bir hayatın içindeyim. Zannediyorsun ki ben keyif alıyorum itin kopuğun içinde şarkı söylemekten. Heriflerin koynuna girmediğim kaldı sadece. Kim ister böyle bir hayat?” Neredeyse çığlık atar gibi konuştu; kelimelerinin her biri bir yıpranmış duvarın kırık taşları gibiydi.
“Ya şimdi sık... Ya da defol git ve bir daha karşıma çıkma! Yoksa bu kez ben sıkarım!” Dicle’nin son cümlesi havayı kesen bir kılıç gibiydi. Tacizci birkaç adım geri çekildi; gözleri irileşmiş, ellerini umursamazca havada salladı. “Manyak karı... Ne halin varsa gör,” dedi ve arkasını dönüp uzaklaştı.
Dicle, titreyen ellerini sıkıp yumruk yaptı; gözlerinden sıcak yaşlar süzüldü. Derin, uzun bir nefes aldı. Karanlığa doğru yürüdü; adımları ne kadar kararlıysa da içinde bir yerlerde kırık bir çocuk hâlâ ağlıyordu.

Kapı sertçe açıldı. Dicle içeri girerken ayakları ağır, omuzları yere çökmüş gibiydi. Birkaç adım atıp ayakkabılarını çıkarırken, üzerinden bütün geceyi taşıyormuş gibi bir yük akıp geçti; omuzları daha bir çöktü. Salona geçerken adımları sessizdi ama biriken yük her hareketine iz bırakıyordu.
Hazal, tezgâhtan dönüp onu görünce endişeyle atıldı. “Ne bu halin? Bir şey mi oldu? Gel buraya, ver çantanı… Su, su, su getireyim, bekle dur!” Kelimelerinin arasında panik saklıydı; hemen mutfağa yöneldi, çabucak bir şeyler yapacakmış gibi el hareketleriyle.
Dicle, hızlı bir refleksle elini uzatıp Hazal’ı durdurdu. “Dur... Dur!” Soluk soluğa konuşuyor, elleri titriyordu. “Koştum sadece... Bir şey yok. Sakin ol.” Sesi kırılmamak için gösterdiği çaba gibiydi; nefesleri düzensiz ama iddialıydı.
Hazal kaşlarını çatıp geri döndü, bakışları hem kuşku hem koruma taşıyordu. “Dicle... Durduk yere kim koşar gecenin bir vakti? Beni mi kandırıyorsun? Şu haline baksana! Yemin ediyorum bir gün şu kapıdan cesedin girecek diye ödüm kopuyor.” Söylediklerinde saklanamayan bir korku vardı; uzun zamandır taşıdığı endişenin sonunda patlaması gibiydi.
Dicle derin bir nefes çekti. Koltuğa bıraktı kendini, başı geriye düşüp tavana baktı. Bir anlığına gözleri kapandı, yüzüne o tanıdık, yorgun ama hafifçe gülen bir çizgi yerleşti — çok az, umut taşıyan bir gülümseme dudak kenarında belirdi.
Nefes nefese bir sesle konuştu: “Keşke... Öyle çok isterdim ki...” Sözler tamamlanmadı; kelimeler havada asılı kaldı. Hazal durdu; oda kısa bir sessizliğe gömüldü. İkisi de, söylenmeyenlerin ağırlığını hissetti.