4. bölüm · BENİ YAKMADAN ÖNCE

BENİ YAKMADAN ÖNCE 4

Yazan Bayan

Yol kenarındaki vitrinde yansımasını gördü; yüzüne düşen ışık, gözlerinde birikmiş yorgunluğu daha da belirginleştiriyordu. Kendi yansımasına bakarken bir anlığına zaman durdu sanki. Ne çocuk kaldı ne de kadın… Sadece yarım kalmış, kırılmış biriydi. Gözlerini kapattı ve sessizce kendine sordu:

Beni niye onun gibi sevmedin, baba?

Suçlu kimdi, kendisi mi, annesi mi? Yemin edebilirdi, parası da pulu da umuru değildi. Sadece bir kere… bir kere başını okşasaydı… O zaman kendini de onun kızı gibi hissedebilirdi.

Derin bir nefes aldı. Gözleri dolmuştu ama ağlamadı. Adımlarını hızlandırdı ve bara doğru yöneldi.

Loş ışıklar altında bar dumanla doluydu. Kalabalık ama bunaltıcı değildi; biraz dağınık, biraz kırık bir hava vardı. İnsanlar kendi dertleriyle meşgul, gülüşler ve kahkahalar havada dağılmıştı. Dicle, gözlerini masaların arasında dolaştırdı ve arkadaşlarının oturduğu masayı gördü.

“Selam millet,” dedi yorgun ama alaycı bir sesle.

“Selam! Naber?” diye yanıt verdiler.

Dicle dudaklarında acı bir tebessümle cevap verdi: “Bok gibi.”

Masadaki yeni genci fark etti; gözleri kısa bir süre onun üzerinde gezdi, sonra masaya oturdu.

“Arkadaş kim? Tanıştırmayacak mısınız beni?”

“Eski bir arkadaşım,” dedi biri gevşek bir tonla. “Adı Tarık. Tarık, bu da Dicle. Buranın… şey… şarkıcısı.”

“Memnun oldum,” dedi Dicle kısa, mesafeli bir sesle.

“Şarkıcısın demek?” Tarık meraklı ama sakin bir tonla sordu.

Dicle omuz silkti; sesi alaylıydı. “Ona mı takıldın?” Sandalyeyi çekip masaya yaslandı.

“Yok. Ben de müzikle uğraşıyorum biraz. Gitar falan çalıyorum,” dedi Tarık.

Dicle’nin dudak kenarında beliren hafif bir tebessüm, sertliğini yumuşatıyordu: “Vay be… gitar ha? Hiç öyle birine benzemiyorsun.”

“Nasıl birine benziyorum?” Tarık gözlerini kaçırmadan sordu.

“Acınası birine,” dedi Dicle, acımasızca.

Kısa bir sessizlik çöktü. Tarık geri adım atmadı, gözlerinde bir meydan okuma vardı.

“Senin kadar değil,” dedi sakin ama keskin bir sesle.

Masadaki hava bir anda gerildi. Arkadaşlar birbirine bakarken, odada sessiz bir elektrik dolaştı.

“Ee… şey… ne içeceksiniz?” diye boğuk bir sesle sordu biri.

Dicle gözlerini kısmış, Tarık’a dikkatle bakıyordu. Gözlerinde hem öfke hem de ilgi vardı. Tarık geri adım atmadı; bu sessizlik ikisi arasında yeni bir gerilimin kıvılcımıydı.

Dicle, bardağın kenarında parmaklarını gezdirirken alkol etkisinin hafifçe dolaşmaya başladığını hissetti. Tarık’ı süzerken, gözlerinde yıllardır kapalı duran bir pencerenin önünden esen rüzgar gibi bir sızı belirdi.

Sohbet devam etti; arkadaşlardan biri anlamsız bir espri patlattı, kahkahalar odada yankılandı.

Masadaki herkes gülüyordu, ama Dicle’nin kahkahası diğerlerinden çok daha yüksekti. Neşeli ve savunmasız bir tınıyla doluydu; bir anlık boşlukta gözlerinden sessiz bir iç geçiş aktı, fark eden olmadı.

Tarık o an Dicle’ye bakıyordu. Kahkahasının içinde saklı kırılmışlığı, o keskin ama gizli acıyı fark etti. Gözlerini kısarak uzun uzun izledi. Ne zaman başladığını fark etmeden, Dicle’nin her hareketini süzüyordu.

Kendi haline geldiğinde irkildi. Başını iki yana salladı, gözlerini kaçırdı. Bardağı eline aldı ama içemedi; gergindi, kalbi hızlı atıyordu.

“Ne yapıyorum ben…” diye fısıldadı neredeyse kendi kendine.

Aniden yerinden kalktı.

Dicle şaşkın ve alaycı bir sesle sordu: “Korkuttum galiba?”

Tarık cevap vermedi. Sessizce tuvalete yöneldi.
---
Tuvalette lavaboya geldi, ellerini musluğun altına tuttu ve yüzüne su çarptı. Aynaya baktı; kendisiyle yüzleşen bir bakış vardı gözlerinde.

“Ne oluyor oğlum? Gözümü alamıyorum kızdan… Kendine gel lan…”

Elleriyle saçlarını geriye doğru itti. Gözleri bir an kapandı, derin bir nefes aldı. Sakinleşmeye çalıştı, ama aynadaki bakış hâlâ karışıktı, içindeki karmaşa yüzüne yansıyordu.
---
Gece ilerledikçe bar daha kalabalık, müzik daha yüksek ve ışıklar dönmeye başlamıştı. Dicle, alkolün verdiği cesaretle ayağa kalktı. Kafasını geriye atıp kendini müziğe bıraktı, elleri havada, gözleri kapalı, adeta kaybolmuş gibiydi.

Tarık uzaktan izliyordu. Başta keyifle bakıyordu ama sonra yüzünde endişe belirdi. Çünkü Dicle fark etmezdi ama etrafındaki birkaç adam, sözde dans eder gibi yaklaşmıştı; gözlerinde ve ellerinde başka niyetler vardı.

Dicle bir noktada rahatsız oldu, geri çekilmeye çalıştı. Ama adamlar izin vermedi; aralarına sıkışmıştı. Gülümsemeye çalıştı, ama bakışları yardım ister gibiydi.

Tarık’ın dişleri sıkıldı, yumruğunu sıktı. Bardağını bırakıp hızla masadan kalktı. Kalabalığı yara yara ilerledi, bir adamı omuzdan itti, diğerini kollarından uzaklaştırdı.

“ÇEKİLİN!” diye bağırdı.

Dicle’yi güçlü ama nazik bir şekilde kolundan tutarak kalabalığın içinden çıkardı, pistin kenarına çekti. Dicle’nin yüzünde kısa bir anlık rahatlama belirdi, ama hemen yerini kalkanlara bırakır gibi yerini aldı.

“Hayırdır oğlum, sen yürek mi yedin? Dün bir, bugün iki… Ne o öyle tutup kolumdan çekmeler falan?” Dicle sarhoş ama sesi hâlâ yüksekti.

Tarık birkaç saniye sessiz kaldı, öfkesi hâlâ yüzünde belirgindi.
“Pis salyalarını mı akıtsınlar üstüne?” diye sordu öfkeyle.

Dicle bir adım geri atıp şaşkınlıkla baktı. Yüzü aniden ciddileşti. Acı bir gülümsemeyle konuştu: “Ne yani… Sen de koynuna almak istemiyor musun beni? Bu değil mi amacın?”

Tarık bir anda Dicle’ye doğru adım attı. Aralarındaki mesafe neredeyse yok oldu. Gözleri birbirine kilitlendi, nefesi Dicle’nin yanağına değdi.

“Değil,” dedi fısıltıya yakın bir tonda. “Ben sadece zor durumda olan bir kızı kurtardım. Hepsi bu.”

Sonra parmağıyla Dicle’yi işaret etti.
“Seni.”

Geri çekildi, sessizce masasına döndü. Oturdu ama gözleri hâlâ dalgındı, elleri hâlâ titriyordu.