13. bölüm · BENİ YAKMADAN ÖNCE
BENİ YAKMADAN ÖNCE 13
Dicle hızlı adımlarla eczaneye girdi. Gözleri telaşlı, yüzü solgun, nefesi düzensizdi. Raflara göz ucuyla bakıp hiç durmadan tezgâha yöneldi.
— Merhaba, hoş geldiniz.
— Merhaba… Ben bir gebelik testi alabilir miyim?
Eczacı tezgâh altından küçük bir kutu çıkardı, Dicle’ye uzattı.
— Tabii, buyurun.
Dicle kutuyu aldı, parmakları hafifçe titriyordu.
— Ee… şey… ben bunun nasıl yapılacağını bilmiyorum. Tarif eder misiniz?
— Tabii. İçinden küçük bir test kaseti çıkacak. Yan tarafında idrar damlatmanız için bir bölme var. Temiz bir kaba idrarınızı yapın, kutudan çıkan damlalıkla iki üç damla damlatın.
Çift çizgi çıkarsa hamilesiniz, tek çizgi çıkarsa değilsiniz. Ama ikinci çizgi silik de çıkabilir, bu da gebelik olabilir demek.
Dicle başını salladı, gözlerini kaçırdı.
— Teşekkür ederim… Borcum ne kadar?
— 70 lira.
Dicle çantasından buruşuk birkaç banknot çıkardı, uzattı.
— Buyurun… Kolay gelsin.
— Teşekkür ederim. İyi günler.
Dicle kutuyu çantasına koydu. Kapıya yönelirken derin bir nefes aldı, bir an durakladı.
Dicle bir marketten içeri girdi, raftan bir karton bardak aldı ve parasını ödedi. Hemen ardından yakındaki bir pastaneye geçti.
— Bir çay, bir peynirli poğaça…
Tuvaleti kullanabilir miyim?
— Tabii, koridorun sonunda sağda.
— Teşekkür ederim.
Dicle koşar adımlarla tuvalete girdi, kapıyı kilitledi. Nefesi düzensiz, elleri titriyordu. Çantasından gebelik testini çıkardı, paketi açtı ve eczacının tarif ettiği şekilde testi uyguladı. Bekledi…
Dakikalar gibi gelen birkaç saniye…
Testte iki çizgi. Net, kırmızı.
Dicle’nin sesi kısılıp boğazı düğümlendi.
— Hamileyim…
Hamileyim…
Boşluğa bakıp yutkundu, gözleri doldu. Duvara yaslandı, elleri karnına gitti. Hafifçe bastırır gibi tuttu karnını.
— Allah’ım… ben ne yapacağım…
Bebeğim…
Bir yandan sessizce ağlıyor, bir yandan bakışlarını boşluğa sabitliyordu. Dünyası bir anda sessizleşmiş, zaman durmuş gibiydi. Her nefeste korku, şaşkınlık ve tarifsiz bir sorumluluk birbirine karışıyordu.
Tarık, Dicle’yi sokak sokak, bar bar arıyordu. Fotoğrafını elinde tutuyor, her karşılaştığına gösteriyordu.
— Bu kızı gördünüz mü?
Yüzler olumsuz cevaplar veriyordu. Her geçen gün umudu biraz daha eriyordu.
Dicle çalıştığı bara girdi. Hızlı adımlarla köşeye yöneldi, valizini toplamaya başladı.
— Ne oldu, kalacak yer mi buldun?
— Gidiyorum ben.
— Ne demek gidiyorum? Patrona ne diyeceksin?
— Cehennemin dibine gittiğimi.
— Başladık yine… Hayırdır, manitandan mı ayrıldın?
Gerçi seni şu tipinle sevecek biri bulman da zor ya, neyse dedi sırıtarak.
Dicle gözlerini ona dikti. Bakışları sert, gözleri doluydu.
— Şaka yaptım ya, samimiyetten… Hani arkadaşız diye.
— Seninle arkadaş olacağıma kanalizasyondaki farelerle arkadaş olurum, daha iyi.
— Ya ne dedim şimdi, amma abarttın. Yardımcı olmaya çalışıyorum.
— İyi, o zaman git benim yerime çalışacak birini bul. Ben gidiyorum. O göt patronuna da söyle… Allah onun da senin de belanızı versin!
Dicle valizini sürükleyerek bardan çıktı. Barmen arkasından şaşkın ve sessizce bakakalır.
— Manyak mıdır nedir?..
Dicle valizini zorlanarak sürüklüyordu. Omuzlarına çöken yük artık sadece fiziksel değildi; her adımıyla yorgunluğu, korkusu ve çaresizliği hissediliyordu.
Bir apartmanın kenarına yaslandı. Derin bir nefes aldı, gözlerini kapadı… Sonra tekrar yürümeye devam etti. Kendi kendine, bebeğine, hayatına mırıldanıyordu:
— Doğuramam… Beni sevmeyen bir adamın çocuğunu doğuramam… Ama kıyamam da… Minicik bir beden var içimde…
Sesi titredi, gözyaşlarını silerken devam etti:
— Onun suçu değil… Benim suçum. Ben… inandım. İlk defa sevildiğime inandım. Benim suçum…
Kafasını kaldırdı, gökyüzüne baktı, sessizce dua eder gibi:
— Allah’ım… Bana bir yol göster. Böyle bir hayata… Böyle bir yalnızlığa bebek getirmek… Ben ne yapacağım?
Yürümeye devam etti. Ayakları ağrıyor, her adımı daha da ağırlaşıyordu. Etrafına bakındı; tanıdık hiçbir şey yoktu.
— Neredeyim?.. Ne kadar yürüdüm böyle?..
Akşamın çöküşüyle birlikte parkın kenarındaki bir bankta yavaşça oturdu. Çantasından bir su şişesi çıkarıp birkaç yudum aldı. Gökyüzü gri-mor tonlara bürünmüş, sokak lambaları yalnızlığı görünür kılıyordu. Sessizlik, sadece rüzgarın hafif uğultusu ve kendi nefesinin yankısı vardı.
---
Tarık oturduğu arabada, elleri direksiyona sıkıca kenetlenmişti. Gözleri karanlığa dalmış, zihninde Dicle’nin yüzüyle dolup taşan anılar birbiri ardına geliyordu.
Gözleri kapalı, hafif bir dalgınlıkla kendi kendine mırıldandı: “Ne yaptım ben… Ona ne yaptım?”
Ve aniden, zihninde bir dizi görüntü canlandı. Sanki Dicle, önünde duruyordu.
Parkta Dicle’yle gülüştükleri o anlar… Ellerinin birbirine değdiği, gözlerinin birbirini bulduğu, zamanın sadece onlar için aktığı anlar… Deniz kenarında yürürken rüzgarın saçlarını savurması, hafifçe eğilip saçını gözlerinden temizlemesi… Sokakta çekilmiş özensiz ama içten fotoğraflar… Her biri Tarık’ın zihninde parlayan küçük ışıklar gibi…
Sonra görüntüler değişti. Tartışmalar… Sözlerin sertleştiği, mesafelerin arttığı anlar. Dicle’nin gözlerinden kayan bir damla yaş… Tarık’ın yüzünde suçluluk ve sertlik arasında gidip gelen ifade… “Ben… haksızım…” diye mırıldanır gibi…
Tarık, hayalindeki Dicle’ye uzanmaya çalıştı, ama elleri boşlukta kaldı. O an anladı: gerçek zaman, hayal kadar merhametli değildi. O gece söylediği sözler, sarhoşluğun etkisiyle kırıcı olmuştu. Ve bu kırıklık, şimdi onunla birlikteydi, hayalindeki Dicle kadar gerçek ve yakıcı.
Tarık, derin bir nefes aldı. Gözlerini açtı. Arabanın içinde yalnızdı. Ama zihninde, Dicle’nin o kırgın bakışları, sessiz ağlayışları hâlâ yanındaydı. Ve o an bir kez daha fark etti: kaybettiği şey, sadece bir anı değil, aynı zamanda kendisinin de bir parçasıydı.
