ARAYIŞ kitap kapağı

7. bölüm / 12

ARAYIŞ

Sahil Kenarı

Vaveyla Yazarı: Rabia Toprakk

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 12Şu an: Sahil Kenarı

Yirmi iki yaşında üvey olduğumu öğrenmiştim, hem de bir başkasından. Şimdi de aynı kişiden babamın okyanusa düştüğünü ve boğularak öldüğünü öğrenmiştim.
Beni delirten sorular aklımda çoktan dolanmaya başlamıştı bile... Benim babam, adımın gerçek anlamdaki bir büyüğü olan okyanusa mı düşmüştü? Boğularak mı ölmüştü? Bu nasıl mümkün olabilirdi?
Hem ben denizi çok severdim... Hatta o kadar çok severdim ki yüzme yarışmalarında birinci olmam umurumda olmaz, yalnızca suyla iç içe olmayı önemserdim. Ben, babamın denizin büyüğü olan okyanusta öldüğünü bilmeden denizle arkadaş olmuştum... En önemlisi de bunu bilmeden okyanusun küçük adını taşıyordum.
Deniz...
Deniz isminden bir gün nefret edeceğimi söyleselerdi buna gülerdim. Ama şimdi bunu yaşamıştım ve bu isimden nefret etmiştim.
Benim babam ölmüştü!
Hem de en yakın arkadaşının kullandığı uçaktan düşmüştü...
Hayır, bu mümkün olamazdı. Babamı tanımıyordum, adını bile bilmiyordum. Şu an ne yapacağımı hiç bilmiyordum. Kahretsin, ben ne bok biliyordum! Bir yabancıdan öğrendiğim iki sikik bilgiden başka bir bok bilmiyordum.
Ben nasıl böyle boktan bir hayatın içine düşmüştüm? Ve bundan sonra ne yapacaktım?
"Mira duyuyor musun beni?!"
Barçın'ın bağırışıyla lacivertlerine dalıp gittiğimin farkına varmış ve irkilerek kendimi toparlamaya çalışmıştım. Önümüzdeki günlerde nasıl toparlanacağımı da bilmiyordum...
Telefonumun elimden kayıp düştüğünü gördüğümde Barçın'a cevap vermeden eğilip telefonu aldım.
"Kızım bütün kalçan ortaya çıktı."
Barçın'ın gevelenmesini, kalçamın açılmasını umursamadığım kadar umursamadım. Akşamdı, bu yüzden hava karanlıktı. Yani kimse kalçamı göremezdi.
Doğrularak telefonumun kırılıp kırılmadığını kontrol ettim.
"Kafama vurup kaçmanın hesabını verdikten sonra neden yüzünün sirke attığını söyleyeceksin."
Yüzümü bu karanlıkta nasıl görüyordu bu karşımdaki dev?
Ayrıca ona hesap vermek zorunda değildim.
"Kafana vurma sebebimi kafana vururken söylemiştim..."
Kafamdaki şapkayı çıkartıp beni çenemden tutmasıyla büyük bir şok yaşamıştım. Bana dokunmasına izin vermemiştim!
"Tamam... Öbür soruma cevap ver şimdi."
Çenemi ellerinin arasından kurtarıp gözlerimi ondan geri çektim. Lacivertleri bana okyanusu hatırlatıyordu...
"Barçın neredesin sevgilim sen?"
Bar kapısı açılıp kapanırken İpek bize doğru yürüdü. Biz de en tenha köşedeydik. Yanlış anlaşılma olsun istemiyordum. Kim böyle bir şeyi isterdi ki?
Barçın benden uzaklaşıp İpek'e döndüğünde ben de telefonu cebime atıp Barçın'ın yanından geçerek yarım saatlik işimin başına döndüm.
Tezgâha geri döndüğümde Beril yanıma gelmişti fakat yüzümün bembeyaz olmasına rağmen hiçbir şey sormamıştı. Kimsenin bu saatten sonra benimle konuşmasını istemiyordum.
Tezgâhın önündeki işlerimi yaparken bazı gözlerin ağırlığı altındaydım. Ama bunu umursayamıyordum çünkü aklımda bambaşka bir sorun vardı.
Benim artık gerçek ailemi bulmam lazımdı.
Ama nasıl?
***
Bardan çıktıktan sonra ilk işim Batu'ları arayarak onlara gelemeyeceğimi söylemek olmuştu. Neyse ki beni gelmem için zorlamamışlardı. Ben de düşüncelerimin ağırlığı altında eve gelip duş aldıktan sonra üzerime rahat olsun diye geceliklerimi giymiştim. Saçlarımı kurutma gereği duymamış ve Leyla'ya yorgun olduğumu söyleyip odama kapanmıştım.
Çantamdan sabah okuduğum kitabı ve küçük, yumuşacık örtüyü alarak balkona çıkmıştım. Saçlarım ıslak olduğundan rüzgâr başıma vurdukça sabaha hasta olacağımı anlamıştım. Hasta olmam benim için sorun değildi. Sadece Leyla'nın söylenmelerine katlanmak zorunda kalmak sorundu.
Balkondaki sallanan sandalyeye oturup üzerimi örttükten sonra kitabı kaldığım yerden okumaya başladım. Aklımdaki cevapsız sorular bitmek bilmezken okumak çok zordu. Cümleleri anlayamadığım için tekrar tekrar okuyup durmam bir süre sonra gözlerimi ve beynimi yormuştu. Sonunda olduğum yerde derin bir karanlığa çekilmiştim...
"Deniz uyan, okula geç kalacağız."
Gözlerimi güneş ışığının yüzüme vurmasıyla yüzümü buruşturarak açmıştım. Esneyerek yerimde doğrulduğumda Leyla kaşlarını çatarak "Kızım hızlı ol, yoksa seni bırakıp gideceğim."
dedi.
Omuzlarımı kaldırıp indirdiğim sırada yere düşen kitabımı kaldırıp sandalyenin kenarındaki masanın üzerine bıraktım.
"Sen git, ben yarım saate gelirim. Zaten sınıfta kaldım..."
Leyla yanağıma bir öpücük bırakıp bir şey söylemeden yanımdan ayrılınca ben de dünkü sesi kafamdan koparıp atmak istiyordum. Hâlâ etkisinden çıkamamam normaldi...
Acaba babam ölmeseydi beni o canavar aileden korur muydu? Ya da babam da mı beni bırakmıştı? Babamın mezarı var mıydı?
Birbirinden bağımsız görünen sorularım aslında benim için en önemli sorulardı...
Bunları düşünmemeye çalışarak balkondan çıktım ve kitabı masamın üzerine bıraktıktan sonra dolabımdan çıkardığım beyaz crop gömleğimi ve sarı renkli kargo mini eteğimi giydim.
Bundan sonra ne giydiğimi önemsemeyecektim. Başıma kötü bir şey gelse umurumda bile olmazdı. Sanki hayatımın bir anlamı kalacakmış gibi...
Çünkü ben kimsesizdim. Ben bunu daha küçük yaşlarımdayken hissetmiştim. Kimsesiz olduğumu...
Çok can yakıcı bir histi bu. Küçükken üvey olduğunu bilmeden, ailen sandığın kişiler tarafından kimsesiz hissettirilmek berbat bir duyguydu. Kendini değersiz hissettiriyordu bu duygu.
Sekiz yaşımdayken ilk arkadaşımı edindiğimde kimsesiz olmadığımı hissettiğimde ise bu duyguya alışmak uzun sürmüştü. Şu anda da öyleydim. Çocukluk arkadaşımdan gördüğüm küçücük ilgiyi sanki yıllardır görmüyormuşum gibiydim. Leyla'ya ilk tanıştığımız zamanki kadar hem yakın hem de o kadar uzaktım.
Ben, babasının yanına ulaşmak için her türlü yolu deneyecek bir kız olacağımı henüz bilmiyordum...
Saçlarımı tarayıp sıkı bir at kuyruğu yaptım. Aynadan boynumdan sarkan kolyeye bakıp bütün kötü enerjimi ona aktardım ve masamın üzerinden çantamı alarak önce odamdan beyaz spor ayakkabılarımı giydim, ardından evden çıktım.
Çantamdan kulaklığımı çıkartıp kulağıma takarken demir kapıyı itekleyerek açtım. Spotify'dan rastgele bir şarkı açtıktan sonra telefonu ve kulaklığın tekini çantama koydum. Bir kulağım dışarıdaki sesleri duymalıydı.
Fakültenin önüne varana kadar etrafıma bakınarak yürümüştüm, bu yüzden boynum ağrımıştı. Fakülteye girmeden önce kendimi Nilay ablaya gülümsemeye zorlayarak günaydın dedim ve kendime ıhlamur aldım.
Sınıfa girdiğimde çoğu kişinin bakışları beni bulmuş olmasına rağmen rahat bir tavırla ıhlamurun son yudumunu da içip kenardaki çöp kutusuna attım.
Keşke bazı düşünceler de bu çöpler gibi kıyıda köşede duran çöp kutularına atılsaydı da ben de saçma düşüncelerden kurtulsaydım.
Leyla, iş yerinde hariç etek ve gömlek giyindiğimi en son on sekiz yaşımdayken görmüş olduğu için gözlerini şaşkınlığını belirtircesine açmıştı. Elimle önümdeki perçemleri düzeltirken yanındaki boş yere oturdum.
"Deniz senin ayarlarınla mı oynandı?"
Leyla'nın sorusunu, önümüze geçmiş olduğunu yeni fark ettiğim Batu duyduğu için kısık sesle gülmüştü. Leyla'ya cevap vermekle uğraşmadım fakat önümdeki Batu'nun saçlarından acıtmayacak şekilde tutup çektim ve kafasını arkaya doğru eğmesini sağladım.
Gözleri elalarıma tutunduğunda kaşlarımın çatık olduğunu görmüştü.
"Gülme geri zekâlı, dersine odaklan."
Saçlarını elimle karıştırdığımda ilk defa birisinin saçlarına dokunmak bu kadar hoşuma gitmişti. Bana abi sıcaklığında göz kırpıp gülümsedikten sonra kafasını eğdiği yerden doğrulttu.
Ellerim yine saçlarına çıkacaktı ki Barçın'ın "Mira şuradaki kalemi verir misin?" diye soran sesiyle elimi geri çekip ona döndüm. Bana değil, eliyle gösterdiği yere bakıyordu. Gözlerim hemen ayak ucumdaki kaleme kaydığında oflayarak omuzlarımı çökerttim.
"Düşürdüğün kalemi kendin alamaz mısın amına koyduğum?"
Söylensem de kalemi alıp ona uzatmıştım. Gözlerini ona uzattığım kalemden bir saniye bile çekmeden kafasını iki yana salladı.
"Kendim almam için bir kıymeti yok onun."
Elimden alacakken söylediği cümleyle kalemi ondan kaçırdım.
Bu hareketimle lacivertlerini bana çevirdi ve göz göze geldik. Kalemi baş hizama kaldırdığımda gözlerini gözlerimden çekmese de hareketlerimi izlediğini biliyordum.
Tükenmez kalemi fazla baskı uygulamadan tek elimle ikiye böldüğümde ne yaptığımı anlayamaz bir ifadeyle bir bana, bir de mürekkebi etrafa sıçrayan kaleme bakıyordu. Kırılma sesini duyan kişiler buraya doğru baktığında aralarındaki İpek bana ölümcül bakışlar atmaktan başka bir şekilde bakmıyordu.
Barçın'ın meraklı bakışlarına düz bir ifadeyle baktım.
"Kıymeti yoksa benden niye kalemi alıp sana vermemi istedin?"
Elimin mürekkep olması umurumda değilken lacivertlerinin bakışlarındaki değişen ifadede biraz sinir vardı. Neden öfkeliydi bu? Kalemini kırdığım için olamazdı değil mi? Kendine milyonlarca bu kalemden alabilirdi!
Ben de bakışlarımı elimde ikiye bölünen kaleme çevirdiğimde benim de bakışlarım değişti. Ama ben buruk bir tebessüm kondurmuştum dudaklarıma.
"Kıymeti olmayan her eşya ya da canlı, bir gün kırıldığında veya parçalandığında etrafındaki herkese fayda verdiği gibi zarar da veriyor..."
Gözlerimi beni pür dikkat dinlercesine bakan gözlerine dikip kafamla kalemi gösterdim.
"Bak, kıymetinin ne olduğunu bilmediğin kalemin şu an bütün her yeri boyadı. Ama kalemin kırılmasaydı sen bununla yazıp çizmeye devam edecektin, yani sana yararı olacak, bize zararı dokunmayacaktı. Demek istediğim şu; bir şeylerin kıymetini yok sayma ki sonradan bunun için pişman olma."
Edebiyat dersinden hep sınır puanla geçtiğimi söylemiş miydim ben? İnsanlarla çok konuşmadığım için konuşmayı unutmuş gibi, ne diyeceğimi bilmeden konuşmak garip gelse de konuşarak kafamı dağıtabildiğimi fark ettim.
Saçma sapan konuşma fikri çık aklımdan.
Barçın muzır bakışlarını benden çekmediğinde yanaklarımın neden kızarmaya başladığını sorguladım. Bana öyle bir bakıyordu ki utanmaya başladım.
Bakışlarımı kaçırırken elimin mürekkep olduğunu hatırladım ve uyuyan prensesin yanağına bir öpücük kondurup yerimden doğruldum.
"Benim kalemimi kullanabilirsin."
Kalemini kırdığım için kendi kalemimi ona uzattığımda da sadece gözlerime bakıyordu. Ben ise gözleri hariç her yere...
Elimdeki kalemi alıp sırasına bıraktıktan sonra yerinden doğrulması beni şaşırtmıştı. Temiz elimi sevgilisinin önünde tutması ise yüreğimde zelzele yarattı. Kalbimin çırpınışlarına karşı küfür savurduğum sırada kimseye daha fazla rahatsızlık vermeden beni ve kendisini sınıftan çıkardı. İpek'in de yerinden doğrulduğunu göz ucuyla görmüştüm.
Kaşlarım daha da derinden çatılınca başım bu duruma katlanamadığı için ağrımaya başlamıştı bile.
Elimi sertçe Barçın'ın elinden çektiğimde "Ne yapıyorsun ya sen?" diyerek yüzüne bakmıştım. Üzerime bir adım attığında ben doğal olarak bir adım geriye çekilmiştim. Üzerime gelmesini hiç sevmemiştim.
"Sevgilimin yanında benimle konuşurken bir daha kızarma."
Bir dakika, ne? Benim kızarmamı sağlayan oydu!
Siktir, ben ne yaşıyordum şu an?
"Kızarmadım ben. Siktir git başımdan. He bu arada sende benim elimi bana sormadan tutma. Hatta sen direkt beni tutma."
Kafamı kaldırmaktan yorulduğum için derin bir nefes verip başımı eğdiğimde onun da ellerini kafasının arkasında birleştirip kafasını kaldırdığını gördüm.
"Barçın bu neydi şimdi!"
İpek'in sesiyle "Al işte şimdi de bunu musallat ettin başıma Allah'ım. Ben ne günah işledim de bu dünyaya geldim?" diye gevelenerek yanlarından ayrıldım.
Cidden şu an yerin dibine girmek istiyordum. Sıkıntılı bir nefes verip Allah'ımdan sabır diledim.
Lavaboya girip elimdeki tükenmez kalemi çöpe attım. Elimdeki mürekkebi de sabunla çıkartabileceğim kadar çıkardım ve güzelce yıkadım.
Suyu görünce dahi babam geliyordu aklıma. Bir kere bile yüzünü görmediğim babam...
Aynaya yansıyan gözlerimle göz göze geldiğimde "Senden nefret ediyorum." diyerek fısıldadım.
Kendimden nefret etmemi isteyen... Bunu düşünmek bile istemiyordum. Kafamı iki yana sallayıp elimde kurutmak için aldığım peçeteyi de çöpe attım.
Geri zekâlı elimi tutmuştu!
Ben bana dokunma dedikçe dokunması tahammül edilemeyecek bir şeydi. Kapıyı kırarcasına açtığımda kapı duvara çarptığı için çok ses çıkarmıştı. Yüzümü buruştursam da sınıfa hiçbir şey olmamış gibi girip sırama oturdum. Sema hocanın ve sınıfın bakışlarını üstümde hissettiğimde dilimi ısırdım.
Barçın yüzünden ben bu bakışlara maruz kalmak istemiyordum!
Batu'nun saçlarından tutarak onu kendime çektim ve dudağımı küçük kulağına değecek kadar yaklaştırdım. "Barçın'ı rezil etmemiz lazım."
Kısık sesle güldüğünde suratımı astım.
"Neden gülüyorsun sikik şey?"
Ona küfretmeme rağmen gülmeye devam edince saçlarını çektim. Gülmesi kesilen Batu'ya ters ters bakarken "Acıdı mı lan?" diye sordum.
Başını bana doğru çevirdiğinde aramızda iki parmaklık mesafe vardı. Yüzümü uzaklaştırmadım, o da bunu sıkıntı etmedi. Hatta alnıma bir öpücük bıraktı.
İlk defa Leyla hariç birisi öpmüştü beni...
Çünkü beni kimse bu kadar içten öpmek istemezdi. Yalandan öpmeye çalışanlara izin vermiyordum. Sahte olan hiçbir şeyi de sevmiyordum. Bu dostluk olsun ya da başka bir şey olsun, fark etmezdi. Kimse yalandan öpülmek istemezdi zaten...
"Sen bana bırak. Bu arada ne oldu, neden seni sınıftan çıkardı?"
Sıkıntılı bir nefes verdiğimde nefesim saçlarına karışmıştı. Kolumu kafasının altına koyarak ona rahat bir pozisyon verdiğimde sırıtmıştı. Bu iyiliğimi unutmasındı.
"Gereksiz bir uyarı için... Neyse, ben yarın akşam kafa dağıtmaya sahil kenarına gideceğim, sen de gelmek ister misin limoncuk?"
Sarışın olduğu için ona limon demiştim. Ve bazen gerçekten yüzü ekşitecek hâlleri de oluyordu.
Yarın kafa dağıtmamın sebebi bugün dolu olduğumdandı. Gece ikiye kadar barda çalışacaktım. Yarın da çalışacaktım fakat gece yarısından önce bitiyordu işim...
Hiç düşünmeden "Gelirim... Zaten yarın için herhangi bir planım yoktu." dediğinde gülümsedim.
Batu'ya alışmıştım. Beni eğlendirmesine daha çok alışmıştım... Tatlıydı, anlayışlıydı, kafa dengimdi. Onunla konuşmanın bana iyi geleceğine emindim.
Kahvelerine bakmak bana huzur veriyordu. Şu an da tüm dünya dursa saatlerce kahvelerine bakabilirdim. Ama dünya durmadığı için, hayat devam ettiği için Batu bu sefer yanağıma bir öpücük bıraktı ve kolumdaki başını kaldırıp derse odaklandı.
Ben de lacivertlerinin ağırlığını üzerimde hisseder hissetmez Barçın'a döndüm.
Kızların bile sahip olmak isteyeceği kadar düzgün biçimli kaşlarını bana bakarak çattığında delirmek üzere olduğumu düşündüm. Sakin kalmayı seçerek göz kırptığımda bana anlayamaz bir ifadeyle baktı. Bunu benden beklemiyordu. Ben de beklemiyordum açıkçası...
Önüme dönerek kafamı sıraya gömdüğümde gözlerim kendiliğinden kapandı. Hocanın sesi kesilirken derin bir karanlığa çekildiğimde kulağıma onun sesi ve üstüme onun portakalı anımsatan kokulu ceketi geldi. Ceket üstüme örtüldüğü an soğuduğunu bile anlamadığım vücudum ısınmaya başladı.
"Ders bitti ama senin dersin yeni başlıyor deniz yıldızı... İyi uykular."
Kulağımdan çekilen sesine karşılık ona söylenmek istiyordum. Ne dediğini bu zihinle algılayamadığım için uykudan sonraya erteledim ve onun kokusunu içime çektim.
Barçın portakal kokuyordu
***
"Deniz! Lan uyansana amına koyayım!"
Leyla'nın sesiyle ve sallanmaya başlamamla gözlerimi zorlukla araladım. Sırtımda büyük bir yük varken esneyerek kafamı sıradan kaldırdım. Gözlerim aydınlığa alışana kadar uyku sersemliğini atlatmayı başardım.
Üzerimden siyah bir ceket Leyla tarafından çekildiğinde kaşlarım çatıldı.
Bu ceket neyin nesiydi? Hem neden sınıf boştu? En son kafamı sıraya gömmüştüm ve gözlerimi kapatmıştım...
Siktir!
Kulağıma onun sesi gelmişti!
Bu, Leyla'nın elinde bana öldürücü bakışlar atarak gösterdiği siyah deri ceketti. O da Barçın'a aitti.
Gerçekten boktan beter bir durumdaydım...
Kulağıma söylediği sözle ise durumumu unutturdu. Bana dersin bittiğini söylemişti. Sonra da benim dersimin yeni başladığını söylemişti. En önemlisi bana Deniz yıldızı demişti!
O benzetmeyi hiç sevmesem de benim de adım Deniz değildi.
Sevgilisi ve herkesin önünde hem elimi tutuyordu hem de beni uyarıyordu, sonra ben uykuya dalmadan önce gelip ceketini üzerime örtüyordu.
Bilmiyorum ama ondan korkmam gerekiyor gibi hissediyordum. Ondan uzak durmalıydım. Kendimden onu uzaklaştırmalıydım. Yoksa gelecekte başıma iş açacaktı.
Peki bunu başarabilecek miydim?
Onun lacivertlerine bakmaktan kaçınabilir miydim?
Ben bunu yapardım ama onun bana olan bakışları devam edecekti...
"Kızım kalksana, saat dört olmuş ve senin işin var ama sen kalkmıyorsun."
Leyla sayesinde işimin olduğunu hatırladığım an yerimden kalktım ve Leyla'nın elindeki ceketi alıp yanaklarına sulu öpücükler bıraktım.
"Akşam geç geliyorum, beni beklemene gerek yok."
Onu orada bırakıp hızlı adımlarla sınıftan çıktım. Fakülteden de çıkmıştım ki büyük bir elle ağzım kapandı. Açıkta kalan belime de bir kol sarılırken ne olduğunu anlayamamıştım. Köşeye doğru çekildiğim an sırtım beni tutan kişinin göğsüne yaslandı.
"Sessiz ol ufaklık."
Batu'nun sesiyle rahatlamıştım. Beni neden yakalamıştı bu çocuk?
"Şuradakileri görüyor musun?"
Ağzımdaki elini çekse cevap verebilirdim. Eliyle gösterdiği yeri gayet iyi görüyordum. Barçın ve İpek yine yer fark etmeksizin öpüşüyorlardı.
Bari dışarıda öpüşmesinlerdi... Gerçi bana ne, bu onların meselesiydi.
Kafamı salladığımda "Hah, işte şimdi rezil edelim istiyorsan?" dedi sorar gibi.
Kafamı arkaya atıp çenesine baktığımda kaşlarım sorgularcasına çatılmıştı. Boştaki elimle ağzındaki elinin üstüne iki kez vurduğumda ağzımı hâlâ bırakmadığını fark ederek güldü.
"Pardon, kendimi fazla kaptırdım bu senaryoya."
Kafamı sabır çekercesine sallayıp bedenimi ondan ayırdım.
"Nasıl yapacağız? Hem benim çok vaktim de yok."
Yüzüm asılırken ona dönmüştüm. Düşünceli bir tavırla çenesini kaşıdıktan sonra gözlerini elimde tuttuğum cekete kaydırdı.
"O ceket onun değil mi? Sende ne işi var?"
Gözlerimi kaçırıp "Uyurken üzerimi örtmüş olmalı. Neden böyle bir şey yaptıysa?" diye mırıldanmıştım. Sanki bilmiyormuşum gibi...
Batu kaşlarını çatıp elimdekini almak için elini uzatmıştı ki hemen geriye bir adım atıp bunu engelledim. Aklıma bir fikir gelmişti çünkü.
"Dur, onları utandırmanın bir yolunu buldum limoncuk."
Göz kırpıp, sinsice sırıttığımda gözleri kısılmıştı.
"Ne yapacaksın merak ediyorum."
Geriye çekildiğinde elimdeki ceketi almaya çalışmayacağını anladım. Gülümseyerek kollarımı boynuna doladım ve ona sarıldım.
Bu hareketime ikimiz de şaşırsak da Batu da sarılışıma karşılık verdi.
"İlk defa Leyla hariç birisine sarılıyorum limoncuk. Yani benim için kıymetli olduğunu varsayabilirsin."
Birde o hariç ama onu söylemeye gerek yoktu...
Saçlarımın arasına bir öpücük bıraktığında gözümden bir damla yaş dökülmüştü. Bu sarılışlara alışkın değildim. Saçlarıma öpücük konulmasına hiç alışkın değildim.
"Bana aşık falan oluyorsundur belki."
Dalga geçmesiyle dramdan çıkıp onu kendimden uzaklaştırdım. Onun da beni kardeşi olarak gördüğünü gözlerinden anlayabiliyordum, bu yüzden bana art niyetle yaklaşmayacağını da biliyordum.
Şaka yaptığını belirtircesine dil çıkarttığında güldüm.
"Neyse limoncuğum, zaman daralmadan önce şu çifte kumruları biraz utandırayım."
Yanağına öpücük bırakıp yanından ayrıldım ve elimdeki ceketi daha sıkı tuttum. Bugün beni utandırmasının cezasını en kısa sürede ödemeliydi.
Barçın'lara yaklaşırken yavaşladım. Barçın'ın gözlerinin açık olduğunu ve beni görmesiyle kaşlarını çattığını görünce yutkundum.
Bana neden hep kaşlarını çatarak bakıyordu bu piç?
"İpek sana dur dedim."
Barçın, İpek'i kendinden uzaklaştırıp yerinden doğrulduğunda bana sorgularcasına bakıyordu.
Bu kadar hızlı ayrılmasının nedeni ne olabilirdi?
Gözleri beni taradıktan sonra arkama kaydığında ellerini yumruk yaptı. Arkamda onu daha da sinirlendirecek ne vardı?
Omzuma dokunan elle dilimi ısırdım. Batu'nun beni yalnız bırakmayacağını düşünmüştüm zaten.
İpek üstünü başını düzeltirken Barçın bize doğru bir adım attı. Dudağındaki pembe ruja gözlerim kaydığında kafasını başka tarafa çevirdi.
"Neden buradasınız?"
Kolunun iç kısmıyla dudaklarını sildikten sonra ilk sorduğu soru buydu. Bir bana, bir Batu'ya baktığında elimdeki ceketi havaya kaldırdım.
"Sevgilin üşüyecek, ona bunu vermek ister misin?"
Kaşlarını çatarak bana öldürücü bakışlar atmaya başladığında Batu bir adım öne çıktı.
"Deniz'i düşünmene hiç gerek yok Barçın."
Limoncuğumun bana ilk adımla seslenmesini sorun etmedim fakat buraya onları utandırmak için değil de kavga etmek için gelmesini umursamak zorunda kaldım.
Boştaki elimle elini tuttuğumda Barçın'ın bakışları direkt birbirine kilitlenen elimize düşmüştü. Dişlerini sıkarak geri Batu'ya baktı.
"Deniz'i düşünende kim?"
İpek'in sert sesiyle Batu'nun elini daha sıkı tuttum.
"Sevgiline sahip çıkmayı öğren İpek. Yoksa yakında çok gözyaşı dökebilirsin..."
Batu'nun söyledikleriyle Barçın'ın sabrı taşmış gibi, yumruk yaptığı eliyle Batu'ya hamle yaptığında Batu'nun önüne geçip Barçın'ın elini tutmaya çalışmıştım fakat o kadar hızlıydı ki yumruğunu durduramadım.
Yüzüme gelen darbenin şiddetiyle acıyla inledim. Çok kötü bir darbeydi bu...
Çenem kırılmış olmasın lütfen.
Başım sağ tarafıma düşerken dudağımın kenarından ve burnumdan kan geldi. Bu darbeyi hayatım boyunca unutmayacaktım. Aynı küçükken yaşadığım o acı dolu anlar gibi yüzümü yaralamıştı.
Barçın önümde kaskatı kesilirken Batu'ya sıkı sıkı tutunuyordum. Bayılacak gibi hissediyordum...
"Lan!"
Batu beni hemen dibimizdeki banka oturtup çenemi tuttu ve endişeli gözlerle yüzümü inceledi.
"İyiyim limoncuk."
Hayır, hiç iyi değildim.
Batu "Yalan söyleme bana... Bayılacak gibisin. Kızım rengin daha da soldu." diyerek telaşla etrafına baktığında gözlerimi yorgunluktan yumdum.
"Kız kötü durumda... Barçın Batu bir şey yapın!"
İpek'in beni düşündüğünü sanmıyordum. Umurunda olup olmadığını bilmiyordum... Ayrıca bir yumrukla her şeyin sonlanmayacağını biliyordum.
Çenemdeki el çekilirken Batu'nun yerinden doğrulduğunu hissettim. Gözlerimi zorla açtığımda Barçın'ın lacivertleriyle karşılaştım.
"Seni öldüreceğim lan!"
Batu Barçın'ın yakasına yapıştığında bile benden çekmedi o mezarı anımsatan lacivertlerini.
"Batu... Dur lütfen."
Sesimi çıkartmak için bu kadar çabalamam küfür savurmama neden olmuştu.
Batu'yu korumaya çalışırken yüzüme bu kadar sert bir darbe almıştım. Umarım kalıcı bir şey olmamıştı.
Batu yumruğunu tam Barçın'a yönelteceği sırada başka bir el onu tuttu. Şükürler olsun ki Aras ve Kaan gelmişlerdi.
"Ne oluyor burada?"
Aras Batu'yu ittiğinde de mandalinanın "Ölü kız sana ne oldu asıl?" diyen sesini duyduk.
Mandalina önümde diz çöküp yüzümü ellerinin arasına aldığında acıdan dolayı inledim. Dokunduğu için acımıştı...
"Bunu kim yaptı?"
Taha'nın sakin sesiyle gözlerimi ona çevirdim. Benim ona bakmamla bütün sakinliği geçti ve yerine büyük bir öfke geldi.
"Kim yaptı lan bunu?!"
Keşke yumruğun önüne atlamasaydım. Bu üçlü ortalığı velveleye vermese iyi olacaktı.
Kaan ve Aras'ın da gözleri üzerime çevrildiğinde artık tüm bakışların odağı bendim.
Batu tekrar önüne dönüp yumruk olan elini Aras'tan kurtardığı gibi Barçın'a bir yumruk savurdu. Böylelikle kimin bana bunu yaptığını anlayan Taha "Senin ebeni sikerim lan!" dedi ve Barçın'a doğru hızlı adımlarla ilerledi.
Taha'nın sert bir hamlesiyle Barçın sendeleyip yere düştüğünde gözlerimi kaçırdım.
Mandalina alnıma bir öpücük bırakıp "Güzelim benim, ufak bir işim var. Sakın ben yokken bayılma, tamam mı?" diye sorduğunda gözlerimi devirdim.
"Sen geldiğinde bayılayım mı yani?"
Kafası tek bir sorumla karışmıştı. Kaşlarını sorgularcasına çatarken "Ben geldiğimde niye bayılıyorsun güzelim?" diyerek düşünmeye başladı.
Cidden kafası karışmış mıydı bu çocuğun?
"Çağan ne sikim düşünüyorsun yine? Gelip bu sike güzel hamlelerinden birini yapsana!"
Taha'ya kaşlarımı çatarak baktığımda Taha kafasını "Ne?" dercesine sallamıştı.
Mandalina kafa eğildiği yerden doğrulduğunda yüzümdeki ellerini tutup "Mandalina beyciğim beni bırakma." dedim.
İstek dolu bakışlarımı karşılıksız bırakamadı ve yanıma oturdu.
"Çağan gelmezsen seni gebertirim."
Taha'nın tek cümlesiyle Çağan tekrar yerinden doğruldu ve bana bir kez olsun bakmadan ellerini benden kurtarıp yerdeki Barçın'a doğru yavaş yavaş yürüdü.
"Mandalina seninle bir daha konuşmam!"
Beni duymamış gibi yaparak Barçın'ın yakalarından tutup onu ayağa kaldırdı. Barçın'a dudağının patlaması hariç ciddi bir şey olmamıştı... Nasıl ya?
Aras ve Kaan'ın köşeye çekildiklerini ve bana özür diler gibi baktıklarını görünce şoke içinde onlara baktım. Arkadaşları kavga ederken öylece kenarda mı duruyorlardı? Ne biçim arkadaşlardı bunlar?
Çağan'a baktığımda Barçın'ın kollarından tutarak onu hareketsiz hâle getirdiğini gördüm. Tam bir hamle daha yapacakken Leyla'nın "Durun! Deniz buna dayanamaz." diyen sesiyle Çağan durdu.
Ben de gözlerimi kapatmak için kendimi hazırlıyordum...
Kalbim küt küt atarken Leyla Çağan ile Barçın'ı ayırdı.
"Deniz'in halini görmüyor musunuz? Kız kan görünce çıldırmadığına şükredin siz!"
Çağan'ları ayırır ayırmaz önüme geldi. Kan görünce çıldırmayı üniversiteye gelir gelmez atlatmıştım fakat etkisinden uzun süre boyunca çıkamayacaktım. Kendi kanımdan ve benim yüzümden akan kandan nefret ettiğimden içim altüst oluyordu...
Barçın yere çökerken gözlerime bakmaya devam etti. O kadar ruhsuzdu ki bakışları sanki bıçak ucu kadar keskindi de kalbime saplanmış ve kesmişti.
Leyla'nın yüzüme dokunmasıyla bakışlarımı ondan çektim.
Bana endişeyle bakan Leyla'nın yeşillerine düz bir ifadeyle bakıp "Eve gidelim." dedim.
Leyla omuzlarını çökertirken gözlerini dudağımın kenarından ve hâlâ kanayan burnumdan ayıramıyordu.
Batu yanımıza geldiğinde ise bana sormadan beni kucağına aldığı için Leyla da yerinden doğrulmuş ve bizi takip etmeye başlamıştı.
Batu'ya çatık kaşlarla baktıktan sonra bakışlarımı mandalina kafaya çevirdim.
"Seninle konuşmayacağım Çağan."
Yüzünü asarak bana suçlu ama kendisini suçsuz sanan çocukların baktığı gözlerle baktığında bu sefer de Taha'ya baktım. Aralarından en büyük olan oydu ve en umursamaz gibi görünen de oydu.
"Senin yüzüne bile bakmayacağım. Ama o uçan tekmeyi öğrettikten sonra."
Sırıtarak yanağımdan bir makas aldığında eline vurdum.
"Acıyor sikine koyduğum."
Limon ve mandalina kafa gülerken Taha "Kız düzgün konuş." diye bana uyarı dolu bakışlar attı.
Onu umursamadım.
"Sikine koyduğum... Güzel küfürler üretiyorsun."
Batu'nun da yanağına acıtmayacak şekilde tokat attığımda sadece mandalina kafa gülüyordu.
"Bakıyorum da seninle konuşmayacağımı söylediğimden beri daha çok gülüyorsun mandalina kafa."
Anında susan mandalinaya ters bir bakış yolladım.
Sonunda hepsi susmuşlardı...
Siyah bir Lamborghini'ye yaklaştığımızı görünce tekrar Batu'ya döndüm.
"Beni nereye götürüyorsun limoncuk?"
Onun için yumruk yediğim yanağımı öperek "İstersen bizim kaldığımız eve götürebilirim, istersen de sizi evinize bırakabilirim. Tabii önce yaralarına merhem sürersek." diye beni cevapladı.
Onların evinde kalmayacağım için bunu hiç düşünmeden reddettim.
"Beni eve götürün."
Yüzümü Batu'nun boyun girintisine gömdüm ve gözlerimi kapattım.
"Ölü kız neden yumruk yedi o piçten?"
Mandalina kafanın sorusuyla Batu yutkundu. Onun için yumruk yediğimi söylemeye zorlandığını anladığımda yüzümü açığa çıkartıp gözlerini bana mahcup bir ifadeyle bakan Batu'ya gülümsedim.
Bugün ona ve diğer iki abiciklere karşı ilk yakınlaşmamdı. Onlara bu kadar yakın hissetmem iyi hissettiriyordu.
En azından artık birilerine güvenebiliyor ve dokunabiliyordum...
"Boş verin bunu. Hem ben sizle konuşmuyorsam siz de benim hakkımda konuşmayacaksınız."
Batu'nun yanağına sulu bir öpücük bıraktım. Onu doyasıya öpmek istiyordum. Nedenini bilmiyordum.
Leyla hariç ilk defa bu üç adamla sarılıyor, öpüyor ve konuşuyordum. Garipti... Özellikle benim gibi kimseyle konuşmayacak kadar korkak, kimseye dokunamayacak kadar ürkek, kimseye kendimi bırakacak kadar güvenmeyen birisi için.
Yani benim için.
Ben bugün bu üç adamla güvensizliğimi yenmenin ilk adımını da atmıştım resmen!
Arabaya bindiğimizde, Leyla evin adresini verip yola çıktığımızda ben Batu'nun kucağından inmemiştim. Buna hem o izin vermemiş hem de ben istememiştim.
Yani isteseydim, o izin vermese bile inerdim.
Leyla bana yaşlı gözlerle bakarken ben ön yolcu koltuğunda düşünceli bir şekilde yolu izleyen Taha'ya, neden böyle dalıp gittiğini anlamak istercesine bakıyordum.
"Taha uçan tekmeyi bana ne zaman öğreteceksin?"
O hareketi öğretirse kendimi savunmaya daha az korkardım. En azından gerektiğinde kendimi koruyabilirdim.
Taha bana cevap vermedi çünkü gerçekten derin düşüncelere kapılmıştı.
"En kısa zamanda öğretir öğretmesine de neden öğrenmek istiyorsun?"
Mandalina kafaya kafa atmak istediğimi birisi ona söyleyebilir miydi? Çünkü benimle konuşmak için fırsat kolluyordu!
"Batu şu soyulmamış mandalina kafaya onunla konuşmayacağımı söyler misin?"
Leyla gözyaşı dökmeyi bırakıp kıkırdadığında ben de göz devirdim.
Batu da kısa bir an için güldü, sonra benim yüzümdeki yaraların sebebi o olduğunu hatırlayıp tekrar eski durgunluğuna döndü. Bana baktığında hep böyle olacaksa bakmasındı!
Ben böyle abi ya da arkadaş istemiyordum ki...
"Kızım bu iki kafayla konuşuyorsun ama benimle konuşmuyorsun ya, sana da bir şey demiyorum artık..."
Batu'ya sarılı kollarımı ayırıp göğsümün altında birleştirdim. Arabayı kullanan Çağan'ın dikiz aynasından bana bakan siyah gözleriyle kesişen gözlerimi ona trip atar gibi ondan çektim.
Mandalina kafa ise bu hareketimle sinirleri bozulmuş gibi gülmüştü.
Yolun devamında konuşmamıştık. Zaten on dakikadan kısa sürmüştü yolculuğumuz.
Arabadan indiğimizde Leyla önden yürüyerek Batu'lara yol göstermişti. Apartmanın içine girip merdivenlerden çıkarken Batu'ya kendim yürüyebileceğimi söylemiştim ama cevap dahi vermeden bütün katları beni kucağında taşırken çıkmıştı.
Bayağı kaslıydı bay limoncuk.
Leyla kapıyı açıp içeriye girdiğinde Taha "Girmemizde bir sakınca var mı?" diye nezaketen sordu.
Girmelerinde sorun görmediğimiz için Leyla ile aynı anda kafamızı olumsuz anlamında salladık. Leyla ile onlara bir haftada alışmış olduğumuz için evimize sokmamız normaldi.
Bence...
"Deniz'e ne olduğunu açıklaman gerekecek Batu."
Taha gri koltuk takımına kendini atarken söylediği cümleyle kaşlarımı çattım. Batu beni koltuğa oturtup yanıma oturduğunda sıkıntılı bir nefes almıştı.
Bu konuyu neden bu kadar çok üsteliyorlardı? Bana ne olduysa olmuştu yani, bunu öğrendikten sonra ne yapacaklardı? Beni mi düşünüyorlardı yoksa konunun ne olduğunu merak ettikleri için mi aynı soruyu sorup duruyorlardı, anlayamıyordum.
Çünkü ben hiç düşünülmemiş olduğum için beni düşünen insanı ayırt edemiyordum.
Şu an eğer beni düşünüyorlarsa bunu garipserdim.
Beni kim düşünürdü ki?
Bir Leyla düşünürdü bir de...
Her neyse, bunları düşünmek istemiyorum.
Bakışlarım Taha ve gerçeği söylemeye dili varmayan Batu'nun arasında gidip gelmeye başladığında oflayarak geriye yaslandım. Dudağım acımıştı...
"Batu'ya yumruk atacakken önüne geçtim. Barçın'ın yumruğunu durduramadığım için yüzüme yumruk yedim. Bu kadar abartılacak bir şey yok."
Umursamazca söylediklerimle Batu kendisine küfretmişti. Bu kadar umursamaz davranmam onu daha da üzüyordu sanki...
Üzülmesine gerek yoktu ki.
Ben kendim yedim o yumruğu.
Taha'dan önce Çağan yerinden kalkıp Batu'nun kolundan tuttu ve hiç kimseye bir şey söyleme fırsatı vermeden evden çıkıp gittiler.
Taha'ya hızla döndüğümde koltuğundan kalkma gereği duymamış olduğundan geri yerine yaslanmış ve ayaklarını yuvarlak alçak masanın üzerine rahatça uzatmış olduğunu gördüm.
Ben zaten Çağan'ın hızına yetişemediğimden yerimden kıpırdayamamıştım bile.
"Bu neydi şimdi? Batu'yu neden ve nereye götürdü Çağan?"
Taha omuzlarını kaldırıp indirirken bana bir şeyi anlamak istercesine olan bakışlarını fark etmedim diyemezdim. Bulmaca çözmeye çalışır gibi bakıyordu.
Ama bilmiyordu ki ben bulmacalardan daha zordum. Yani her neyi anlamak istiyorsa, ben izin vermeden anlayamazdı.
Pardon...
Tehdit etmediği sürece anlayamazdı.
Taha'ya sorgu dolu bakışlar atan sadece ben değildim. Eve gelir gelmez karşımızdaki küçük mutfağa geçen Leyla da bu bakışları Taha'ya atıyordu.
Artık bu bakışları üzerinde istemediğinden derin nefes verip yerinden doğruldu.
"Çağan onu biraz pataklayacak... Siz düşünmeyin Batu'yu. Hadi size iyi günler diliyorum."
diyerek evden ayrılan Taha'nın arkasından bakakalmıştım.
Umarım Batu'ya çok yüklenmezlerdi...
***
Yumruk yediğim için şişen yüzüme bakarken eski zamanları hatırlamak artık bana acı vermiyor sanıyordum.
Ah hayır, aslında öyleydi...
Acı vermiyordu; bunun yerine daha kötüsünü, yani ruhsuzluğu veriyordu.
Benim artık acıyacak kalbim olmadığından bu olayların hepsi ruhuma saldırıyor ve onu yavaş yavaş yok ediyordu. Kalbim bittiği için ruhum kanatılacaktı bu sefer.
Burada beynim devreye girmek için an kolluyordu.
"Ne zaman bunları umursamamaya çalışacaksın aptal?!"
diye diye tükenmeye yüz tutmuş beynim devreye girecekti. Ama şimdi olmayacaktı bu. Çünkü beynim devreye girerse işler bir noktadan sonra kızışabilirdi.
Beynimin içi bazı sebeplerden beni korkuttuğundan ruhumun kanatılmasına izin verecek kadar kendimi sevmiyordum ben.
"Sen kimsin ki seni seveyim Mira? Seni kendi annen sevmiyor! Ben neden seni seveyim?"
Beynimde susmayan cümleler, her kendimi sevmediğimi dile getirdiğimde ya da düşündüğümde yankılanıyor ve bir türlü susmak bilmiyordu.
Şimdi de öyle olmuştu ve olduğum yere çöküp gözlerimle parke desenlerini izlemeye başlamıştım. O zamanlarda yaptığım gibi bunu bana diyen kişiye bakmıyor ve onu umursamamak için desenleri izliyordum.
Ben o gün de başım hep eğik geziyordum.
Şimdi de kafam yerden kesilmiyordu. En azından tedirgin bir şekilde etrafa bakmaya başladığımdan arada da olsa kafamı kaldırmaya alışıyordum.
Ben hâlâ güvende değildim.
Peki ne zaman güvende olacaktım?
Babamın katilini kim bulacaktı?
Babamın en yakın arkadaşını kim bulup ondan tüm bildiklerini anlatmasını isteyecekti?
Hiç kimse...
Hiç kimse bunu yapmayacaktı. Zaten kim bunu yapardı ki?
Cevap yine hiç kimseydi.
Çünkü bu benim hayatım.
Benim hayatım kimsenin umurunda olmazdı, olmamalıydı! Ben kimse tarafından düşünülmemeliydim. Kimsenin düşüncesi olmak istemiyordum.
Bu düşünceler iyi ya da kötü olsun fark etmeksizin istemiyordum...
Ben benim hakkımda kötü düşüncelere alışmış olsam da bunalmış ve sıkılmıştım. İyi düşüncelere ise eskiden suya muhtaçmış gibi muhtaçtım ama artık su yudumlayacak yutağım olmadığı gibi kimsenin iyilerine uyum sağlayacak gücüm de yoktu. Bu yüzden muhtaç değildim.
Kimsesiz kalmaya alışmıştım...
Öz sandığım ailem tarafından alıştırılmıştım. Öz ailem tarafından terk edildiğimi öğrendiğim andan itibaren alışmıştım.
Yine de bir arayışın içinden çıkamıyordum.
Sanki çıkmaz bir sokağa girmiştim. Çıkmaz sokağın ortasında kala kalmıştım ve bir yabancının bana bilgi aktarıp beni oradan çıkarmasını bekliyordum.
O yabancıdan korkuyor olmama rağmen o yabancı bana lazımdı...
Onu bulmalıydım.
Fakat bulmam imkânsız gibi bir şeydi. Çocukluk arkadaşının ailesi ve öz sandığı ailesi hariç kimseyi tanımayan Deniz Mira, o yabancının kim olduğunu bulamazdı.
Odamın açılma sesiyle irkilerek gözlerimi parkeden ayırıp kafamı kaldırmıştım.
"Deniz iyi misin güzelim?"
Leyla'nın yeşilleri beni tedirginlikle incelerken ben cevap vermeden yerimden doğruldum.
Yüzümdeki morluk ve yaralar geçene kadar okula gitmemeye karar vermiştim. Aynı zamanda işe de gitmeyecektim...
Zaten çok sürmemişti yaraların iyileşmesi. Vurulduğum günü saymazsak iki güne geçmişti.
Burnum veya çenem kırılmamıştı ama çene kemiğim biraz zedelenmişti. Buna da şükretmiştim.
Ya burnuma estetik yaptırmak zorunda kalsaydım?
Sanki bu zamana kadar burnum kırılsaydı estetik yaptıracaktım da...
Leyla, ben cevap vermediğim için sinirlenmiş olsa da bunu çaktırmadan yatağımın üzerine oturup hareketlerimi inceledi.
"Şu üç dev... Hatta beş dev yine seni sormuşlardı."
Beş devden kastı yüzü yara bere içinde olan Batu, en sakin gibi gözüken ama aslında içinde bir canavar besleyen Taha, konuşmadığım için bana trip atan Çağan, arkadaşları yüzünden bana mahcup olan Aras ve Kaan'dı.
Batu ile dün sahile gidecektik fakat ben evde vakit geçirmek istediğimi söyleyip ertelemiştim.
Her zaman yaptığım gibi...
Kaan ve Aras da dün beni sormuş, hatta Leyla'dan arkadaşları adına benden özür dilediklerini iletmesini istemişlerdi.
Onların bir hatası yoktu.
Varsa da bu, Barçın ile arkadaş olmalarıydı.
O adamla bir daha konuşmak, hatta yüz yüze ya da yan yana gelmek istemediğim için arkadaşlarından uzak duracaktım.
Onlar da benden uzak dursunlardı artık.
Önümdeki saçlarımı elimle düzelttikten sonra hazırdım.
"Sen nereye gidiyorsun da böyle hazırlanmışsın?"
Ayağımdaki spor ayakkabılardan tut gri renkli kargo şortuma, beyaz renkli off-shoulder crop top modelindeki üstüme ve kafamdaki, akşam olmasına rağmen taktığım gri şapkama kadar her şeyimi ayrıntılı bir şekilde incelediğinde yerimde istemsizce kıpırdanmıştım.
Fazla dikkate alışkın değildim ben.
Kız ya da erkek fark etmiyor...
"Sahile gidiyorum... Biraz nefes almam lazım."
Babamın yanında...
Eğer içimde bir sıkıntı varsa hep sahil kenarına gider ve kıyıya vuran deniz suyunu izlerdim. İskele varsa da iskelenin sonuna varıp oturur, ayaklarımı sarkıtır ve yıldızları seyrederdim. Hatta bazen saatlerce yüzerdim.
Ama artık bunları eskisi gibi yapamayacak, kendimi daha da nefessiz hissedecektim.
Çünkü ben, benden babamı çalan denize bakınca mutlu olmayacaktım.
Acılarım ruhumu ruhsuzlaştıracaktı.
Derin bir nefes aldım ve Leyla'ya başka bir şey söylemeden telefonum ile kartımı alıp önce odadan, sonra evden çıktım.
Beni bu aralar yalnız bırakmak istemiyordu Leyla da ama deniz ile aramdaki bağı bildiğinden beni yalnız bırakmaya razı gelmişti.
Yalnız kalmayacaktım gerçi...
Babam oradaydı.
Kim olduğunu bilmediğim babam oradaydı.
Kulağımda hangi ara taktığımı fark etmediğim Bluetooth kulaklığımı telefona bağlayıp rastgele bir şarkı açtım. Yürüme mesafesiyle yarım saatlik yolu yürürken etrafıma tedirginlikle bakmamın sebebi yine o piç kurusundan kaynaklıydı.
İki günde elimden geldiğince spor yapmıştım fakat işe yaramamıştı. Benim düzenli spor yapma döngüm bu ay berbat bir şekilde bozulmuştu.
En kötüsü de ne biliyor musunuz?
Bozulan bir şeyi düzeltmenin çok uğraştırıcı olmasıydı.
Uğraştırıcı şeyleri hiç sevmezdim.
İnsanlarla iletişim kurmamamın en büyük nedenlerinden biri de buydu...
Sahile yakınlaştığımı anladığım an denizin sesini duymak için kulaklıkları kapattım ve kulağımdan çıkartıp cebime attım.
Adımlarımı hızlandırıp kumsala girdiğimde ise buraya iki senedir hep gülerek gelen ben, şimdi ağlamak istese de ağlayamayan ben olarak gelmiştim.
Bunu fark etmem irkilmeme neden olmuştu.
Deniz suyunun kıyıya vurduğunu seyrederek iskeleye doğru ilerlerken ruhsuz bir bedenmişim gibiydim. Az önce kendinden emin olan adımlarım, denizin benden yıllardır birisini çalmış olmasına rağmen bana bunu hissettirmediği için kırgınlığımı taşır gibi yavaşlamıştı.
Gözlerim iskelenin sonu hariç etrafta geziniyor, adımlarım bir uçuruma gidiyormuş gibi her adımda daha da yavaşlıyordu.
Ta ki ayaklarımı yere çakılı bırakacak manzarayla karşılaşana kadar.
İki gündür ortalıktan kaybolduğunu ve kimseyi yanında istemediği için yalnız kaldığını Leyla'dan duyduğum Barçın, şu an iskelenin sonunda ayaklarını sarkıtarak oturuyordu.
Damarlı ellerini arkaya atmış, geriye yaslanmasını sağlamıştı. Kafasını kaldırarak da yıldızları seyrediyordu.
Yüzü biraz açıkta olduğu için görebiliyordum.
O da çökmüş gibiydi...
"Neden orada dikiliyorsun Deniz yıldızı?"
Tüylerim diken diken olurken bir adım istemsizce gerilemiştim.
Beni nasıl fark etti?
Çok sessizdim...
Yutkundum ama cevap vermedim. Kendimi toparlayarak korkaklık yapmaktan vazgeçtim. Yanına ilerleyip vardığımda deniz dalgasının sesi hariç başka bir ses yoktu.
Yanına oturduğumda, ışıklandırmalardan dolayı görebildiğim lacivertlerini gökyüzünden çekmeden iç çekti.
"Yıldızları sever misin?"
Kaşlarım sorusuyla çatıldığında bu hareketim anlamadığımdandı.
Bu soruyu neden sormuştu ki?
Hem de benden özür dilemeden.
Onun yumruk yediğinden dolayı moraran yüzüne bakmayı bırakıp önüme dönerken omuzlarımı kaldırıp indirdim.
"Yıldızları sevecek bir özellik yok... Ama Ay'ı severim. Özellikle hilal Ay'ı."
Onunla konuşmama ben de o da şaşırmış olsak da bunu ikimiz de bozmadık.
Bana baktığını hissettiğimde ben de kafamı ona doğru çevirdim. Lacivertleriyle son göz göze geldiğimdeki ifadesizlikten çok başka bakıyordu.
Gözleri bütün yüzümü tararken sus çizgimdeki kabuk tutmuş yarada ve dudağımın kenarındaki yarada çok oyalanmıştı.
Benim de onun patlamış dudağında takılı kalmıştı gözlerim.
O günün hiç yaşanmamasını diliyordum.
Keşke ceketi sınıfta bırakıp gitseydim işime.
"Sana... Sana vurduğumda tek gözyaşı dökmedin?"
Dudaklarının arasından sorar gibi zorlanarak çıkan cümleyle gözlerim denize kaymıştı.
Okyanuslarına bakamıyordum zaten...
“Ağlamamı mı isterdin?” Sorumla kaşlarının çatıldığını hissetsem de ona bakmadım. Böyle bir şey isteyecek kasar cani olduğunu düşünmüş olmama kızmış olmalıydı.
Elini çenemde hissettiğimde irkildim. "Dudaklarını sakın hareket ettirme."
Ne?
Bana doğru eğilirken fal taşı gibi açılmış gözlerime bakmaya devam ediyordu. Aramızda çok az bir mesafe kalmışken: "Hayır ağlamanı istemezdim ve... Özür dilerim." dedi.
Yaralı bölgeme yani dudağımın ve burnumun arasındaki sus çizgime ve dudağımdan biraz uzakta bir yere kısa bir özür öpücüğü bırakıp geri çekildiğinde kalbim duracak sandım. Gözlerini gözlerimden çekmiyor, ben ise ne yapacağımı bilemeden ona bakıyordum.
Gerçek anlamda nefesimi kesmişti.
Biraz sonra geri çekildi ve lacivertleri yüz ifademi incelemeye devam etti. Bakışlarını kaçıran ilk o olduğunda ben içime derin bir nefes çektim.
Ne yapmıştı bu adam?
Beni öpmüştü...
Hem de yaralarımın olduğu noktadan.
"Özür dilerim." Yerinden doğrulup yanımdan ayrıldığında ben hâlâ olayın etkisindeydim. Az önce yaşananların etkisindeydim.
Beni neden öptüğünü sorgular durumdaydım.
Denizi izleyen bakışlarım babamı hatırlatsa da onun lacivertlerini unutmadığımdan gözümün önünden geçip duruyordu bakışları.
Az önce onunla çok yakındık.
Yüzlerimiz birbirine yaklaşmış, o da yaralarımdan özür diler gibi beni öpmüştü... Aynı ailem gibi bana zarar verdikten sonra özür dilemişti...
Ailem de bir zamanlar bana yaşattıkları şeylerin ardından özür dilerdi. Sekiz yaşıma kadar...
Sonra sadece yaralarımı bir özürle geçirmeye çalışırlardı. Barçın Koralp Karahan da bana vurmuş, sonra da özür dilemişti.
Buna alışacağını, alışacağımı bilmeden ikimiz de birbirimizden uzak köşelerde denizi seyrettik.
Sahil kenarında bana bıraktığı etkinin nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalıştım... Ama anlayamadım.
Anlamaya çalışmaktan vaz geçtim ve ben iskelede oturup denizi seyrederken o kumsalda oturup gökyüzünü seyretti.
Sahil kenarında babamı ve onun bakışlarını hissetmiştim. Ama ben babamı görmek isteyip ona bakmayı reddetmiştim... Denize buruk tebessümlerle bakmıştım.
Babam bu denizin bir büyüğü, okyanustaydı... Ama burada beni yalnız bırakmamak için bana dalgalarla sesini duyuruyordu sanki.
Bu çok kötü bir iletişim aracıydı. Ölü bir baba kızına deniz suyuyla ulaşamazdı ki...
Bu imkânsızdı.
Ama benim hiç tanımadığım babam bunu başarıyor olmalıydı ki kızı, buruk bir gülümsemeyle babasının sesini dinliyordu.
Babası da kızının onu dinlediğini hissetmiş ve dalgalarıyla ona huzur vermeye çalışmıştı...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.