9. bölüm / 12
ARAYIŞHaksız Yere Zorbalanışım
Bölümler 12Şu an: Haksız Yere Zorbalanışım
- 1 PROLOG1.376 kelime
- 2 Hayatımdaki Gerçek3.509 kelime
- 3 Kitap hırsızı2.220 kelime
- 4 Acı ve korkuyu aynı anda2.195 kelime
- 5 Kimseye Güvenmemek4.147 kelime
- 6 Bir Gerçek Daha3.282 kelime
- 7 Sahil Kenarı5.684 kelime
- 8 Yanlış Anlaşılma4.976 kelime
- 9 Haksız Yere Zorbalanışım9.629 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 Yan Binadaki Yeni Tanıdık Kiracı10.883 kelime
- 11 Gizli Hayranlarım9.553 kelime
- 12 Nefretimin Çoğalması8.242 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gece yarısında, arabaların durmaksızın geçen yolun kenarında, karşımdaki hayatımın değişmesini tek bir hareketiyle sağlayacak adı gibi kor olan bakışları birleşmeyi bekleyen ellerimizde olan adam ile baş başaydım. Bu an o kadar uzun geliyordu ki etrafımızdaki şeylerin bir bir yok olduğunu sadece karanlığın içinde ikimizin kaldığını zannetmiştim.
Bir karar bu kadar uzun süre verilmemeliydi. Çok düşünürsen her geçen saniyede olacakları kötü düşünüp, karar vermekte zorluk çekersin. O bunu yapıyordu. Çok düşünüyordu, kaşlarını çatıyor dişlerini sıkıyordu. Aklındakilerinin kötü sonuçlar olduğunu kasılan yüzünden anlayabiliyor, rağmen elimi tutması için dua ediyordum.
Hayatım boyunca birinin elimi tutmasını bu kadar çok istememiştim. Bu farkında olduğum bir şeydi. Onun tutmasını istemem bir şeyleri kanıtlama çabasından normal geliyordu gözüme. Elimi tutmasını istememi istemiyor gibi gözlerime baktığında en büyük darbeyi yedim. Elini tutamayacak gibi bir halde olmasıysa soğuk olan, Barçın'ın eline değen elimin ateş gibi yanmasına yol açmıştı.
Bu elim onun tarafından bugün tutulmalıydı!
Tam ağzımı açacaktım ki o hamlesini yaptı. Elimi avucunun içine hapsettiğinde bakışlarım tekrardan ellerimize düştü. Kanım sanki tersine akmaya başlamıştı da üzerimde onun portakal kokulu, sıcak ceketi olmasına rağmen üşümüştüm...
Gözlerimiz birbirine tutunduğundaysa kendimi gülümsemeye zorladım. "Bir an elimi tutmayacaksın sandım abi." Artık her cümlemde ona abi diyecektim. Bunu fark ettiğinde bana bir şey söylemeden önüne dönüp yürümeye beni de yürütmeye başladı. Büyük adımları yüzünden yanında koşar gibi kalıyordum. Elimi kırılacak bir şeyi tutar gibi tuttuğunu anladığımda ise nasıl yürüdüğümü umursayamadım bile.
O damarlı, büyük elinin böyle narin tutması beni şoke etmediğini tabii ki de söyleyemezdim. "Ellerimize niye bakıyorsun kız kardeşim?" Sorusuyla gözlerim bana bakmadan doğru soruyu soran, elimi tutan adamın ince ve uzun saçlarına baktım. Arkasında gözü falan mı vardı bu adamın?
"Yo abi ne elimize bakması? Ben o kocaman adımlarına bakıyordum. Nasıl o kadar çok açabiliyorsun ayaklarını onu hesaplıyordum." İlk önce güldüğünü duymuştum sonra da kendisine küfrettiğini. Neden gülüp sonra da küfrediyordu ki? Ben bu adamı gerçekten anlayamıyordum.
Adımlarını benim için yavaşlatınca artık yan yana yürüyorduk. "Bende iyi bacak aralayabiliyorum ama yatakta..." Ona kaçamak bakışlar atarak söylediğimle donakalmıştı. Lacivertleri karanlık yüzünden görülmeyen yüzüme çevrildiğinde ben sanki ona normal bir şey söylemişim gibi baktım.
"Kız kardeşimin bir seks hayatı olduğunu öğrenebilir miyim?" Sevgilisi varken sorduğu sorulara bak!
Kızım sende adama yataktan falan bahsetmeseydin!
İç sesim çok haklıydı ama bir anlık ağzımdan kaçıvermişti işte... Bunu dediğime şimdi inanamaz olmuştum! Barçın benden cevap beklediğinde bu sefer ben cevap vermeden önüme dönüp yürümeye çalıştım. Çalışmakla yetindim çünkü Barçın elimi tutan eliyle beni kendisine geri çekti. "Bana cevap vermeyecek misin kız kardeşim?" Kaşlarımı çattığımda keyifle sırıtmıştı adi köpek.
"Sana cevap vermeyeceğim abi. Hem sana ne benim seks hayatımdan? Grup olarak seks yapmışımdır ya da tek kişiyle ama ateşli olacak kadar güzel vakitler geçirmişimdir sana ne?" Kaşlarını çatan şimdide oydu. Yüzüme doğru eğilirken aklına bir şey gelmiş gibi yüz ifadesini eski haline geri çevirdi.
"Dokunulmaktan nefret eden bir kıza bu soruyu sormak saçmalıktı... Neyse hadi yürümeye devam et kız kardeşim." Neden keyiflenmişti bu piç?
Onu çok fazla umursayamamıştım çünkü aklıma annem gelmişti. Yürümeye devam ederken aramızdaki sessizlik devam ediyordu. Ellerimizde birbirinden ayrılmıyordu. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda yıldızların çoğunluklu olan bölgede olduğumuz anladım. Ay'ı gördüğümde ise dudaklarım kendiliğinden kıvrılmıştı. Ay'ı görünce annemi unutmamın sebebi boynumdaki kolyemdi. Boynumdaki kolyeyi hatırladığımda, gördüğümde veya hissettiğimde kendimi bir an için huzurlu hissediyordum.
Bu kolye her kötü anımda ya da iyi anımda yani her anımda benimle olduğu için bana tek varlığım oymuş gibi hissettiriyordu. Bu kolyeyi nereden aldığımı ya da kimden aldığımı bilmiyordum ancak evlatlık olarak verdiğim ailenin vermediğini ya da almadığını bildiğim için daha rahat takıyordum... Eğer kolyeyi o aileden biri aldıysa boğulduğumu sanardım ve asla takmazdım.
Hiç çıkarmadığım, herkesten gizlediğim kolyeyi bu yaşıma kadar sadece banyo yaparken çıkartırdım. Bir gün bu kolyeye ihtiyacım olmadığı için boynumdan çıkartırsam o günün aslında özgür olduğum için bu kolyeyi çıkartacağımı anlayacaktım...
Dokunulmaktan nefret ettiğimi bende bir aralar düşünmüştüm ancak bu kolye bana bir şeyi kanıtlamıştı. Ben tenime dokunulmasından değil içime dokunulmasından nefret ediyordum. Bu kolye ile çok şey fark etmiştim ve bunlardan biri de oydu.
Dokunulmayı sevmiyorum sanıyor diye keyiflenen Barçın’a "Aslında dokunulmaktan nefret etmiyordum." diyerek içimden geleni söylediğimde okyanusu anımsatan gözleri beni bulmuştu. Kafamı oynatmadan sadece gözlerimi gözlerine diktiğimde gözlerinin dudaklarımdaki gülümsemeyi seyrettiğini görmüştüm. Sevgilisi varken bana böyle bakmamalıydı... Elimi onun elinden ilk ben çektiğimde gözleri gözlerime çıkabilmişti.
Onun ısıttığı elimi direkt ceketin fermuarına attım. "O zaman neden insanlar sana dokunduğunda cırlıyorsun?" Beni güldürmeye çalışıyordu... İçimin acıdığını hissetmiş gibi beni gerçekten de gülümsetmeye çalışıyordu. Yüzümdekinin sahte bir gülümseme olduğunu anlamıştı.
Fermuarı indirirken gözlerim yerdeydi.
"Bana on sekiz yaşıma kadar hep bir yerlere gitmemi engellemek için dokunuyorlardı... Beni tutup, gitmemi engelliyorlardı." Lacivertlerinin merakla bana baktığını hissediyordum. Derin bir nefes alıp tekrardan gök yüzündeki parlayan Ay'a baktım. Ona kendim hakkımda bir şeyler söylemek garip hissettiriyordu…
"Ben büyüdüğümde kimsenin bana karışamayacağına, kendimi savunup beni tutmalarını engelleyeceğime küçük yaşlarda not etmiştim. Kimse bana dokunamaz kuralını uyguladığım için dokunulmaktan nefret ettiğimi sanıyorlar..." Gözlerimi karanlıkta ışıldayan gözlerine diktiğimde ifadesini artık anlayamıyordum. Çünkü hava çok karamıştı.
Dokunulmaktan değil beni tutarak engellemelerinden nefret ediyordum. Ya da sahte dokunuşlardan...
Ona bunu anlatmamın sebebi bugün fazlasıyla yorulmamdı. Eğer içimdekileri bu sıpaya anlatırsam biraz yorgunluğum geçer diye düşünmüştüm. Başımda zonklayıp duruyordu... Cidden bugün niye bu kadar kötüydü?
Ceketi çıkartıp ona uzattığımda kaşlarını çattığını hissetmiştim. "Şunu üzerine giy. Zaten elinde buz gibiydi." Omuzlarımı kaldırıp indirdim. Ellerimin soğuk olmasını umursamıyordum. "Ben soğuk seven kız kardeşlerdenim. Sen bunu al ve sen giy..." Ellerine bıraktığım ceketi giymedi.
Yürümeye devam ettik. Söylediklerimin üzerinde çok durmaması beni umursamadığı anlamına geliyordu. Yani bence öyleydi... Öylede olsun zaten.
Hem ne demek istediğimi anlamamıştı. Zaten yaşamayan anlamazdı ama bu kuralı neden koyduğum hakkında bir soru dahi sormamıştı...
Ceketinin cebini karıştırırken "Yoruldun mu?" diye sormasını beklemiyordum. Evet yorulmuştum ama bir an önce Batu'ların yanına gitmek istiyordum. Yani dinlenmek gibi bir niyetim yoktu.
Durduğu için arkamda kalan Barçın'a bakmadan "Yoruldum abi." diye yanıtlamıştım. Ona abi demek biraz garip hissettiriyordu o kadar. Bu histe zamanla ortadan kaybolacaktı. Buna inanarak yürümeye devam ettim. Biraz ileride otobüs durağı vardı.
"Biraz oturalım. Zaten Aras bizi almaya geliyor." Telefonunun yanında olması ne güzeldi. Keşke benim de telefonum yanımda olsaydı çünkü şu an yürüdüğüm yolun karşı tarafında çok güzel manzarası olduğunu fark etmiştim. Eğer telefonum yanımda olsaydı bu manzarayı berbat günüme rağmen çeker Instagram hesabımda altına söz ekleyerek paylaşırdım. Evet sosyal medya kullanıyordum.
Hesabımda sadece manzara fotoğrafları bulunabilirdi... Kendimi çekmeyi hiç sevmezdim.
"Deniz nereye?"
Barçın'ın seslenmesini umursamadan karşı tarafa geçmeye çalışıyordum ancak arabalar çok hızlı geçiyordu. Bu yüzdende bir türlü karşıya geçemiyordum. Yine karşıya geçmek için Bir adım atmıştım ki Barçın "Kızım dursana! Ölmek mi istiyorsun?!" Diye bağırarak elimden yakalamış ve beni kendisine çekmişti. Her dakikada ona çekilmekte neyin nesiydi!
Arkamdan araba geçtiğinde Barçın ile yine dip dibeydik. Eğer Barçın Koralp beni kendisine çekmeseydi o sikik araba bana çarpacaktı. Hayır ben sağıma soluma bakacaktım ve arabanın geldiğini görüp geriye çekilecektim ve arabada bana çarpmayacaktı!
Barçın yüzünü yüzüme yaklaştırırken onu dinlemediğim için sinirliydi. Kaşlarının çatıldığını karanlıktan dolayı görmesem de hissetmiştim. Niye kızıyordu ki? Araba çarpsaydı da bu kimsenin umurunda olmayacaktı. Leyla hariç...
Bir de geçmişimde kalan o çocuk...
"Sana dur demiştim."
Omuzlarımı kaldırıp indirdiğimde bunu bedenlerimiz birbirine yapışmış olduğundan görmese de anlamıştı. Sıkıntıyla verdiği nefesi yüzüme geldiğinde bu hareketi midemin kasılmasa yol açmıştı. Yüzüme üflemişti nefesini!
"O nefesini keserim senin! Ayrıca sakın bir daha beni kendine yapıştırma yoksa derini de soyarım!"
Ondan ayrılıp geri yola döndüğümde arabalara dikkat ederek karşıya geçebilmiştim. Dağda mıydık? Çünkü şehir ayaklarımın altındaymış gibiydi...
Yüksekten bakınca küçücük gözüken şehir ışıl ışıldı. Sanki maketten yapılmış gibi küçük olan evlere bakınca gülümsedim. Her şeye yukardan bakmak hoşuma gidiyordu... Babamın havadan düştüğünü hatırlayınca da yutkundum. Yüksekten düşmüştü beni öz babam. Acaba bu kadar yükseklikten mi? Gülümsemem babamın adını bile bilmediğimi fark etmemle solmuştu.
"Neden suratını astın bir anda?" Kaşlarımı çatarak yanıma ne ara geldiğini bilmediğim Barçın'a döndüğümde yanımızdan geçen arabaların açık farlarından dolayı saniyelik aydınlattığı yüzüne baktım.
"Seni ilgilendirmiyor abi." Olduğum yere çökerek sessizcene şehri izlemeye başladığımda o da bana ayak uydurup yere çömeldi ve cebinden sigara paketi ile zipposunu çıkardı. Kendisine bir dal çıkardıktan sonra dudaklarının arasına yerleştirdi. Zipposuyla sigarasını yaktığında sigaradan derin bir nefes çekmişti. Elmacık kemikleri belirginleşmişti...
Onun lacivertleri bana uğrayana kadar onun her hareketini izlediğimin farkında değildim. "İpek beni dinlediğinde yanlış anladığını anlayıp senden özür dileyecek..." İpek'in benden özür dilemesini isteyen yoktu. İsterse bir kez daha kafamı dolaba çarpıp beni öldürebilirdi.
Bakışlarımı ondan çektiğimde Aras bizi alıp eve götürene kadar konuşmamaya karar vermiş gibiydik. O sigarasını içiyordu bende çekmek istediğim manzarayı seyrediyordum. Sigara kokusuna dayanamıyordum ama sırf bir daha ayağıya kalkmamak için sabrediyordum. Şimdi içmek zorunda mıydı?!
En fazla beş dakika boyunca hiç konuşmadan Aras'ı beklemiştik. Aras geldiğinde de bir şey demeden yerinden kalkan Barçın elini bana uzatmıştı. Kalkmak için ondan yardım almama gerek yoktu. Ondan destek almadan ayağıya kalkınca bunu çok umursamadan lacivert renkli Mercedes markalı arabanın ön yolcu koltuğuna bindi. Ben ise şoför koltuğunun olduğu tarafının camını tıklatarak Aras'ın camı indirmesini beklemiştim.
Cam saniyesinde açıldığında Aras arabanın içindeki feneri açtığından ikisinin de yüzü görünebiliyordu. Aras'a "Telefonunu iki dakikalığına alabilir miyim?" diye sorduğumda Barçın'ın kaşlarının çatıldığını hissetmiştim. Beni görebilmek için öne eğilen Barçın'a bakmıyordum.
"Neden istiyorsun?" Aras cebinden telefonunu çıkartıp şifresini açtıktan sonra ban uzatmıştı. Barçın'a cevap vermedim onun yerine Aras'tan telefonunu alıp "Teşekkür ederim." dedim ve onlara arkamı dönüp kamerayı açtım ve güzel bir açı yakalayarak birkaç fotoğraf çektim.
"Deniz hızlı ol." Barçın'ın ona ne yaptığımı söylemedim diye beni acele ettirdiğinin farkındaydım. Güzel fotoğraf çektiğim için fazla oyalanmamıştım zaten. Telefonu kapatıp geri Aras'ın yanına döndüm. "Bir ara telefon numaramı kaydedip bana çektiğim fotoğrafları atabilir misin Aras?" Telefonu alırken beni kafasıyla onaylayan Aras'a tekrardan teşekkür ettikten sonra arka yolcu koltuğuna binmiştim.
Yola çıktığımızda Barçın artık beni takmıyordu. Aras ise kafamın kırılmasının asıl nedenini öğrenmiş olmalı ki bana ve Barçın'a garip bakışlar atıyor ve bir şey sormamak için kendini zor tutuyordu. Aramızda bir şey olmadığına emin olsada gerçekten öpüşüp öpüşmediğimizi merak ediyordu. Etmesindi!
Kafamı cama yaslayıp gözlerimi yumduğumda Aras'ın "İpek sen Mira'nın peşinden gittikten sonra ortalığın anasını ağlattı Barçın." diyen sesini duymuştum. Barçın Aras'ın söylediklerine sessiz kaldığında ona içimden saydırıyordum. Eğer beni rahat bırakıp o odadan çıksaydı yanlış anlaşılma asla olmayacaktı!
İpek için tabii ki de üzgündüm... Ama suçlu olarak sadece beni görmesine sinir olmuştum.
Arabayla kısa sürede Berk'in evine ulaştığımızda arabadan "Teşekkür ederim." diyerek inmiştim ve karşı tarafa geçerek kapının açılmasını beklemiştim. Barçın ve Aras ise benim içeriye girmemi beklemeden kendi evlerine girmişlerdi.
Korumalar tarafından açılan kapıdan içeriye girdiğimde Berk'i "Sonunda geldin." diyen sesini duydum. Yorgundum bu yüzden daha yeni tanıştığım adamın evinde kalmaya razıydım.
Üzerine hala bir şey giymeyen Berk yanıma gelip Barçın'ın beni kız kardeşi olarak gördüğünü kanıtlamak için tuttuğu elimi tutunca yutkundum. Dokunuşu daha bugün tanışmamıza rağmen rahatsız etmemişti.
"Senin peşinden gelecektim ama benden korkarsın diye Barçın'ın ben hallederim lafına güvenmek zorunda kaldım... Kötü bir şey olmadı değil mi?" Beni bu kadar düşünmesinin sebebini Batu'ların arkadaşı olduğumdan saymıyordum çünkü benimle yeni tanışmıştı buna rağmen çok önemsiyordu. Bu adam kalbimi neden ağrıtıyordu? Kalbim ağrımasındı...
En son kalbim ağrıdığında üvey olduğumu öğrenmiştim. Şimdi kalbim ağrıyordu ama kötü bir şey öğrenmek istemiyordum. Üvey olduğumu öğrenmek kötü değildi fakat gerçek babamın okyanusta boğularak öldüğünü öğrenmek kahretmişti.
Yutkunarak kafamdakileri bir köşeye sıkıştırdım düşünmemek için. Berk'in siyahlarına baktığımda oradaki sıcaklık kalbime işlemişti. "Bir şey olmadı... Batu'lar nerede?" Konuyu değiştirdiğimde bunu bozuntuya vermedi ve eve doğru yürümeye başladık.
"Batu'lar içeride senin gelmeni bekliyorlar." Cevabından sonra başka bir şey konuşmamıştık. Evin içine girdiğimde artık buranın bir ev değil malikane olduğuna karar vermiştim. Kapı direkt salona açılıyordu. Kocaman kapısı olan bir yere ev demek ayıp olurdu zaten...
Beyazlarla döşenmişti her taraf ve tek bir toz bile yoktu her yer parlıyordu. Koltuklar açık gri tonlarındaydı ve üzerinde üç adam vardı. Batu, Taha ve Çağan. Üçü de beni görür görmez ayaklanmışlardı ama ben onları umursayamadım çünkü hayallerim gibi iki taraftan da üst kata çıkmak için merdivenleri olan bu yerden gözlerimi alamıyordum. Saraydı saray!
"Beğendin mi?" Berk'in gözlerimden kalpler çıkacağını anlayıp sorduğu soruyla kıkırdadım. Beğendiğimi hatta hayran kaldığımı bilmesine rağmen soruyu sorması komiğime gitmişti. Kolay kolay gülmeyen ben her an saçma şeylere gülebilirdim.
Berk bana gülümseyerek baktığında yanaklarım kızarmaya başlamıştı. "Şey... Evet beğendim." Kaslarına bakarak cevaplamamla Batu, Taha ve Çağan küfür savururken Berk kaskatı kesilmişti. Ne vardı bunda? Beğendiğimi söyleyemez miydim?
Adamı ayartmaya çalışarak söylüyorsun kızım!
Bu gereksiz iç sesim ortaya çıkmaya başlıyordu... Bir an önce iç sesimi yok etmeliydim çünkü çok mantıklı konuşuyor ve bana ne yaptığımın farkına varmamı sağlıyordu.
"Deniz bana abi gözüyle bakarsan sevinirim... Seni kırmak istemiyorum bu yüzden şimdiden alış buna. Çünkü bende seni kardeş olarak görüyorum." Berk'e ters bir bakış atarak elimi elinden çektiğimde bugün abi kavramını ne kadar çok kullandığımı fark etmiştim. Berk'i abi olarak görmeye alışırdım ama bu biraz zorlayacaktı.
"O kaslarına dokunmak için can atan birisine böyle demek hiç hoş değil yakışıklım." Batu'nun bu sözlerimle kaşlarını çattığını gördüğümde nedenini anlamaya çalışmadım bile. Umurumda değildi. "Berk'in kaslarına dokunmak mı istiyorsun?" Batu Çağan'dan daha salak olabilir miydi?
Kaşlarımı çatarken etrafımdaki güzellikleri izlemeye devam ettim. Mükemmel bir yerdi demiş miydim?...
"Evet Berk'in kaslarına sadece bakmak değil dokunmak istiyorum. Ama Berk beni reddediyor... Sevgilisi olduğunu söylerse bu gizli gizli dokunma fikrini kafamdan atabilirim." Evet gizliden gizliye dokunmak gibi niyetim vardı...
Berk "Sevgilim var." dediğinde bütün hayallerim suya düşmüştü. Ona tip bir bakış atarken yürümeye ve etrafı seyretmeye devam ettim. "O şanslı kız kim?" Çağan sorumla kahkahayı koparınca anlamaz bakışlarım ona döndü. Taha'da alttan alttan gülüyordu. Neden gülüyorlardı?
Batu bana ters ters bakmaya devam ederken Berk'te gülmemek için alt dudağına dişlerini geçirmişti. Bunlar gülerken Batu niye öfkeyle bana bakıyordu?
Asıl soru neden gülüyorlardı?!
"Hey neden güldüğünüzü bana da açıklar mısınız? Bende gülmek istiyorum da..." Çağan gülmesini kesemediği için cevaplayamaması normaldi ama Taha veya Berk beni cevaplayabilirdi. Taha Berk ile Batu'ya baktıktan sonra yeşili anımsatan gözlerini bana dikti. Bana o ikisi gösterdiğinde söyleyeceği şeyi hiç tahmin etmemiştim.
"Berk'in sevgilisi Batu... İkisi sevgililer." Gözlerim fal taşı gibi açılırken bana ters ters bakmaya devam eden Batu ve bu halime gülmemek için elinden gelen her şeyi yapan Berk'e bakıyordum. Ne yani Batu bu yüzden mi bana öldürücü bakışlar atıyor? Ya da ben ona kız dediğim için mi gülüyorlardı bu dangalaklar?!
Hem Batu nasıl bir erkekten hoşlanabilirdi ki? Buna inanmıyordum...
Berk Batu'ya doğru yürüyüp yanına vardığında kolunu sevgilisinin omzuna attı. "Evet Batu ile sevgiliyiz." Omuzlarım büyük bir hayal kırıklığıyla çökerken yüzümü de sarkıtmış Batu'ya ters bakışlar atmıştım. "Şaka değil mi? Batu kızlardan hoşlanır... Daha geçen gün barda bir kıza yürüyordu." Berk kaşlarını çatarak Batu'ya döndüğünde hala gülmemek için kendini zor tutuyordu. Neden?
"Kızlardan ne zaman hoşlanmaya başladın Batu'cum?" Bir an için sadece bir an için gülesim gelmişti ama yorgun olduğumdan kendimi yumuşak koltuğa atarak uzanmış ve onları izlemeye devam etmiştim.
Batu'da kaşlarını çatmak için çabalamıştı fakat bir anda gülmeye başladığında az önceki halinden eser yoktu. Çağan, Taha hatta Berk'te güldüğünde delilerin arasına düştüğümden endişelenmiştim. Niye ikide bir gülüyorlardı?
Çağan berk ve Batu'nun arasına girerek eğlenen bir tavırla "Seni kandırdık tatlım." dediğinde gözlerim yorgunluktan kapandı. "Siz çok salaksınız... Ne biçim şaka bu?" Son söylediklerim bunlar oldu ve derin bir karanlığa çekilmeden önce de hep bir ağızdan "Öyleyiz..." dediklerini duymuştum.
Berbat bir şakaydı... Bu şakaya hiç gerek yoktu
***
Kandırılmamın üzerinden bir hafta geçmişti. Berk'in malikanesinde kanepenin üzerinde uyuya kalmıştım fakat gözlerimi açtığım da rengârenk, prensesler için döşenmiş gibi olan odadaydım... Uyandığımda saat sekizdi ve herkes uyuyordu bende kimseye daha fazla yük olmak istemediğim için bana büyük olsada bedenimi örten erkek kıyafetleriyle korumaların birinden taksi çağırmasını istemiş ve taksi geldiğinde malikaneden ayrılmıştım.
Leyla ile yaşadığım eve gitmemiştim çünkü annem o evde benim gelmemi geldiğimde de güzelcene ondan dayak yememi bekliyordu. Bunu bildiğim için eve uğramadan çalıştığım barın yedek anahtarını Beril'den almış bara gitmiş ve oradan yedek kıyafetlerimi alıp giymiştim. Bu sırada da aklıma Barçın ve İpek gelmişti. Giyinme odasında kafamın nasıl kırıldığı gelmişti... Annem yetmiyormuş gibi bir de bu düşünceler gelmişti gereksiz aklıma!
Bardan çıktıktan sonra da eski düzenime devam etmiştim. Okul, iş, ev arasında günlerimi geçirmiştim. Tabi bu günlerin arasında da Berk bana evi kimseye haber vermeden terk ettiğim için kızmış ve ceza vermişti. Ona kahve ısmarlamam bence bir ceza değil ödüldü... Ona karşı hislerim yoktu hiçbir zamanda olmamıştı ancak kalbim her o konuştuğunda çırpınıp duruyordu. Nedensizdi...
Batu ve Berk'in bana oynadıkları oyunun üzerinde çok durmuş hatta Taha ve ben bir olup Berk ile Batu'ya bir ceza verebilmiştik. O ikisine cezada veremiyorduk eğer Taha benden yana olmasaydı. Cezalarını bu akşam barda ödeyeceklerdi.
Bir hafta boyunca sadece Batu ya da diğer ikiliyle vakit geçirmemiştim Aras ve Kaan'la da aramız iyiydi ancak ne Barçın benimle konuşuyordu ne de ben onunla konuşuyordum. Yani Barçın ile aramız kötüydü. İpek ve Baçın'ın arasında eskisinden daha iyiydi. Nasıl anlatabilirim?... Şöyle kısa yoldan anlatabilirim.
İpek Barçın'ı öperken artık Barçın kızmıyor ya da onu kendinden uzaklaştırmıyordu hatta İpek'in öpüşünü daha da tutkulu karşılıyordu. Bara her akşam geldiklerinden ve beni sanki onların hizmetçisiymişim gibi özellikle çalıştırdıklarından onları çok net görebiliyordum. Yanlarında sürekli dolandığım için her dakika birbirlerini yediklerini görebiliyordum. Bu arada İpek benden özür falanda dilememişti...
Dilemesindi zaten...
Bu arada bir hafta boyunca beni kimse aramamıştı. O piç neden aramıyordu bilmiyordum ancak ben artık yola koyulup babamın kim olduğunu bulmalıydım ama nasıl?
Annem ben eve gitmeyince iki gün kaldıktan sonra evde tek durmaktan sıkılmış ve İstanbul’a geri dönmüştü. Bende barda yatıp kalkmayı bırakıp evime dönmüştüm. Leyla bana neden İpek'e ders vermediğimi sorup durmuş ve o kıza haddini bildirmeye çalışmıştı ama buna Barçın ve ben yine izin vermemiştik.
Suçlu olan İpek değildi suçlu olan Barçın'dı fakat bunu Barçın ve ben dışında kimse bilmiyordu. Bilmelerine de gerek yoktu.
Onunla artık dünya ahiret abi kardeştik... Bu yüzden konuyu çok uzatmamıştım.
"Kızım nerelere daldın gittin?" Nilay ablanın sevecen sesiyle irkildiğimde elimdeki ıhlamurun soğuduğunu fark etmiştim. Yine erken kalkıp Nilay ablayla dertleşmeye gelmiştim. Gerçi çoğunlukla o benimle dertleşir ben onu dinlerdim. Nilay abla elindeki bezi bir kez daha yıkadıktan sonra yerine astı ve ellerini temiz havluyla kurutarak küçük pencereden kafasını çıkardı.
Omuzlarımı çökertip yüzümü astığımda beni pür dikkat dinlemeye başladığını hissettirmişti bile. "Nilay abla ben bir yola çıktım ama nereden başlayacağımı ya da hangi adımı atacağımı bilmiyorum... Başlamadan yolda kaldım ne yapmam gerekiyor?" Bana merhametle gülümseyen Nilay ablayla içim ısınmıştı.
Bu soruyu sormakta içimi buz etmişti...
Nilay abla yanağımı okşamaya başladığında bu şefkati tanıyamamam ruhumdan bir parça daha kopartmıştı. Zihnimde Barçın'ın kelimeleri döndüğünde ise gözlerimi yumup yanağımı Nilay ablanın avucuna yaslamıştım.
"Bu bedendeki ruh hiçbir yere göç edemez."
"Yola çıkmadan önce ihtiyacın olan şeyleri almayı denersen belki daha rahat ilerleyebilirsin." Dur bir dakika bu ses Nilay ablaya ait değildi. Bu ses Barçın'ın sesiydi. Gözlerimi hızla açıp arkamdan gelen sesin sahibine döndüm. Barçın bana bakmadan Nilay abladan bir kahve istediğinde Nilay abla işine dönmüştü.
Barçın bana bakmayınca bende cevap vermedim ve elimdeki soğumuş ıhlamur dolu bardağı direkt çöpe attım ve elimde tuttuğum kitabı Nilay ablaya en yakın olan masanın üzerine bırakıp Nilay ablaya geri döndüm.
"Nilay abla bana da bir ıhlamur daha verir misin sana zahmet?" Cüzdanımdan para çıkartıp Nilay ablaya uzattığımda Barçın "Benden olsun." diyerek havadaki elimi ittirmişti. Çok ısrar etmedim ve kart ile ödemesine izin verdim. Bu aralar param çok olmadığı için herkesin bana bir şey ısmarlamasına izin verdiğimi söylemiş miydim?
Kime söyleyeceksin kızım?
İç sesim ortadan kaybolmamaya niyetliydi...
Nilay abla benim ıhlamurum ile Barçın'ın kahvesini aynı anda verdiğinde bizde aynı anda alıp teşekkür etmiştik. Nilay abla soru sorduğumu unutmuş olmalı ki "Ben hazırlıklara başlayayım birazdan burası kalabalışır..." diyerek işine dönmüştü. Bende unutmasını sorun etmeden kitabımı bıraktığım masaya oturmuştum.
"Bende oturabilir miyim?" Muhtemelen koşudan dolayı terleyen Barçın'ı kafamı sallayarak onayladığımda kitabımı kucağıma almıştım. Ihlamurdan bir yudum almadan önce "Teşekkür ederim bunun için." demiştim karşıma oturan, bir haftadır birbirimizi tanımıyormuşuz gibi yaptığım adama. Başını sallamakla yetindiğinde gözleri etrafta geziniyordu. Lacivertleri beni bulmuyordu...
"Ne okuyorsun?" Bende bakışlarımı ondan çekip elimdeki kitaba çevirdiğimde karton bardağı masanın üzerine bırakmıştım. "Suç ve ceza... Okumuştum ama anlamadığım için tekrar okuyorum." Anlamamamın nedeni ağlarken okumamdan kaynaklıydı.
Barçın kafasını sallamakla yetindiğinde sessiz kalmıştım. İkimizde bir hafta önce birbirimize kanıtladığımız bir şeyi hala unutmamıştık... Onunda unutmadığını ellerine ve elime baktığından anlamıştım. Bir tek gözlerime bakmıyordu.
"Her sabah o dağdan buraya nasıl geliyorsunuz?" Bu sefer soru soran ben olduğumda şaşırmıştı ama beni cevaplamıştı. "Her gün orada kalmıyoruz... Bu taraflarda da evimiz var ama ben evi değiştirmeyi düşünüyorum. Yani anlayacağın buraya yakın bir yerde olduğumuz için gelmekte zorlanmıyoruz."
Gözlerini kahvesine diktiğinde "Sen ne yoluna çıktın? Nilay ablaya sorduğun soruyu duydum ve o yüzden bir fikir verdim ama bu genel yollar içindi... Eğer nadir yollara çıktıysan ona göre fikir verebilirim." diye sormuştu. Ona gerçek ailemin kim olduğunu bulmak için bir arayışa çıktığımı söyleyemezdim. Nadir olan yola çıktığımı söylemeyecektim.
Atkuyruğumun ucuyla oynarken dirseklerimi masaya yaslayıp öne eğilmiştim. Onunla böyle sakin konuşmak tuhaf gelmişti...
"Teşekkürler ama buna gerek yok." Yine kafa sallamakla yetindiğinde oda benim gibi dirseklerini masaya dayayıp öne eğildi ve ilk defa gözlerime baktı. "Tamam o zaman..." Birbirimize baktığımızda kalbim garip bir duyguyla boğuluyordu. Zaten bakışları da okyanus kadar boğucuydu.
Benim babam okyanusta boğulmuştu...
Ve onun gözleri okyanusu hatırlatıyordu...
"Barçın bu kız niye burada?!" İpek'in sesiyle irkildiğimde bir saniye önce elime aldığım ıhlamur titrememle üzerime üstüme dökülmüştü. Siyah giyindiğim için görünmezdi bu yüzden soru etmedim ama buradan ayrıldığımda lavaboya gidip siyah şortumu temizleyecektim.
"İpek yanlış anlamalarına son verir misin artık? Kızın hiçbir şey yaptığı yok. Ben oturdum masasına." Barçın'a inanmıyordu... Bende onu inandırmaya çalışmadım. Ne anladıysa anlasındı artık. Barçın yüzünden her dakika dayak yiyemezdim bu kızdan.
"Size iyi günler... Nilay abla sana da kolay gelsin." Yanlarından ayrıldığımda Barçın'ın bakışları bendeydi ama fakültenin arkasına girdiğimde görüş açısından çıkmıştım. Elimdeki kitaba ifadesiz bakış attığımda "Bana da iyi günler." diye mırıldanmıştım.
Barçın ve İpek'in benim yüzümden kavga etmelerini istemiyordum bu yüzden bunu bahane olarak görüp okuldan naklimi sildirecektim. Ama şu an beklemem gerekiyordu. Zaten devamsızlıktan dolayı sınıfta kalmıştım... Birde ben doktor olmak istemiyordum bu yüzdende yakın zamanda bırakacaktım okulu. Benim babamı bulmam gerekiyordu... Babamın kim olduğunu bulmam gerekiyordu.
Ve yola başlamadan önce yanıma lazım olacak şeyleri almalıydım. Barçın Koralp'in dediği gibi yapacaktım...
Bana ne lazımdı?
Güç ve zekâ... İkisi de bende vardı ama kullanmayı bilmiyordum.
En kısa zamanda kullanmayı öğrenecektim.
"Deniz nereye gidiyorsun?" Çağan'ın sesiyle otobüs durağına doğru yürüdüğümü fark etmiş ve kendime küfretmiştim. Yola çıkmak deyince de ben işte. Gerçekten otobüse atlayıp yolla çıkacaktım bu dalgınlıkla.
Yanımda benimle aynı hızda ilerleyen siyah arabaya ters ters baktıktan sonra adımlarımı hızlandırdım. Çağan'da beni onlarla ortak olup kandırdığı için kızgındım. Şaka yapmakta berbatlardı. Ve sırf Berk'ten uzak durayım diye Berk'in kızlardan değil erkeklerden hoşlandığını dile getirmelerini hiç hoş bulmamıştım. Bu yüzdende Çağan, Batu ve Berk ile çok konuşmuyordum. Zaten Berk'i en son evi terk ettiğim günün akşamı görmüştüm. Ve o gün o kahve içerken ben ıhlamur içmiş ve sohbet etmiştik. Soyadı dünyanın farklı ülkerin de bilinirken sürekli flaş altında olması normaldi...
Berk Yılmaz bir ünlüydü ama neden?
İşte bunu bilmiyordum ancak bana olan samimiyetinin altında bir şeyler olduğuna emindim. Hayatım giderek dahada karmaşık hale geliyordu...
Benim bir hayatım var mıymış ya... İşte şimdi bir hayatım olduğuna emin olmuştum.
"Çağan akşam görüşürüz. Şu an işe gitmem gerekiyor." Peşimi bırakmamaya niyetli olan Çağan kafasını beni görmek için eğmişti. Eliyle yanındaki yolcu koltuğunu gösterip "E gel seni götüreyim." dediğinde ofladım. İşe tek gitmek istiyordum. Yürürken gerçek ailem hakkında düşünmeye çalışacaktım. Babamın kim olduğunu bulup hayatındaki kadını yani benim annemi öğrenecektim.
Nasıl öğrenebilirdim ki o adam olmadan?
Bana yeni bilgiler lazımdı!
Ben daha yola çıkmadan takılı kalmıştım. Çünkü yola başlayıp ilerlemem için ihtiyacım olan şey o adam ve o adamın bana vereceği bilgilerdi...
Çağan kornaya bastığında irkildim ama bunu ona belli etmemiştim. Arabaya üç kere tekme atıp koşmaya başladığımda kızdığını hatta arabaya zarar verdiğim için delirdiğine emindim. Kornaya uzun uzun basışından da anlamıştım zaten delirdiğini. Beni rahat bıraksaydı güzelim arabayı üç tekmede yamultmazdım. Beni arabayla takip edecekse sağlam bir arabayla takip etsindi lütfen.
Beni takip etmediği için kendimi şanslı sayarken koşmayı bırakmış yürümeye başlamıştım. Sabahın dokuzunda Çağan'ın arabayla okulun arkasında ne işi vardı?
Kafama dank eden soruyla olduğum yerde donakaldım. Cidden Çağan neden oradaydı?
Telefonumu almak için elimi cebime attım ama telefon cebimde değildi. Yoktu... Telefonum koştuğum için cebimden düşmüş olabilirdi. Kendime küfür savurup telefonu bulmak için arkamı dönmüştüm ki hem çıkmaz sokakta olduğumu hem de etrafımın serseri tiplere sahip olan kız grubuyla çevrili olduğunu fark ettim. Ben buraya nasıl geldim amına koyduğum?
Asıl soru bu kızlarda neyin nesiydi?
"Şansımı sikim arkadaş ya..." Kendi kendime söylenmeye başladığımda tabii ki de karşımdakilere arkadaş dememiştim ama onlar beyinsiz olmalıydılar ki bunu kendi üstlerine alındılar.
Aralarından kumral renkli saçları ve siyah renkli gözü olan üstü başı yırtık kız elindeki sopayı omzuna yaslayıp diğer elini de bel boşluğuna dayamıştı. Bana küçümsercesine bakarken "Arkadaşın değil ecelin olacağız." diyerek gülmüştü. İğernç gülüyordu...
Dört kişilerdi ve ikisinin elinde bıçak varken diğer ikisinin elinde de sopa vardı. Bıçağı gördüğüm an işimin bittiğini direkt anlamıştım zaten. Bıçağa olan bakışlarım ne kadar acizdi bilmiyorum ama elimdeki kitap yere düştükten sonra bende yere düşmüş ve gerilemeye başlamıştım. Bu istemsizce olmuştu. Oluyordu...
Bıçaklardan çok korkardım ben. Bıçağın derime battığı an verdiği acıyı ezberlemiştim ben. On sekiz yaşıma kadar bıçağı gözüme kadar sokmuşlardı zaten şimdi niye bıçak çekiliyordu ki? ben bıçak görmek istemiyordum, ben artık bıçağın bana batmasını istemiyordum!
Kız grubu bu halime gülmeye başladıklarında gözlerim bıçaktan bir saniye bile ayrılmıyordu. Gülmeleri umurumda değildi umurumda olan tek şey o bıçağı gözümün önünden çekmeleriydi.
"Daha bir şey yapmadan titremeye başladı küçük kuşumuz..." Az önce konuşan kız tekrar konuştuğunda bu sefer kimse gülmemişti. Nedenini anlamak için gözlerimi bıçaktan çekip onlara baktığımda İpek'in "Bu kadar kolay sıkıştırılacağını düşünmemiştim." diyen sesiyle görüş açıma girmesi bir olmuştu. Beni sıkıştırtan oydu...
Sırtım duvara yaslanırken etrafımda yardım isteyebileceğim ya da kendimi koruyabileceğim hiçbir bok olmadığını fark etmiştim. Bu kız ne ara buraya gelmişti? Ve benden ne istiyordu?
"İpek bu saçmalığı keser misin?" Sesimin kısık çıkmasıyla İpek daha da zevk almış olmalı ki şen bir kahkaha attı. O canavar gibiydi gülüşü...
Havanın kararmaya başlamasıyla İpek gözüme daha da korkunç gelmişti...
Birden İpek sustuğunda ve bana öldürücü bakışlar atarak üzerime doğru geldiğinde yutkundum. Parmağıyla beni gösterirken "Sen benim sevgilimi zorla öptün!" diye bağırmıştı. Hala o konuda mıydık?
İpek üzerime geldikçe diğer kızlarda arkasından onu takip ediyor ve beni daha çok köşeye sıkıştırıyorlardı. "Sırf Barçın zengin diye diğer kızlar gibi ona göz koyup onu kışkırtarak kendine çekmeye çalıştın ama başaramadın çünkü sen zavallı bir oruspusun!" İpek iki adım önümde durup zorla iyileşen kafama tekme attığında kafam arkadaki duvara sertçe çarptı. Çenem ise tekmesinin şiddetiyle zonklamaya başladı. Hayır tüm kafam zonkluyordu...
"Barçın'ı ayartmaya çalışan bir oruspusun sen!" Sağımdan gelen tekme yüzünden soluma doğru düştüğümde bir şey yapamaz haldeydim çünkü hem kafamdan akan kanı görmüştüm hem de gözlerim şimdiden kapanmaya başlamıştı. Hem ben kendimi savunamazdım ki... Ne kadar güçlü olursam da olayım kendimi nasıl koruyacağımı bilmiyordum.
Bir el bana dokunduğunda bu elin İpek'e ait olduğunu gözlerim bir şeyi görmüyor olmasına rağmen anlamıştım. Beni rahat bırakıp sevgilisinin yanına gitsindi...
Yüzüme yaklaşıp "Seni yaşatmayacağım sikik şey! Zavallı aciz şey!" diye tısladı ve tişörtümün yakasını pisliğe dokunuyormuş gibi sertçe bıraktı. "Ama şu an değil... Kızlar öldürmeden halledebilir misiniz işinizi?" Yerden destek alarak ayağıya kalkmaya çalışırken İpek'in kibarca sorduğu soru kızları güldürmüştü. Beni de güldürebilirdi tabi kafamın arkasından kan akmasaydı.
Destek aldığım kolumun dirseğine tekme atılmasıyla acıyla inleyip yere çakılmıştım. "Hallederiz prenses." Kumral olan dışında kimsenin konuşmaması tuhafıma gitmişti. Acaba bu kız grubun lideri falan mıydı?...
Birazdan öleceksin kızım bunumu düşünüyorsun sen?
İç sesimde benimle ölecekse neden bunu düşünmeyeyim ki?
Karnıma tekme yediğimde İpek'in uzaklaştığını anlamıştım. "Her şey serbest kızlar. İstediğiniz gibi bu eziğe işkence yapabilirsiniz..." Kumral olanın lider olduğuna kanaat getirirken bedenime sadece tekmeyle değil sopayla da vurmaya başladılar. Her vuruşta serseri kızların eğlenen sesleri kulaklarımda yankılanıyordu.
Sol elimi birisi tuttuğunda gözlerimi aralamaya çalıştım ancak çıplak bacağıma sert darbeler uygulandıkça gözümü acıdan dolayı daha sıkı yumuyordum. Çok kötü dövülüyordum ve ben bir tepki bile vermiyor onlara hiç zorluk çıkarmadan dövülmeme müsaade ediyordum.
Avucumda hissettiğim bıçak ucuyla benim için her şey durmuştu. Bedenime bırakılan hasarların bir önemi kalmamıştı acısını hissedememiştim. Sadece avucuma değen bıçak ucunu hissediyordum. Ve bıçak avucuma battı. Bende anılarımın içine batmamak için kendimi zorladım ama olmadı sekiz yaşındaki kızın çığlığı kulaklarıma doldu. Bayılmadan önce gözlerimin önünden o anılar bir bir geçti...
12 yıl önce
"Anne ne zaman bu odadan çıkacağım?" Dört duvar arasında sıkışıp kalmış olan küçük kız her dakikada bir sorduğu soruyu tekrarlarken kendi kendine boş odanın içinde bir oraya bir buraya çıplak ayaklarıyla yürüyüp duruyordu. Sıkılmıştı ve üzerinde sadece bir tişört varken bu soğuk odada durmaktan donuyordu. Ses çıkartmıyordu ya da kapı kilitli olmasa da çıkıp gitmiyordu çünkü annesi buraya onu "Ben senin çıkmana izin vermeden çıkmayacaksın bu odadan." diye tembihleyerek getirmiş ve odaya kapatmıştı. Küçük kızda annesinin sözünü tutmaya çalışıp iradesine sahip çıkıyor, kapıyı açıp yukarıda oynayan arkadaşlarının yanına gitmiyordu.
Annesinin onu gelip almasını bekliyordu...
Altmışa kadar saydıktan sonra sorusunu tekrarladı. "Anne ne zaman bu odadan çıkacağım?" Bir dakikanın altmış saniyede olduğunu bilen kız aynı soruyu bağırarak soracağı için dayak yiyeceğini bilmiyor ve beton duvara köşedeki neden koyulduğunu anlayamadığı boya kalemlerini alıp duvara resim çizmeye başladı.
Beton duvara ilk önce mavi renkli, iki katlı ev çizdi. "Bu ev bizim evimiz." Yüzündeki gülümsemeyle eve bakarken sevinçle kendi kendine konuştuğunu farkında değildi küçük kız. Evin tabanını çivip bahçe yaptığında içinden altmışa kadar tekrardan saymıştı bu yüzden sorusunu tekrarladı.
"Anne ne zaman bu odadan çıkacağım?" Ellideki ağacı çivmek için aldığı yeşil ile kahverengi pastel boyayı bırakıp sarı renkli boyayı almıştı ki aklına şu anda olduğu gizli kat geldi.
Evet burası gizli bir kattı onun için çünkü annesi onu buraya bugün ilk defa getirmeseydi burada da bir kat olduğunu bilmeyecekti. Bu aklına gelince de toprağın altına da mavi pastel boya ile bir kat çizdi. Mavi kalemi yüzündeki birazdan silinecek olan tebessümle bırakırken soruyu tekrar sordu.
"Anne ne zaman bu odadan çıkacağım?" Sarı pastel boyayla yuvarlak bir güneş çizerken boynundaki çok sevdiği kolyeye "Gece olsaydı seni çizecektim ama şu an gündüz yani seni çizemem. Seni kırdıysam çok özür dilerim." diye fısıldamış ve kendi kendine gülmüştü.
Boynundaki kolyeyi bugüne kadar hep komik şeyler söylemek için takmıştı. Ancak bugünden sonra kötü günler geçirdiğinde dertleşecek biri bulamadığında bu kolyeye dertlerini anlatmak için takacaktı. Şu anda hayatının zehrolmadığı dakikalarını yaşıyordu bu kolye ile...
Güneşin içini boyadıktan sonra "Anne ne zaman bu odadan çıkacağım?!" diye sormuştu ve bu sefer bağırmıştı. Resmide bitmişti diye daha da sıkılmıştı. Bu odada hiçbir şey yapılıyordu. Lavabo yapılacak yer bile yoktu ve küçük kızın lavabosu gelmişti. Artık annesi gelip bu odadan onu çıkarmalı ve Alya ablasına giydirdiği güzel elbiseler gibi domatesten başka doğru düzgün yemek yedirmedikleri için sıska bedenine elbise giydirmeliydi.
Annesinin Alya ablasının saçlarını okşadığı gibi onun da saçlarını okşamasını istiyordu. Bugün onun saçlarının annesi tarafından çekileceğini bilmeden annesinin okşamasını istiyordu.
Karamel renkli olan önüne gelen saçlarını oflayarak ittirdiğinde ayağıya kalkmıştı. Nerede kalmıştı annesi?
Bir kez daha aynı soruyu sorarken boş odada bağırdığında üst kata ses gitmişti hatta Alara ismine sahip olan kadın tam Mira'nın üstünde olan mutfaktaydı diye daha net duymuştu sesini.
Mahallede esmer güzeli diye bilinen Alara siyah kaşlarını çatmamak için kendini zorluyordu. Eğer karşında en yakın arkadaşı Suela olmasaydı hiç sevmediği üvey kızını şu an gidip dövebilirdi. Onu rahatsız ediyordu bu kız! Ama bu sefer suç ondaydı. Kızı sadece odadan çıkmaması için uyarmamalıydı...
Ses çıkarmaması gerektiğini neden söylemedim diye dertlenmeye başlamıştı ki karşısında keyifle oturan kadın yani Suela kahvesini bitirdiğinden yerinden doğruldu.
"Neyse canım bizim kocalardan fayda gelmiyor bunu hepimiz biliyoruz... Artık gidiyim ben evime."
Mira'nın sesini duymayana kadar kocaları hakkında dedikodu yaptıklarını yeni hatırlayan Alara kendine olan şaşkınlığını gizlemeye çalışarak misafirini uğurladı. Yaşlanıyordu... Ya da sadece bir saniyelik unutkanlıktı.
Bunu çok umursamayan kadın kapıyı kapatır kapatmaz çocuklarına görünmeden bodrum kata indi. Merdivenlerden inerken kızı nasıl döveceğini planlayıp durmuştu. Onu o odaya Suela'yı sevmediği için kapatmıştı. Mira Suela'dan nefret ettiğinden beri Alara Mira'dan çok çekmişti. Mira sürekli Suela'ya ters ters bakıyor diye Suela Alara ile arkadaşlığını kesecekti ama Alara Mira'yı uyarıp Suela'dan özür dilettirdiğinde bu konu kapanmış saymıştı Suela...
Alara tek arkadaşını üvey kızı yüzünden kaybetmek istemediği için Mira'yı o geldiğinde bodruma atmaya karar vermişti. Bugün de sinirli olduğu için kararını gerçekleştirmiş ve Mira'yı bodruma kapatmıştı. Kilitlememesinin sebebiyse çok basitti. Kapının anahtarını bulamamıştı. Neyse ki bazı konularda akıllı olan bir kızdı Mira.
Alt kata indiğini ayak seslerinden duyan Deniz mutluydu fakat bu mutluluk kısa sürmüştü çünkü annesi sandığı kadın kapıyı kırarcasına açmış ve "Ne bağırıp duruyorsun sen?!" diye bağırarak üzerine gelmişti. Annesine cevap vermeye çalıştığında yüzüne sert bir tokat yiyen Deniz güçsüzlüğünden dolayı tek darbede yere düşmüştü. Acıyla inlediğinde annesinin neden ona böyle bakışlar attığını anlamaya çalışıyor ama anlayamıyordu.
Neden bu kadar çok kızmıştı ki?
Annesi onu yakalarından tutup tekrar ayağıya kaldırdığında acıdan dolayı ilk ve son ağlayışı olduğunu bilmeden hıçkırarak ağlıyordu. Elalarından yaş akarken annesi "Senin dilini koparırım lan!" diye bağırıp bir kez daha şiddetli bir tokatı kızın küçük yüzüne geçirmişti. Mira acıyla haykırırken kadın bunu umursamayıp Mira'nın darbe almadığı tek yeri kalamayana kadar tekmelerini ve yumruklarını öfkeyle geçirmişti.
Kız her haykırdığında daha da sinirlenmiş daha da nefret etmiş ve içini daha çok öldürme hırsıyla doldurmuştu. Mira'yı çok dövmüştü ve daha çok dövecekti de...
Annesi bir süre sonra yorulmuş ve kenarıya çekilmişti ki Deniz kendinde güç bularak "Ben ne yaptım da beni dövdün anne?" diye sormuştu ve bu soruyla annesi yorgunluğunu unutmuş gibi içini tekrardan öfkeyle doldurmuş ona dalga geçer gibi soru soran kızı cezalandırmaya kalkışmıştı.
Aklına gelen ilk fikri uygulamak için yerde kanlar içerisinde yatan kıza öfkeyle baktıktan sonra odadan çıkıp üst kattan ucu ısıtılmış bıçak almak adına mutfağa gitmişti.
Odada yalnız başına, yara bere içinde kalan küçük kız ise nefes almaya kendini zorluyordu. O annesinin onu haşat etmesini beklememişti sabahtan akşama kadar. O her dakikayı sayarken annesinin onu dövmesi için saymamıştı annesinin gelip onu aldıktan sonra güzelcene oynamak için saymıştı o saniyeleri...
O buradan çıkmayı hayal ederek saymıştı saniyeleri...
Kapı bir kez daha açıldığında küçük kız gelenin kim olduğunu bildiğinden ve kafasını kaldıramadığından dönüp bakmamıştı. Annesi "Sen şimdi benimle dalga geçmek ne demekmiş onu göreceksin işte." diyerek tepesine dikildiğinde eğer elindeki bıçağı görmeseydi ona onunla dalga geçmeyeceğini söyleyebilirdi. Annesinin elindeki bıçakla nefesi kesildiğinde konuşamamıştı.
Öfkeli kadın Mira'ya eğilip ağzını açmaya çalışırken delirmiş olmalıydı... Ama kadın deli değildi deli olmamasına rağmen deli gibi davranmakta ustaydı. Deli olsaydı sadece ağzını zorla açtığı küçük kıza işkence yapmazdı diğer çocuklarına da yapardı. O bir deli değil şeytandı...
Küçük kızın dilini tuttuğu gibi bıçağın sıcak ucunu diline yapıştırmış ve zevkle acı gördüğü küçük kızın çırpınışlarını izlemişti o şeytan. Taki küçük kız bayılana kadar...
Deniz bayılana kadar bütün darbelere; ağlamaktan ve yardım istemekten başka bir şey yapamamıştı...
Bugün bu bodrum katında yaşadığı şeyin tekrarları olacağını bilmeden bayılmıştı...
Bu odada yaşadıklarını bir daha unutamayacağını bilerekte yummuştu o göz kapaklarını.
O şeytan ise üvey kızına daha çok acı çektireceğini bilerek elindeki bıçağı köşeye atıp eserine bakan sanatçılar gibi kıza bakmaya başlamıştı. Bu kızı öldürmek istese de öldüremezdi ama istediği gibi ona bu odada işkence yapabilirdi. Bu küçük ve zavallı kıza eziyet çektirmek onun çok hoşuna gidecekti...
Şeytan o kadına fikirler verecek ve o kadın bir süreden sonra şeytanın ta kendisine dönüşecekti.
Küçük kız bıçaklardan onun yüzünden korkacaktı...
Küçük kız o depodan onun yüzünden ölü kız olarak çıkacaktı...
On sekiz yaşına kadar şeytandan dayak yiyecek işkence görecekti...
Deniz Mira özgürlük isteyecekti...
Günümüz
"Deniz!" Kulaklarıma ulaşan sesle kendime gelmeye çalışırken en son avucuma bıçak değdiğini sonra da bayıldığımı hatırlamıştım. Bayılırken anıların ortaya çıkmıştı...
Her yerim yara bere içindeyken avucumun kesildiğini hissetmiştim. Hatta sadece avucum değil bacaklarımın da kesildiğini hissetmiştim. Her tarafım kesiklerle doluydu ve ben sadece iç çamaşırlarımlaydım...
Bunu fark eder etmez yaralarımı umursamadan bedenimi örtmek için bir şey aradım fakat hiçbir şey yoktu ve o bunu umursamadan önüme gelip diz çöktü. Soğuya alışkın olduğum için üşüdüğümün farkında değildim ancak acıya her ne kadar alışkın olsam da bedenimdeki kesikler yüzünden canımın acıdığının farkındaydım. Bir de çıplak sayıldığımın farkındaydım.
Lacivertleri endişeyle bedenimde gezinirken "Özür dilerim benim yüzümden oldu." diye sayıklıyordu. Evet yine onun yüzünden dayak yemiştim hem de bu seferki en korkunç dayaklarımdan biriydi. Hem zorbalanmıştım hem de hırsı olan bir kızın benden hırsını çıkarmasına müsaade etmiştim. Hepsi de bu karşımdaki piç yüzündendi.
"Çıplağım..." Gözlerini kuru sesimle söylediğim kelime ile gözlerime çıkardığında çıplak olduğumu yeni fark etmiş gibiydi. Dişlerini bir şeye öfkelendiğinden dolayı sıkarken ceketini benim için çıkartıyordu. "Evet çıplaksın ve bunu tüm dünya biliyor." Nefesim kesilirken ne demek istediğini yarım yamalak anlamıştım.
İpek bir şey yapmıştı...
Bir şey söylemesini bekler gibi bakan bakışlarımı umursamadan üzerime dikkatli bir şekilde ceketini giydirdi. Sıcacıktı ve bu beni ürpertmişti.
O ayağıya kalkarken ben etrafımdaki bıçak ve sopalara tedirginlikle bakıyor ve Barçın'ın bana bir şey söylemesini bekliyordum. Tüm dünya biliyor ne demekti? Ve bayıldıktan sonranın üzerinden kaç saat geçmişti de hava karanlıktı? Kan kaybından ölmemiş miydim? Nasıl?
Aklımda milyonlarca soru dolanıp dururken Barçın eğilerek beni kucağına aldığında yutkundum. Ceket olmasaydı çıplaktım ve o bunu biliyor olmasına rağmen beni hiç düşünmeden kucağına almıştı. Sevgilisi beni dövdürtmüş olmasına rağmen o gelip bana yardım ediyordu...
"Hastaneye gidiyoruz... Kendine geldiğinde bilmen gerekenleri söylerim." Gözlerimin kapanmak üzere olduğunu gördüğünde söylediklerine cevapsız kalmıştım çünkü konuşacak halde değildim. Her tarafım sızlıyordu...
Kendimi ona yaslamamak için zor tutsam da kafamı daha fazla tutamadım ve gözdesine yasladım. Elimde olmayan hareketle kaskatı kesildiğini hissetmiştim. "Kapıyı açın." Hızlı adımları ve telaşlı sesi beni de endişelendiriyordu çünkü o halimin ne durumda olduğunu benden daha iyi anlamıştı. O bir doktor olacaktı yani beni benden daha iyi anlaması normaldi.
Arabaya bindiğimizde kapanan gözlerimi araladım. "Şimdi anlat." Bakışlarını yoldan çekip yüzüme diktiğinde dişlerini tekrardan sıkmıştı. Her ne olduysa bu onu sinirlendirmişti. Onu ilk defa bu kadar sinirli ve ilk defa bu kadar stresli görüyordum.
Beni kucağından indirmemiş olmasını eğer bu halde olmasaydım sorun edebilirdim fakat şu an o kadar yorgundum ki üzerimden koyun sürüsü geçmiş gibi hissettiğimden bir şey diyememiştim. Ha koyun sürüsü geçmişti ha kız grubu geçmişti ne fark ederdi ki?
Yani gibisi fazlaydı...
"Hastaneye gidelim anlatırım." Anlatmamakta ısrarcı olmasına sinir olmuştum. Neden şimdi anlatmıyordu?!
Araba hızlı bir süratle ilerlerken Barçın "İpek çok fazla oldu..." diye kendi kendine söylenip duruyordu. Sevgilisini bana musallat etmişti bu piç! Bir hafta önce beni sorgulamak yerine sevgilisiyle vakit geçirmeye devam edebilirdi.
Suçu sadece kendinde bulmamasına sinir olurken kafamdaki sızı artığı için acıyla inledim. "Çok kötü dövdüler amına koyayım." Barçın bana küfrettiğim için ters bir bakış attıktan sonra şoföre hızlı olmasını söylemişti. Ölmediğim için şükretmiştim bende.
Gerçi ölsem daha iyiydi çünkü bu akılla daha çok dayak yiyeceğimi hissetmiştim. Dayak yemek istemiyordum ben...
Barçın'ın keskin çenesini zorla kaldırdığım elimle tutarak göz teması kurmak için kendime eğdiğimde yine donup kalmıştı. Bunu umursamadan elimi çenesinden çekip "Leyla'yı aramam gerekiyor." dediğimde sinirlenmişti. Bu durumdayken beni merak eden kişiyi düşündüğüm için bana kızmıştı ama bu olmayan sikimde bile değildi.
Leyla bu saate kadar benden haber alamadığı için delirmiş olmalıydı... Bu halimi görünce delirmiş olmasa da delirecekti. Ama şimdi rahatlaması gerekiyordu. Bu yüzdende benim onu aramam ve iyi olduğumu söylemem gerekiyordu. Bu arada iyi değildim berbattım. Leyla'nın bunu bilmesine gerek yoktu. En azından şimdilik.
Kimseyi endişelendirmek istemiyordum zaten benim için endişelen bir tek Leyla vardı yani çok kişiyi endişelendirmeyecektim ama oldun. Leyla'yı endişelendirmeyecektim boşuna...
Barçın "Hastanedeler... Kaan ve Aras Leyla sınıfın ortasında bayıldığında onu hastaneye götürdüler Batu, Çağan ve Taha'da seni bulmak için her yeri didik didik aratıyorlardı ama ben bulduğumu söylediğim an Leyla'nın yattığı hastaneye gittiler ve bizi bekliyorlar. Merak etme Leyla iyi ama adını sayıklayıp duruyor..." diye konuştuğunda renkten renge giriyor ve ona inanamayan gözlerle bakıyordum. Batu'lar benim için endişelenmişler miydi?
Dur bir dakika Leyla bayılmış mıydı?!
Şimdi daha çok endişelenmiştim Leyla için. Neden bayılmıştı ki?
"Hızlı olsana be adam!" Bağırmamla Barçın yüzünü buruştururken şoför koltuğunda oturan takım elbiseli adam "Bu kadar hızlanabiliyorum hanımefendi." diyerek açıklama yapma gereği duymuştu. Bana hanımefendi demesine gerek yoktu. Arkadaşım için kalbim korkuyla atarken Barçın rahatlamam için dizkapaklarımın altındaki elini çekerek yüzüme çıkarttı ve önüme gelen saçları itekleyerek "Sakin ol arkadaşının durumu senden kat ve kat daha iyi." diye sakin bir ses tonuyla konuşmuştu.
Yüzüme değen parmak ucuna ters ters baktığımda Leyla için rahatlamıştım ama bana dokunmasına sinirlenmiştim. Kucağındayım diye bana dokunmasına müsaade ettim anlamına gelmiyordu bu.
"Leyla neden bayıldı?" Soruyu sorduğum an bakışlarını benden çekmişti elini ise yanağımı okşadıktan sonra çekmiş ve eski yerine koymuştu. Çıplak tenime değen sıcak eli değdiği yerleri ısıtıyordu...
"Hastaneye az kaldı sonra konuşuruz." Ne diyeceğini bilmiyordum fakat ne diyecekse bu beni çıldırtacağını yüzündeki suçluluk duygusundan ve özür diler gibi bakan lacivertlerinden anlayabilmiştim. Ben geberip bayıldığımda ne olmuştu da herkes beni aramaya başlamıştı? Batu'ların beni arayacağını az çok tahmin etmiştim ama Barçın'ın sevgilisi beni dövdükten sonra kendi armasını beklemiyordum.
Beni döven sevgilisiyken beni kurtaranda oydu...
Hayatım tam bir bok çukuruydu!
Hastaneye vardığımız an Barçın beni kucağından indirmeden arabadan indi ve hastanenin kapısına doğru yüzümüze patlayan flaşları umursamadan hızlı adımlarla yürümeye başladı. Hastanenin önü magazincilerle doluydu...
Habercilerden birinin "Efendim adının oruspu olarak geçtiği kızı nasıl kurtardığınızı bize de açıklar mısınız?" diye sormasıyla taş kesildim. Bu kız haberci ne demişti bana? Adının oruspu olarak geçtiği kız...
Buda ne demekti şimdi?!
Barçın kulağıma eğilerek "Ses çıkarma. Bunlar yayınlanamayacak..." diye fısıldadığında kulağını sinirlendiğim için ısırabilirdim ama flaş altında olduğumuz için bunu yapmadım. Bana oruspu diyorlardı! Nasıl ses çıkarmayayım? Gerçi konuşacak halim yoktu.
Bana bir an önce olanları anlatmalıydı...
Hastaneye girdiğimizde Batu, Taha ve Çağan üçlüsünün aynı anda "Deniz!" dediklerini duydum. Neden beni her gören ismimi haykırıyordu?
Yanımıza ilk Batu ulaştığında beni Barçın'ın kucağından almaya çalışmıştı ama Barçın "Bırak kız zaten berbat halde bir de elden ele geçerken zarar görmesin." diyerek beni kendisine çekmişti. Ben bir eşya değildim ama o bir eşyaymışım gibi konuşmuştu benim hakkımda.
Başım zonkluyordu bu yüzden kimseyle uğraşamıyordum sadece bana açıklama yapmalarını bekliyordum. Bayıldığımda bile beni soymuşlar ve her yerimi kesmişlerdi. Özellikle bacaklarımı... Açıkta kalan bacaklarımı gördüklerin de hepsinin acıyı hissetmiş gibi yüzünü buruşturmasının sebebi buydu. Ama kimse bıçak kesiğinin nasıl acıttığını benden iyi hissedemezdi... Hissetmesinlerdi.
Barçın beni bir yere taşırken gözlerimi kapatmış ve başımın arısını gidermeye çalışmıştım. Leyla'yı görmem lazımdı fakat Barçın bir an önce beni sedire yatırıp durumumun ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Hareketlerinden bunu çıkarmıştım...
Beni sedire yatırdıktan hemen sonra muhtemelen tanıdığı birisine "Hızlı ol. Kafasının arkasında ve vücudunun her yerinde darbe var. On bir saat baygınlık geçirmiş olmalı ki ben geldiğimde kendine yeni yeni geliyordu." diye hızlı hızlı konuşuyor ve beni sediri itekleyerek elimi bırakmadan bir odaya doğru sürüklüyordu. Ben on bir saat aralıksız bayılı mı kalmıştım yani? Bıçak gördüğümde bayılmış olmamı artık normal görüyordum ama bu kadar saat fazla değil miydi?
Elimi çekmeye çalıştığımda Lacivertleri onu seyreden elalarımı bulmuş ve her ne gördüyse kendisi bırakmıştı avucu kesilen elimi. Elalarımı avucuma çevirdiğimde ise zorlukla yutkunabilmiştim. Çok derin kesilmişti ve kanım akmayı bırakıp kuruduğu için mikrop kapmış olabilirdi. O çıkmaz sokakta Barçın tarafından bulunduğum için şükretmiştim çünkü eğer sapık biri beni o halde bulsaydı...
"Ne düşünüyorsan düşünmeyi kes." Barçın'ın sesiyle irkildiğimde o olmayan sapık adamın bana dokunduğunu düşünmeyi bırakmak için çok çabalamamıştım. Onun sesi zaten saçma şeyler düşünmemi engelliyordu. Düşünürken nasıl görünüyordum bilmiyordum ama Barçın'ın okyanusları bu halime öfkelenmişti. Muhtemelen berbat görünüyordum.
Onun öfkelenmesine gerek yoktu sadece uyarsındı yeter...
Beni özel bir odaya aldıklarında yeni odamda doktorları da sayarsak on kişiden fazla insan vardı. Ben çok kalabalığı sevmezdim ancak bu durumdayken onları kovamazdım. Ve birisi bana olanları anlatmadan çıkartmayacaktım onları bu odadan.
Doktoralar üzerimdeki ceketi çıkartacaklarken gözlerimi fal taşı gibi açıp "Hayır çıplağım." diye fısıldamıştım beni soyan doktora. Doktorların hepsi kızdı ama etrafımdakilerin hepsi erkekti. İç çamaşırlarım haddinden fazla dekolteli olduğundan onların yanında öyle kalamazdım. Erkeklerin bakışlarını üzerimde istemiyordum özellikle peşimde bir sapık varken.
Kız doktorlar bana anlayamaz ifadeyle bakarken Batu Çağan ve Taha aynı anda sıkıntılı nefes verip küfretmişlerdi. Neden başımdaki doktorlar bana iğrenerek bakıyorlardı?
Dayanamayıp yerimde doğrulduğunda hareket etmem bile başımı zonklatmıştı. Acıyla inlediğimde Barçın elini kafama destek olsun diye enseme atmış ve tutmuştu. Dokunuşunu umursamadan çıldıracak gibi duran üçlüye baktım. "Neden bana tiksinerek bakıyor bu doktorlar?" Doktorların beni duyup duymaması sikimde bile değildi bana cevap vermeliydiler yoksa onların yerine ben çıldıracaktım.
Batu ellerini ensesinde birleştirip ağzının içini havayla doldururken kafasını geriye atıp gözlerini yummuştu. Çağan ve Taha'da birbirlerine sen anlat dercesine bakıyorlardı. Anlatacakları şey neyse bir türlü dile getiremiyorlardı. Aras ve Kaan'a baktığımda onların da öbür üçlüden farkı olmadığını görünce kafamı sabit tutan Barçın'a baktım.
O gözlerime bakmaya bile dayanamıyordu... Ne sikim olmuştu da bana böyle bakıyorlardı bu doktor kızlar?
"Biri bana anlatsın artık!" Bağırmamla kapının açılması bir olmuştu. Bağırdığım için kafam zonkluyor başımdaki herkes bana yüzünü buruşturarak bakıyordu. Sesimin bağırdığımda berbat çıkmasını ağrıyan kafama takmayacaktım tabii ki de.
Kapıdan içeriye giren Berk beni gördüğünde saniyelik kaskatı kesilmişti. Kendini toparladığında ise hızlı adımlarla yanıma ulaşıp acı çekmemi umursamadan sımsıkı sarılmıştı. Tabi ben acıyla inlediğimde yine aynı hızla benden ayrılmıştı. Herkes bizi izlerken yüzümün her tarafına öpücükler kondurduğunda ne olduğunu anlayamaz haldeydim.
Barçın en sonunda bunu seyretmeyi bırakıp Berk'i "Kızın canını yakıyorsun." diyerek benden ayırmış ve ona ters ters bakmıştı.
Beni çok umursuyordu beyefendi...
Batu Berk'i omzundan tutup kendisine çektiğinde gözlerim Berk'in siyahlarından hiç ayrılmamıştı. Neden beni durduk yere öpmüştü? Bu tavrı tuhafıma gitmişti. Bakışları da değişikti zaten.
Allah aşkına bunca derdin arasında bir de bunumu dert edinecektim ben!
Tam bir kez daha ne olduğunu soracaktım ki doktor kızlardan biri benle dalga geçer gibi konuştu. "Tüm dünya çıplak olduğunu görmüş iki üç erkek görecek diye utanmış gibi yapma şimdi bize... Gerçi sende işini iyi biliyorsun. Sonuçta utangaç kızları daha çok severler değil mi?" Kızın söyledikleriyle sanki dünyam tersine dönmüştü. Ruhum parçalara bölünmüştü. Beynim durmuş kalbim korkuyla teklemişti.
Nefesim kesilirken gözlerimin önü kararıyordu. Beynim gerçekten bu kelimeleri anlayamıyordu. Kulaklarım bağırışları duymuyor gözlerim kendiliğinden kapanıyordu. Etrafımdaki her şey bir bir kaybolurken karanlığın içine çekileceğimi anladığım sırada ensemdeki el kafam yumuşak bir şeyle buluştuğunda çekilmiş ve yüzüme çıkmıştı. Yanağımı büyük bir el okşarken sıcak nefesini kulağım da hissetmiştim.
"İyi uykular Deniz yıldızı..." Kolumdaki küçük sızıyı işte o zaman hissetmiştim. Beni iğne ile uyutuyordu...
***
Gözlerim yorgunluktan dolayı açılmasa da etrafımdaki sesleri kolaylıkla duyabiliyordum. İki saat boyunca uyumuştum ve iki saat boyunca da gözlerimi açmadan sedirin üzerinde aynı pozisyonda durarak dinlenmeye çalışmıştım. Baş ağrım serumla verdikleri ilaçtan dolayı hafiflemişti ama kafamdaki sargı bezi çok kaşındırıyor ve rahatsızlık veriyordu. Her tarafım sargı bezleri ile doluyken sağ ayağım alçıya alınmıştı. Pislikler ayağımı kırmıştı.
İpek'in kendi cisinden birisine bunu nasıl yaptığını aklım almıyordu... Tamam sevgilisiyle beni öyle bir anda yakalamış diye sinirliydi ve bana hesap sorabilirdi ama yanlış anladığını söylememize rağmen beni sokaktaki serserilere dövdürtmek...
Ah bu kadarı da olmasındı. Bir de beni soyup tüm dünyaya göstermiş miydi? Muhtemelen öyle olmuştu ve muhtemelen beni çekip paylaşmıştı. Olay ne bilmiyorum ama benim çıplak fotoğraflarımın paylaşıldığına emindim.
Kendimi de suçluyordum bir taraftan da... Çünkü ben o çıkmaz sokağa girmeseydim başıma bunlar gelmeyecekti. Eğer dalgın olmasaydım o çıkmaz sokağa girmeyecektim!
Akılsızdım işte!
Evet...
İç sesime sesli bir şekilde küfretmemle yanımdaki iki kişi uyandığımı anlamışlardı. İki saattir gözlerim kapalı olduğundan hala uyuduğumu sanıyorlardı bu salaklar. Batu'nun "Deniz uyanık mısın?" diyen sorusuna kaşlarımı kaldırıp indirerek cevap vermiştim. Yani uyanık değilim demek istemiştim. Barçın'ın parmağını sus çizgimin üzerinde hissettiğimde yutkundum.
"Uyanık ama hala düzenli nefes alamıyor..." Burnumu da kırmışlardı... Bu yüzden uykudayken de şimdide düzenli nefes alamıyordum. Barçın'da düzeltip düzelmediğini kontrol etmek için parmağını burnumun dibine getirmişti.
"Ağrın var mı?" Gözlerimi sıkarak evet demeye çalıştığımda Batu’yu da diğer tarafımda hissetmiştim. Barçın sağ tarafımdaydı ve camdan gelen sokak lambalarının ışığının yüzüme vurmasını engelliyordu. Odanın ışığını benim rahatsız olmamam için kapatmışlardı. Ama Batu yanıma geçmeden önce ışıkları açmıştı. Bunu çıkan sesten ve ışığın yüzüme vurmasından anlamıştım.
Batu yanağıma öpücük bıraktıktan sonra "Geçecek güzelim." diye fısıldamıştı. Ben ise ona kanmış gibi yaparak gülümsemiştim. Ona bedendeki izlerin geçtiğini ama ruhundaki izlerin geçemeyeceğini söyleyemedim...
Gözlerim hala açılmıyordu çünkü şişmişti... Ve yorgundum.
Barçın'ın da parmak uçlarıyla göz kapaklarıma dokunması canımı acıtıyordu ama ses çıkarmıyordum. Dokunuşu kalbimde farklı bir duygu oluşturmuştu. Çok sıcaktı parmak uçları... Dokunuşu da çok sıcaktı. Parmaklarının çekilmesini bu yüzden istemiyordum ama o "Çok soğuksun üstünde kalın örtü olmasına rağmen bir tülü ısınmıyorsun." diye söylenerek elini çekmiş ve yanımdan kalkmıştı. Onun aksine ben dediği gibi bir türlü ısınmıyordum.
"Bunun kişiliği de soğuk yani korkacak bir şey yok." Batu'ya ters ters bakmak istesem de bunu gözlerimin açılmamasından dolayı yapamamıştım.
Benimle dalga geçmeye bayılıyordu.
Barçın Batu'ya cevapsız kalmıştı bende ses çıkartmayıp sesleri takip etmiş Barçın'ın ne yaptığını anlamaya çalışmıştım. Oda özel olduğu için genişti yani en son öyle görmüştüm ve Barçın'ın da bu büyük odadaki dolaptan büyük ihtimalle örtü aldığını dolap açılıp kapanma sesinden anlamıştım. Üstüme örtülen bir örtüyle de bundan artık emin olmuştum. Bana örtü getirmişti İpek'in sevgilisi Barçın abim.
Abimdi o benim... Yani öz olmasa da onu öyle görüyordum.
"Deniz Leyla ile konuşmadan önce seninle yalnız konuşabilir miyim?" Leyla'da benim bu halimi görmüş ve tekrar bayılmıştı. Bu olay ben uyanıkken yaşandığı için Leyla'nın da benim gibi bir odada yatırıldığını biliyordum. Leyla uyandığında onunla konuşacaktım ama hala uyuyordu güzelim. Bir günde benim yüzümden iki kere bayılmasına canım zaten sıkkınken onunla konuşup onu daha da kötüleştirmek istemesem de konuşmak zorundaydım. Yani ben uyandığım için onunla beni yalnız bırakacaklardık bunu tahmin edebiliyordum.
Leyla uyanmadan önce Barçın ile konuşmak istemiyordum ama "Lütfen." dediğinde sesindeki o yalvarış kırıntısı vicdanımla oynamasına yol açmıştı.
Sıkıntılı bir nefes verirken Batu'nun yanağımı okşayan eline avucuma dört dikiş atıldığını öğrendiğim sol elimle iki kere hafifçe vurmuştum. Konuşmak için yalnız kalmamız gerekiyorsa öyle olsundu...
"Konuşmak zorunda değilsin Deniz." Batu'nun benim iyiliğim için konuştuğunu bildiğimden ses etmemiştim ancak gitmesini bekleyerek cevabını vermiştim. Konuşmak zorunda olmadığımı bende biliyordum ama Barçın'ın ne diyeceğini merak ediyordum zaten olayların tamamını bilmiyordum belki Barçın bana bu sayede anlatırdı. Umarım...
"İyi o zaman ben çıkıyorum. Ama bu piç seni kızdıracak ya da canını acıtacak bir şey yaparsa mezarını kazmak zorunda kalacağım." Batu'nun ciddi konuşmasına karşılık kıkırdadığımda sinirli bakışlarının bende olduğuna emindim. Gülmemi istiyordu bende güldüm ne var bunda. Batu bana bir şey söylemeden odadan çıktığında Barçın ile tek kalmıştık. Yerine oturduğunu hissettiğimde istemsizce yerimde kıpırdanmıştım. Beni yakından çıplak gördüğünü hatırladıkça sinirleniyordum zaten... Birde şu an odada tektik daha da sinirleniyordum ama ses etmiyordum. Tuhaf geliyordu.
"Gözlerini açamıyor musun hala?" Bunumu konuşacaktık biz? Ayrıca kendimi zorlasam açabilirdim gözlerimi ama zorlamak istemiyordum. Bu yüzden cevap vermedim. Üzerinde uzandığım sedir kumandalı olmalı ki "Oturur pozisyonuna çevirmemi ister misin? Belin tutulmuştur şimdi..." diyerek cevap beklemeden tuşa basarak beni oturur pozisyonuna çevirttirmişti. Neyse zaten bende kabul edecektim.
Aramızda bir süre sessizlik oluştuğunda ofladım. "Ne konuşmak istiyorsan konuş artık." Oda sıkıntılı bir nefes verdiğinde gözlerimi açmamak ve ona bakmamak için kendimi zor tutuyordum. İki saattir yanımdaydı. Sevgilisinin yanında olması gerekiyordu ama benim yanımdaydı. Bu daha da tuhaftı işte. Sevgilisiyle güzel vakitler geçirebilirdi ama o gelmiş benimle konuşmak istiyordu. Benim sorularıma cevap vermiyordu ama kendisi benimle konuşuyordu!
"İpek senin resmini kendi Instagram sayfasında "Oruspulara verilmesi gereken ceza" diye paylaşmış... Siktir! Çok özür dilerim çünkü o kadar hızlı yayıldı ki durduramadım bunu." Kaskatı kesilmişken gözlerimi zorlukla araladım ve onun bana bakamayan lacivertlerine ruhsuz gözlerle bakmaya başladım.
İpek'in beni paylaştığına emindim ama bu sözle paylaşacağını aklımdan bile geçirmemiştim. Bunu nasıl düşünebilirdim ki? Aklımda onca soru varken nasıl İpek'in benim adımı oruspuya çıkardığını düşünebilirdim ki?
Gazetecilerin bana o kelimeyi kullanmasının sebebi bu yüzdenmiş. Ya da doktor kızların ben bedenimi gözlerden sakınmaya çalıştığımda laf sokmasının dalga geçmesinin sebebi buymuş...
Barçın ses çıkarmadığım için kendisini daha da boktan hissederken ellerini kafasının iki yanına yaslayıp dirseklerini dizlerine dayadı ve öne eğildi. Ben ise ona boş gözlerle bakmaya devam ediyordum. Bu söylediklerinin devamı vardı. Bu yüzden sabırla onun konuşmasını bekledim.
O derin bir nefes alırken ben duyacaklarımı pür dikkat anlamak için nefesimi tutmuştum. "Herkes seni konuşuyor. Zaten geçen senenin yüzme birincisi olmuşsun diye az çok tanınıyormuşsun ama şimdi İpek yüzünden adın iyiyken kötüye çıktı ve bu büyük ihtimalle bu sene başvurduğun yarışmayı etkileyecek hatta etkilemiş..."
Lacivertleri elalarımı bulduğunda ben o tahmin ettiğim cümleyi söylemesini istemediğim için kafamı iki yana sallamıştım. O cümleyi söylerse mahvolurdum. Bunu bana yapacak kadar acımasız olmasın ve söylemesindi o cümleyi.
Bu sene tekrar yüzme yarışmalarına girmek için erkenden başvuru yapmıştım. Babamın okyanusta boğulduğunu bilmeden önce başvurduğumdan eğer beni kayda alırlarsa kendimi teselli edecek ve o yarışmadan birinci olarak çıkacaktım. Ama şimdi Barçın Koralp bana suçlulukla bakıyor ve bu olayın başvuruma kötü etkilediğini söylüyordu. Ve o cümleyi de söyleyecekti. Tabi kendinde o cesareti bulabildiğinde...
Hiçbir zaman o cesareti bulmasını istemiyordum ama yine istemediğim oldu ve o cümleyi kısılan sesiyle söyledi.
"Leyla'ya başvurunun artık bir önemi kalmadığını söylemişler... Leyla'da bu yüzden bayılmış olmalı. Tam bilmiyorum ama öyleymiş. Deniz çok özür dilerim." Barçın'ın özürlerini umursayamadım çünkü o kadar çok çöktüm ki, bu dedikleri beni o kadar çok boğmuştu ki başım dönmeye başlamıştı... Nefes alışverişlerimi düzene sokmaya çalışırken Barçın'ın dediklerini sindirmeye çalışıyordum ama olmuyordu.
Geçen sene Türkiye yüzme birincisiydim ve bende bu sene dünya birinci olmaya karar verip başvuru yapmıştım ben... Ama artık sonuncu bile olamayacaktım. Çünkü yarışmaya hiç katılamayacaktım.
Leyla'nın bayılmasının asıl sebebinin bu olduğunu bilseydim ona bu halimi göstermemelerini tembihler bir kez daha benim yüzümden bayılmasına müsaade etmezdim. Yüzme yarışmasından direkt elenmemi beklemiyordu bu yüzden şoke geçirmiş olmalıydı.
Bende benim tek destekçim olan Leyla'ya elendiğimi söylemelerini beklemiyordum. Leyla benim denizi ve suyu ne kadar çok sevdiğimi biliyordu bu yüzden beni hem destekliyor hem de mutluluğumu seyredip kendisi de mutlu oluyordu ama ona elendiğimi söylediklerinde benim kahrolacağımı bildiğinden kendisini kötü hissetmiş ve bayılmış olmalıydı. Yedek numara olarak Leyla'nın numarasını vermemeliydim!
Yine bütün suçu kendime üstlendiğimde berbat hissetmiştim. Ölecek duruma gelene kadar dövülmüş, adım oruspuya çıkmış, turnuvalara bu yüzden katılamamıştım bu berbattı. Ve daha da berbat olan bir şey varsa bu da Barçın bunlardan daha kötüsü varmış gibi bana bakmasıydı...
Sesimi bulabildiğimde lacivertlerine bakmaya kendimi zorluyordum. "Söyle." Dişlerini bu sakin kalışım yüzünden sinirlenmiş ve sıkmıştı ama konuşmaya devam etti. "Seni bu hale getirenleri polis yakaladı ama İpek bütün suçun kendisinde olduğunu söyleyerek kızları serbest bıraktırıp kendisi içeriye girdi..." Bu muydu daha kötü olay? Ah doğruya İpek Barçın'ın sevgilisiydi yani Barçın için en kötü olay sevgilisinin içeriye girmesiydi. Ne güzel o dört kız hariç herkes hak ettiği yerdeydi işte...
O kadında mı hak ettiği yerde?
İç sesim ilk defa doğru bir soru sorduğu için onu içten bir şekilde alkışladım. Gerçekten içimden alkışlamıştım...
Barçın yüzümün her karışını taradıktan sonra tekrar gözlerime çıkardı lacivertlerini. "Eğer sen ondan şikayetçi olmazsan-" Cümlesini ona inanamayan gözlerle bakarken ağzımdan şaşkınlıkla çıkan "Hah" sesiyle kesmiştim. Benden beni bu duruma getiren sevgilisini şikâyet etmememi mi istiyordu? Bu adamın derdi buydu değil mi?
Sabahtan beri beni arıyor olması, beni kendisi bulup hastaneye getirmesi, başımdan ayrılmaması, beni düşünüyormuş gibi yapması... Hepsi o kızı şikâyet etmemem için miydi? Bu adam bu kadar yüzsüz müydü ya? İpek beni onun yüzünden zorbalayıp öldürürcesine dövüyor sonra gidip polislere zaten sevgilim halleder deyip kendini içeriye attırıyor ve onun düşündüğü gibi Barçın'da gelip benden onu şikâyet etmememi söylüyordu yani sevgilisini çıkartmak için benden hiç şikayetçi olmadan işi bitirmemizi istiyordu. Hem ben şikâyet etsem de Barçın parasıyla kolaylıkla o kıt beyinli sevgilisini tek duruşmada çıkartırdı hapisten. Yani benden bunu niye istiyordu bu adam?
Acaba canımı acıtmak için mi?
Olmayan canını acıtmak için mi?
Peki ruhumu parçalamak için mi?
Çürümüş bir ruh parçalanamaz Deniz koparılır... Şimdi söyle Deniz çürümüş ruhunu nasıl parçalayacak bu karşındaki adam?
İç sesime uyarak Barçın'ı baştan aşağıya inceleyip cevap aramaya çalıştım ama olmadı aslında cevap belliydi... Bu adam çürümüş bir ruhu parçalayamazdı. Parçalayamıyorsa kopartamazdı da. Çünkü kopartmak parçalamaktan daha zordu. Bir şeyi kökünden kopartmakla ucundan parçalamak gibiydi bu... Kökü zor kopartılırdı ucu kolaylıkla parçalanabilirdi. Ben köktüm beni kopartmaları çok zordu...
Barçın ona şaşkınlıkla bakan yüzüme bakmaya dayanamayarak yerinden doğrulunca iç sesimi düşünmeyi bırakmış ve kendime gelebilmiştim. Bana giydirdiği ceket çıkartılmıştı ve bir kenarıya bırakılmıştı üzerimde ise pembe bir hasta önlüğü vardı yani çıplak değildim. Barçın ceketinin cebinden bir sigara ve zipposunu çıkartıp cama doğru ilerlerken hareketleri ağır çekimdeymiş gibi yavaştı.
O camı açıp omzunu camın pervazına yaslandığında ben onun hareketlerini hipnoz olmuş gibi izliyordum. Zipposuyla sigarasını yaktıktan sonra içine derin bir nefes çekmesiyle bende iç çektim. Bu adamın benden istediği şeyi aklım bir türlü almıyordu. Benden sevgilisini şikâyet etmememi istiyordu...
Boşta kalan elini de saçlarına daldırdığında ben gözlerimi ondan çekip karşımdaki boydan cama çevirmiş ve perişan halim ile karşılaşmıştım. Yüzüm morarmış ve şişmişken kollarım kesikleri kapatan pansumanlarla doluydu. Bunu onun sevgilisinin serseri arkadaşları yapmıştı. Kafamdaki hasarı ise direkt sevgilisi yapmıştı. Bu adamda hiç empati duygusu yok muydu? Yani benim ne çektiğimi anlayıp benden bunu istemek yerine parayla işini halledemez miydi?
Zengindi istediğini yapabilirdi. Anlayışsızdı benden bunu istemesi bu yüzden normaldi. İki yüzlünün tekiydi sevgilisini düşünürken benimle ilgileniyormuş gibi yapabilirdi.
Daha fazla onunla tek kalmak istemediğim için sertçe nefesimi verip ona döndüm. "Tamam şikâyet etmiyorum. Şimdi siktir olup git." Kabullenmem ile şoke içinde bana döndüğünde elindeki sigara parmakları bir anlık şaşkınlıktan gevşeyen parmaklarının arasından düşmüştü.
Bana doğru duyup duymadığını anlamak için baktığında omuzlarımı çökertip sırtımı sedire yasladım. "İpek'e yanlış anlaşılma olduğunu lütfen kanıtlayarak anlat. Bana bir daha yaklaşmasın ve kendisini bu aralar korusun. Çünkü Leyla beni bu hale getiren kişiyi yaşatmaz. Ve son olarak... Bundan sonra birbirimizi hiç tanımamış gibi devam edeceğiz yollarımıza." Lacivertlerine o kadar ruhsuz o kadar sakin bakıyordum ki onun da ruhu çekiliyormuş gibi oluyordu her cümlemin noktasında.
Onu hayatımdan silmek kolay olacaktı ama bende bıraktığı yaraları iyileştirmekte zorluk çekecektim. Eski düzenime dönmek çok kolay olacaktı ama eski yaralara yeni yaralar ekleyerek eski düzene dönmek daha zor olacaktı...
Barçın bir adım istemsiz bir şekilde gerileyince gözlerim gerileyen adımına kaymıştı. Yerdeki sigaranın izmariti zemine dökülürken "Hiç mi konuşmayacağız birbirimizle?" diye fısıldayarak soru sorduğunu duydum. Bunu önemsiyor muydu ki? Hayır o İpek'i umursuyordu ama beni umursuyormuş gibi davranıyordu sadece. Sırf beni rahat bıraksınlar diye İpek'i soruyordu? etmeyeceğimi söyledim ben bu ne boktan soru soruyordu?!
Benimle konuşmayacaktı. Bende onunla konuşmayacaktım. Okulun ilk üç haftasında olduğu gibi birbirimizle ne konuşacağız ne de göz teması kuracağız. Aramızda her zaman mesafe bırakıp kendi hayatımızla ilgileneceğiz. Bu kadar basitti işte. Tabi onun için benim gibi yaralanmış bir kız için bu kolay değildi ama o kız bu yaralarında üstünü kapatırdı. O kız başka bir arayış içine karışır ve bu yaraları ruhunda taşıdığını unuturdu. O gerçek ailesini ararken bunları düşünmemeliydi. İşte bende o kız için ilk adımımı atmıştım. Barçın Koralp ile yollarımızı ayırmıştım.
Haksız yere zorbalanmama rağmen susarak olduğum yerde kalarak onun benden benim de ondan uzaklaşmamı şart koşmuştum. O ise bana saçma bir soru sorarak yutkunmuştu. Rol yapıyordu yine...
Dilimi kurumuş ağzımın içinde dolandırdıktan sonra ona cevap verdim. "Hiç konuşmayacağız Barçın." Ona öbür ismiyle seslenmemiştim çünkü o ismi onun istediği kişiler kullanıyordu. Ve o benim kullanmamı istemiyordu. Bu yüzden kullanmadım. O da artık bana ilk ismimle seslenmeyecek ve buradan defolup gidecekti. Sevgilisinin yanına... Benim yanımda durması hataydı zaten...
Barçın Koralp bakışlarıyla beni yaktıktan sonra "Teşekkür ederim Mira. Sevgilimi şikâyet etmediğin için. Bir daha konuşmamak dileğiyle kendine iyi bak." diye fısıldadı ve ceketini almadan çekip gitti. Yerdeki sigarası ise sönmüş ve rüzgârdan dolayı yuvarlanmıştı. Bana ikinci adımla hitap etmiş olmasa da artık aramızın eskisi gibi olmayacağını anlamıştım. Barçın ile ne konuşacaktım ne temas edecektim ne de göz göze gelecektim. Onu aynı sınıfta olmamıza rağmen yok sayacaktım... O artık benim için bir görünmez adamdı.
Aklımda lacivertlerinin nasıl ateş gibi baktığı her yeri yaktığı gelmişti... Ve gözlerim yorgunluktan kapanırken içeriye Berk ve Çağan girmişti ama ben gözlerim kapanır kapanmaz derin bir karanlığa çekilmiştim.
Bundan sonraki günlerin beni daha da yoracağını hissederek uykuya dalmıştım...
Deniz Mira’nın dersi gerçekten de başlamıştı. Barçın Koralp ona kimseyle boş samimiyet kurmamasının dersini vermişti bugün.
Eğer Barçın ile konuşmaya başlamasaydım bu olanlar hiç yaşanmayacaktı.
Ve bu ders çok sancılıydı...
Bölüm etkileşimi
