ARAYIŞ kitap kapağı

5. bölüm / 12

ARAYIŞ

Kimseye Güvenmemek

Vaveyla Yazarı: Rabia Toprakk

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 12Şu an: Kimseye Güvenmemek

“Mira, özür dilerim...”
Ben bir özrü hak etmiyordum. Çünkü özürlük bir şey yaşamayı hiç hak etmezken, özür dilenilmesini de hiç hak etmiyordum. Ben sadece güzel bir hayatı sahiplenmek istiyordum. Bunun da artık bende bir önemi kalmamıştı. Bu yüzden güzel bir hayatım olursa —ki olması imkânsızdı— artık benim için hiçbir anlamı olmayacaktı. Çünkü en başında istediğim bir hayatı sonunda vermeleri saçma olurdu.
Aynı şey gibi...
Hani küçük çocuklar ailesinden bir şey istediğinde ailesi ilk önce olmaz deyip çocuğu ağlatır, sonra çocuk ağladığında mecburen istediğini alıp verir ya... O zaman çocuğun eski hevesi kalmaz.
İşte benim için de böyle bir saçmalık olurdu.
Bu arada ben o çocuktum.
Fakat ben ağladığımda da istediğimi vermezlerdi. Ben sevgi görmek için ağladığımda bile istediğimi vermemişlerdi ki diğer istediklerimi versinler...
Leyla’nın koluma dokunmasıyla daldığımı fark ettim ve irkilerek bakışlarımı beni geldiğimden beri darlayan Leyla’ya çevirdim. Eve geri döndüğüm için bana kendisini affettirmek amacıyla o da eve girmişti. Eğer ben eve girmeseydim onun da kaldırımdan kalkmayacağını biliyordum.
Geldiğimde hâlâ orada oturuyor ve beni bekliyordu.
Geleceğimi çok iyi bildiğini biliyordum. Ama onunla bu aralar konuşmayacağımı da biliyor muydu, işte bunu bilmiyordum.
En yakın arkadaşım bile bana çok uzak geliyordu...
Eve geldiğim gibi duş almış ve üzerime gri renkli gecelik giymiştim. Kendimi salondaki koltuğa atmıştım. Saçlarımı kurutma gereği duymadan, çıplak ayakla sokaklarda dolaştığım için ayağıma batan taş ve cam parçalarının açtığı yaralara Leyla’nın bakışları altında merhem sürüyordum.
Duştayken bir karar vermiştim.
Artık evden çıkacaktım fakat kimseye güvenmeyecektim.
Barda çalışmaya devam edeceğimi pek düşünmüyordum. Tabii sözleşme olmasaydı...
Evet, bir sözleşme imzalamıştım. Müdür, eğer onlarla tekrardan işe başlayacaksam bazı kuralları olacağını söylemişti. Bu kurallardan sadece bir yıl boyunca onlarla çalışacağımı okumuş ve imzalamıştım. Gerisi sikimde bile değildi...
Şu an kovulmuş olduğumu varsayıyordum. Zaten bu üç haftada müdür ve oradaki tanıdığım iki kişi her gün arayıp durmuşlardı. Beni kovduğunu söylemek için illa araması gerekmiyordu şişko müdürün. Mesaj yazıp beni işten kovduğunu söyleyebilirdi.
Bu kadar aramasına gerek yoktu.
Leyla’ya boş gözlerle bakarken onun da bir konuda haklı olduğunu düşündüğüm için bunu ona yapmaya kıyamıyordum.
Ona güvenmeliydim...
Hayır.
Şu an herkes o numara olabilirdi.
Gerçi Leyla odama girdiğinde aramıştı beni o yabancı.
Siktir, ben ne düşünüyordum böyle?!
En yakın arkadaşımın bana oyun oynayacağını nasıl düşünebilirdim ki?
Böyle bir şey düşündüğümü fark etmemle elimdeki kremi önümdeki yuvarlak masaya bıraktım. Omuzlarından tuttuğum gibi kendime çekip sıkıca sarıldım.
Leyla sarılışıma karşılık verirken daha gür ağlamaya başlamıştı.
Ben bu kızı nasıl ağlatmıştım be?
“Leyla, güzelim, asıl ben özür dilerim.”
Saçlarının arasına buselerimi kondururken içim o kadar çok yanıyordu ki, o gözyaşlarıyla bu ateşi daha da harladığının farkında olsaydı ağlamasını durdururdu.
Leyla bugün beni korkularımla yüzleştirmek istemişti sadece...
Bunun farkındaydım. Sadece ona gücenmiştim.
Sikiklik etmiştim.
“Deniz, seni çok seviyorum. Sana asla zarar vermem be güzelim.”
Burukça gülümsemekle yetindikten sonra ikimiz de sessizlik içinde birbirimize sarıldık.
Ona sarılmayı özlemiştim.
En son iki yıl önce aynı bölümü ve sınıfı kazandığımızda sarılmıştık birbirimize. Ben teması sevmediğim için nadir anlarda sarılırdık. Leyla’nın ısrarlarına rağmen ben sarılmaktan kaçınırdım. Bu huyumdan nefret ediyor olsa da beni çok darlamıyordu.
İşte bu yüzden de fazla sarılamıyorduk birbirimize...
Leyla’ya güvenmesem de ona bugün sabah yaptıkları için kırgın olamazdım. Benim dışarıdan korktuğuma emin olduğu an böyle bir şey yapacağını tahmin etmeliydim.
Kendimi berbat hissediyordum o kollarımın arasında ağlarken.
Leyla hep şen kahkahalarını, güzel gülümsemelerini bana sunmuştu bu zamana kadar. Ben ise sanki yürüyen bir ağaç gibiydim.
Tabii çiçek açmayan ağaçlardandım.
Kırık dalları olan bir ağaç nasıl çiçek açabilirdi ki?
Ya da hiç su verilmemiş bir ağaç nasıl büyüyebilirdi ki?
Ben de o büyüyemeyen ve çiçek açamayan ağaç gibiydim işte...
On sekiz yaşıma kadar her gün şiddet uygulandı bana.
Ölene kadar da bir parça sevgi vermeyecekler.
Bunun artık bir önemi yok.
Leyla’nın horlamaya başlamasıyla gülümsemem genişledi.
Uyuya kalmıştı.
Zaten ne zaman konuşmasa, yer fark etmeksizin uyuya kalırdı güzelim. Uyumayı çok severdi. Hatta lise zamanında bir yaz tatilinde hep yatmıştı. Sadece uyandığında bir şeyler atıştırıyordu. Sonra da hemen odasına yatmak için gidiyordu.
O yaz ben de her gün kitap okumuştum.
He, bir de dokuz dil ezberlemiştim.
Bunu keyfiyen yapmıştım. Tabii yedi dili küçük yaşta öğrenmiştim, sadece tekrar etmiştim. Leyla’ya da öğretmiştim tabii ki.
Leyla’yı kucağıma alıp odasına götürdüm. Yatağına bırakırken komodinin üstündeki telefonu çalmaya başladı.
Kaşlarım bu saatte kimin arayacağını bilmediğimden çatılmıştı.
Leyla’nın üstünü örttükten sonra alnına bir öpücük bırakıp titreşen telefonu elime aldım.
Arayan numara kayıtlıydı fakat ismi yazmıyordu.
Noktamı? Bu kim be?
Telefonu açmadım ama yarın sabah bu numaranın kime ait olduğunu Leyla’dan öğrenecektim.
Leyla’nın tatlı görünen yüzünü buruk gözlerle izledikten sonra sıkıntılı bir nefes verdim. Bugün yaptıklarına pişman olduğunu o kadar iyi gösteriyordu ki beni de onu bırakıp gittiğim için pişman etmişti.
Kalbi o kadar temizdi ki her suçlunun vicdanını ortaya çıkartabiliyordu o kalbiyle...
Telefonu kapatıp yerine koydum ve odadan çıkıp enik ile beraber kendi odama girdim.
Oda çok dağınıktı...
Hızlı bir şekilde yatağımın üzerindeki çarşafı, yerdeki saç tellerimi, masamın üzerindeki okulun ilk haftasında çıkardığım ders notlarımı ve dolabımdaki bozulmuş elbiselerimi toparladığımda odamda daha rahat nefes alabiliyordum.
Odayı dip köşe temizleme zamanının geldiğini anlasam da buna ayıracak vaktim yoktu. Bu yüzden üsten bir şekilde toplamıştım.
Benim şu hayatımı daha da siken kişiyi bulmam gerekiyordu.
Yarın okula gideceğimden ve bugün fazlasıyla yorulduğumdan, gözlerim kendimi yatağa bırakmamla kapanmıştı.
Eğer bugün bu olaylar yaşanmamış olsaydı şüphesiz ki yine uyuyamayacaktım.
Uyurken bile bedenimi her ihtimale karşı tedbirli tutuyordum.
Artık aile evinde yaptığım gibi tedirginlik içindeydi bütün hareketlerim...
Gözlerim kendiliğinden açıldığında hiç hâlim olmadığı için okula gitmekten vazgeçip tekrardan uyumaya çalışmıştım. Ancak uyuyamayacağımı anladığımda mecburen yataktan kalktım.
Karamel ayaklarıma dolanırken esneyerek, “Temas yok enik. Temas yok.” diyerek uyardım köpek yavrusunu.
Daha yavruydu, bu yüzden ona böyle seslenirdim.
Tabii ki Leyla yokken.
Karamel’i odamdan çıkartıp dolabımdan duştan sonra giyeceğim üstleri aldım. Bu sırada da gözüm haftalar öncesinde Barçın’ın geri teslim ettiği kitaba kaymıştı.
Bu kitabın sonunu biliyordum fakat tamamen okumadığım için ne anlam çıkaracağımı bilmiyordum. Eğer bugün korunaklı bir yer bulursam kitabı bitirecektim.
İkinci kitabı da vardı ama satın almamıştım.
Aklıma Barçın’ın yazdığı nottaki istek geldiğinde burnumdan baygın bir şekilde nefes verdim.
Notunu siktiğimin piçi!
Üstlerimi alıp odadan çıktığımda karşımdaki odanın da kapısı açılmıştı.
Göz altları yorgunluktan morarmış, gözlerinin içi de ağlamaktan kızarmış Leyla’nın suratı diğer günlere göre daha berbattı. Dünkü olanlar için kalktığında da ağlamış olmalıydı ki burnu ve gözyaşları hâlâ akıyordu.
Dünkü yaşananları unutması, beni hazırlanmaya giderken gördüğünde bir saniyesini almıştı. Şoke olduğunu afallamış gözlerinden anlayabiliyordum.
Ben olsam ben de benim odamdan çıkmama şaşırırdım.
Dünkü olanlardan sonra çıkmazdım diye düşünen Leyla’ya göz kırpıp banyoya girdim.
Daha da şaşırdığını gördüğümde sırıttım.
İnsanları küçük şeylerle bile şaşırtabilmem beni sevindiriyordu.
Hızlı ve bol düşünceli bir duş aldım. Ardından kurulanıp üzerime temiz iç çamaşırlarımı geçirdim. Üstüme beyaz renkli, off-shoulder tarzı bir üst giydim. Altıma ise bacaklarımın görünmemesi için bu sıcakta asker yeşili kargo pantolon geçirdim.
En azından rahattı ve vücut hatlarımı kapatıyordu.
Peşimdeki kişiyi bulup ondan kurtulmadan rahat kıyafetler giyemeyecektim.
Eskiden olduğu gibi etrafa bakmamazlık da etmeyecektim.
En çok da buna üzülüyordum işte.
İnsanlara bakmaktan nefret ediyorum!
Ve nefret ettiğim şey başıma gelmişti...
Korkum yüzünden insanlara bakmaktan kendimi alıkoyamayacağıma emindim.
Saçlarımı da banyoda kurutmaya başladığımda banyo kapısı tıklatıldı. Leyla, ben ona girmesini söylemeden girdiğinde bana utangaç gözlerle bakıp pıtı pıtı adımlarla arkama geçti.
Ellerini kaldırıp kurutma makinesini elimden aldığında bunu yapmasına izin vermiştim.
Boyu benden kısa diye birazcık eğildim. Benden bir yaş büyük olmasına rağmen boyunun kısa olması bana normal geliyordu. Boyunun uzamaması geninden dolayı normaldi.
Onun aile üyelerinin en uzunu Gül ablaymış...
Yani Leyla on yaşındayken vefat eden annesiydi.
Gül ablayı ben de görmüştüm.
Güzel sesi bile hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
Bana hep, “Deniz, Leyla’yı sakın tek bırakma. Onun elini sıkı sıkı tut, anlaştık mı?” derdi.
Leyla benden büyük olsa da o zamanlar ben usluydum, o ise çok yaramazdı. Gül abla da bundan dolayı ona sahip çıkmamı isterdi.
Ben de Gül ablaya, kızının sanki götünde kurt varmış gibi hareket ettiğinden dolayı sözümü tutamayacağımı söylerdim hep.
İkimiz de Leyla’ya sahip çıkmakta zorlanırdık...
Ta ki Gül abla ve Leyla aynı anda ameliyata girip çıktıktan sonraya kadar.
Leyla’ya artık sadece babası, babasının ailesi ve ben sahip çıkıyorduk.
Artık Gül abla sahip çıkmıyordu.
Çünkü o ameliyattan sonra hayatını kaybetmişti.
Neden ameliyata girdiğini Leyla da ben de hiç bilmiyorduk.
Zaten Leyla da o günden sonra annesinin geri dönmeyeceğini bilse de bir umutla benim ona sahip çıkmama izin vermişti.
Belki Gül ablam gelir diye...
Belki bana annemden o dokuz yılda daha çok annelik yapan Gül ablam hayata geri dönerdi diye.
Leyla saçlarımı nazik hareketlerle kuruturken çok sessizdi.
O da ben duştayken üzerini değiştirmişti. Fakat eski süslü püslü hâlinde değildi. Eğer aramızda bir sorun oluşmuşsa hep böyle depresifmiş gibi giyinirdi.
Bundan nefret ettiğimi bildiği hâlde böyle giyinmesi canımı sıksa da bir şey diyemedim.
O saçımı kuruturken ben onun dalgın yeşil gözlerini izlemekten başka bir şey yapmadım.
“Bitti... Saatler olsun.”
Kurutma makinesini kapatıp yerine koyduktan sonra saçlarımı ince taramam için tarağı alıp elime sıkıştırdı. Ardından sanki bir şeye kızmış gibi banyo kapısını çarparak gitti.
Bana niye kızıyordu bu asi kız?!
Trip atan kız kardeşimi umursamadım.
Saçlarımı tarayıp sıkı bir at kuyruğu yaptıktan sonra elimle perçemlerimi düzelttim. Banyoda dağıttığım yerleri toparladıktan sonra ben de banyodan çıktım.
Burnuma domates kokusu gelmeye başladığında derin bir nefes çekip ağzım sulandığı için yutkundum.
Domatesin kokusunu on metre öteden bile alabilirdim...
Yani o kadar çok seviyor ve kokusunu bu yüzden rahatlıkla alabiliyordum.
Küçükken beni evlat edinen ailemin evinin oradaki bahçelere girip domatesleri yediğimi söylerlerdi sözde ailem.
Buna inanıyordum çünkü şu an bile, eğer sikik hayatım olmasaydı, gidip bir domates bahçesi satın alır ve oradaki bütün domatesleri yerdim.
Eğer hayatım böyle zehir edilmemiş olsaydı...
Leyla’nın domates ekmek ve kivi suyu hazırladığını gördüğümde kesinlikle ona dün sarılmakla iyi ettiğimi düşündüm.
Yoksa kim bana en sevdiğim kahvaltıyı hazırlardı ki?
Dalgınlığını bir türlü atlatamadığından benim banyodan çıktığımı fark etmemişti bile. Onu korkutmamak için ses çıkartıp kararsız adımlarla arkasına doğru yürüdüm.
Arkasına geçtiğimde çenemi onun omzuna yaslayıp arkadan kollarımı beline sardım.
Kokusunu içime çekip, “Güzelim, artık düşünme sikik şeyler.” dediğimde yüzünü daha da asmıştı.
Tribini yediğimin kızı!
Bana cevap vermeyince oflayarak ondan ayrıldım.
Anlaşılan onu sevindirmeden benimle konuşmayacaktı.
İyi de az önce gayet normal bir şekilde gelip saçımı kuruttu, hatta konuşmuştu da...
Neden bir anda değişti tavırları?
Ben bu kızı bazen hiç anlayamıyordum.
Şu an beynim yanmıştı hatta.
“Sana afiyet olsun. Ben gidiyorum, okula zaten yirmi dakikaya ders başlayacak.”
Odamdan çantamı aldım ve spor ayakkabılarımı giyerek evden çıktım.
Benim de iştahım kaçmıştı zaten.
Bina sakinleri dün benim haykırışlarımı şikâyet etmediler diye sevinerek merdivenlerden inmeye başladığım sırada, üst katımızda oturan ve iki yıldır tanıdığımız komşumuzun, “Mira, beni bekle.” diyen sesini duydum.
Her ne kadar Ayaz’dan da korktuğum için uzaklaşmak istesem de adımlarımı durdurdum.
İyi biriydi ve yirmi yedisinde olduğunu hiç göstermeyecek kadar yakışıklıydı da.
Sevgilisi vardı, bu yüzden onun o sapık kişi olduğunu sanmıyordum.
Her akşam odasından gelen garip sesleri de katarsak seçeneklerden artık çıkıyordu.
Kızın ebesini sikmediği kalmıştı.
Yanıma geldiğinde birlikte merdivenlerden inmeye devam ettik.
“Dün katliam çıkmış?”
Sorar gibi çıkan sesine omuzlarımı kaldırıp indirmekle yetindim.
WhatsApp’taki apartman grubundan olayları bilmesine rağmen bana sorması saçmaydı.
Neyse ki cevap vermeyeceğimi anladığında fazla üzerime gitmedi.
İki yıl boyunca Leyla ile beni iyi tanımış ve kendince yakın arkadaş olduğumuzu düşünmüştü. Onunla arkadaştık fakat düşündüğü kadar yakın değildik.
Yani böyle sanmamalıydı.
Ancak ağzımı açıp bunu söyleyecek enerjiye sahip değildim.
Binadan çıktığımızda tekrar konuştu.
“Seni gideceğin yere bırakmamı ister misin?”
Beni rahat bıraksaydı yeterli olurdu aslında...
Samimi olduğunu düşündüğüm bir gülümsemeyle kafamı olumsuz anlamında salladım ve ilk defa konuşup, “Ben kendim giderim.” diyerek yanından ayrıldım.
Zararı olmayacağını bilsem de bu bilgiye de güvenemezdim.
En kısa zamanda kendimi daha da güçlendirmeliydim.
Üç haftada eriyip gitmiştim resmen.
Eğer eski formuma dönmezsem beni köşede sıkıştırdığında kendimi koruyamazdım.
Okula vardığımda haftalar sonra sınıfta kalacağımı bilerek gelmiş olmak tuhaf hissetmeme neden olmuştu...
Fakültenin içine girip merdivenlerden çıkarken etrafıma göz ucuyla bakıyordum.
İzlendiğimi sanarak etrafa göz gezdirdiğimde kendimi berbat hissetmiştim.
Ben gözlerimin boş yerlere bakıp yorulmasını istemiyordum!
Sınıfa girdiğimde de aynı bakışları sınıftakilerin üzerinde gezdirmiştim.
Cam kenarına kaydığında ise gözlerim bana bakan lacivertlerle çarpıştı.
Bana niye bakıyordu bu?
Tam ağzımı açacaktım ki Barçın gülümseyerek, “Sevgilim, sonunda geldin.” dedi ve ayağa kalkıp bana doğru yürümeye başladı.
Ne oluyordu lan burada?
Yutkunarak etrafıma baktığımda bir elin sırtıma dayandığını hissettim. Sonra da yere düşecek kadar sert itildim.
İpek’in, “Kapıda ağaç olduk senin yüzünden.” diyen sesini duyduğumda ne olduğunu anlamıştım.
İyi de Barçın’ın gözlerinin bende olduğuna adım kadar emindim ben...
Başımı, dengemi kaybettiğim için sıralardan birine çarptığımda kendime küfrettim.
Hazırlıksız yakalandığımda dengede durmayı da öğrenmeliydim.
Kafama bu zamana kadar en acı darbeleri yediğimden bu bir hiçti.
Sınıftakiler çıt sesi dahi çıkarmadan kavga çıkacağını sanarak bizi heyecanla izlemeye başlamışlardı.
Lise zamanlarındaymışım gibi geliyordu...
Bunlar ne biçim üniversitelilerdi ya?
Kavga edeceğimizi sanarak büyük yanılıyorlardı. Çünkü ben başıma zarar geldi diye kavga etmekle uğraşacak bir insan değildim.
Olamazdım da zaten.
Alnımı ovuştururken hiç kimseye bakmadan sıraya oturmam, İpek ve Barçın dâhil herkesin benim umursamaz tavrıma şaşırmasına neden olurken sınıftaki üç kişi gülme krizine girmişlerdi.
Bunlara değişik üçlü diyebilirdim.
Turuncu saçlı olan fazla güldüğünden dayanamayıp çantamdan sinirle çıkardığım kalemi dalgalı saçlarının arasına fırlattım.
Açık ağzına da atabilirdim aslında ama kimseye zarar vermek istemiyordum.
Saçına atmayı ben planlamıştım.
Ancak bunu anlamayan sarışın benimle dalga geçti.
“Evet arkadaşlar, ölü kız keskin nişancı olma yolunda. Part bir.”
Telefonunu çıkarıp video kaydı almaya başlayan sarışını şu anda susturmam gerekiyordu fakat ben delirmiş olmalıydım ki kameraya gülümseyerek, “Hayır arkadaşlar, ölü kızın ilk cinayeti part bir olsun bu. İlk cinayetimi bu sarışın beyefendide işleyeceğim.” dedim.
Kumral olan, saçlarının arasından kalemimi çıkartıp bana uzatırken keyif aldığından sırıttı.
Sarışın olan da muzır bir ifadeyle bana bakarak, “Müsaade senindir hanımefendi.” demişti.
Piç kurusu benimle dalga geçmeye bayılmış olmalıydı.
Sınıftakiler ben küfrederek önüme döndüğümde gülmeye başladılar.
Kaan bile gür bir sesle gülmüştü.
Gerçi onun gülmesi normaldi.
Asıl normal olmayan, sınıfa iki dakika önce giren Leyla’nın gülmesiydi.
Şu an berbat gülüyordu...
Leyla yanıma gelip alnımdan öptükten sonra elindeki buzu bana uzatınca kaşlarım çatıldı.
“Beni bilirsin Deniz. Ben her yerdeki olayları görürüm ya da duyarım.”
Ben de başımı çarptığımı nereden biliyor diye sorgulayacaktım güzelimi.
Dur bir dakika ya...
Bu kız bana trip atmıyor muydu? Ne biçim bir arkadaşlıktı bu?
Gerçi az önceki arkadaşlıklarını da gördük.
Tabii ki eğlencesine yaptıklarını biliyordum.
İpek ve Barçın birbirlerine gözümün önünde sarılıp sarmalanırken ben, benden özür dilenmemesini sorun bile etmiyordum.
Barçın’ın az önce bana bakarak söyleyip söylemediğini düşünüyordum.
“Hey, ölü kız, bunu paylaşsam sıkıntı olur mu?”
Sarışına ben cevap vermedim ama Leyla benim yerime verdi.
Arkamı Leyla’nın topladığını söylemiş miydim?
“Hayır, paylaşma. Hatta telefondan da sil o videoyu ama ilk önce bana at, sonra sil. Bir de arkadaşıma bir daha ölü kız falan demeyin.”
Bana nasıl sesleniyorlarsa seslensinlerdi, bu umurumda değildi.
Sadece şu videoyu silsinler yeterdi.
Turuncu saçlı olan, duvar kenarındaki çocuk kolunu havada tutmaktan sıkıldığı için yerinden doğruldu.
“Arkadaşın bizim ona nasıl seslendiğimizi sorun etseydi söylerdi. Yani ölü kız demeye devam ediyoruz. Şansına küs, istediğin olmadı prenses.”
Leyla’ya sırıtarak bakan kumral çocuğa ters bir bakış atmakla yetindim.
Barçın ve İpek de daha fazla bizi dinlemeyerek yerlerine oturmuşlardı.
Kaan’ın dünkü hâlimi gördükten sonra bu hâlimi gördüğünde verdiği ilk tepki, gülmesi bittikten sonra geri yüzüne konmuştu.
Bana acıyarak bakıyordu.
Bana böyle bakmamalıydı.
Turuncu çocuk önüme geçip kalemi at kuyruğu yaptığım saçlarımın arasına sıkıştırdı.
Yüzünde gülmek ve ciddi olmak arasında kaldığını belli eden bir ifade varken, belinin kenarındaki bir elini çenesinin altına koyup eserine bakan ressamlar gibi saçıma baktı.
Bunca derdin arasında başıma musallat olmaları için bu üçlüyü mü yolladın Allah’ım?
Eğer yanımda Leyla olmasaydı onlara da aynı tedirginlikle bakacaktım.
Bunu yeni idrak etmemle derin ama sessiz bir nefes aldım.
“Videoyu paylaşmam fakat silmem de. Bu arada Taha’nın dediği gibi, ölü kıza ölü kız demeye devam ediyoruz.”
Kumral çocuğun adını ben bilmiyordum, şimdi sarışından öğrenmiştim. Leyla ise zaten biliyordu.
Mandalina kafaya, “Yerine otur artık.” diyen kişiye kaşlarım anlamsızca çatılırken baktım.
Barçın, mandalina kafaya düz bir ifadeyle bakarken neden böyle bir şey dediğini hiçbirimiz anlamamıştık.
Çocuk istediğinde yerine oturabilirdi amına koyduğum.
Mandalina kafa Barçın’a bile bakmadan, “Sik sik konuşma.” diye cevapladığı an Barçın yerinden kalkmak için bir atak yaptı.
“Mandalina kafa haklı. Neden durduk yere sikikçe konuşuyorsun ki...”
Ağzımdan çıkan sözlerle ben bile kendime şaşırırken Leyla hemen gülmeye başlamıştı.
“Sikikçe ne kızım? Yeni bir dil oluşturmaya çalışıyorsan bana da söyle.”
Omzuma vura vura söyledikleriyle bıkkınca nefesimi verdim.
Barçın da bana kaşlarını çatarak bakıyordu.
Ay, bunda ne vardı sanki?
“Tamam, sakin ol aşkım.”
İpek, Barçın’ı sakinleştirerek yerinde sabit tuttuğunda ben de bana alıngan bir ifadeyle bakan mandalina kafaya baktım.
Ona mandalina kafa dediğim için alınıyorsa alınmasındı.
Bana ölü kız derken alınmıyordum çünkü.
Böyle bakmayı kesmeliydi yoksa yerin dibine sokacaktım.
Kahverengi gözleri kafamdaki kaleme kaydığındaysa gülmemek için dilini ısırmıştı piç.
Kalemi saçlarımdan çıkartıp ona doğrulttuğumda irkilmişti.
Kollarını havaya kaldırırken, “Sakin ol ölü kız. Geçiyoruz yerimize...” dedi ve geri sırasına geçti.
Ben de sarışına dönüp, “Şu videoyu sil lütfen.” dedim.
Kafasını sallayarak beni onayladığında hoca geldi ve ders başladı.
Dersi dinleyemiyordum çünkü Barçın ve İpek’in fısırtıları hiç susmuyordu.
Zaten odak noktamı kaybetmiştim, bir de onlar yüzünden daha da dikkatim dağılmıştı.
Dersin ikinci saatine on dakika kalana kadar konuşmalarında bir gariplik yoktu.
Ta ki İpek’in aniden çıkardığı garip bir ses duyulana kadar.
Siktir...
Buna tüm sınıf şahit mi oldu?
Hoca dâhil bütün sınıf sessizliğe gömüldüğünde Barçın’ın bir küfür savurduğunu, ders boyunca konuştuklarını duyduğum gibi duymuştum.
He, bu arada derste benim dedikodumu yapmalarına izin vererek susmuştum da.
Onlar ise seslerini duyurmuşlardı.
Tam bir ergenlerdi amına koyduklarım.
Hoca, “O ses neydi kızım?” diye sorunca bunu cidden sorduğuna inanamadığım için ağzımdan histerik bir gülüş kaçmıştı.
Benim ağzımdan da her bok kaçsındı zaten!
Lacivertlerinin ağırlığına dayanamayarak baktığımda okyanuslarına ifadesizce baktım.
Evet, ben güldüğüm için bir kez daha kaşlarını çatarak bana bakıyordu.
Gülemez miydim ya?
Ayda, belki de yılda bir kere elimde olmadan gülüyordum. Ona denk düşmüştü bu gülüş...
“Hocam, abimiz kızı utandırdı.”
Sarışınla aynı anda söylediklerimle bakışlarım ona çevrilmişti.
Bana göz kırpıp tekrar Barçın’a baktığında ben de keyiflendiğim için gülümseyerek önüme döndüm.
Barçın’ın alnındaki belirgin damarları kendisini sıkmaktan daha da belirginleşirken İpek utanmış olmalı ki başını sıraya gömdü.
Ay, utanmasındı kız...
Ama kıza da bir şey diyemiyordum ki.
“Batu ve Mira dışarı! Barçın, İpek, siz de dışarı çıkıyorsunuz. Bu yaptığınız terbiyesizlik!”
Hoca haklıydı...
Ama asıl terbiyesiz kişiler kendi davranışlarına dikkat etmeyenlerdi.
Leyla dersin başından beri uyuyordu, bu yüzden de kaldırmadım onu.
Kaldırsaydım da geri kafasını koyup yatacağını biliyordum.
Dersin bitmesine daha iki saat vardı. Yani iki saat daha uyuyabilirdi.
Yanağına bir öpücük bıraktıktan sonra eşyalarımı toplayıp yerimden doğruldum.
Diğer üçü çıkmamaya niyetli gibilerdi.
Onları umursamadan kapıya yürüdüğümde hocanın yanından geçmiştim.
Tam da bu sırada hoca bileğimden yakalayarak beni durdurdu.
Bana kimse dokunamazdı.
Özellikle de bir yere gitmemi engellemek için asla dokunmamalıydılar!
Elimi sertçe yaşlı hocanın elinden çekerek kurtarırken tepkilerim sınıftakiler için fazla abartılı olsa da benim için, peşimde bir sapık olduğunu bildiğimden, az bile olduğunu söyleyebilirdim.
Bu dönemde hocalara bile güven olmazdı çünkü.
“Bana dokunmanıza kim izin verdi hocam?”
Sakin bir sesle sorduğum sorunun arkasındaki çığlıkları susturamıyordum.
Kafamdaki sesler susmazken hoca cevap vermeden öylece yüzüme bakakaldı.
Bu soruyu beklemiyordu.
Ses vermeyince gözlerimi devirdim.
“Soruyu boş verin hocam. Siz neden beni durdurdunuz, onu söyleyin.”
Daha fazla insanların bakışlarına maruz kalmak istemiyordum.
Keltoş adamın yüzüne bakmak da istemiyordum.
Ya düşündüm de...
Ben bu hayatta kimseye güvenmeden yaşamak da istemiyordum.
“Özür dilemen için durdurdum.”
Afallayarak bana bunu söyleyen keltoş hocama geri baktığımda cidden bunu bana demiş olduğunu anlamıştım.
Kimden özür dilememi istiyor bu moruk?
Ben haklıyken özür dilemem. Kusura bakmayın arkadaşlar.
Kollarımı göğsümün altında toplayıp gözlerimi kıstım.
“Ne için özür diliyormuşum hocam?”
Bütün sınıf sus pus olmuş bizi dinlerken benden kısa olan hocam eliyle terbiyesiz Barçın’ı gösterdi.
Tabii yanındaki kızı da.
Sinirden bütün bedenim kasılırken aynı sinirle gülmüştüm.
Yok amına koyayım ya!
Benim dedikodumu yapan kişilerin bir de affetmeleri için ayaklarına mı kapanayım?
Hayatta yapmazdım!
Barçın’a döndüğümde böyle bir şey yapmamı istemiyor gibi kaşlarını çatarak bir bana bir de hocaya baktığını görmek şaşırmama neden olmuştu.
İpek’in rahat ve sinsi bakışlarına da hiç şaşırmamıştım nedense...
Kızdan özür dilersem dünyaların kraliçesi olacakmış gibi durması gerçekten şu anda lisede olduğumuzu düşündürüyordu.
Bu tavırlar ne amına koyayım?
Barçın ve İpek’in üzerinde gözlerimi gezdirdikten sonra onlara karşı değil, sınıfa karşı durdum. Bu hareketimle herkes şaşırırken sarışının ayağa kalktığını göz ucuyla görmüştüm.
Adı Batu olmalıydı...
“Benim dedikodumu yapan iki şerefsize özür dilemeyi düşündüğüm için kendimden çok çok özür diliyorum... Evet, duyduğunuz gibi. Benim dedikodumu yaptıktan sonra da sınıfın içinde birbirlerini küçük düşürecek şekilde davranırken sanki suç onların değilmiş gibi hareket etmelerine izin veremediğim için de özür dilerim arkadaşlar. Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. Hiç kimseye de özür dilemiyorum. Tabii kendim hariç...”
Barçın’a göz kırpıp bana şaşkınlıkla bakan insanlardan kurtulmak için sınıftan hızla çıktım.
Bu sene sınıfta kalacaktım...
Umurumda mı?
Değil.
Hem de hiç değil.
Merdivenlerden inerken Batu’nun, “Ölü kız, dur kahve içelim beraber.” diyen sesini duysam da onu siklemeden merdivenlerden indim.
Bana o büyük adımlarıyla yetişmişti zaten.
Yanımda yürümesinden tedirgin olsam da hareketlerinden zararsız biri olduğunu anlamıştım. Kimseye güvenemeden hareket etmek çok ama çok zordu!
Ben daha ne kadar böyle davranarak yaşayacaktım?
Çünkü insanların yüzüne bakmaktan sıkılmıştım.
Ya da ne kadar güvenilir olduklarını hesaplamadan durmamam ne kadar süre boyunca devam edecekti?
Bu uzun sürmesindi...
Her zamanki kantinin önündeki masaya geçtiğimde karşımda Batu oturdu.
“Kahveleri burada mı içeceğiz?”
Eğer alırsa neden olmasın?
Aldığı bir şeyi içebilirdim...
Ama ben kahve içemezdim yani, alırsa içmezdim.
Başımı sallayıp onu onayladığımda kabullenerek yerinden doğruldu. Ben de çantamdan sabah odamdan çıkmadan aldığım kitabı çıkardım.
Batu yanımdan ayrıldığındaysa kitabı açıp kaldığım yerden devam etmeye başladım.
Kitap önümden çekildiğinde yutkundum.
Masamın ortasına, damarları belli olacak şekilde yumruk yaptığı elini geçirdiğinde kalbim boğazımda atmaya başladı.
Tahta masanın ortası çatlamıştı...
Barçın Koralp Karahan, bu yaptığının bende nasıl bir etki yaptığını bilmeden gözlerime öfkeyle baktığında nutkum tutulmuş gibiydi.
Karşısında yutkunamadım bile.
Hızlı hızlı nefes alışverişleri, yüzünün sinirden seğirmeleri, dişlerini sakin olmaya çalışır gibi sıkması bana o adamı hatırlatınca nefessiz kalabilirdim.
Zaten nefes alışverişlerim yavaşlarken kalbim kafesinden çıkmak ister gibi çırpınıyordu.
Korkuyordum.
İpek, Barçın’ı sakinleştirmek ister gibi omzunu sıvazlamaya başladığında Barçın bu sefer ona döndü.
“Şöyle yapmayı kes.”
Parmak boğumlarını acıtacak kadar masaya vurmasına rağmen sakin çıkan sesi sevgilisine özeldi.
Bana döndüğünde ise, “Sen ne dediğinin farkında mısın lan?!” diye bağırarak üzerime eğilmişti.
Korkak bakan gözlerime hiç acımadan yüzüme daha fazla yaklaşıp, “Sana diyorum! Sen kime ne dediğinin farkında mısın?!” diyerek bir kez daha bağırdığında artık susmasını istiyordum.
Cevap vermememin sebebi dilimin, bağırışı karşısında tutulmasıydı.
Bana bağırılınca ben hep susuyordum.
İki yıl sonra ilk defa tekrardan yüzüme nefret ve öfkeyle yaklaşan biri olmuştu.
Ve o da Barçın Koralp Karahan’dı.
Onun kim olduğunu artık daha iyi öğrenmiştim.
Tam bir piç adamdı.
“O diline sahip çıkmazsan—” Devamını getiremedi.
Ben korkuyor olsam da tehdidini, geçmişte yaşadığım ağır şeyleri hatırlatan sözlerle karşılık vererek kestim.
“Ne yaparsın? Benzer şeyleri mi yaşatacağını sanıyorsun? Ah, Koralp... Ben bunlara alışkınım. Geç bu tehditleri.”
Önümde kaskatı kesilirken gözleri dudaklarıma kaymıştı.
Bunları söylerken ağladığımın farkında bile değildim.
Korkudan ağlıyordum.
O günler gözümün önüne geldikçe yalnız kaldığımı hatırladığım için ağlıyordum.
Barçın’ın arkasındaki İpek de duyduklarından sonra yüzünü sanki o da acı hissetmiş gibi buruşturmuştu.
Bana acıyan gözlerle baktığında gözlerimi ondan da kaçırdım. Onun arkasındaki Batu’ya kaydı gözlerim. Elindeki kahvelerin ikisini de göz göze geldiğimiz an düşürmüştü.
Böyle bir şey yaşadığımı, yaşlı gözlerime bakmadan önce inanmıyordu.
Gözlerim de ne gördüyse yutkunarak bakışlarını benden kaçırdı. Önümdeki şahsa baktığımdaysa gözlerinin yakıcı bakışları hâlâ dudaklarımdaydı.
Dilimin hâlini görmek istiyordu.
Bana inanmak mı istiyordu, yoksa söylediklerimin gerçekliğini anlamaya mı çalışıyordu, işte bunu anlayamıyordum o lacivertlerinden.
Yüzlerimizin arasındaki mesafenin iki karışlık olduğunu fark ettiğimde, anlamamasını umursamadan mesafe koymak için geriye yaslandım.
Bunların hiçbirini söylememem lazımdı.
Ben kimseye ne yaşadığımı anlatmazdım.
Fakat o, tek bir bakışıyla bana bunu anlatmamı istemese de anlattırmıştı...
Nedeni var mıydı bilmiyordum.
Derin bir nefes alıp, “Özür dilerim. Senin bir Karahan olduğunu unutmuşum.” dedikten sonra kitabımı elinden aldım.
Batu kendisini toparlayıp yanıma geldiğinde, bana dokunmak için uzanan elini ilk defa ben tutarak kavradım. Ardından başımın döneceğini bilerek yerimden doğruldum.
O sesler kafamda çoğaldıkça başımın dönmesi normal değildi!
Batu’dan destek alarak yerimden doğrulduğumda Barçın zorlukla yutkundu.
“Özür dileme. Ayrıca bana ikinci adımla da seslenme.”
Demek ki onun da ikinci isminin anlamı vardı onun için.
Başımı sallamıştım. O ise gözlerini yüzümden çekip Batu’yu tutan elime kaydırmıştı. Bakışlarında hiçbir ifade değişmemişti.
Lacivertleri tekrar benim elalarımı bulduğunda, bana böyle davrandığına pişmanmış gibiydi.
Olmasındı...
O da sözde ailem gibi olmasındı.
Onlardan bazıları Barçın’ın şu anda bana yaptığını yapmıştı. Bana eziyet ettikten sonra pişman olduklarını göstermek istercesine bakmalarından nefret ediyordum!
“Mira... Ben özür dilerim. Sabah seni ittiğim için.”
İpek’in özür dilemesine şaşırsam da bunu belli etmedim. Ondan asla böyle bir şey beklemiyordum açıkçası.
Gözlerinde pişmanlık yoktu.
Bunu gördüğümde rol yaptığını anlamıştım ve buna rağmen, “Affettim gitti,” diyerek kendimi neşelendirmeye çalıştım.
Kızın gözlerinde sinsilik adeta “Ben buradayım,” der gibi parlıyordu.
Sevgilisine iyi biri olarak görünmeye çalışması çocukça bir şeydi.
Kötü olsaydı bile, eğer birbirlerini seviyor olsalardı bunu umursamazdı sevgilisi...
Elimi Batu’dan çektiğimde artık başım dönmüyordu.
Kimsenin konuşmasını dinlemek istemiyordum. Bu yüzden de yanlarından ayrıldım.
Artık insanlara karşı daha da temkinliydim...
Kimseye güvenemiyordum.
Bu güvenmeme illetinden hemen kurtulmalıydım!
Bu duygu çok zorlayıcıydı.
Bunu yaşayan insanlar nasıl dayanıyorlardı ki?
Kimseye güvenmesem de bir gün bu güven duygusuna ihtiyaç kalmayacağını biliyordum. O gün geldiğinde yanımda kimlerin olacağını bir tek Allah bilirdi...
Bugün olanlar daha hiçbir şeydi.
Benim hayatımın zorluk seviyesi her geçen gün artacaktı.
Alışık olduğum durumlar yaşanacak olsa da her seferinde daha farklı tepkiler verecektim.
O sapık piçi ve gerçek ailemi bulduğumdaysa hayatımı düzene sokmaya çalışacaktım.
Eğer yine hayatımı yoluna sokamazsam...
İşte o zaman her şey benim için daha da kötü bir hâl alacaktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.