ARAYIŞ kitap kapağı

3. bölüm / 12

ARAYIŞ

Kitap hırsızı

Vaveyla Yazarı: Rabia Toprakk

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 12Şu an: Kitap hırsızı

Leyla'ya şu geçen sıkıcı ve düşündürücü dört gün boyunca bir şey anlatmamamın nedeni beni arayan kişinin bir daha aramamasıydı. Adımı biliyor, bana çok istediğim şeyi söylüyordu. Evet, üvey olmak istiyordum... Bundan başka ne isteyebilirdim ki böyle bir ailedeysem?
Benim için, ölmemi isteyen bir ailemin olduğunu bilmektense beni terk eden ama yaşamamı isteyen bir ailemin olmasını bilmek daha iyiydi. Tabii beni terk eden ailemin benim için ne düşündüğünü bilmiyordum fakat beni yetimhaneye bıraktılarsa bana zarar vermek istemediklerini düşünüyordum.
Ah, ben ne saçmalıyordum ki?
Ben beni bırakan ailemin beni nereye bıraktıklarını bile bilmiyordum. Gerçi hâlâ üvey olup olmadığımdan da emin değildim ki...
Karahan'ların yanından ayrılmamla bir daha birlikte konuşmamamız bir olmuştu. Benimle o günden sonra konuşmamışlardı ve bu beni kendimce şanslı kılmıştı. İnsanlarla konuşmaktan ya da göz teması kurmaktan nefret ettiğimi her fırsatta dile getirebilirdim... Bunu söylemekten asla vazgeçmem.
Bu arada beni bu dört günün ikinci gününde tekrardan işe almışlardı.
Kovulduğum yere gitmeyi istememezlik yapmayacaktım çünkü bende gurur diye bir şey bulunmuyordu. Beni neden işe geri aldıklarını ve maaşımın iki katını vermeye başladıklarını bilmiyordum; açıkçası öğrenmek de istemiyordum. Oraya kitabımı almak için gitmiştim fakat bulamamıştım. Nerede olduğundan bihaber bir şekilde tam oradan çıkacakken müdür beni durdurmuş ve tekrardan işe gelmemi rica etmişti. Garipti ama bu iyiydi.
Zaten maaşı iyi olmasaydı çalışmayacaktım da neyse...
Okuldan iki saat önce gelmiştik. Ben eve gelir gelmez uzun bir duş almış, sonra da hazırlanmıştım.
Gerçi hazırlanmaktan kastım, üstüme pudra renkli bol bir tişört, altıma ise siyah şort giymekten ibaretti. Ha, bir de saçlarımı kuruladıktan sonra tarayıp çıtçıtlı tokamla tepemde sabitlememden ibaret...
Benim üşengeç olmam güzelliğimi gizliyordu ve ben bunu sıkıntı bile etmezken Leyla bana bütün gün hem söver hem de benimle dalga geçerdi.
Benim güzelliğimin ortaya çıkmaması, bu zamana kadar teklif almamamın nedenlerinden ikinci sıradaymış. Birincisi ise insanlardan kendimi uzak tutmak için sürekli çatık kaşla durmammış. Bunu yaptığımın bile farkında değildim oysa... Ama böyle yapmam insanları benden uzak tutuyorsa bunu yaptığıma asla pişman değildim. Neden pişman olacaktım ki? Sevgili yapmak falan istemiyordum zaten.
Sevgililik benim gibi üşengeç bir kızın işi değildi. Zaten daha küçüktüm. Tamam, yirmi yaşında genç bir kızdım... Hayır, bunu kabul etmek istemiyordum!
"Leyla, bir şeyim yok. Regl olmuşum diye somurtuyorumdur belki, ha olabilir mi?"
Evet, regl olmuştum. Bitmesine daha üç günüm vardı ve durmaksızın karnım ağrıyor, canım tatlı çekiyordu. Fakat tatlı tüketmediğim için canım çekse de ağzıma bile sürmüyordum.
Leyla oflayarak kendini kanepeye attığında ben de portmantonun önünde spor ayakkabılarımı giyiyordum. Onun çalışmasına gerek yoktu çünkü babası her ay kiranın yarısını onun yerine ödüyor ve ona harçlık atıyordu. Hatta ben isteseydim kiranın tamamını ödeyebilirdi babası fakat öyle bir şeye müsaade etmedim.
Kimseye borçlu hissetmek istemiyordum. Gerçi Leyla'nın babası benim de babam gibiydi ve bu yüzden ona borçlu bile hissetmezdim ama yine de bunu yapmasına izin vermezdim.
"Ne zaman geleceksin işten?"
Bağcıklarımı bağladıktan sonra eğildiğim yerden doğruldum. Leyla Karamel'i kucağına almış severken ben başıma beyaz bir şapka takıyordum. Tabii çıtçıtlı tokayı çıkartıp bileğimdeki siyah tokayla saçlarımı sıkı ve güzel bir at kuyruğu yaptıktan sonra...
Bu saatte şapka takmamın nedeni yoldan geçen insanların yüzlerini görmek istemememdi.
Askılıktan evin anahtarını alırken Leyla'ya göz kırpıp, "Gece yarısından sonra, gece bir gibi gelirim işte. Yani beni merak etme." diyerek cevapladığımda gözlerini Karamel'e çevirmişti, tatlı tavşanım...
Onu tavşana benzettiğimde kızardı, hatta bunu söylememi yasaklamıştı bir ara ama yasaklar çiğnenmek içindi. Bu yüzden ona dil çıkartıp, "Karamel, oğlum, sakın bu tavşanı yeme ben gelene kadar." dediğim gibi yerinden doğrulup yeşil gözleriyle etrafta bana fırlatacak bir şey aramaya başlamıştı fakat ben çoktan evden çıkmıştım.
Kapıyı kapatsam da içeriden kahkaha attığını duymuştum. Onu güldürmek içimi rahatlatırken geri ruhsuz hâlime dönmüştüm.
Benim bu aralar eskisinden de ruhsuz davranmamın altında bir sebep olduğunu anlayacaktı eğer ben böyle davranmasaydım. Ona zamanı gelince anlatacaktım neden böyle davrandığımı...
Bar hemen iki sokak arkamızdaydı, bu yüzden yavaş yavaş yürüyerek on beş dakikada gelmiştim. İçeriye girip hemen üzerimi değiştirdim ve bar tezgâhındaki yerimi aldım.
Yarım saat boyunca tezgâha bırakılan kadeh bardaklarını temizlerken yanıma Beril yaklaştı. Sarı gözleri de bir yere takılı kalmıştı. Beril ile üç haftadır iyi anlaşıyordum çünkü onu daha ilk günden sevmiştim. Sempatik ve esprili biriydi. Mizah anlayışının Leyla'dan daha iyi olduğunu söylemesem edemeyecektim.
Ama tabii ki Leyla'yı daha çok seviyordum...
Kızıl saçlarını o da benim gibi tepesinden at kuyruğu yapmıştı. Hafif kavisli ve biraz yuvarlak gözlü olması güzelliğini daha tatlı kılıyordu. Zaten birazcık yanaklarının olması bile benim gözümde onu tatlı yapıyordu.
Dolgun dudaklarını bir şey ister gibi masumca birbirine bastırdıktan sonra anladığım gibi benden bir şey istedi.
"Mira, benim yerime şu masaya servis yapar mısın?"
Eliyle gösterdiği yere bakmaya üşensem de sadece ela gözlerimi çevirip bakmıştım. Masada üç kişi oturuyordu ve bunlar bizim sınıftaydılar. Adlarını bilmesem de okulun ilk günü herkesin yüzünü tanımak için sınıfa göz atmıştım; yani yüzlerini hafızama kazımıştım. Hafızamda bu üçlü de vardı.
Bunların buralardaki yakın sitelerde oturduklarını da duymuştum Leyla'dan. Bu bilginin ne bokuma yarayacağını hiç bilmiyorum.
Birisi turuncu saçlı, diğeri sarı saçlı, bir diğeri de kumral saçlıydı. Değişik ve birbirleriyle uyumsuz gözüken bir üçlüydü ama çok iyi anlaşıyorlardı. Yani Leyla'dan duyduğuma göre iyi anlaşıyorlardı...
Turuncu saçlı olan kişinin kahverengi gözlerini bu tarafa doğru çevireceğini anladığım an Beril'in havadaki eline acıtmayacak şekilde vurup indirmesini sağladım.
İnsanları eliyle göstermekten sakınmıyordu! Bunu çalıştığım günler boyunca onu sürekli uyarmama rağmen yapmaya devam etmesinden anlamıştım.
Onun yerine benim utandığımdan haberi olması lazımdı artık!
Beril'e gözlerimi çevirdiğimde yalvaran gözlerini görmüştüm. Neden o götürmüyordu ki? Bunu sorabilirdim ama vakit kaybı olduğundan başımı salladım ve elindeki tepsiyi aldım.
"Teşekkür ederim, güzelim."
Beril'e yüzümü buruşturarak baktıktan hemen sonra servis için tezgâhın etrafından dolandım. Bana güzelim ya da bunun gibi herkes için tatlı ama benim için saçma olan hitaplarla hitap etmesinlerdi...
Gözlerim sadece önümü kontrol ederken yüz ifadem ruhsuz bir bedene yakışacak şekildeydi. Masaya vardığımda kimseye bakmadan tepsideki kâğıtta yazanlara göre kadehleri dağıttım.
Kumral olanın, "Aaa, sen bizim sınıftaki ölü kız değil misin?" diye sorduğunu duyduğumda sırıttım.
ölü kızmı demişti bana o?
Keşke ölseydim...
Başımı sallayarak onu onayladığımda bu sefer sarışın olan konuştu.
"Ölü olduğunu hemen kabullendin mi?"
Asla kabullenmemiştim ama bunu reddetmek için ağzımı açmaya pek istekli değildim, bu yüzden bir şey dememiştim. Ne diyorlarsa desinler... Sadece Beril ve Leyla gibi tatlı sanılan hitaplardan etmesinlerdi yeterdi. Zaten onların bana öyle hitap edeceklerini sanmıyordum.
Omuzlarımı kaldırıp indirdiğimde tepsiyi önüme indirerek geriye çekiliyordum.
"İyi eğlenceler diliyorum."
Hepsi başlarını sallamakla yetinmişlerdi. Arkamı dönüp bir adım atmıştım ki önüne bakmayan sikik kişiye çarptım. Gövdesi taş gibiydi, amına koyduğumun piçi!
Alnım duvara çarpmışım gibi sızlarken yüzümü buruşturarak attığım bir adımı geri almıştım.
"Yuh, amınıza koyduğum piç kişisi! Kırsaydınız kafamı..."
Kafamı kaldırdığımda Karahan'ın keskin ve pürüzsüz yüzüyle karşılaşmıştım. Lacivertleri ifadesizce yüzümü taradı ve bir özür bile dilemeden yanımdan ayrılıp localardan birine oturdu. Gerçekten benden bile umursamaz birisiyle ilk defa karşılaşmıştım.
Ailem konusunda umursamaz değildim... Keşke sadece o konuda umursamaz olsaydım.
Gözlerimi devirip sıkıntılı bir nefes verdim. Geri bar tezgâhındaki yerimi aldığımda hiçbir şey düşünmeden çalışmaya başladım. Düşünmeden çalışmak ne kadar zordu, bunu kimse tahmin bile edemezdi... Özellikle regl ağrısı çekerken.
Altı saat boyunca tek bir noktaya odaklanarak işimi yaptığımda rahat bir nefes almıştım. Birazdan barı kapatacağımız için masaların üzerini temizlemeye başlayan Beril ile aynı anda, hâlâ geldiğinden beri yerinden kalkmayıp saatlerce durmaksızın kitap okuyan Karahan'ı fark ettiğimizde göz göze geldik.
Birazdan burayı kapatacaktık ve o hâlâ gitmemişti. Ayrıca burası hiç kitap okumalık bir yer değildi. Tabii benim için bu geçerli değildi... Ben alışkın olduğum için istediğim yerde istediğim kitabı okuyabiliyordum.
Elimdeki kürek ve süpürgeyi temizlik odasına bıraktıktan sonra önlüğümü çıkartıp askılığa astım. Elime paspası alıp yerleri paspaslamak için temizlik odasından çıktım. Beril de masaların çoğunu silmişti ve bitmek üzereydi.
"Ben paspaslarım."
Beni müdüre şikâyet eden Gökhan'ın sesiyle elimdeki paspası ona verdim.
"Kolay gelsin o zaman."
Başımdaki gereksiz şapkayı çıkartıp onun kafasında şapka olmadığından ona taktım ve üstümü değiştirmek için soyunma odasına girdim. Onun bu hareketine şaşırmıştım. Normalde olsa her yeri bana temizlettirmeden kapatmazdı barı.
Hızlı bir şekilde soyunup bana ait küçük dolaba koyduğum giysileri üstüme geçirdim. Bugün çok yorulmamıştım ve bu yüzden kendimi yormak için buraya yakın olan sahil kenarında biraz vakit geçirmeyi düşünüyordum. Yoksa uyuyana kadar o mekanik sesi düşünmeden duramazdım.
Önümdeki perçemlerimi elimle düzelttikten sonra bana ait olan şapkamı taktım. Soyunma odasından çıkıp Beril'in yanına geri geldiğimde Beril üstünü benden önce değiştirdiğinden, işi biter bitmez tezgâhta duran çantasını koluna takmıştı ve o da benim yanına gelmemle bana dönmüştü.
Gözlerini bıkmadan usanmadan kitap okuyan Karahan'a çevirirken, "Kitabın içine girecek yakında... Birisi şunu hem kitaptan hem de bardan çıkartabilir mi artık?" diye sessizce isyan etmişti.
Kitabın içine girdiğini göz ucuyla görmüştüm, aynı zamanda o kalın kitabın sonuna geldiğini de görmüştüm. Bu sırada tezgâhın üzerindeki iki gün önce tamir ettirdiğim telefonumu almıştım. Arayan var mı diye kontrol ettim ama kimse aramamıştı.
"Mira, sen çıkar."
Cılız Gökhan'a cevap dahi vermedim ve yanlarından ayrıldım. Tabii ki de onu çıkarmakla uğraşmayacaktım. Bana özür bile dilemeyen insanla ne gibi bir işim olabilirdi ki? Gerçi benim hangi bir insanla ne işim olurdu ki?
Hiç kimseyle... Bir tek Leyla'm ile olurdu. O da onu sevmeseydim zor olurdu.
Dükkândan çıkıp gece yarısı bir başıma sahile gitmek için yönümü değiştireceğim sırada Karahan'ın, "Deniz, dur bir dakika." diyen sesini duydum arkamdan.
Kaşlarım çatılırken bana benim isteyip istemediğimi sormadan birinci adımla seslenmesine sinir olmuştum. Bana herkes Deniz diyemezdi! Yanıma geldiğinde ona döndüm.
"Bana Mira diyebilirsiniz ama Deniz diyemezsiniz, beyefendi. Bu yüzden ne diyeceğinize dikkat edin lütfen."
Oflayarak bakışlarını geri bana çevirdiğinde ben daha fazla uzatmamak adına ona beni neden durdurduğunu sorgularcasına baktım. Uzatmayı da hiç sevmezdim.
Lacivertleri gecenin siyahına karışmış gibiydi ve bu daha da dikkat çekiciydi... Siktir, ne saçmalıyordum ben!
Elindeki kitabı bana uzatınca kaşlarım daha da derinden çatıldı. Bu benim kaybettiğim kitabımdı! Demek ki kaybetmemiştim, o benden çalmıştı!
"Bunun sende ne işi var?!"
Mesafeyi kaldırmamın sebebi yoktu, sadece sinirlenince hiçbir şeyi umursamazdım. Elimdeki kitabımı sertçe çekip aldıktan sonra kitaba zarar gelmiş mi diye kontrol etmeye başladım.
Neyse ki bir şey olmamıştı. Bir şey olduysa ne mi olacaktı? Eğer sayfaları katlanmış ya da yırtık olsaydı ona çok kızardım! Kitabıma zarar gelsin istemiyordum. Kim böyle bir şeyi isterdi ki?
Ben kitabımı kontrol ederken o, sanki bir suç işlememiş gibi sakince kollarını göğsünde kavuşturmuş beni izliyordu. Benim ona kızmamı istiyor da olabilirdi. Kitabımın hırsızına karşı çıkmamamın sebebi etrafta bir koruma yığınının olmasıydı. Hayır, korumalar gözükmüyordu fakat herkes bu adamın etrafında koruma ordusu olduğunu bilirdi. Tabii ben, Leyla söylemeseydi bilmeyecektim...
Sokak lambasının yakınında olduğumuz için birbirimizi rahatlıkla görebiliyorken onun şu an tam bir motorcu gibi giyindiğini fark etmiştim. Beyaz bisiklet yaka tişörtünün üstündeki siyah deri ceket ona daha çok ciddilik katıyordu. Siyah kot pantolonu ve spor ayakkabısı da zengin olduğu için markaydı.
Lacivertlerini gözlerimden ayırmadan omuzlarını kaldırıp indirdi.
"Sadece ödünç almıştım."
Sinir krizi geçirmem için yeterli bir cümle olmasına rağmen kendimi sakinleştirdim.
"Peki... Bok gibi akşamlar dilerim size."
Yanından ayrılacaktım ki kaşlarını çatarak, "Bana kızmayacak mısın?" diye soran Karahan beni durdurdu.
Onu dövmek mi istiyordu?
Sabır dilenirken bir daha ona bakmadım.
"Hayır, kitap hırsızı. Hayır."
Kızmak değil, ona haddini bildirmek istiyordum. Ona böyle dememe şaşırdığını anlasam da sahil planından vazgeçtim ve onu orada bırakarak yarım kaldığım kitabı bitirmek için evime gittim.
Ayrıca sabahtan beri bu kitabı okuduğunu anlamam sinirlerimi bozmuştu...
Evin kapısına vardığımda cebimden çıkardığım evin anahtarını deliğe sokup bir kere çevirdikten sonra kapı açıldı. Kapı ufacık koridordan sonra direkt mutfakla birleşik olan salona açıldığı için Leyla'nın gri koltukta uyuya kaldığını görmüştüm.
Anahtarı yerine bırakıp şapkamı kafamdan çıkardım ve portmantonun önüne bıraktım. Yanındaki, evden çıkmadan önce bıraktığım çıtçıtlı tokamı alıp saçımı tepeye sabitledim.
Ayakkabılarımı da çıkarttığımda Leyla'nın yanına gittim ve gizli numara aramadan önce yaptığım düzenli sporlardan dolayı elimdeki kitabı bırakıp kolayca Leyla'yı kucağıma aldım. Uyanmamasına dikkat ederek hemen sol tarafta kalan odasına götürüp yatağına bıraktım.
Üstünü iyi ki değiştirmişti, yoksa uğraşamazdım onu soyup giydirmekle... Bu yüzden onu tebrik amaçlı alnından öptüm.
Odasından çıkıp kitabımı geri elime aldığım sırada Karamel hırlayarak ayağıma sürtünmüştü. Onun da uykusu gelmişti.
"Gel bakalım. Bugün benim yanımda yat, enik."
Karamel'e enik demek hoşuma gidiyor olsa da Leyla buna da kızıyor diye çoğunlukla tek kaldığımda söylüyordum. Eğilip onu kucağıma aldım ve odama girdim.
İlk önce yatağımın üzerine uyumak üzere olan Karamel'i bırakıp üstümü değiştirdim. Çıkardığım üstleri hemen odamın yanında olan banyoya girip kirli sepetine attım.
Geri odama dönüp lila rengindeki geceliğimle yatağıma uzanırken aklımdaki ses yine kulaklarımda yankılanmıştı.
Ben üvey olabilir miydim?
"Olursam şaşırmazdım."
Derin bir nefes alıp Karahan'ın okumuş olduğu kitabı aldım. Benden izin almadan, hatta aldığını söylemeden okumasına sinir olmuştum ama bununla uğraşmak istemiyordum. Böyle şeylerle uğraşmamamın beni sinirlendirmediğini de diyemezdim.
Neden hakkımı savunmuyordum ki?...
Kitabımın kapağını açmamla bir kâğıt yüzüme düşmüştü.
"Bu ne be?"
Yerimde oturur pozisyonuna gelirken bu kâğıdın ben ilk açtığımda nasıl düşmediğini anlamaya çalışıyordum. Bir de kitabı karıştırırken bunu fark etmemiştim bile. Buna da sinirlensem de gece lambasının altında not kâğıdını okudum.
Neden not yazmıştı ki? Kitabı verirken söyleyebilirdi...
“Çok sıkıcı bir kitap. Okurken bazı yerleri fazlasıyla abartılı buldum... Biraz kültürlü kitap okumanı öneriyorum sana;) Bir de bunun ikinci kitabı varsa bana getirebilir misin? Kitap sıkıcı olabilir ama ben bir kitabın serisini bitirmeden duramıyorum...”
"Sikeceğim senin önerini de huyunu da!"
Not kâğıdını yırtıp masamın üzerindeki çöp kutusuna atarken ona bildiğim bütün küfürleri sayıyordum.
İyi ki bunu kitabı verirken söylememişti, yoksa ona orada hiç kimseyi umursamadan çok fena kızabilirdim.
Hem kitabımı çalıyordu hem de bana öneri veriyordu.
Geri zekâlıya bir daha hırsızlık yapmamasını önermeyi o kadar çok istiyordum ki...
Kitabı okuyasım kaçtığı için onu da masanın üzerine bıraktım ve yatağıma uzanarak gözlerimi yumdum.
Ailemi düşündükçe içim acıyor ama eskisi gibi istesem de ağlayamıyordum.
Belki de insan, aynı acıyı defalarca düşündüğünde ağlamak yerine sadece susmayı öğreniyordu.

Bu yüzden bir süre sonra zaten ağlayamadan uyuya kalmıştım.
Kitap hırsızını gözlerimin önüne getirdiğimde uyuya kalabilmiştim...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

14okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.