2. bölüm / 12
ARAYIŞHayatımdaki Gerçek
Bölümler 12Şu an: Hayatımdaki Gerçek
- 1 PROLOG1.376 kelime
- 2 Hayatımdaki Gerçek3.509 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Kitap hırsızı2.220 kelime
- 4 Acı ve korkuyu aynı anda2.195 kelime
- 5 Kimseye Güvenmemek4.147 kelime
- 6 Bir Gerçek Daha3.282 kelime
- 7 Sahil Kenarı5.684 kelime
- 8 Yanlış Anlaşılma4.976 kelime
- 9 Haksız Yere Zorbalanışım9.629 kelime
- 10 Yan Binadaki Yeni Tanıdık Kiracı10.883 kelime
- 11 Gizli Hayranlarım9.553 kelime
- 12 Nefretimin Çoğalması8.242 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hani insan “yoruldum” der ama ne olursa olsun ayakta durmaya çalışır ya... Ben bu insanın ta kendisiydim. Yirmi yaşındaydım, daha gençtim ve her türlü kötü muameleyi bu yaşıma kadar ailemden görmüş olmama rağmen hâlâ ayaktaydım. Buna mecburdum.
Anne dediğim kadının beni öldürmek istediğini bilerek, baba dediğim psikopat adamın beni her an dövmek için fırsat kolladığını bilerek, ablamın yada abimin beni kardeş olarak kabul etmediklerini hissederek yaşamak zorundaydım. Çünkü ben bu hayattan göçersem ailem dediğim kişilerin zamanı geldiğinde nasıl insanlar olduklarını öğrenemeyecektim.
Bunuda bugün öğrenecektim...
Ailemden nefret ediyordum. Onlardan hep uzak durmak istiyor ve bana bu zamana kadar yaşattıklarını unutup artık rahat bir nefes almak istiyordum. Ben her gece o kadının bana bıçak çektiğini hatırlayarak sert yastığıma gözyaşı dökmek istemiyordum.
Annem dediğim, küçükken aklım tam yerine oturmamışken çok sevdiğim kadının beni öldürmek istediğini hatırlamak istemiyordum. Ama böyleydi... Her gece kafamı yastığa koyarken gözyaşlarım, gözlerim boşluğa daldığı an akardı; ta ki yorgunluktan uyuyana kadar.Geceleri uyumam bu yüzden zorlaşıyordu.
Aklıma ailemin beni dışladığı geldiğinde sabahlara kadar uyumadan, durmadan, aralıksız ağlıyordum. Ben de beni seven bir ailem olmasını istiyordum. Yalnız kalan diğer herkes gibi...
Saçlarımı okşayıp derdime derman olacak bir babam, yanaklarımı evden ayrıldığım ve uzakta kalacağım için sulu sulu öpüp hasret gidermeye çalışan bir annem olsun istiyordum. Ben gittiğim için sevinçten göbek atan bir abim olmasını hiç istemiyordum...
Beni sevmeyen bir ailem varken yaşamak istemiyordum ama ölmek de istemiyordum.
Sanki kalbim bir şeyi bekliyordu...
Önümdeki tezgâhın üzerinde bulunan, çoğunlukla romantizm içeren kitaptan satırları gözlerimle takip ederek okurken, aslında aklımdakileri susturmak için okuduğumun gayet farkındaydım.
Elimdeki kadehleri silerken saat gece yarısına gelmek üzereydi ve benim de işim bitmek üzereydi.
Üç haftadır lüks sayılacak bir barda çalışıyordum. Antalya'da hem okuyor hem de çalışıyordum. Ailemden uzakta olduğum için çok mutluydum. Ve bundan asla pişmanlık duymuyordum. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde üçüncü senemdi; buraya alışmıştım yani onlardan uzak durmayada alışmıştım. Ama bölümüme hiç alışamamışım. Zaten zorla yaptılan bir şeye alışmam asla mümkün değildi benim için.
İki yıl boyunca aile zoruyla tıp fakültesinde ders alırken kendimi akşama kadar yorgun bırakmak için her boş kaldığımda çalışıyordum. Hem para kazanıp kiramı ödüyor hem de yorulduğum için kolayca uyuyabiliyordum. Fakir değildim ama zengin hiç değildim.
Sadece kendi paramla bu hayat yoluma devam etmek istiyordum. Her şeyin üstesinden gelmeyi başaran kızlar gibi olmak istiyordum...
"Hey duyuyor musun?"
Gözümün önünde sallanan, beyaz teninden belli olan damarlı elle ve tanıdık bir sesle irkilsem de başımı kaldırmadan hemen kitabı kapatıp her zamanki yerine koydum. Kafamda çalışanların resmî olarak taktığı şapka olduğu için kendimi şanslı hissederken düşüncelere daldığım için de kendime küfretmiştim.
Göz teması kurmaya gerek duymadan, "Buyurun, ne istersiniz?" diye sorduğumda homurdandığını duydum.
İnsanlarla göz teması kurmaktan nefret ederdim. Hatta kafamı çevirip etrafa bakmaya bile üşenirdim. Çalışırken ela gözlerimi tek bir noktaya sabitlerdim ama bu sefer olduğu gibi dalıp gitmiyordum gereksiz düşüncelerin arasına...
"Dört şişe kırmızı şarap... Ya da vazgeçtim, sen bana bir kasa ver oradan."
Yüzümü görmediği için benim kim olduğumu görememiş ve bir şey söylememişti. Gerçi yüzümü görse bile kim olduğumu hatırlamazdı ki...
Ailesinden üç sene önce babasını kaybettiğinde kendisini toparlamak için okulunu donduran Barçın Koralp Karahan ile bu sene okula geri başladığında aynı sınıfa düşmüştük.
O da tıp fakültesindeydi ve okuldaki herkesin gözdesiydi çünkü adam zekâ küpüydü. Hem yakışıklı hem zengin hem de zekiydi... Bu üç şey hayat değiştirirdi.
Karahan olmak da hayat değiştirirdi.
Çünkü Karahan'lar tarihi değiştirmişti.
Çok bilgim yoktu Karahan'lar hakkında ama kulağıma ulaşan sözlerden onların aşk ve mesleklerindeki başarı hikâyelerinin bayağı uzun olduğunu söyleyebilirdim.
Aşk hikâyelerinin konusu genellikle Barçın'ın dedesi ve babası hakkındaydı.
Barçın'ın da sevgilisi vardı ama aralarındaki bağ biraz garipti. Babasının ve dedesinin izinin yakınından bile geçmiyormuş aşk konusunda ama mesleklerindeki başarıyı örnek aldığını pekâlâ görebiliyorduk.
Babası bir doktor değildi ama pilot olmasına rağmen çocuğuna bütün dersleri vermişti. Bunu da en yakın arkadaşım Leyla söylemişti. Onunla küçüklükten beri tanışıyorduk. O benim sırdaşım, dostum, can paremdi... Ama çok konuşur ve başımı şişirirdi.
Leyla'nın saçma sapan dedikodularını dinlemek hiç sarmazdı ama sarıyormuş gibi davranırdım...
Beni bekleyen Barçın'a bardağı yerine yerleştirdikten sonra raflarda hiç kırmızı şarap kalmadığını görünce, "Hemen getiriyorum. Burada kalmamış." diyerek tezgâhın etrafından dolanıp bir alt kata inmek için merdivenlere yürüdüm.
Barın içini ezbere bildiğim için karanlıkta yürümeyi sıkıntı etmeden aşağı kata inip sağımda kalan kapıyı açtım. Odanın ışığını açtığımda gözlerimi aydınlığa alışana kadar yüzümü buruştururken kısmıştım.
Bu oda depo gibi bir şeydi ve içeride kasa kasa içkiler vardı...
Çok oyalanmamak için kasaların arasından kırmızı şarap olanı bulduğum gibi aldım. İyi ki küçüklüğümden beri düzenli spor yapıyordum, yoksa şu an tüy gibi hafif olan kasayı kaldıramazdım.
Bu adam neresine sokacaktı da bu kadar çok istiyordu?
Umursamam sadece bir saniye içindi; geri kalan saniyeler tabii ki kendim içindi. Onu umursayacak ya da onun bunlarla ne yapacağını düşünecek hâlim yoktu. Odanın lambasını söndürüp kapıyı kapattıktan sonra kapıyı kapatmak için yere koyduğum kasayı almak adına eğilmiştim ki işçi önlüğünün cebindeki telefonum çaldı.
Cebimden telefonu çıkarıp arayan kişiye baktığımda kaşlarım çatıldı.
Gizli numaraydı...
Tanımadığım için aramayı açmadan sonlandırdım ve telefonu kasanın üzerine bırakıp kasayı aldım.
Merdivenlerden çıkıp tezgâha doğru ilerlediğimde telefonum tekrar çaldı ama bu sefer kayıtlı olmayan bir numara arıyordu...
Kimdi bu sikik kişi?
Kasayı tezgâhın üzerine bırakıp çağrıyı yanıtladım. Ben bunları yaparken Barçın da bir kolunu tezgâha dayamıştı, diğer eliylede telefonunu kulağına yaslayıp biriyle konuşuyordu.
Buraya sık gelenlerden biri olduğu için bütün çalışanlar onu tanıyor, hatta kız çalışanlar adamın sevgilisi olmasına rağmen adama göz koyuyorlardı...
Telefonu kulağım ve omzum arasına sıkıştırıp, "Siz kimsiniz?" diye sordum.
Barçın da sorumla bakışlarını bana çevirmişti. Ona sorduğumu zannetmiş ve tam ağzını açıp konuşacaktki, ona bakmadan kalemi tutan elimle telefonu gösterdim. Kendine güldüğünü duyduğumda hâlâ aynı Barçın olduğunu anlamam zor olmamıştı. Babasının ölümünden sonra değişir diye düşünmüştüm...
İnsan kendisine gülmeyi bırakmaz mıydı be arkadaş?...
Parayı kartla ödedikten sonra kasayı kaldırıp ona uzatmıştım ki telefondan değiştirilmiş mekanik bir ses kulaklarımda yankılandı.
"Sen üveysin Deniz Mira Alkan."
Ne demekti bu? Hiçbir şey anlamamıştım... Ne demek ben üveyim?
Nasıl...
Bir cümleyle kafam allak bullak olmuş, dünyam durmuştu. Her gece ağlayarak ettiğim dualarım kabul olmuştu.
Ama bu nasıl olurdu? Kimdi bu kişi?
Oyun olabilir miydi ya da kandırılıyor olabilir miydim?
İyi de benim dostum bile zor varken ailemden başka hiç düşmanım yoktu ve olmamıştı... Ben üvey miydim?
Kulaklarımda yankılanmaya devam eden cümleyle gevşeyen elimdeki kasanın Barçın ile aramıza düştüğünde yutkundum. Boş gözlerimi ayaklarımızın ucundaki, tek düşüşte kırılan şişelere diktiğimde telefonun kapanma sesi geldi kulaklarıma.
Bu neydi şimdi? Ne olacak şimdi?
"Mira ne yaptın?!"
Benden iki yaş büyük olan Gökhan'ın sesiyle aklımdakileri silmeye çalışsam da silemedim.
"Ö- özür dilerim... Ş- şey b-ben yanlışlıkla yaptım."
Kekeleyerek konuşmamın sebebi kasayı düşürmem değildi. Aklımdakileri bir türlü çıkaramamamdan kaynaklıydı. Ne yapacağımı bilemez hâlde gözlerimi süpürge aramak için etrafta gezdirdim.
Aklıma bir saniyede kazınan cümleyi unutmak istiyordum!
"Mira hâlâ ne duruyorsun? Burayı hemen temizle! Ben müşteriyle ilgilenirim."
Gökhan bana beni itmek için dokunduğunda anında temasından kurtuldum.
"Dokunma bana!"
Barçın bağırmamla hafif irkilirken Gökhan kaşlarını çatmıştı.
Dokunulmaktan nefret ederdim. Hızlı hızlı nefesler alırken tekrardan Barçın'a döndüm. Ancak başımı kaldırıp onun bir okyanusu andıran lacivertlerine bakmadım. O kadar hissizdim, o kadar ruhsuzdum ki ne yaptığımı umursamadım.
"Tamam temizlerim."
Hızlı bir şekilde temizlik odasına girdim ve elime gelen kürek ile süpürgeyi alıp geri bıraktığım yere döndüm. Motorcular gibi giyinmiş Barçın'ın iri gövdesinin ve uzun boyunun karşısına geçip yere çömeldim.
Elime cam batmasını önemsemeden camları topladığımda kulaklarımda o sikik cümle yankılanıyordu.
"Ben size siparişinizi getireyim. Bu duruma şahit olduğunuz için üzgünüz efendim."
Yalaka olan Gökhan piçi yanımızdan ayrıldığında bile olduğu yerden kıpırdamadan beni izlediğini hissettiğimde yutkundum. Büyük parçaları elimle toplayıp küreğe koydum.
Onun bakışları altında parçaları toplarken kendimi bir anda tuhaf hissetsem de o cümleyi hatırladığım an bu hissi unutmuştum.
Gözlerimin önünden bütün hayatım süzgeçten geçer gibi akıp giderken elimi kesen cam parçalarını umursamamıştım ama acıdan inlememle Barçın da yere çöktü ve elimi tutarak, "Eline zarar veriyorsun geri zekâlı!" dedi.
Elimi anında onun elinden çekip geriye çekildiğimde başımı ilk defa kaldırdım ve yakışıklı yüzüne baktım.
Pürüzsüz bir cildi ve keskin yüz hatları nefes keserken kavisi olmayan, kaydıraklı burnu normal olan her kızı eritecek türdendi. Beyaz teninde pembe kalan ince dudakları, gözlerinin çekikliği, siyah renkli saçlarının alnına düşmesi... Her şeyi nefes kesici olsa da ben bunu umursamadım.
Zaten sevgilisi olan birinin yüzüne bakma gereği duymadığım için ona bir daha bakmazdım bile.
Kulağımda yine o cümle yankılanınca kaşlarım çatıldı.
"Dokunma bana."
Gözlerini devirip tekrar yerinden doğruldu ve Gökhan'ı beklemeye devam etti. Beni çok umursamamıştı. Sevgilisine sadık olduğunu bu hareketiyle anlamıştım zaten. Bir zahmet olsundu da.
"Neden düşürdün kasayı?" Konuşmak istemediğim için cevap vermedim. Ben cevap vermeyince o da başka bir soru sormadı.
Gökhan gelene kadar ben kan akan ellerimle camları toplayıp süpürmüş, hatta içki dökülen yere paspas vurmuştum bile.
Tam beyaz fayansı silmiştim ki müdürün, "Mira ne oluyor burada?" diye soran sesiyle kaskatı kesildim.
Müdür evine gitmemiş miydi?
Kafamı kaldırıp daha yeni içeri giren, göbekli olmasına rağmen kendine zorla giydirdiği siyah takım elbisenin içindeki müdüre baktığımda kahvelerindeki sinirin neye borçlu olduğunu çok iyi biliyordum.
Gökhan elinde bir kasa dolusu şarap ile gelip müdüre selam verdiğinde müdürün neden geldiğini biliyormuş gibiydi.
Tabii ya! Gökhan hemen yetiştirmişti müdüre!
Ellerimi önümde birleştirip başım kendiliğinden eğilirken, "Özür dilerim. Gerçekten bilerek yapmadım. Maaşımdan kesebilirsiniz hatta beni kovabilirsiniz de." dedim hiç umursamadan.
Barçın, eline piç kurusu olan Gökhan'ın uzattığı kasayı alıp bir şey söylemeden yanımızdan ayrılınca onu öldürmek istedim!
İnsan biraz yardımcı olurdu...
İşten kovulup kovulmamamın umurumda olmadığını gören müdürün kaşları çatıldı ve "Kovuldun! Zaten bütün insanlar seni görünce buradan kaçıp gidiyorlardı." diyerek beni kovdu.
Ben o insanlardan kaçıyordum!
Ama umursamadım. Zaten hayatımdaki gerçeği öğrenmişken bunu umursayacak değildim.
***
"Deniz konuş güzelim, neye moralin bozuk senin?"
Yeşil gözlerini gözlerime dikmiş bir şekilde bakan Leyla'ya ruhsuz gözlerle baktım. İşten kovulduğum gibi soluğu, beyaz renkli sitelerin olduğu yerde Leyla ile kiraladığımız dairede almıştım.
Burası dört artı bir evd yani büyüktü. Ev büyük olduğu içinde Leyla, Pomeranian türüne giren karamel renginde bir köpek bile sahiplenip evin içine sokmuştu.
Evde hayvan beslemesine neyse ki karşı çıkmamıştı evin sahibi.
Karamel renginde olduğu için onun adını Karamel koymuştu Leyla...
Kucağımda havlayıp duran köpeğe bile hissiz bakıyordum. "İşten kovulduğum için moralim bozuk dedim ya... Neyse yarın okul var, ben yatıyorum." Yerimden doğrulup Karamel'i koltuğun üzerine bıraktım ve Leyla'nın yanağına sulu bir öpücük bırakıp odama geçtim.
Ona şu an üvey olduğumu söyleyen birinin olduğunu söyleyemezdim.
Küçüklükten beri tek sırdaşım olsa da...
Siyahlarla döşenmiş odamdaki tek renkli şey altın madalyonum ve kupalarımdı, bir de beyaz parkeydi. Ben solda kaldığım için odama girer girmez solumda bir balkon kapısı kalırken karşımda da boydan cam vardı.
Bu oda küçük ve toplamadığım, dağınık bir odaydı.
Boydan camın solunda tek kişilik yatağım, sağında ise iki kapağı olan dolabım vardı. Odamın kapısının hemen sağında ise küçük bir kütüphaneye sahiptim.
Kafam dağılsın diye okuduğum kitaplarımı görünce aklıma bar tezgâhının köşesine bıraktığım kitabım geldi. Umursamadım ama yarın okuldan sonra gidip alacaktım...
Kendimi yatağıma atmadan hemen önce hızlı bir şekilde siyah geceliğimi üzerime geçirmiştim. Uzun, karamel rengindeki ince saçlarımı siyah tokamla dağınık bir topuz yaptıktan sonra yatakta uzanır pozisyona geçtim.
Gözlerimi bu sefer ağlamadan yumdum çünkü çok yorgundum.
Zaten ellerimdeki cam kesiklerinden dolayı sızılar yüzünden acı çekiyordum; bir de ruhsal olarak acı çekmek istemiyordum.
Bugünün, benim ağlamadan uyumaya başladığım ilk gece olduğunu ve devamının da geleceğini bilmiyordum. Eğer bilseydim asla buna izin vermez ve hüngür hüngür ağlardım.
Çünkü ağlamak için yalvaracağım günler de gelecekti, bunu hissediyordum.
Bugün hiç tanımadığım kişiden öğrendiğim hayatımdaki gerçeğin bana ne yaşatacağını bilmeden yumdum gözlerimi.
Keşke diyeceğimi bilmeden yumdum gözlerimi...
Ela gözlerimi göz kapaklarımla örttüm ve o tanımadığım kişinin beni tehdit edip benden neler isteyeceğini bilmeden yumdum.
Bu gerçeği hiç öğrenmemek isteyeceğim günler gelecekti, bunu hissediyordum...
İşte bugün, her şeyin daha da zorlaşmaya başlayacağı gündü...
***
Gözlerimi araladığımda güneş ışıkları odama sızıyordu. Her sabah kendiliğimden sekizde uyandığım için mutluydum. Yoksa kim beni uyandırmakla uğraşacaktı ki...
Yataktan kalkıp bir saat sonra başlayacak olan dersim için hazırlanmaya başladım.
On dakikalık rahatlatıcı bir duş aldıktan sonra kurulanıp odama geçtim ve üzerime temiz iç çamaşırlarımı geçirdim. Üstüme bordo renk off-shoulder crop tişört, altıma ise rahatı seven bir insan olarak gri renk kumaş şort giydim. Saçlarımı kuruturken saçlarımın küçüklüğümden beri taktığım, nereden geldiğini bilmediğim ama o olmadan bir saniye bile geçiremediğim kolyeye takılmamasına dikkat ediyordum.
Aksesuar takmaktan ve makyaj yapmaktan hiç hoşlanmazdım. Çünkü çok uğraştırıcı geliyordu... Ben o kadar malzemeyle yüzümü boyamaya uğraşamazdım. Ama bu kolyeyi boynumdan çıkarmadım...
Saçlarımı tarayıp gri renkli çıtçıtlı tokamla tepeme sabitlediğimde önümdeki kelebek kesim perçemlerimi elimle düzelttim. Aynada elalarımla göz göze geldiğimde içimi bilmesem hiç acı çekmediğimi sanırdım. Keşke bilmesem... Çünkü acı çektiğimi bilmeseydim canım yanmazdı.
İki gün önce kullandığım için çantam hazırdı. Çantamı koluma takıp odamdan çıktım. Leyla ile aynı anda çıktığımızda bakışlarımızı birbirimize çevirdik. Her zamanki gibi fazla zıddımdı. Hep süslü şeyler giymeye bayılırdı kendileri...
Üstüne koyu kahverengi renginde boyundan bağlamalı halter crop top giymişken altına da bej renginde ince kemerli bol kumaş pantolonunu giymişti. Kahverengi saçlarını bukle bukle şekillendirerek doğal bir görünüm katmış ve omuzlarına salık bırakmıştı. Bir de bileklerinde ve açıkta kalan gerdanında bana fazla gelen takılar taşıyordu.
"Bebeğim yine harikasın!"
Küçük kız çocuklar gibi giyindiğim için bana alttan alttan laf sokmasına sinir oluyordum. Böyle giyinmek bir kere çok rahattı. Ona ters bir bakış atıp bir şey demeden kapıya doğru yürüdüğümde, "Bana güzel iltifatlar etmek yok herhalde... Neyse, ben de başka arkadaş bulurum, o bana iltifat eder." diye beni kışkırtmaya çalıştı. Hiç hâlim olmadığı için buna da karşılık vermedim.
Normalde olsa onu şu an döverek okula gidiyor olurduk. Benden başkasıyla arkadaşı olmasını hiç istemiyordum. Tabii bu arkadaş aramızı bozmaya çalışmazsa arkadaş olsunlardı fakat ikimizin arasına giren çok kız görmüştüm. Yani bizi bozmayan bir arkadaş bulmak çok zordu.
Evden çıkıp fakülteye varmak için beş dakikalık yürüme mesafesini sessizlik içerisinde kapattık ve kısa süre içerisinde fakülteye vardık...
Evimizin okula yakın olduğuna şükrederken aklımdaki değiştirilmiş ses hâlâ susmuyordu. Ruhsuz adımlar atıyor, cümlenin doğru olup olmadığını sorguluyordum. Aklımda birçok soru uçuşuyordu.
"Deniz, senin cidden bir şeyin var ve bunu bana söylemiyorsun!"
Leyla sınıfa adımımı atmamı bu sözleriyle engellediğinde hiçbir tepki vermeden omuz silktim. Sınıf dolmuştu, hatta öğretmen de bizden önce gelmişti. Çok geç kalmamıştık neyse ki...
Leyla'ya cevap vermedim ve onu kolundan tutup sınıfa soktum. Leyla homurdanırken boş sıralardan bir yere oturduğunda öfkelendiği için fazla hızlı hareket etmişti. Öfkelendiğinde maratondaymış gibi davrandığının hiç farkında olmuyordu. Ona bunu bir keresinde söylediğimde bana onunla dalga geçtiğimi söyleyip alınganlık yapıyordu.
Tripleri hiç çekilmiyor olsa da onu sevdiğimden dayanıyordum...
Ben de sınıfa girip yerime oturmayı düşünüyordum ki omzuma sertçe çarpıp içeriye giren kişiyle acıyla yüzümü buruşturdum ama ses etmedim.
Çarpan kişi hayvan olan Barçın'dı.
O, cam kenarının arka sırasında Kaan'ın yanındaki yerini alınca ona ters ters baktığımı hissederek bana döndü.
Lacivertlerinde boğulduğumu hissederek gözlerimi kaçırdım ve ben de orta sırada en arkada olan boşluğa oturdum. Onunla aramızda sadece üç adımlık mesafe vardı.
"Aşkım, geldin sonunda."
Barçın'ın sevgilisi İpek, Barçın'a bir şeyler demeye başladığında aklımı derse vermeye başladım ben de.
Çantamdan lacivert tükenmez kalemimi ve ajandamı çıkardım. Her zamanki yaptığım gibi boş bir sayfa açıp tükenmez kalemle hocayı dinlerken boş sayfayı karaladım.
Solaktım, bir de biraz garip bir alışkanlığım vardı. Bu alışkanlık ise eğer sol elim hareket etmezse dersleri anlayamamamdı. Birinci sınıftan bugüne kadar hep yapardım.
Hocaya bakmadan anlamayı seviyordum. Bu alışkanlığımın olması da benim için çok iyiydi.
Kulaklarım pürdikkat hocayı dinlerken gözlerim sadece boyadığım yaprak sayfasındaydı. Leyla başını sıraya yaslayıp uykuya dalınca gülümseyerek yüzüne düşen saçlarını geriye ittim. Çok tatlı uyuyordu, hatta onu her uyuya kaldığında fotoğrafını çekerdim.
Fotoğraf çekmeye bayılıyordum...
Hatta bu bölümü okumasaydım ve denizi sevmiyor olsaydım fotoğrafçı olmayı planlıyordum. Denizi sevmesem diyorum çünkü denizi fotoğraf çekmekten daha çok sevmeseydim ilk planım denizle alakalı iş sahibi olmak yerine fotoğrafçılık olurdu.
İlk planımı gerçekleştirmem bu kafayla bile mümkündü. Ben de zekiydim, hâlâ da öyleyim.
Hoca dört saatlik dersi bitirdiğinde yerimde gerinerek bir saat ders dinleyip, üç saattir uyuyan güzele döndüm. Kalemimin ucuyla omzunu dürttüğümde yüzünü belli belirsiz buruşturmuştu. Bu sefer elimle dürttüm ve gözlerini araladığı için ona dokunmayı bırakıp eşyalarımı çantama koydum.
"Açsan gel bir şeyler atıştır. Değilsen de iki saat daha uyuyabilirsin, sonuçta öbür dersin başlamasına iki saat var."
Başını tekrar sıraya gömdüğünde onu orada bırakıp çantamı da alarak ilk önce sınıftan, sonra da fakülteden çıktım.
Leyla ile okulda çok vakit geçirmememizin sebebi de sürekli ya uyumasından ya da dedikoducu karılar gibi etrafta gezmesinden kaynaklıydı. Ben de ona katılabilirdim fakat ben gece bile zar zor uyurdum. Aynı zamanda etrafta gezip insanlarla sohbet etmeyi sevmezdim. Pardon, dedikodu etmeyi sevmezdim...
Fakültenin hemen karşısında açık havada oturmamız veya sosyalleşmemiz için yuvarlak masalar ve etraflarında da tabureler vardı. Bir de hemen yan tarafında kalan küçük bir kantin vardı. Bu alanı üç haftadır kullandığım için alışmış ve sevmiştim.
Kendime yer kaptıktan sonra kantinden ıhlamur aldım. Bir kantinde ıhlamur satılması benim için inanılmaz bir şeydi. Ihlamura bayılırdım!
İçki haricinde sadece ıhlamur ve kivi suyu içerdim, başka bir içecek türü tüketmezdim. Zaten hayatımda bunlardan başka bir içecek tüketmemiştim.
Neden mi?
Çünkü ailem bana ıhlamur ve kivi suyundan başka bir şey içirtmezlerdi. Su bile içmeme izin vermezlerdi. Bunun nedenini maalesef ki ben bile bilmiyordum. Ama umursamamaya çalışıyordum işte...
Masaya oturup çantamdan tekrar ajandayı ve kalemimi çıkarttım. Başka bir boş sayfayı boyamaya başladığımda ıhlamurdan bir yudum aldım. Tek kalınca saçma şeyler düşünmemek için yaptığım aktivitelerden biriydi bu.
Ancak dünden beri aklımdan çıkmayan cümle yine çıkmamış, hatta daha da dibe batmıştı. İnanmak ile inanmamak arasında kalmıştım!
Kim böyle bir söze inanabilirdi ki ben inanayım... Gerçi düşündüm de ben bu söze inanabilirdim.
"Oturabilir miyiz?"
Aynı sınıfta olduğum Kaan'ın sesiyle boşalan bardağımı, aynı zamanda boş yer kalmayacak şekilde çizdiğim kâğıdı fark etmem kaşlarımın çatılmasına neden olmuştu. Dalıp gitmiştim, haberim yoktu. Bu sürede neye daldığımı da bilmiyordum.
Barçın'ın en yakın arkadaşı olan Kaan Göktürk hakkında sadece hayatında hiçbirinin olmaması ve derslerinde orta seviyede bir zekilikte olduğunu biliyordum. Başka bir şey bilmiyordum.
Zaten bunları da Leyla umursamaz bir şekilde anlattığında öğrenmiştim.
Bir keresinde neredeyse sınıftaki herkesin hayatındaki şeyleri bir günde öğrenip bana da anlatacaktı.
Tabii ben hasta numarası yapmasaydım...
Bunu yapmaya mecbur kalmıştım. Başımın boş şeylerle şişmesini hiç istemiyordum. Leyla'ya tanımadığım insanların umurumda olmadığını her yıl en fazla iki yüz kere tekrarlıyordum ama beni, benim onu dinlemediğim gibi dinlemiyordu.
Sabahlara kadar öğrendiklerini abartılı abartılı anlatıyordu. Ben de onun yeşillerine bakarken sadece tavırlarına tepki veriyordum, bundan haberi bile yoktu güzelimin...
Onların yanıma gelmesiyle toparlanmaya başlarken, "Tabii, oturabilirsiniz." demiştim.
Hemen yanımdaki sandalyeye Barçın'ın sevgilisi İpek Yücel oturduğunda ben de koluma çantamı takıp sandalyemden kalkmıştım.
Bütün masalar dolmuştu, bu yüzden boş yer olarak yanıma gelmelerini sorun etmedim fakat onlarla oturmak istemediğimden yanlarından ayrılacaktım. Onlarla aramda problem yoktu fakat bende insanlara tahammül edememe gibi problem vardı.
"Yerinden kalkmanı istemedik..."
Kaan'a ilk defa gövdesine değil de yüzüne baktığımda gülümsedi. Üç haftadır kimsenin yüzüne bakmadığım için ve dün arkadaşına baktığımı muhtemelen bilmiyor olduğu için kendisini ilk sandı.
Buna sevinmiş gibi gülümsemeye başladığında ben ifadesiz gözlerimi devirdim.
Sevinmesi çok saçmaydı...
"Anladım, zaten o kadar salak değilim... Neyse, ben zaten gidecektim. Bir daha görüşmemek üzere."
Bileğimin tutulmasıyla anında irkilerek elin sahibine döndüm. Barçın gözlerime değil, tuttuğu bileğime doğru bakıyordu.
Bileğimi kurtardığımda öfkeden ve nefret duygusundan delirmek üzereydim. Beni bir yere gitmeyeyim diye tutarak bunu engelleyemezdi!
Bu herkes için geçerliydi!
Sakin olmaya çalışırken Barçın'ın benim kalktığım yere oturduğunu fark etmiştim. Sevgilisine yakın olduğu için oraya oturduğunu pekâlâ anlayabiliyordum. Bunu anlamayan da... Neyse, biz edebimizi bozmayalım.
"Neden yara bandıyla kapatmadın yaralarını?"
Sorusuna hem şaşırmış hem de bazı kuralları bilmediğini anlamıştım. İyi ki bilmiyordu...
Benim gibi yaralı bedenlerin ve ruhların yaralarını gizlememesi gerekiyordu. Ben ruhumdaki yaraları hiç istemesem de gizliyordum. Bu ağır gelirken fiziksel olanları gizleyerek daha da ağır hissetmemek için on sekiz yaşımdan beri gizlemiyordum.
Yani gerçek olup olmadığını bilmediğim ailemin yanından ayrıldıktan sonra gizlememeye başlamıştım...
İpek kaşlarını havalandırarak, "Siz tanışıyor musunuz? Hem ne yarası bu?" diye sordu.
Elimi geri çantanın askısına tutundururken İpek'e baktım bu sefer.
Barçın'ın sevgilisi olduğundan sormasını sakınca etmemiştim. Benim de sevgilim hiç tanımadığım birine tanışıyorlarmış gibi yaralarını sarmamasının nedenini sorsa ben de böyle tepki verirdim.
İyi ki hiç sevgilim olmamıştı ve iyi ki sevgili yapma düşüncesi dolu kafamın içinde yoktu.
İpek'i kısa bir süreliğine, ilk defa yüzünü gördüğümden inceledim. Sarışındı, bebe mavisi göz rengine sahipti ve mavileri vereceğim cevapla değişecek gibi duruyordu.
Küçük kaydıraklı burnunu geçen sene yaptırdığını yine Leyla'dan öğrenmiştim. Kalp şeklinde olan, kırmızı ruj sürmüş dudakları da botokstu. Yüz hatları ve göz şekli doğaldı ama değişikler yüzünden onlar da biraz göze batıyordu.
Geri kalan her şeyi mükemmeldi. Manken gibi bir kızdı...
Zaten Barçın Koralp Karahan'a da İpek Yücel yakışırdı.
"Tanışmıyoruz. Ayrıca cam kesik yarası... Bir de sizin sorunuza gelecek olursak beyefendi," Barçın'a mesafeli bir şekilde konuşmamla İpek aramızda saçma düşüncelere kapılmış olmalıydı ki mesafe koyduğumu anlayıp rahat bir nefes vererek arkasına yaslanmıştı.
Sevgilisine güvenmiyor muydu? Ya da başka bir şeyden kaynaklı mıydı bu davranışı bilmiyordum ama umursamıyordum da.
Barçın normal bir ifadeyle devam etmemi ister gibi bakıyordu, Kaan ise öne eğilerek meraklı kahveleriyle yüzüme bakmaya başlamıştı. Şu an fark ettim de Kaan aynı Leyla'ydı.
Tamam, ben konuşurken durduğumda yüzüme daha çok dikkatli bakmalarının benzemesi ikisinin de aynı olduğunu kanıtlayamazdı...
Gülümseyerek, "Yara bantlarını çocuklar kullanır. Büyüyünce onlar da anlarlar yaraların açık kaldığında daha hızlı iyileştirdiğini... Ben bu sözü çok severim, hep de söylemek isterdim. Neyse, artık anlayana diyelim." dedim ve onların konuşmasına fırsat vermeden yanlarından ayrıldım
Bu söz tam anlamıyla beni anlatıyordu aslında. Ben ruhumdaki yaralarımı gizleyerek, sararak herkesten sakladığım için iyileşmiyordu. Bunu bilmeme rağmen hiç kimseye içimi dökmezdim. Çünkü ben anlatsam da kimsenin beni anlamayacağına adım kadar emindim.
Bu yüzden hep sessiz kalmış ve incilen ruhumu sarmıştım. Bunu yapmak istemiyordum.
Ben yara bandı kullanmak istemiyordum.
Yara bandı yaralarımın gözükmesini engelliyor ve insanlara bir şeyimin olmadığını sandırıyordu fakat öyle değildim işte.
Bölüm etkileşimi
