ARAYIŞ kitap kapağı

4. bölüm / 12

ARAYIŞ

Acı ve korkuyu aynı anda

Vaveyla Yazarı: Rabia Toprakk

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 12Şu an: Acı ve korkuyu aynı anda

Yine her zamanki gibi, göz kapaklarım saat sekiz olduğundan doğal olarak açıldığında Karamel'in başımda beklediğini görmüştüm. Bugün de okul vardı ama saat on ikide başlıyordu, yani daha dört saat vardı.
Artık uyuyamayacağımı bildiğimden yataktan kalkıp dolabımdan banyodan sonra giyeceğim üstleri çıkarttım ve Karamel ile odadan çıktım. Duvar kenarında olan mama kabının dolu olduğunu gören enik, yanımdan ayrılıp karnını doyurmaya gitti. Ben de banyoya girip üzerimdeki her şeyi çıkardım ve onları kirli sepetine atıp duşakabine girdim.
Sıcak suyun altında ne kadar kaldım bilmiyorum ama buruşmaya başlayan ellerim, suda çok vakit geçirdiğimin kanıtıydı. Duştan çıkıp kurulandım ve üzerime temiz iç çamaşırı takımımı geçirdim.
Üstüme krem renkli asimetrik bir üst, altıma ise siyah renkli kargo şort giymiş ve saçlarımı kurutmuştum. Banyodan çıkıp direkt odama girdim ve siyah çıtçıtlı tokamla saçlarımı tepemde sabitledim.
Boynumdaki, ucunda hilal ayın üzerinde oturan iki kedicik aksesuarına gözlerim çarpınca her zamanki gibi gülümsedim.
Bu kolyeye aşıktım.
Küçüklükten beri taktığım bu kolyeyi nereden aldığımı ya da bulduğumu bilmeden takmam benim de bazen garibime gidiyordu fakat kalbim ile zihnim farklı çalışıyordu. Kalbim bu kolyeyi takmayı sevmemi sağlıyordu. Zihnim ise bu kolyeyi hiç çıkarmamamı saçma buluyordu.
Ama ben kalbimi dinliyordum. Yani sürekli takıyordum bu bilinmez kolyeyi.
"Deniz, evde misin?!"
Odamı basan Leyla'ya döndüğümde uyku sersemi olduğunu boğuk sesinden anlamıştım. Beni gördüğünde rahatlayıp üstümü süzdü.
O tam soru sormak için ağzını aralamıştı ki telefonum çaldı. Kalbim küt küt atarken masanın üzerindeki telefonumu aldım.
Arayan yine kaydedilmemiş bir numaraydı!
Çağrıyı yanıtlayıp kulağıma koyduğumda, "Efendim?" demiştim sırf Leyla bir şeylerden şüphelenmesin diye. Eğer kim olduğunu sorsaydım, bir şeyleri kendi kafasına göre anlardı.
Leyla sus pus olurken karşı taraf değiştirilmiş bir sesle, "Sana üvey olduğunu kanıtlamamı istiyorsan bana fotoğrafını at." dedi ve kapattı.
Yerimde kaskatı kesilsem de Leyla bunu anlamamıştı.
Ne?
Benden ne istiyordu?
Normal bir fotoğraf istemediği kesindi...
Bunu yapacak mıydım?
***
Üç haftadır odamdan çıkmıyordum. Neden mi? Çünkü peşimde bir sapık olduğunu, üç hafta önce kayıtlı olmayan bir numaradaki piçin sesini değiştirerek söylediği cümleyle anlamıştım!
O piçin istediğini elbette yapmamıştım!
Ama ben korkuyordum...
Canım acıyordu...
Ve en önemlisi, ağlayamıyordum!
Ağlamak istiyordum çünkü canım acıyordu. Kalbim ağrıyordu, ağlayamadığım için. Gözyaşlarımın yolu sanki yönünü değiştirmişti... Sanki kalbimi boğmak için oraya ilerliyorlar ama gözlerime gelmek istemiyorlardı.
Beni kendi gözyaşlarım bile istemiyorken neden üvey olmuştum?
Keşke bana eziyet çektiren bir aileye hiç sahip olmasaymışım da sahipsiz kalsaymışım.
Evet, ben üveydim. Buna artık emindim. Nasıl mı emindim? Üç hafta boyunca beni sırf içlerindeki öfkelerini akıtmak için arayan bir ailem olmuştu; bundan anlamıştım...
Gerçi küçüklükten beri görünmeyen yerlerimde bırakılan hasar izlerini estetikle sildirmeseydim, onları gördüğüm gibi o sapığa inanırdım.
Üç hafta evden, işim ve okul hayatım dışında çıkmamamın sebebi de peşimde sapık birinin olduğundan emin olmasam da bunun düşüncesinden bile korkmamdı. Ben dışarıdayken bana her an bir şey olabilirdi korkusuyla duramazdım. Benden fotoğraflarımı isteyen piçin kim olduğunu bilmeden bu odadan çıkamazdım, uyuyamazdım bile.
Uyuyamıyordum. Leyla zorla yemek yedirmese yemek bile yiyemiyordum. Yatağımın üzerinde öylece oturmuş, korkunun geçmesini bekliyordum. Zihnim beni çok karanlık düşüncelere sürüklediğinde ise onları bastırmaya, kendimi toparlamaya çalışıyordum.
Bu üç hafta boyunca zihnim, beni sürekli aynı karanlık düşüncelere sürüklüyordu. Fakat gerçek ailemi bulma isteğim, bütün o düşüncelerin önüne geçiyordu. Kendimi bırakmamam gerektiğini biliyordum.
Sözde ailem her aradığında bana ölmemi istediklerini anlatmaya çalışır gibi konuşuyorlardı. Leyla'nın benim için endişesi artıyor ama hiçbir şey yapamıyordu.
Beni hiç bu kadar savunmasız görmemişti.
Ben onun gözünde yıkılmaz bir duvardım.
Ta ki bugüne kadar.
Yeşil gözlerinden acınası hâlime baktıkça daha da gözyaşı döküyordu. Odanın kapısını bile açtırmadığım için havasız kalan odada durmaya alıştığımdan benden yana bir sıkıntı yoktu ama o durmadan nefes almaya çıkıyordu. Kapıyı açıp kapatırken o kadar hızlı davranıyordu ki ben bile anlayamıyordum. Tabii ilk günlerde yavaş davrandığında ben uyardığım için bu hızlılığı alışkanlık hâline gelmişti.
O sırtını kapıya dayamış, ayaklarını kendine çekmiş ve çenesini diz kapaklarına dayamış bana bakarken ben de aynı onun gibi pozisyondaydım ama ona bakmıyor, yere bakıyordum.
"Deniz, ne olursun çık odandan!"
Leyla'nın bağırmasıyla yerimden sıçradım. Ona cevap vermediğimde daha da kendini yıprattı.
Üç haftadır yerimde sadece aynı pozisyonda durmaktan belim tutulduğu için pozisyonumu değiştirirken hareket ediyordum, o kadar.
Dışarıdan korktuğumu, evin içinde bile gezemediğimden anlamıştı Leyla.
Birden ayağa kalkıp bana doğru yürüyünce, karşısında bir eziğe dönüştüğümü bilsem de bunu umursamadan, "Leyla, ne yapıyorsun?" diye titreyen sesimle sormuştum.
Bana cevap vermeden, bacaklarıma doladığım kolumdan tuttuğu gibi, benden daha güçlü olduğu için direnmeme rağmen beni yataktan sürükleyerek çıkardı.
Korkudan tir tir titrerken günler sonra ilk defa ağladığımın farkında bile değildim.
Ağlamayı çok istemiştim ama en yakın arkadaşımın, kardeşim saydığım dostumun beni ağlatmasını hiç istememiştim.
"Leyla, dur!"
Kolumu ondan kurtarmaya çalışsam da izin vermedi ve ikimizi de çıplak ayakla evden çıkardı. Binanın içinde yalvaran sesim yankılanırken Leyla beni umursamadan binadan da ikimizi fırlarcasına çıkardı.
Leyla kolumu morartacak kadar sıkarken beni sokağın ortasına fırlattığında dengemi koruyamadığım için yere düşmüştüm. Kalp krizi geçireceğimi hissediyordum. O kadar korkuyordum ki kalbimin ayarı şaşmıştı.
Yerde ona doğru döndüğümde artık en yakın arkadaşımdan bile korkuyordum. Yeşillerine yalvarırcasına bakarken Leyla, "Bakma bana öyle! Sen böyle bakmazdın!" diyerek beni kendime getirmek ister gibi bağırıp duruyordu.
O da bana şu an böyle davranmamalıydı!
Etrafımıza, bağırmamızdan kaynaklı site halkı toplanırken ben nefes almaya çalışıyordum.
"Leyla... lütfen dur artık."
Fısıldayarak ona yalvardığımda dizlerinin üzerine çökmüştü. Ellerini yumruk yapıp yere vururken artık o, hıçkırıklar içinde ağlıyordu. Ben ise hissizleşmiştim.
Artık ondan da nefret ediyordum, ondan da korkuyordum.
Bana böyle yapmamalıydı.
"Deni-"
Cümlesini, "Deniz deme bana." diyerek böldüğümde donup kalmıştı. Gözyaşları bile akmayı durdurmuş, şoke olmuştu.
Üzerimde hissettiğim yoğun bakışların altında daha çok titrerken, "Bana bir daha Deniz dersen olacaklardan ne ben sorumlu değilim." dedim.
Leyla da benim için bitmişti.
Ben onu beni korur sanırken beni sokağın ortasına fırlatmıştı...
Düştüğüm yerden doğrulup çıplak ayaklarla, haftalarca yıkanmadığım için yağlı saçlarla, odama kapandığım üç günden sonra reglim bittiğinde temizlenip giyindiğimden beri çıkarmadığım için kokmuş üstlerimle olmamı umursamadan kafamı eğerek tedirginlik içerisinde kalabalığın arasından sıyrılıp oradan uzaklaştığımda ne yapacağımı bilemez hâldeydim.
Güneş açıkta kalan yerlerime vurup bedenimi ısıttıkça ruhum, çıplak yerlerimi kapatamadığı için donuyordu.
Leyla'nın haykırışını duyduğumda da bana yalvararak gitmemem için ısrar ettiğinde ona bir kez olsun bile bakmadan, boş sokaklarda hiçbir şey düşünmeden yürümeye başlayacağımı bilerek o sokaktan çıktım.
Yorulana kadar, saatler sürene kadar evden uzaklaşmak istercesine yürümeye devam etmiştim. İnsanların bana olan bakışlarını umursamadan ama herkesin o sapık olacağını sanarak yürüyordum.
Onun kim olduğunu bulmadan bu hayat bana zulmedecekti.
Zaten hayat bana zulüm değil miydi?...
Ben evlatlıktım ve bunu bilmeden yaşıyordum. Ben, evlatlık verildiğim aileden akıl alınamayacak kadar büyük travmalar biriktirmiş, hatta kölelik ne demek, onu öğrenmiştim.
Bu hayat bana en büyük zulmü, beni bu hayata getirerek başlatmıştı.
Belki de zamanında benden de çok zulüm görmüşlerdir annem ve babam. Belki bu yüzden beni bırakmışlardır...
Ayaklarım beni nereye götürüyordu bilmiyordum fakat güneş batarken yorulduğumu hissettim. Deniz dalga seslerini duyduğumda bulunduğum yerin neresi olduğunu algılayamadım.
Bunu umursamadım da.
Sağımda kalan boş banklardan birine oturduğumda, yere sert düştüğüm için kalçamdaki kemiğin incindiğini gelen acıyla anlamıştım. Yüzümü buruşturup Leyla'ya bir kez daha sövdüm.
Leyla'nın hâlâ bana bunu nasıl yaptığını anlayamıyordum.
Anlamak da istemiyordum.
"Mira..."
Adımı duymamla yerimden sıçrayarak doğruldum. İki üç adım gerilerken Barçın ve İpek'e korku dolu gözlerle bakıyordum.
Bunlar da nereden çıkmışlardı ve neden sessiz sessiz yaklaşıyorlardı?
Barçın ile İpek beni süzerken ikisi de birbirinden farklı bakıyordu. İpek tiksinerek bakarken Barçın neden bu hâlde burada olduğumu sorgular gibiydi.
Barçın'ın lacivert gözleri gözlerime tutunduğunda korktuğumu anladı. Yatıştırıcı bir ses tonuyla, "Korkutmak istememiştik. Korkmana gerek yok." dediğinde ona şu an yanındaki kızdan bile korktuğumu söyleyemezdim.
Üç hafta sonra onunla burada, bu hâlde karşı karşıya gelmemin benim için hiçbir önemi yoktu.
Ben bir şey söylemediğimde İpek bana tiksinerek bakmaya devam ederken Barçın ile aralarındaki iki adımlık mesafeyi kapattı ve kollarını Barçın'a dolayarak, "Gidelim artık." diye mızmızlandı.
Evet, gitsinlerdi nereye gidiyorlarsa…
Barçın kaşlarını çatmamak için kendini zorluyor gibi duruyorken bana sorgularcasına bakıyordu.
Neyi bekliyordu bu hâlâ!
"Tamam, gidelim."
Barçın İpek'i kendinden ayırsa da damarları gözüken büyük eliyle İpek'in narin elini tuttu ve "İyi akşamlar." diyerek yanımdan ayrıldılar.
Gittiklerine şükrettim.
Kendimi tekrar banka attım. Gözlerim karşımdaki denizdeyken korkudan yerimden dahi kıpırdayamıyordum.
Barçın'ların gitmesinin üzerinden yarım saat geçmemişti ki iri gövdesiyle her türlü kabadayılığını belli edecek olan Kaan'ın bu tarafa doğru geldiğini gördüm.
Bana doğru yaklaştıkça korkutmamak için elinden geleni yapıyordu. Sanki korktuğumu biliyordu.
İyi de nereden bilecek ki?
Ellerini siyah pantolonunun ceplerine koymuş, koyu renk saçları rüzgârdan dağılmış, üstündeki beyaz gömleğin kollarını dirseklerinin altına kadar katlamış ve gömleğinin ilk iki düğmesini iliklememiş bir şekilde yanıma geldiğinde ona da her yanımdan geçene baktığım gibi tedirginlikle baktım.
Gülümseyerek, "Merhaba... Yanına oturabilir miyim?" diye soran Kaan'a hâlâ aynı bakışları atsam da onun zararsız olduğuna kanaat getirerek başımı salladım.
Yanıma oturduğunda koca bankın çoğunu uzun boyu ve iri gövdesiyle kaplamıştı bile.
"Neden geldin?"
Saatlerce konuşmadan ve sıvı bir şey tüketmeden yürüyüp durduğum için boğazım kurumuştu. Bu yüzden de sesim pürüzlü çıkmıştı.
Sesimden dolayı sabahtan beri bir şey içmediğimi o da anlamıştı. Boğazımı temizleyerek tekrar konuştum.
"Git yanımdan."
Bana bakmayı bırakıp önüne döndü. Benden dört yaş büyük olduğundan bir abi sıcaklığında, "Gidersem korkmayı bırakacak mısın ki, ufaklık?" diye sordu.
Korktuğumu da gözlerimden anlamıştı...
Yutkunarak kafamı iki yana salladığımda bunu görmüş gibi merhamet dolu gülümsemesini genişletti.
"O zaman bırak da sana korkmaman için yardımcı olayım."
Gözlerimin ardı sızlarken önüme döndüğümde onun hareket etmesine tedirgin olsam da bir tepki vermedim.
Bana karşı hareketlerine dikkat ederek davranıyordu.
Telefonunu cebinden çıkartıp birkaç tuşa tıkladıktan sonra birisini aramış olmalı ki telefonu kulağına dayadı. Çağrı yanıtlanır yanıtlanmaz, "Yanımdaki bit yuvası Mira'yı doyuracak şeyler getirin." dedi ve kapattı.
Kaan'ın da korumaları olduğunu herkes bildiğinden kime emir verdiğini anlamıştım. Neden korumaları olduğunu bilmesem de bunu düşünmedim.
Umurumda değildi.
"Ben bir şey istemiyorum. Bit yuvası da değilim."
Bana bit yuvası demesi aslında umurumda değildi, ne diyorsa desindi. Ama başkalarına benim hakkımda konuşurken böyle demesindi.
Güldüğünü duyduğumda kaşlarımı çatmamak için kendimi zor tutuyordum. Hem de hâlâ ilk soruma cevap vermemişti diye daha da sinirleniyordum.
Gerçi sorunun cevabını anlamıştım.
Benim korktuğumu birisi söylemiş olmalıydı ve o da beni yalnız bırakmak istemeyerek yanıma gelmişti.
Peki kim söylemişti ve neden beni düşünüyordu?
"Barçın seni burada bu pireli hâlinle gördüğünü söylediğinde ben de seni görmek istedim."
Aklımı okumuş gibi sorularıma cevap verdiğinde kafamı sallamakla yetinmiştim.
İyi de sadece bir kere konuştuğu birini görmek istemesi saçmaydı... Beni tanımadan etmeden abi gibi davranması da saçmaydı.
Bir de Barçın neden benden bahsetmişti ki?
Bana baktığını hissettiğim sırada yanımıza tam üç erkek koruma geldi. İçimdeki dürtüye engel olamadığım için cam kesiklerinin izi geçmiş ellerimi korkudan ve stresten kanatana kadar sıktım.
Ben korumalardan gözümü ayırmazken onlar bana gözlerini değdirmeden işlerini yapıyorlardı. Önümüze katlanabilir bir masa açıp koyduklarında garip hissetmiştim.
İnsanlar hava karardığı için eve giderken bizim önümüze sofra kuruluyordu.
Büyük masanın üzerine bütün yiyebileceğim çeşitli yemekleri koyarken ben yemeklere aç olsam bile dokunmayacağımı çok iyi biliyordum.
Kimseye güvenmiyordum.
Güvenemeyecektim de.
Korumaların işi bittiğini sanmıştım ama bir korumanın elindeki yeni fark ettiğim kamp sandalyelerinden birini kumral saçlı, diğerini de siyah saçlı olan almış ve kurmaya başlamışlardı.
Kaşlarımı sorgularcasına çatıp yanımdaki, kendini kral zanneden Kaan'a baktım.
Sırıtarak bana göz kırptı.
Korumalar bir şey söylemeden yanımızdan ayrılınca elimi sıkmayı bırakmıştım. Uzayan tırnaklarım, fazla güç uyguladığım için avucumu kanatmıştı.
"Bu sandalyeler kim için?"
Kahverengilerine baktığımda ondan cevap gelmedi fakat arkamızdan dolanarak önümüze geçen üçlü, "Bizim için." diyerek beni cevaplamışlardı.
Barçın, İpek ve Leyla'yla Barçın'ın koruması sandığımız Aras karşımıza oturduklarında başımı kaldırmamıştım bile.
Kimseye bakmak veya kimseyle aynı ortamda bulunmak istemiyordum.
İpek bana küçümsercesine bakıp Barçın ile arasındaki mesafeyi azalttı. Sevgilinse gözüm varmış gibi davranmasını umursamamaya çalışıyordum.
Gözlerim donatılmış masada gezindi.
"Ne güzel, restoranda da yiyiyorduk yemeğimizi, neden buraya geldik ki şimdi?"
İpek'in mızmızlandığını duyduğumda ona o kadar çok şey söylemek istesem de sadece, "İyi akşamlar." dedim ve yerimden doğrulduğum gibi yanlarından ayrıldım.
Ben daha kendi arkadaşıma güvenmezken benden onlarla yemek yememi isteyemezlerdi.
Hem zaten Leyla'nın da saatlerce yerden kalkmadığına adım gibi eminken benim boğazımdan tek lokma geçmezdi.
Leyla ben eve dönene kadar yerinden kıpırdamazdı.
Küçükken de ona küstüğümü söylediğim yerde oturup saatlerce ben barışana kadar orada aç susuz oturur, benim onu affetmemi beklerdi.
Yürüdüğüm saatler boyunca onun bu hareketinin beni kendime getirmek için yaptığını anlamıştım. Fakat ona bu saatten sonra ne yapacağı belli olmadığı için güvenemezdim.
"Mira,"
O kalın ama bir o kadar da ince olan sesiyle ismimi seslenen Barçın'a bakmadan ilerlemeye devam ettim.
Bir ara sokağa geldiğimin bile o yanıma gelene kadar farkında değildim. Etrafıma sürekli bakıyordum.
Takip edildiğimi hissediyordum...
"Mira, durur musun?"
Sıkıntılı bir nefes verdiğimde adımlarımı kesip keskin yüz hatlarına iki metre uzakta olduğum için kafamı kaldırarak baktım.
Barçın benden iki adım uzakta durarak ellerini bel boşluklarına koydu. Anlaşılan üstündeki deri ceketi hiç çıkarmıyordu ya da bu ceketten fazladan almıştı...
Tarzı bu olmalıydı; siyah pantolon, beyaz tişört ve üzerine de siyah deri ceket.
Mükemmel bir üçlüydü.
Ben de bu tarza bayılırdım, hatta bazen böyle giyinirdim. Tabii boynuma ve parmaklarıma onun gibi takılar takmazdım.
Erkeklerin yüzük takmasına iğrenirdim fakat ona yakışmıştı.
Lacivertleri bir süre yüzümü inceledikten sonra gözlerini benden uzaklaştırmıştı.
"Kitabını sana teslim ettiğim günden beri üç haftadır okula gelmiyorsun. Yani... Şey... Bunun sebebi sana yazdığım nottan dolayı değil, değil mi?"
Sinirden ağlayacak kıvama gelmiştim artık!
Bu kendisini ne bok zannediyor da böyle bir ihtimal verebiliyordu ki? Zaten notta üç hafta boyunca korkmamı ve canımın yanmasını sağlayacak hiçbir sikim yoktu.
"Hayır, o sikik nottan dolayı değil."
Arkamı, o cevap vermeden döndüm ve evin yolunu tuttum.
Bunu sormamalıydı bile...
Canımın onun yüzünden yanacağını düşünmemeliydi de.
Korkumun ondan kaynaklı olacağını sanması da şaka gibiydi zaten.
Korku ile canımın yanmasını aynı anda ilk defa bu üç haftada yaşamam, benim için bir kâbus gibiydi...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

13okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.