ARAYIŞ kitap kapağı

12. bölüm / 12

ARAYIŞ

Nefretimin Çoğalması

Vaveyla Yazarı: Rabia Toprakk

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 12Şu an: Nefretimin Çoğalması

Hastaneden iki gün sonra ayrıldığımda şu iki günde yüzünü bile görmediğim Barçın’ın beni sürekli aradığını söylediği ama ben uyandığımdan beri hiç aramayan o piç kurusuna ulaşmaya çalışmıştım ama çabalarım nafileydi...
Evde oturarak dakika başı beni arayan numarayı arayıp ulaşmaya çalışmak zaten saçma bir çabaydı ama elimden de sadece bu geliyordu. O piçin, babamın yada annemin kim olduğunu nasıl bulacağım hakkında hiç bir fikrim yoktu ve fikir bulmakta onların kim olduğunu bulmak kadar zorlayıcıydı.
O piç kurusu bana iki bilgi verip, beni komadayken sürekli arayıp sonra ortadan kaybolmasını hiç sevmemiştim...
Bana üvey olduğumu söyledikten sonra ve babamın bir okyanusta boğulup öldüğünü söyledikten sonra kaçıp gidemezdi!
Bana yardım etmeliydi o her kimse...
Elimdeki telefona boş boş bakarken dış kapı açılıp kapanmıştı. Gelen kişi, yani Leyla “Güzelim ben geldim!” diye içeriye gelerek kendini karşımdaki kanepeye attığında yorgun gözüküyordu ama yaptığı tek şey sıraya oturup dört saat boyunca uyumaktı. Zaten bugün benim zorumla derse katılmıştı yoksa imza atıp hemen yanıma gelecek ve benimle üç gündür konuşamadığı konuyu konuşmak isteyecekti.
Benimle Barçın’ın bağırarak konuştuğu konuyu detaylı konuşmak isteyecekti...
Hâlâ komaya girdiğim günü hatırlamadığım için Barçın’ın kimden bahsettiğini anlayamamıştım. Ancak o piçten bahsetmediğine emindim çünkü o piç ile alakalı bir şey konuşmuş olmamız imkansızdı.
Şimdi Leyla, Barçın’ın beni sürekli aradığını söylediği kişinin kim olduğunu soracak ve bende cevap veremeyecektim. Bunu tahmin edebildiğim için telefonumu pudra renginde olan şortumun cebine atarak yerimden doğruldum ve “Ben iş bulmaya çıkıyorum...” diye yalan söyleyip ona konuşma fırsatı vermeden evden croslarımı ayağıma geçirip çıktım ve merdivenlerden inip binadan çıktım.
Leyla’ya yalan söylediğim işin üzgündüm...
Yutkunarak yan binadaki devam eden taşınma sürecine baktığımda korumalardan birinin bana doğru geldiğini fark ettim ve bu kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Barçın korumalarıyla herhangi bir iletişime geçmek istemediğim için yönümü gideceğim yerin tersine çevirdim ve hızımı kesmeden ilerlemeye devam ettim. O koruma neden benimle konuşmak istiyordu bilmiyordum ama benim onunla yada onun iletişime geçtiği kişilerle konuşmak istemediğimi çok iyi bildiğinden o korumayla itibarata geçmiyordum.
Eskiden çalıştığım yere gidip bir yıl boyunca çalışacağım konusunda imzaladığı belgeyi konuşup müdüre tekrardan işe girmem için bazı konuşmalar yapmayı düşündüğüm sırada mide ilacımı almaya unuttuğum geldi aklıma ama eve gidipte geri dönmek istemediğimden sonra içmeyi aklıma not edip yoluma devam ettim.
Bir ay önce yediğim darbeyle mideme zarar geldiği için iki gün içinde iyi anlaştığım Seda doktor bana mide koruyucu ilacı yazmış ve midemdeki hasar geçene kadar her gün içmemi tembihlemişti. Bende tembihlediği gibi üç gündür o ilacı kullanıyordum. Yürümekte eskisi gibi zorlanmasam da arada giren sancılar yüzünden acı çekip duruyordum.
Arka sokağa girip telefonumu çıkardığımda Beril’in “Mira burada ne işin var?” diye şaşkın sesini duyunca irkilerek ona doğru döndüm. İşe gittiğini anladığımda da önüme dönüp yanıma gelmesini bekledim. Beril yanıma gelip beraber yürümeye başladığımızda “Müdürle konuşacağım beni işe alması için.” diye mırıldandım.
Hem böylelikle Leyla’ya yalan söylemiş sayılmazdım. Beril umutsuz bir bakış atıp koluma girdiğinde temasına karşı herkese yaptığım gibide yüzümü buruşturmuştum. Kızıl saçlarını geriye atarak kendini beğenmiş gibi “Sen halledemezsen ablan halleder güzelim merak etme.” diye övünerek konuşmuştu.
Bu hâli beni güldürdüğü için sırıtarak bana bakmış ve bara gelene kadar başka bir şey dememişti. Ben bir üst kata çıkmak için merdivenlere yöneldiğimde o üstünü değiştirmek için yanımdan ayrılıp giyinme odasına gitmişti.
Merdivenleri çıkıp koridorda ilerlerken bu katta iğrenç şeylerin yaşandığını gelen seslerden ve öncesinde çalışırken odaya açılan servislerden anladığım için adımlarımı hızlandırmış ve müdürün olduğu kapının önüne varmıştım. Burada çalışmayı bu kattan dolayı istemesem de müdürün odasının kapısını tıklayıp içeriye girmiştim.
Şişko müdür bir taraftan şampanya içerken bir taraftan da deste deste paralarını sayarken benim geldiğimin farkında değil gibiydi. Bu yüzden ses vermek amaçlı kapattığım kapıya iki kez daha tıktıkladım ve bana bakmasını sağladım. Şişko müdür bana bakıp kaşlarını çattığında da “Sizinle konuşmaya geldim.” Diye açıklama yapıp müdürden izin almadan masasının önündeki koltuklardan birine oturdum. Müdür “Senin gibi orospulara işim yok benim.” Diye sert bir sesle konuştuğunda ona boş bir bakış attım.
Önümde duran masanın üzerindeki şampanya şişesini rahat bir tavırla elime alarak şişenin içindeki şampanyayı inceliyor gibi yaptığımda müdür daha çok sinirlenmişti. Benim gibi adının oruspuya çıktığı kişileri işe almazmış...
“O zaman yaşından yada en önemlisi karından utanmadan buraya getirdiğin fahişelerle sevişen bir müdürle de benim işim olmaz...” Yerimden doğrulup şişenin içinde kalan şampanyayı bana şoke içinde bakan müdürün elindeki boşalan bardağa boşaltırken zaferle bakan gözlerimi bir an bile müdürden çekmiyordum.
Karısına işi olduğunu söyleyip bu odada genç kızlarla vakit geçirdiğini kendi gözlerimle gördüğüm moruğu tehdit ettiğimi gözlerime bakan anlamazdı ama karşımdaki sözlerimden sonra gözlerimde bir felaket gördüğü için çok iyi anlıyordu.
Müdür şoke içinde bakmayı bırakıp dişlerini sıktığında gözlerim bir damla daha doldurursam taşacak olan bardağa kaymıştı.
“Sen ne demeye çalışıyorsun?! Herkes senin gibi değil!” Bağırarak elindeki bardağı beyaz fayansa fırlattığında cam parçaları ve bardağın içindeki sıvı her tarafa dağılmıştı. Bana öfkeyle bakan adama baktığımda kaşlarım havalandı.
“Siz herkesseniz; herkes benim adımın çıktığı o sikik kelime gibiymiş... Ama maalesef ki siz herkes olmadığınız için herkes oruspu değil ama siz orospunun en alasısınız müdürüm.” Göz kırparak ona arkamı döndüğümde geldiğimden beri sesini çıkartmadığı için burada olduğunu fark etmediğim Barçın’ı görünce dona kaldım.
Duvar dibindeki koltukta bir ayağını diğer ayağının üzerine atmış kolunu koltuğun başına uzatmış hoşnut bakışlarla beni süzdüğünde yutkundum. Beyaz tişörtü üstüne yapıştığı için belli olan kasları ve siyah kot pantolonuyla yine her zamanki Barçın’ın ince dudaklarının bir kenarı kırıldığında elim gevşediği için şampanya şişesi ellerimin arasından kayıp gitti ve şişe karışmadığı için yuvarlanarak ayaklarımın dibinden uzaklaştı.
Onunla dilimin halini gördüğünden beri ilk defa burada göz göze geldiğim için küfrettim. Bu adamla hep bir araya gelmek zorunda mıydım?!
Onunla bakışırken arkamdaki müdürün omzuma dokunacağımı hissettiğim an içimdeki isyanı susturdum ama sesimi susturamadım. “Dokunma bana!” Benimle birlikte Barçın’da “Dokunma ona!” diye bağırınca daha çok şaşırmıştım ama onunla konuşup vaktimi boşa harcamak istemediğim için bana dokunmaya çalışan müdüre geri döndüm. Buradan hemen çekip gidecek ve işe hemen başlayacaktım...
Barçın’ın yanında söylediklerimle öfkelenen müdüre “Bugünden itibaren işime başlıyorum. Eğer beni işten kovmaya çalışırsanız sizde karınızdan tekme yer evden kovulursunuz.” Diye tehditkar bir sesle konuşup iğrenti dolu gözlerle baktığımda müdür arkamdaki Barçın’a kaçamak bakışlar atarak gözlerini olumlu anlamında sıkıca yumup açtı.
İstediğim onayı aldığım için keyifle kapıya ilerlediğimde “He bu arada karınız, siz eve geç geldiğiniz için eve bir erkek sokup onunla birlikte sizi aldatsaydı ne hissederdiniz hiç düşündünüz mü? Düşünmediyseniz düşünün derim belki böylelikle karınızın ne hissedeceğini anlarsınız...” diye empati yapmasını söylemeye çalıştım. Anlayan anlardı yani yaşlı olsada çok iyi anlardı...
Odadan çıkar çıkmaz yüzümdeki sırıtma solarken adımlarımı hızlandırdım. Onun orada ne işi olduğunu umursamamaya çalışarak merdivenleri ikişer ikişer indim. Bana doğru gelen çalışan kıyafetlerini giyen Beril’e de kafa hareketi yaparak işe girdiğimi belirttim. O bu kadar hızlı hallettiğim için şaşırırken ben hızımı kesmeden giyinme odasına girip kimsenin dokunmadığına emin olduğum dolabımdan kıyafetlerimi çıkardım ve üzerimi değiştirdim.
Siyah mini etek, göbeğimi açıkta bırakacak beyaz crop gömlek eteğimin önündeki önlük ve kafamdaki şapkaya önümdeki aynadan düz bir bakış attıktan sonra çıkardığım kıyafetleri katlayıp dolaba koydum ve giyinme odasından çıkıp Leyla’ya mesaj atmak için telefonumu çıkardım.
Telefonu açıp mesajlar kısmından Leyla’ın ismine tıkladım ve bir şey yazmak yerine sadece üzerimdeki kıyafetleri çekip attım. Yüzüm gözükmesin diye şapkayı yüzüme örtmüştüm... Leyla’nın cevap vermesini beklemedim ve telefonu kapatıp, yanına vardığım bar tezgahının üzerine bıraktım. Beril ve piç Gökhan yanıma vardıklarında Gökhan bana omuz atarak “Hadi yine iyisin müdür değişti diye işe girebildin yoksa bu müdür seni siksen işe almazdı.” Diye benimle dalga geçtiğinde dalga geçmesini umursamadım ama müdür değişti demesini umursadım. Müdürüm değişmişti?
“Çalışanlarımın küfür etmesini yasaklıyorum.” Sert ve gür bir sesle konuşan kişi merdivenlerden kendinden emin adımlarla inerken Beril ve Gökhan dikleşmişlerdi. Hatta diğer çalışan iki kızda işlerini bırakıp yanımıza gelmiş ve hazır ol komutana geçmişlerdi. Ben ise ne olduğunu anlayamadığım için kaşlarımı çatarak merdivenlerden inip bize doğru yürüyen Barçın Koralp’e bakmıştım.
Üzerine derin ceketinin geçirerek kendisini havalı sanan Barçın’ın ters bakan gözleri Gökhan’dayken önümüzde durduğunda Gökhan yutkunmakla yetinmişti. “Anladınız mı?” Hayır ben hiç bir şey anlamamıştım...
Yeni müdürümüz az önce bana sırıtarak bakan bu beyefendi miydi?
Kahretsin neden işe gelmiştim ki ben?
Yanımda sıraya girmiş kişiler hep bir ağızdan “Anladık efendim.” Diye Barçın’ı cevapladıklarında kafamı öne doğru uzatarak onlara inanamayacak baktım. Karşımızdaki kişiye efendim mi demişlerdi onlar? Adama efendi demek biraz abartı olmamış mıydı ya?
Kafamdan şapka çıkartılır alınınca “Ya şapkayı versene amına koyduğum!” diye bağırarak Barçın’a döndüğümde Barçın inadına küfrettiği anlayarak kaşlarını kaldırıp bana vay be dercesine bakınca yutkunarak geriye çekildim.
Duruşumu düzeltirken “Ağzımdan kaçtı yani sizde hemen kızmayın müdür. Neyse şapkamı rica etsem verir misiniz?” diye tatlı dille şapkayı istediğimde Beril ve Gökhan bu halime gülerken diğer iki kız bana küçümser bir bakış atıp Barçın’a bakmaya devam etmişlerdi. Anlamıyorum herkes benden daha kötüyken neden bu bakışlar bana atılıyordu?! Sanki tek günahkar benmişim gibi... hemde hakkımdakiler yalanken böyle bakmaları berbat bir histi...
Barçın kafasını iki yana sallayıp şapkayı kendi kafasına taktığında sabır dilenip bakışlarımı ondan çektim. “Ben senin de müdürünüm. Bana müdürüm diyeceksin bundan sonra ve bir daha küfür etmek yok şapka takmaktan yok.” Bakışlarımı ona çevirmemek için kendimi zor tutarken şapka yasağının nereden çıktığını anlamaya çalışıyordum.
Yanındakilerin hepsi şapkaları çıkarttığında da ağlamamak için kendimle savaşıyorum. Bunlar bu adamın her dediğini harfiyen uygulamak zorunda mıydılar?
Adam müdür...
Suratımı asarak önümdeki telefonumdan bildirim geldiği için bakışlarımı oraya çevirdiğimde Barçın bu sefer telefonumu alıp havaya kaldırdı. “Telefon kitap yada herhangi bir şeyle ilgilenmek yok. Sadece iş var.” Kitabımı çaldığını hatırlattığı için ona teşekkür ederim!
Bu adam ben ne yapıyorsam onu engelleyecek miydi?
“Surat asmak ve göz temasında kaçınmak yok.” Cevap belliydi... Bana ne iyi geliyorsa onu engelleyecekti bu piç!
Surat asmayı bırakıp ruhsuzlar etrafımdaki insanlara baktığımda çoğu erkeğin bakışlarının benim üzerimde olduğunu gördüğümde yerimden rahatsızca kıpırdandım. Üstümdeki şeyler vücut hatlarını tamamen ortaya sermişti!
“Son olarak siz kadınlar üzerinize artık o sik kıyafetler yerine bunlardan giyeceksiniz.” İşte şimdi ben bu patronu tebrik edebilirdim. Bakışlarım korumaların kimsenin huzurunu kaçırmadan içeriye getirdiği askıdaki kıyafetlere gülümseyerek baktığımda üzerimde onun bakışlarını hissetmiştim. Siyah renk kumaş bol pantolon, beyaz gömlek ve beyaz gömleğin üzerine siyah önlük olan bu takıma bayılmıştım. Bu yüzden gülümsememi silememiştim.
“Deniz yıldızı bakıyorum da otuz iki dişi gülümseyebiliyormuşsun?” Barçın’a ters bir bakış atıp geri önüme döndüğümde Gökhan benim yerime “Otuz iki dişi ısırabiliyor da müdürüm...” diye cevap verdiğinde onu hayatım bu durumdan daha normalken onu ısırdığım için bunu kendinden emin bir şekilde söylemişti. Bizzat kendi üstünde deneyimlediğim için bana hala kızgın olsada sesini çıkarmıyordu çünkü o benden daha haksızdı...
Bana ben herkese hırlıyormuşum diye köpeklere oynaması için verilen oyuncak kemiği verdiği için onu ısırmıştım...
Barçın kaşlarını bir kez daha Gökhan’a bakarak çattığında bu sefer neye kızdığını tahmin etmeye çalıştım ama bu adamın ne olduğunu tahmin edememişken neye kızdığını hiç tahmin edemezdim.
“Nereden biliyorsun ısırabildiğini seni mi ısırdı?” Beril bu soruyla dayanamayıp kahkaha atarken diğer iki kız olayı bilmediği için garipti garip bizi izlemeye devam ediyordu. Bu sırada bende önümüze gelen askılıktan kendi bedenime uygun kıyafetleri seviyordum.
Barçın Beril’e bir şey dememişti ama benim kıyafetlere bakmamı omzundan tutup kendisine çevirerek engellemişti. Bunu yaparken gözlerini Gökhan’dan bir saniye bile çekmemişti...
“Cevap bekliyorum.” Ay cidden mi? Bende birinin gelip onu vurmasını bekliyorum. Ama ben bunu dile getirmiyorum...
Gökhan yanlış bir şey söylediğinin Barçın’ın öldürücü bakışlar atmasından anladığında ben gözlerimi devirerek Gökhan’ın kıçına şaplak attım. Barçın gözlerini anında bana çevirirken de “Evet ısırdım. Hemde götünü ısırmıştım. Arkadaş bana şaka yapmak istemiş ama ben yanlış anlayınca iş işten geçmiş ve onun götünü ısırmıştım.” Diye Gökhan’a ters ters bakarken Barçın’ı cevapladım.
Barçın ses çıkarmadığı için ona doğru döndüğümde yüz hatlarının kendini kastığından daha da belirginleşmiş olduğunu gördüm. Dişlerini ve telefonumu tutan elini sıkarken alnındaki damarlar ortaya çıkmıştı. Bu hali korkunçtu...
Bana bir adım yaklaşırken “Herkes işinin başına. Deniz sende benimle geliyorsun.” Diye öfkeyle konuşmuş ve bileğimi yakalayarak beni peşinden sürüklemeye çalışmıştı ki bileğimi ondan kurtardım. Bana sıkıntı olup olmadığını sorar gibi bakan Beril’e bir sıkıntı olmadığını belirtircesine kafa sallayıp işine dönmesini sağladığımda öfkeyle soluyan müdüre döndüm. Kaç yaşında gelmiş müdür oluyor piç!
“Ne oldu? Neden sizinle geliyorum?” Onunla sizli bizli konuştuğum için daha çok sinirlenirken kendisine gelmek için derin derin soyulup bir kaç saniyeliğine gözlerini yumdu. Bana neden öfkelendiğini söylese ona sakinleşmesi için yardımcı olabilirdim ama bu adam bir şey söylemiyordu...
Gözlerini açtığında bende ona ‘ne yapıyor bu adam’ der gibi bakmayı bırakıp sevimli bir çalışan gibi tatlı olduğunu düşündüğüm bir gülümsemeyle ona baktım. Bu yüz ifadesini gören Barçın ne diyeceğini şaşırmış ve bir kaç saniyeliğine öylece suratıma bakmıştı. Onu burada öldürmek istediğimi anlamamıştı bile...
“Deniz şöyle bakmayı keser misin? Ayrıca benimle yukarı katta işin var hazırlanıp odama gel.” Yukarı katta işimiz mi vardı? Siktir onunla ben bir araya getirilmeyecektik! Cümlede dahi beraber olamazdık ama o sanki inatla kendisiyle beni bir arada tutmaya çalışıyordu. Neden bunu yapıyordu? Gelip evimin dibinde yaşıyordu şimdide çakıştığım yerin patronu olmuştu... sevgilisi olmasa bana takıntılı olduğunu zannedebilirdim bu yaptıklarından sonra ama sevgilisi vardı. Peki hangi amaçla bunları yapıyordu?
Çok mu kötüye düşünüyordum yoksa doğrumu düşünüyordum bilmiyorum ama Barçın bana bakmayı bırakıp etrafına baktığında kaşları çatılmıştı. Buda her etrafına baktığında kaşları çatılıyordu amına koyayım ya!
Barçın bana geri döndüğünde “Boş ver hazırlanma direkt böyle gel. Acele etmemiz gerekiyor zaten...” diye mırıldanarak bileğimi tekrar tutu ve beni peşinden sürükleyerek merdivenleri çıkmaya zorladı.
“Müdür ne işim var benim sizinle? Benim yerime o size beğenileri bakan kızlardan biriyle işinizi halletseydiniz...” gözlerini devirdiğini gördüğümde bende omuzlarımı çökertip ona burun kıvırdım ve açtığı kapıdan içeriye girdim. Burası tahminen yirmi dakika önce geldiğim odaydı yani yabancı değildi...
Barçın bileğimi bırakıp büyük masanın diğer tarafına geçip sandalyesine oturduğunda kaşları hala çatık ve birazda telaşlıydı. Birisi telaş yapınca ben doğal olarak telaşlandığım için şimdiden soğuk terler dökmeye başlamıştım. Barçın masanın altındaki çekmeceden elliye yakın dosya çıkartmaya başladığında gözlerimi fal taşı gibi açtım.
“Onlarla ne yapacaksınız?” Masanın önüne geçip mavi dosyalardan bir tanesini elime aldığımda Barçın bana göz ucuyla bakıp geri işine dönmüştü. “Bunları okuyup imzalayacağım ve sende bana yardım edeceksin. Yarın sabaha kadar vaktimiz var yani hızlı olursak hepsini imzalayabiliriz.” Elimdeki dosyayı hızla yerine bırakıp kafamı iki yana salladığımda Barçın’ın ciddi olmamasını diledim ama bana olan bakışları fazla ciddiydi...
Tamam imzalanması gerekiyordu ama benim ona yardım etmem gerekmiyordu. Korumalarından birine yaptırabilirdi bu sayede bende işimin başına dönebilirdim... Tabi Barçın bana kararından vazgeçmeyeceğini o okyanusu andıracak gözleriyle söylemeseydi.
Bütün dosyaları çıkartıp masanın üzerine koyduğunda “İlk önce şu dağınıklığı toplaması için birini çağır sonra oturup bana bu dosyaların içinde ne olduğunu özet çıkar bende ona göre imzalayayım.” Diye emreden Barçın’a ters bir bakış attıktan sonra kendim toparlayabileceğim için büyük odadaki kenarda duran süpürgeyle küreği aldım ve moruğun kırdığı bardağın cam parçalarını kısa süre içinde küreğin içine topladım.
Ben sıvı dökülen yeri masanın üzerindeki aldığım ıslak mendille silerken Barçın işine odaklanmıştı. Küreğin içindeki cam parçalarını ve elimdeki ıslak medilleri çöp kovasına attıktan sonra kürek ve süpürgeyi geri yerine bıraktım. Ellerim pislendiği için ellerime yüzümü buruşturarak bakarken “Ben lavaboya gidip geliyorum müdür.” Diye mırıldanarak odadan çıktım ve hemen karşımdaki lavaboya girip elimi yıkadım. Aynadan kendime bakıp ellerimi yıkarken sırf o odaya biraz daha geç gitmek için bilerek oyalanıyordum.
O adamla aynı ortamda bulunmak istemiyorken saatlerce sessiz sedasız özet çıkarmak hiç istemiyordum...
Ellerimi kağıt havluyla kurutup peçeteyi çöpe attıktan sonra lavaboda çıkıp karşımdaki odaya kapıyı tıklatmadan girdim. Barçın benim geldiğimi görmese de anlamış gibi “Biraz hızlı olmanı tavsiye ederim. Tabi akşamı da bu odada geçirmek istemiyorsan...” diye baba tavsiye verdiğinde tavsiyelerinin bana göre olmadığını ona söylemedim ve bir şey demeden masanın önündeki koltuğa oturup bıraktığım dosyayı alıp okumaya başladım...
“Sadece siyahla belirtilmiş kısımları okusam olur mu çünkü çok uzun...” dosyayı açar açmaz isyan eder gibi konuştuğumda bana bakmadan sabır çekmiş ve beni onaylamıştı. Bugün benden çok çekeceğini anlamamıştı...

Yarım saat sonra
Sayfalardaki siyah renkle belirtilmiş kısımları hızlı hızlı okuduktan sonra ne demek isteğini anlamadım diye dosyayı bir kez daha okuduğumda yine anlamadığım için canım sıkılmıştı. Yarım saat geçmişti ve ben hâlâ ilk aldığım dosyanın ne demek istediğini anlayamamıştım.
Aşağı katta bu yarım saatte bütün localara servis yapabilirdim ama Barçın yüzünden burada bir bok anlamadığım dosyaya boş boş bakıyordum. Ben bu firma işlerinden anlamıyordum... Evet firmalarla anlaşma yapıyordu ama ne için yapıyordu hiç bir fikrim yoktu. Dosyayı anlamadığım için tahminde edemiyordum.
Masasının başında işine odaklanmış beyefendiye de soru sormaktan korkuyordum çünkü kaşlarının bu kadar derinden çatıldığını ilk defa görüyordum... Ve şimdi ona göz ucuyla baktığımda hızlıca imzalayıp köşeye attığı dosyaları gördüğümde oturduğum yerde kala kaldım. Ben daha bir dosyayı bile okuyup anlayamamışken adam on beş dosyayı da okuyup bitirmişti. Yani bir dosya için sadece iki dakikasını vermişti. Ben ise bir dosya için yarım saatimi vermiş ve hala dosyayı anlayamadığım için vakitlerimi vermeye devam ediyordum.
Suratım asık önüme dönerken “Ben yavaş değilim müdür çok hızlı.” Diye kendimi avutmaya çalışmıştım. Kısık sesimi duyan Barçın işten kafasını ayırdığında bana ve elimdeki dosyaya baktığında kasılan yüzü gevşemeye başladı. Elindeki dosyayla birlikte ayağıya kalkıp masanın etrafından dolanırken de ben bana kazacağını sandığım için olduğum yere sindiğimi gördüğünde sırttı.
Piç kurusu...
Yanıma gelip koltuğun diğer tarafına oturduğunda koltuk onun ağırlığıyla çökmüştü. “Daha bir dosyayı bile bitirememişsin?” Sorar gibi söylediği cümleye burun kıvırdığımda ona temas etmemek için kenarıya kaymıştım.
Bitiremediğimi gördüğü halde bana cevap vermemi bekler gibi bakınca oflayarak “Evet bitiremedim çünkü hiç bir sik anlamıyorum.” Diye pes ederek konuştum. Küfrettiğim için kaşlarını çattığında omuz silktim. Küfretme yasağını kaldırsındı...
Sıkıntılı bir nefes verip elimdeki dosyayı kendisi aldı ve “Tamam sen bunları bana bırak. Şu dolaptaki dosyaları bana getir.” Diye eliyle gösterdiği dolaptan dosya getirmemi istedi. Pislik beni bırakmamak için görev çıkartıyordu sanki... Oflayarak yerimden doğruldum ve önünden geçerek karşımızdaki büyük ahşap dolaptan gözleriyle işaret ettiği siyah dosyaları alıp alçak masaya bıraktım.
“Siz çok hızlısınız bence tek başınıza da bunları halledersiniz... Beni aşağı kata yollamaya ne dersiniz?”
Cıkcıklayarak bunu reddettiğinde karşısındaki koltuğa yığıldım. Bu adamla biraz daha aynı odada kalırsam bayılacaktım...
“Ben boş boş oturacak mıyım böyle?” Barçın tekrar işe odaklanacakken sorduğum soruyla kafasını kaldırıp bana düz bir bakış attı. Onu rahatsız etsem de bunu kafasına takmadı hatta keyifli bir şekilde aklına ne geldiyse sırıtıp ceketini çıkardı. Ceketi koltuğun başına attıktan sonra bir ayağını diğer ayağının üzerine attı ve masasının üzerindeki dosyalardan bir kaç tanesini alıp kucağına bıraktı.
Kasları tişörtünden dolayı belli olurken tükenmez kalemin ucuyla omuzlarını gösterdi. “Bana masaj yap.” Sadece emir verdiğinde sabrımın taşmasına az kalmıştı. Bu adam benim patronum falan olamazdı! Beni komaya sokan adama masaj yapamazdım çünkü!
Şuan sinirden ağlayabilirdim!
Ona öfkeyle bakarken bir dosya çıkardı ve sesli bir şekilde okudu.
“Müdürüm ne derse o, bir yıl boyunca çalışacağım, insanlara güler yüzlü olacağım... Devamı da var ama bize ilk kural şuan için yeterli.” Dosyayı kapatırken benim kendime küfrettiğimi duyduğu için daha çok keyiflenmiş ve benim ona masaj yapacağıma emin olduğundan işini yapmaya devam etmişti.
Berbat bir müdürdü...
İki saat sonra
“Ya müdür o neydi ben tam okuyamadım hemen geçtiniz sayfayı.” Akşam oluyordu ve kollarım kaslarını sıkmaktan kopmak üzereydi. Masaj yapmayı kabul etmek zorunda kaldığımda ondan intikam almak için onu sürekli soru sorarak rahatsız ediyordum. O da yaptığım masajla mayıştığı için bana sinirlenemiyor ama işi gittikçe zorlaşır bir hale geliyordu.
Elimi uzatıp sayfayı çevirmesini engelliyor aklındakileri unutması için saçma sorular soruyordum. İstediğim gibi o da unutuyor ve tekrardan okuyup vaktini boşa harcıyordu. Benim yüzümden bir saatlik işi iki saat boyunca yapmıştı hâlâ da yapaya devam ediyordu...
Toplamda on tane siyah renkli dosya kalmıştı ve eğer dolaptaki diğer siyah dosyaları da isterse gece yarısından sonra eve gitmek zorunda kalırdık. Benim için bu sıkıntı değildi ama onu İpek arayıp erken gelmesini söylediği için acele etmesi gerekiyordu. Beni yanından kovsaydı şimdiye gitmiş ve İpek’e vakit geçiriyor olurdu. Ama müdür bana katlanmayı seçiyor beni serbest bırakmıyordu.
Barçın’a başımı eğip baktığımda yüzüne çok yakındım ama o bunu umursamıyor pür dikkat işine odaklanıyordu. Bende o umursamadığı için daha rahat davranıyordum. Beni umursamadığı zamanlarda ona dokunmaktan tiksinmiyor yada nefret etmiyordum. Keşke hep böyle beni umursamayan biri olsaydı diye ah çekiyordum. Ona dokunmak için değil onun yanındada Batu’ların yanında davrandığım gibi rahat davranmak istediğim içindi.
Barçın elimi çekmem için beni “Her ay alınan konyak içki için daha fazla para istiyorlar Deniz...” diye bezgince yanıtladığında elimi kağıdın üzerinden çektim. Parası boldu bu yüzden içkiyi almak için para verebilirdi. Zengin olmak ne güzel bir şeydi...
Masaj yapmaya devam ederken çenemi kafasına dayadım ve çevirdiği sayfayı hızlı bir şekilde imzaladığını ilgili gözlerle izledim. Saçlarının kokusunu solurken “Eski müdürüm niye bunları imzalamamış?” diye geldiğimden beri sormak istediğim soruyu sorunca Barçın ilk defa sorduğum soruyla kaşlarını çatmıştı. Başını geriye atıp bana baktığında çenem gerçek anlamda düştüğü için az kalsın onun kafasına çarpıyordum ama bunu son anda engelleyebilmiştim.
Barçın’a kafamı eğip gözlerimi kırpıştırarak baktığımda Barçın “Deniz bana niye müdürüm demiyorsunda o moruğa müdürlükten çıkmış olmasına rağmen müdürüm diyorsun?” diye isyan eder gibi soru sordu. Onada müdürüm dememi istiyordu ama bunu neden istediğini o da bilmiyordu. Bunu bana isyankar bakışlar atmaya başladığında anlamıştım...
Sıkıntılı bir nefes verip kucağındakileri masaya bıraktıktan sonra bana bakmayı bırakıp yerinden doğruldu. Ellerim boşta kaldığı için koltuğa tutunduğunda o artık benden cevap beklemiyor üzerine ceketini geçiriyordu. “Üstünü değiştirip kapıya çık. Seni motorda bekliyorum.” Odaya geldiğinden beri onu yorduğum için seside yorgun çıkmıştı...
Ona çokmu yüklendim acaba diye düşünürken Barçın’ın ruhsuz bakan gözlerini üstümde durmasını istemediğim için odadan çıktım. Bende yorulmuştum ama onu yorduğum kadar yormamıştım... Merdivenlerden inip giyinme odasına girdiğimde burada çalışan kızlardan bazıları da işi bittiği için üstünü değiştirmeye geldiklerini görmüştüm.
Kıyafetlerimi alıp kabinleri birine girerken de kumral saçlı kızın yanındakine “Şuna bak kesin yukarıda müdür olan Barçın’ı ayartamadığı için yüzü kireç gibi...” deyi fısıldadığını duymuş ama herhangi bir tepki vermemiştim.
Mide ilacımı içmediğim için kireç gibiydi yüzüm yani düşündükleri gibi iğrenç sebepten kaynaklı değildi. Onlar öyle bilsinlerdi...
Üzerimi değiştirip kabinden çıktıktan sonra kızların bana olan bakışlarına karşılık vermeden giyinme odasından çıktım. Beril’in işi olmasaydı onunla beraber yürüyerek eve gidebilirdim ama onun işi vardı bu yüzden oflayarak bardan çıktım ve ışıklarla aydınlatılmış sokakta onu aradım. İleride motorunun üstünde sigara içtiğini görünce de ona doğru ilerledim.
“Şey... bana telefonumu verir misin? Telefonum hâlâ sendede.” Yanına varır varmaz telefonunu istediğimde sigarasından daha derin bir nefes almıştı. Telefonumu vermediği için ona hala sinirliydim ama ses etmemiş ve telefonumu vermesini beklemiştim. Telefonu vermek yerine “O piçin götünü neden ısırdın?” diye soru sorunca üstünden saatler geçmesine rağmen umursamazca söylediğim şeyi unutmamış olmasına şaşırmıştım. Ama konuyu üç saat önce kapatmışken şimdi tekrar açmasına daha çok şaşırmıştım.
Telefonumu hemen almak için mecburen onun gereksiz sorusunu cevapladım. “Bana köpek muamelesi yaptığı için bende ısırdım işte...” Kaşlarını çatarak bitmek üzere olan sigarasını yere atıp söndürmek için ayağıyla üzerini çiğnediğinde bende kaşlarımı çatmıştım. Barçın “Köpek muamelesi mi yaptı dedin?” diye anlamamış gibi yaptığında ona ters bir bakış atarak yerdeki sigara çöpünü aldım.
Barçın’ın bakışları altında yerimden doğrulup köşedeki çöp kovasına doğru ilerlerken “Evet öyle dedim.” Diye cevapladım. Sigara izmaritini çöpe attıktan sonra geri ona döndüm. Karşısına geçip avucumu uzattığımda dilini alt dudağında gezdirip bakışlarını havadaki elime diken Barçın’a düz bir ifadeyle baktım.
“Çevreye duyarlı bir kadın...”
“Efendi?”
“Efendi değil müdürüm de kızım bana müdürüm!”
“Az önce bana kadın diyordun şimdi nereden çıktı bu kızım kelimesi?”
“Ne diyeyim kadınınım mı diyeyim? Benim olsaydın derdim.”
Kaşlarım çatık ona baka kalırken motorun üstünde hazırda bekleyen Barçın'da bana çatık kaşlarla bakıyordu. Ne dediğinin farkına ben ona göz kırpıştırarak tekrardan “Efendi?” diye sorunca varmış ve motoru tutan bir eliyle dişlerini sıktığı ağzını örtmüştü.
Ona benim efendim olmadığı için sadece efendi demiştim o ise buna sinirlenmiş ve eski konuyu açmıştı bana kızım diyerek. Bana kızım dediği içinde ben sinirlenmiştim ve duymuş olduğum cümledeki kadın kelimesine Ne olduğunu sormuştum.
O da sana onun olmadığın için kadın değmeyeceğini belirtmişti Deniz... Neden sahneyi kafanda yeniliyorsun ki?
İç sesime küfrederken Benden yanakları kızarıklık gözlerini kaçıran Barçın’a gülmemek için kendimi zor tuttum çünkü ışıktan görünen kızarmış yanaklarıyla ciddi ifadesinden çıkmıştı. Alt dudağımı gülüşümü durdurmak için ısırırırken onun gözleri bana kaymıştı.
Neden bu kadar çok kızarmıştı ki? Utanılacak bir şey yoktu sadece kendisine kızgın olsundu yeterdi..
Ama böylede çok komikti bu adam!
Bana yalancı ters gözlerle baktığında gülmemi tutamadım ve “Sen kızardın mı ya! Şapşik şey seni...” diyerek havadaki elimi ona doğru sağlayıp kahkahalara boğuldum. O gözlerini gülüşünden çekmeyen ben yanaklarının kızarıklığına bakıp bakıp gülüyordum ki Barçın’ın ceketinin cebindeki telefonumun melodi sesi sokakta yankılandığında gülmemi kestim.
Telefonum çalıyordu ve bu kişinin Leyla yada o piç kurusundan birisinin olduğuna emin olduğum için ne ara tutunduğumu bilmediğim motordan elimi çektim. Saylar sonra o piçle konuşmayı diledim.
“Telefonumu ver.” Cebi ceketinin iç kısmında olduğu için ceketini aceleyle çıkarmaya çalıştığımda bana anlayamaz bir ifadeyle bakan lacivertlerine bakmadım. Ceketinin çıkartmaya çalışırken ona yakın olmamı ve ona hadsizlik yapmamı umursamadan çalan telefonumu almaya çalıştım.
Evet onu sarsıp soymaya çalışırken hadsizlik yaptığımın farkına varacak kadar düşünceli bir insandım...
“Deniz sakin olur musun?” Sakin falan olamazdım. O piç beni arıyorsa ve ben onun çağrısını kabul etmezsem sakin falan olamazdım!
Barçın “Deniz sakin ol dedim sana!” diye bağırıp beni içtiğinde dengemi kaybettiğim için yere düşecektim ki Barçın bileğimden tutarak bunu engelledi. Beni kendisinden uzak tutarak, kendinden ayırırken zorlanmış olduğundan nefes nefese kalmış bir halde ban üsten bakış attı. “Kimin aramasını bekliyordun da üstüme atlayacak kadar dokunulmazlığından vazgeçtin?” Barçın söylenerek cebinden çıkartıp ekranına baktığı telefonuma bakmaya çalıştığımda bunu telefonu benden kaçırarak engelledi.
“Kayıtlı olmayan numara... Sikeceğim ben bu numarayı he!” Telefonu kapattığında çıkan ses kulaklarıma ulaştığı an başımdan aşağıya kaynar su dökükülmüştü benim için. O beni bugünde elindeki telefonu kapatarak yakmıştı...
Bana her zaman yaptığı gibi yine zarar vermişti!
Zaten bir yararı dokunmadı ki bu adamın bana!
Ama neden?
Neden ona ilk defa güldükten sonra benim canımı yakmıştı ki?
Kaşlarını çatarak bana bakmaya devam edince içimdeki nefret o kadar büyüdü ki “Senden nefret ediyorum!” diye bağırarak elimden telefonumu aldım ve onun yakınından bile geçmek istemeyerek ona arkamı döndüm.
“Ne olur bir daha benimle konuşma. Ve sana yalvarırım bana karışma.” Fısıldayarak söylediklerimle ne hale geldiğini anlamadan, görmeden ve içimdeki nefret çoğalırken yanından hızlı adımlarla ayrıldım.
Bir ders daha tamamlanmıştı Barçın sayesinde. Bu da bu zamana kadar kötü anlaştığım ama sadece iki saat için iyi vakitler geçirdiğim birinin beni yine üzeceğini düşünmeden ona gülmemem gerektiği bir dersti...
Barçın Koralp bana ders vermekte başarılı olduğu gibi ona olan nefretimi çoğaltmakta da başarılıydı...
***
Mide ilacımı kivi suyu yardımıyla içerken dün akşam sinirden ağlayıp nasıl yürüyerek eve gelebildiğimi hâlâ anlayamıyordum. Ağlarken yorulmuştum zaten her adımında midem daha çok ağrıyordu ama ben buna rağmen mahallede gereğinden fazla tur atarak geri eve dönmüştüm. Bunu yaparken yorgunluğumun farkında değildim fakat eve gelip kendimi yatağıma attığımda aniden çöken yorgunlukla farkına varmış ve kendime küfretmiştim.
O piç bir kere aradıktan sonra tekrar aramadığı içinde hem ona hemde Barçın’a saydırıp durmuştum. Bir kere arayan bir daha aramalıydı! Ona yüz verdiğim için o da kendini bir bok sanmamalıydı!
Barçın'ın neden öyle bir şey yaptığını anlayamamıştım. Benim telaşına rağmen aramayı reddetmesinin geçerli bir açıklaması yoktu benim için. Bu yüzdende fazla düşünüp yersiz davranışını anlamayı bırakmıştım. Artık onu düşünmek yoktu.
He eğer düşünüyorsak ta bol bol sövecektik...
Bunları şimdilik bir kenarıya bırakıp süslü Leyla’nın odasından çıkmasını beklemeden “Leyla ben gidiyorum.” diyerek hızlı adımlarla kapıya yöneldim. Croslarımı giyip portmantonun üzerinden şapkayı aldığım gibi evden çıktım.
Okula gidecektik ama Leyla ile yürürken Barçın’ın dedikleri hakkın konuşmak istemediğim için artık tek gideceğim okula...
Tabi binadan çıkıp kaldırımda yürürken yanıma “Günaydın Mira bende seninle yürüyebilir miyim?” diye gelen Ayaz olmasaydı tek yürüyecektim. Aslında buna izin vermezdim ama duvar birinin yine yanıma geleceğini ve Ayaz yanıma gelince de bundan vaz geçtiğini görünce “Olur...” diye mırıldanarak kabul etmiştim.
Bana bir abi edasıyla yaklaştığını için sevgilisi olsada benimle sohbet etmesine izin verdiğim nadir insanlardandı.
“Eee nasıl ilerliyor hayat.”
“Bir hayatım olduğundan şüpheliyim Ayaz.” Demek isterdim ama “Öyle böyle ilerliyor işte...” diye cevapladım. Başını sallamakla yetinen Ayaz’a baktım.
“Senin nasıl gidiyor?” Benim soru sormama şaşırmıştı çünkü çok zor konuşan bir insan olduğumu o da az çok biliyordu.
Tam ağzını açıp konuşacaktı ki “Ayaz senin burada ne işin var.” diyerek yanımıza gelen, dün beni sinir krizine sokan Barçın Koralp Karahan Ayaz’ın cevap vermesini engellemişti. Birbirine tanıdık gözlerle bakan Ayaz ve Barçın’ın tanıştıklarını anlamam zor olmamıştı.
Ayaz diğer yanıma geçen Barçın’a rahatlıkla bakabiliyordu çünkü ben bir yetmiş üç boyundaydım yani kısaydım. Tahminimce de Ayaz bir seksen boylarındayken Barçın bir doksanlar üzerindeydi. Evet o kadar büyük olduğu için şaşırmıyorum çünkü dili de çok uzundu bu beyefendinin.
Çok konuşuyor ve konuşturmak istiyor!
“Ben burada yaşıyorum da senin ne işin var burada onu sormalı?”
“Ciddi misin? Bende buraya taşındım... Nerede oturuyorsun?” eliyle bizim binanın yanındaki binayı göstererek konuştuğunda benim burada olduğumun farkında olduğunu anlamıştım. En azından farkına vardığını bazı şeyler vardı...
Ayaz kaşlarını kaldırırken “Bende onun yanındaki binadayım...” diye mırıldanmıştı. Onların yeni bir sohbete başlamasını beklemeden “Neyse görüşürüz Ayaz benim hızlı olmam lazım.” Diyerek adımlarımı hızlandırdım. Ayaz soruma cevap vermediği için sinirlerim daha da bozulmuştu.
Onun yüzünden kimseyle de konuşamıyoruz...
Normalde de çok konuşuyorsun ya sanki...
İç sesime gözlerimi delirdiğim sırada arkamdan ilk önce ayak sesleri sonrada Barçın’ın “Deniz yıldızı dün akşam yaptığım şey yüzünden pişman değilim.” diyen sesi kulaklarıma ulaşmıştı. Piç beni sinir etmekten başka bir şey yapmıyordu!
Barçın’a cevap vermek yerine yürümeye devam ettim. Onunla konuşmamaya kararlıydım...
***
Okula gelip her zamanki gibi bana aç gözlerle bakan yada acıyan gözlerle bakan erkekleri ve tiksinerek bakan kızları umursamamıştım. Çünkü ben umursamaz bir kızdım...
İnsanların ne dediğini kafaya takmadığım için belkide bu kafa boş olabilirdi ama olsun dolu olsa ne olacaktı sanki?
Sırama oturup karşıma baktığımda Cansu diye bir kızın “Barçın Karahan’ın bugün bar açılışını kutlayacağımızı duydunuz?!” diye bağırarak içeri girmesine yüzümü buruşturdum. Bu kızın sesi niye tüyleri diken diken yapıyordu?!
Keçeli kalemi peçeteye sürtseler bu kadar ürpermezdim...
Bu nereden aklına geldi be?!
Bilmem.
Kız arkadaşının yanına giderken sınıfa heyecanlı gözlerle bakmayı ihmal etmiyordu. Sınıftakilerden cevap bekliyordu.
Dur bir dakika ne?!
Barçın Koralp Karahan bar açılışımı yapıyor?!
Bu ne demekti? Barın müdürü olduğu için kutlamamı yapacaktı? Ve eğer öyleyse benim niye bundan haberim yoktu?
Ya bunları geçtim Barçın neden böyle bir şey yapıyordu ki? Müdür oldu diye götü kalmış ve parti yapmaya mı karar vermişti?
Birde benim çalıştığım yerde!
Oranın müdürü ya hani?...
İç sesime küfrederek içeriye giren Barçın ve sevgilisi İpek’e göz ucuyla bakıp bir kez daha küfrettim. Çünkü bana sırıtarak bakan Barçın ile göz göze geldim. Saniyelikti.
Bu adam yaptıklarından pişman olmuyordu. Hatta bunu umursamadan bir hata daha yapıp duruyordu...
Bu huyu beni çıldırtıyordu!
Dünkü hatası da bir türlü aklımdan çıkmıyordu...
“Deniz bugün bara geliyorsan çalışan olarak değil bir davetli olarak gelebilirsin.” Barçın yerine geçmeden önce resmen vermemin üzerinden iki ay geçmiş olduğu tükenmez kalemi sırama bırakmıştı. Bana cevap verme hakkı bırakmadan da yerine oturup İpek ile konuşmaya başlamıştı.
Bugün eve gidip yatacaktım...
***
“Hey gençler eğleniyor musunuz bakayım!”
Fazla gürültülü ve çok temas içeren bu yer tatbikî de bardı! Leyla'ın ısrarları sonucu bara geldiğim için insanlardan uzak ve karanlık bir köşede sadece cin içiyordum. İnsanları izlemiyor yada onlar gibi eğlenmiyordum. Ama arada bir kafamı kaldırıp yeşil gözleriyle aynı renk halter neck ruched mini dress model elbise giyen Leyla’nın bizim erkeklerle nasıl konuşarak kahkahalar kopardığını izliyordum.
Taha, Batu, Çağan hatta Berk bile partiye katılmışlardı. Şuanda da Leyla ile keyifli vakitler geçiriyorlardı. Ben Leyla'yı, benim geldiğimi kimseye söylememesi için tembihlediğimden Batu’lar benim geldiğimi ve onları izlediğimi bilmiyorlardı.
Kadehten bir yudum daha alırken Beril “Mira gidip eğlenmene baksana kızım.” diyerek yanıma gelmiş ve karanlıktan dolayı kimsenin görmeyeceğini sanarak yanıma kendisini bırakmıştı. Elimdeki kadehi de alarak kadehi kafasına dikmişti.
Bu davranışını sıkıntı etmeden sorusunu cevapladım. “Eğlenmek ne demek bilmiyorum... Bu yüzden eğlenmeye bakamam.” Kafamı kanepenin başlığına yatırarak Berile baktım. Eğlence tanımını bile bilmeyen bir insana böyle denmemeliydi...
Beril bana bir şey dememişti, diyememişti. Burukça gülümseyerek “Vallahi öpeceğim seni ya!” diye dayanamadığını belirtti ve aniden gelip yanağıma dudaklarındaki kırmızı ruju bulaştırdı. Kesin orada dudak izi çıkmıştı.
Onu “Tamam yeter...” diyerek kendimden ayırdıktan sonra elindeki kadehi ayaklarımı uzattığım masadan aldığım şişeyle doldurdum.
Beril bu akşamda çalışıyordu çünkü o davetli değildi. Keşke o benim yerime davetli olsaydı en azından benim yerime de eğlenirdi...
“Ooo hanımlar keyfiniz nasıl?” Kaan’ın sesiyle Beril kadehi dudaklarından hızla çekip elime tutuşturmuştu. “Kusura bakmayın Kaan bey ben-“ diye açıklama yapmaya başlamıştı ki Kaan dostane bir tavırla kolunu Beril’in omzuna atıp başını iki tarafa sallamış ve onun cümlesini kesmişti.
“Sıkıntı değil Beril hatta işi bırakıp doya doya eğlenebilirsin.” Beril ona ciddi olup olmadığını anlamak için başını kaldırıp baktığında zorlukla Kaan’ın ciddi olduğunu görmüştü. Kaan iyi biriydi bu yüzden onu sevmeye başladığımdan haberi yoktu...
Beril teşekkür ederek Kaan’ın kolunun altından çıkacakken Leyla “Deniz sıkıcı vakitlerin nasıl geçiyor!” diye bağırarak yanıma doğru geldi. Yanımda Kaan ve Beril’i görmeyi beklemediği içinde adımları masanın önünde kesilmişti.
Kaan’ın kolunun altında heyecandan dolayı yüzünde büyük bir tebessümle duran Beril’e kaşlarını kaldırıp baktıktan sonra kendisinden gözlerini ayırmayan Kaan’a bakmıştı. Çok bakışmadan bana dönerken de yanış anladığını anlamıştım ama ses etmemiştim çünkü Kaan’dan bizdeydi değil mi Leyla?
Keşke zihnimi okuyabilse...
“Birazdan çıkmayı düşünüyorum bebeğim sen sonradan gelirsin.” Kaan Berilden ayrılıp Leyla’yı süzerken yanıma geldi ve Beril’in kalktığı yere o oturdu. Bütün kanepeyi iri vücudu kapladı.
“Beraber gidelim o zaman.” Leyla asla parti sonu gelmeden eve gitmezdi şimdi bu nereden çıkmıştı?
Kaan kaşlarını çatarak bana döndüğünde ben Leyla'nın derdini anlayamamıştım ve Leyla’ya söylemesi için ısrarcı bakışlarımı yollamıştım ama nafileydi...
Leyla masanın üstünden bana bıraktığı telefonunu almak için uzanırken Kaan “Saçmalamayın daha bir saat bile olmadı.” diyerek Leyla’nın havadaki elini tuttu. Leyla’nın tepkisine kaşlarını çatmak olunca Kaan’a ters bakışlarımı yolladım.
Leyla’nın elini Leyla istemediği süre boyunca tutamazdı!
Leyla “Saçmalamıyoruz!” diye bağırdığında şoke içinde ona baktım. Sadece ben şaşırmamıştım buraya yeni gelen siyah saçlı bir erkekte şoke içinde ona bakıyordu. Kaan’dan elini kurtarıp telefonunu aldıktan sonra arkasına dönecekti ki siyah saçlı iri yapılı bizden üç yaş büyük gibi duran erkek tuttu bu sefer Leyla’yı.
Bu kızı neden salmıyorlardı?
Leyla onu tutan kişiye baktığında çatılan kaşlarını gevşedi ve bedenini ona doğru döndürdü. Kaan ve bende kaşlarımızı çatarak yakışıklı sayılacak erkeğe bakıyorduk.
Kaan niye ellerini yumruk yapmış ve dişlerini sıkmıştı ki?
“Leyla nereye? Eve kaçmıyorsundur umarım.” Bu çocuk kim oluyordu da Leyla’ya hesap soruyordu?!
Tam yerimden doğrulup ağzımı açmıştım ki Leyla eliyle beni durdurarak karşısındakini cevapladı.
“Eve kaçıyorum. Gelmek istersen kapımız açık.” Flörtöz bir tavırla söyledikleriyle Kaan’da yerinden doğruldu ve Leyla’nın beline kolunu sarıp yanına çekti.
Önümüzdeki erkek kaşlarını kaldırarak Kaan’ın Leyla’ya temas eden eline bakıyorken Kaan “Eve kaçmıyor. Ayrıca evin kapısı bozuk olmalı onu yaptırınca kapı her zaman kapalı olacak.” diyerek gözleriyle önümüzdeki çocuğu kovduktan sonra Leyla’dan ayrıldı.
Leyla ona öfkelense de ses çıkarmamış ve telefonunu ile çantasını tekrardan bana bırakıp hızlı adımlarla kalabalığın içine karışmıştı. Kaan’ın gözlerinin kalabalığa karışıp kaybolan Leyla’nın arkasından baktığını görünce kaşlarım sorgular biçimde çatılmıştı.
Kaan neden böyle bir şey yapmıştı?
Derin bir nefes alarak bana dönen Kaan sorgulayıcı bakışlarımı maruz kaldığını görünce aldığı nefesi sıkıntıyla geri vermişti. Aklıma da telefon şifresi gelmişti...
Duru kimdi?
O tarih neyi anlatıyordu?
Özeli olduğu için sormadığım soruları içime attıktan sonra Kaan’ın cevap vermesini bekleyemedim çünkü buraya doğru gelen Barçın ile göz göze gelmiştim. Üstünde yine klasik siyah pantolonu, beyaz tişörtü ve siyah deri ceketi vardı ve bu benim yine dikkatimi çektiği için kendime küfretmiştim.
Elimdekileri hızlıca Kaan’ın eline bıraktım. “Bunlar sana emanet ben eve kaçıyorum.” Kaan’ın yanından koşarcasına ayrıldığımda bende kalabalığın içine girmek zorunda kalacaktım. Çıkış kapısına ulaşmak için insanların dokunuşlarına maruz kalacaktım ki belime sarılan bir elle kalabalıktan çıkarıldım. Bedenim birisinin göğsüne dayalıyken bunun kim olduğunu sorguladım ama bir cevap bulamadım.
Kafanı kaldırıp baksana kızım!
Ama kafamı kaldırıp bakmama gerek bile olmadı çünkü portakal kokusunu burnumun ucuna sesinden önce geldi. “Nereye kaçtığını sanıyorsun Deniz yıldızı?” Kulaklarımın dibinde fısıltılıyla söylediği sesini kesmek istiyordum. Bana temas eden ellerini gövdesini bana bir daha dokunmaması için yakmak istiyordum...
Ben artık Barçın Koralp Karahan’dan nefret etmek istemiyordum çünkü nefret etmemi için temas etmesi lazımdı. Yani temas etmesin ki daha çok nefret etmeyeyim istiyorum...
Ona doğru dönerken temasını kesmeye çalıştım ama buna izin vermedi. Yüzlerimizin arasında mesafe koyarak kaşlarımı çattım. “Bırak beni! Sevgilin yüzünden bir dayak daha yemek istemiyorum.” Beni siklemedi bile!
Beni müziğin ritmine göre bir sağa bir sola hareket ettirmeye başladığında ondan ayrılmak için çırpınıp duruyordum ama o belindeki elini daha sıkı tutarak bunu engelliyordu.
Üstümü süzerek ilginç bulmuş gibi kaşlarını kaldırdı . “Senin günlere göre değişik tarzımı var kızım? Bir çocuk gibi giyiniyorsun birde genç kızlar gibi açık saçık giyiniyorsun... Şuanda bir kız çocuğundan farkın yok neyse ki.” Beni sinir etmeye kararlıydı...
Çenemi kaldırıp keskin yüz hattının mükemmelliğini umursamamaya çalışarak “Koralp seni bırakmadan sikerim seni.” diye dişlerimin arasından kelimelerimi dökmüştüm ki ilk önce barın boydan camları kurşunlarla kırıldığını duyduk. Sonrada insanların müzikten daha yüksek çıkacak şekilde bağırarak kendilerini korumaya çalışmalarını gördük. Ben ise üzerimize yapan kurşunlara şoke içerisinde bakakalmıştım.
“Ne oluyor lan?!”
Barçın elimi tutarak beni arkasına aldığında öfkelendiğini elimi acıtacak şekilde sıkı tuttuğundan anlamıştım. Ancak neden durmaksızın kurşunlar atıldığını hâlâ anlayamamıştım...
Barçın’ın arkasındaki açıkçası kendimi pek güvenli hissetmiyordum çünkü her tarafımızdan kurşunlar gelirken bunun olması çok zordu.
Gözlerim Leyla’yı aradığını sırada Batu'ların silahlarını çıkarmış ve karşı tarafa karşılık verdiğini görmüştüm ve o an Barçın’ın da arka cebinden silah çıkarmış ve onunda diğerleri gibi ateş ettiğini fark etmiştim. Bar tezgahına geri geri yürürken gözlerimi işine odaklanmış Barçın’dan bir saniye bile çekmemiştim.
Bar tezgahının arkasına vardığımızda çoğu kişinin kaçmış olduğunu görmüş ve rahatlamıştım ama Leyla’yı göremediğim için endişem yerli yerindeydi...
“Koralp Leyla yok.” Bar tezgahının arkasına saklandığımızda Barçın elimi bırakmıştı. Mermilerini yenilirken acele ediyordu. Bana göz ucuyla bakıp geri işine odaklandığında nefes nefeseydi. “Buralardadır... merak etme buluruz o durduk yere tokat atan manyağı. Sen kendini koru ilk önce.” Söyledikleriyle sinirleneceğimi bilmiyordu!
Leyla durduk yere tokat atmazdı!
Tekrar ateş etmeye geçmeden önce beni önüne aldı. “Deniz arka çıkışta siyah Mercedes bizi bekliyor olacak oraya doğru yürürken sakın arkamdan çıkmayacağının sözünü alabilir miyim senden?”
Bu sözü Leyla’yı bulmadan asla veremezdim.
Kurşun yağmurundayken Leyla’nın nerede olduğunu bilmek beni daha da telaşlandırıyordu. Ve Barçın benden cevap beklemeden “Aldım sayıyorum!” diye bağırdığında gibi ikimizde bar tezgahının arkasından çıkardı. Elimi tutup bir yandan koşarak arka kapıya ulaşmanızı sağlarken diğer yandan arkamıza ateş etmeye devam etti. Arka çıkış kapısına ulaştığımızda artık kimse ateş edemiyor diye nefes nefese durdu.
O durunca bende durmuştum...
“Koralp Ley-” Cümlemi acıyla inleyerek kolunu tuttuğunda kendim kesmiştim ve kaşlarımı çatmıştım. “Koralp neyin var?” Elim tuttuğu yere gidecekken bir adım geriledi.
“Bir şeyim yok Deniz... peşimize takılmadan gitsek iyi olacak. Korumalar herkesin iyi olduğunu söyledi Leyla’da içlerindedir.” Hangi ara korumalarla konuşmuştu diye soracağımız anlamış gibi kulağının içini gösterdiğinde kaşlarımı kaldırdım ve bir şey demeden acıyla buruşmuş yüzüne neyi olduğunu anlamak istercesine baktım.
“Deniz gidelim artık.” Tekrardan elimi tuttuğunda bakışlarım bugün üç kere birleşen elimize kaydı.
Üç kere...
Üçüncü benim için anlamı çoktu ama bunun bir anlamı yoktu. Olmamalıydı...
Dışarıya çıkıp arabaya doğru koşturduğunda bir kız çocuğunun “Anne neredesin?” diye bağırarak sorduğu soruyla olduğum yerde kala kaldım. Kafamı kız çocuğunun olduğu yere çevirdiğimde lacivert bakışlarını altındaydım. Eziliyordum...
Kısa siyah saçlı, tombul yüzlü, beyaz tenli, toz pembe renginde boydan elbise giydirilmiş tahminen altı yaşlarında olan kız ağlayarak annesine sesleniyordu. Restoran kapısının önünde sağına soluna bakarken gözleri beni buldu. Bana bakarak bir kez daha annesine seslendiğinde kurşunların sesi yine etrafımızı sardı.
Beni hareketsizce izleyen Barçın bana sesini duyurmaya çalıştığında irkilerek ona döndüm. Öfkeli bakışlarının bende olduğunu görünce yutkundum.
“Deniz arabaya hemen!” Beni kilidini açtığı arabaya yönlendirirken kendisi bize ateş eden takım elbiseli adamların yaralamasaydı meşguldü.
Arabaya binip camı açtığımda küçük kıza zarar gelmesinden korktuğum için kıza çok yakında olan Barçın'a “Koralp kızı koru!” diye seslendim. Eğer elimde silah olsaydı ben kızı korurdum ancak bir silahım yoktu...
Barçın sesimi kurşun seslerinin arasından nasıl duydu bilemiyorum ama beş adım ötesindeki kıza bakıp geri ateş etmeye başlamıştı. Kızı koruyacağını kafasını sallayarak belirtmişti. Bu beni rahatlatmıştı...
Barçın kısa süre içerisinde ağlayan küçük kıza bir şeyler söyleyerek kucağına aldı ve kurşunlardan korunarak arabaya ulaştı. Kızla beraber şoför koltuğuna geçerken yüzündeki acı çeken ifadesi yerini koruyordu.
Kızı “Güzelim sen ablada dur biraz.” diyerek bana uzatınca kızın ıslak kahvelerine merhametle bakarak onu kendi kucağıma aldım. Barçın kemerini takıp kurşunlanmaya devam eden arabayı çalıştırdı ve yola çıktı.
“Bana abla denmesini sevmem yanlız...” Söylenerek bana meraklı gözlerle bakan kahvelerin sahibine döndüğümde Barçın’ın sabır çektiğini duydum. Kızı sıkı sıkı tutarken ağlamasını durdurması için “Adın ne senin?” diye yumuşak bir sesle soru sordum.
Kız hıçkırıklar içerisinde ağlarken burnunu çekti ve “Ece...” diye beni yanıtladı. Barçın arabayı hızla kullanırken bizim konuşmamıza ortak oldu. “Ece... güzel bir isimmiş benim adımda Barçın eğer göz yaşların akmaya devam ederse sana kumaş olmak zorunda kalırım güzelim bu yüzden lütfen ağlama.” Barçın’ın anlamı ipek kumaşı olduğu için dediği şeyi garipsemedim.
Ufak kız göz yaşlarını silerken “Nasıl yani?” diye soru sorduğunda ben dikiz aynasından arkadaki bizi takip eden arabalara bakıyordum. “Abimizin adının anlamı İpek kumaşı olduğu için seni söyledikleriyle güldürmeye çalıştırdı ufaklık... bu arada ben Mira tanıştığıma memnun oldum Ece.” Barçın kaşlarını çattığında bana olan sert bakışlarını umursamıyordum.
Küçük kız ağlamasını durdurmaya çalışırken Barçın “Sen bana abimi dedin Deniz yıldızı?” diye sanki bir ay öncesinde hiç abi dememiştim gibi soru sordu. Ecenin kahvelerin yola odaklanan Barçın’a kaydı. Bizi dinlerken ağlaması da diniyordu.
Aklıma komaya girmeden önceki günlerden birinde beni öpmeye çalıştığı gelince içimden kurşunların yağdığı gibi küfürler yağdırmıştım Barçın’a. Beni öptüğünü acaba hatırlıyor muydu?
Hatırlaması için “Doğru beni öpmeye çalışan bir şahısa abi diyemem değil mi? Koralp sen gerçekten çok kötüsün!” diye bağırarak konuştum. Bağırmamla kızın ağlamaya devam etmesi bir olmuştu...
“Kızım neden çocuğu anlatıyorsun?... Ayrıca artık arka koltuğa koy Ece’yi. Biraz daha hızlanmam gerekiyor. Hem ben seni arkadaşça öpmeye çalışmışımdır...” son cümlesiyle inanamayarak ona bakarken dediğini yapıyordum.
“Arkadaşça mı öpecektin? Koralp senden gerçekten nefret ediyorum!” Arka yolcu koltuğa Ece’yi bırakırken Barçın’ın kulağının dibindeyim. Bağırdığım içinde kulak zarını patlatmış olabilirdim. Bana yaşlı gözlerle bakan Ece’ye gülümseyerek “Kaç yaşındasın Ece?” diye sordum sanki az önce ben bağırmamışım gibi.
Kemerini takmak için koltukların arasından biraz daha uzandığımda Barçın’ın “Deniz şu kalçanın çekmezsen kötü şeyler olabilir...” diye mırıldandığını duydum ve bu bedenimin alev alev yanmasına neden oldu.
Bunu duymamış gibi yaparak Ece’nin kemerini taktım. Geri yerime geçerken de her saniye daha çok beyaz lahana Barçın’a kaşlarımı çatarak baktım.
Kaşlarımın çatılmasının sebebi renginin neden solduğunu anlayamadığımdan kaynaklıydı.
Dedikleri için ondan nefret etsem de canının yandığını ve kötüleştiğini anlar anlamaz “Barçın bana neyin olduğunu söylemisin artık.” diyerek ona dokunduğumda dikiz aynasından arkadaki arabaları kapanmak üzere olan gözlerle kontrol etti. Hâlâ hiç birini atlatamamıştık.
“Deniz... Sana bağırdığımda omuzumdan vurulmuştu .” Taş kesildiğimde bana bağırdığı için üzgün bakan gözlerine şoke içinde bakmıştım. Acı çektiğimi için bana cevap verirken bağırmasından dolayı benden özür dileyen lacivertlerine göz devirmeye yetindiğimde içimdeki telaşı dışarıya vurmamaya çalışıyordum.
Vurulmuştu ve kan kaybetmekten rengi iyice solmuştu. Göz kapakları da kapanmamak için direniyor gibiydi...
Bardan dışarıya çıkmadan önce acıyla inleyip kolunu tuttuğunda ve ben ona dokunup neyi olduğunu anlamaya çalıştığımda buna izin vermemesinin sebebinin kanının elime buluşmasını istememesiydi...
Bu farkındalıkla birden kucağındaki silahı alıp “Şunu camı aç!” diye bağırdım. Bana şoke içinde bakmasını umursamadım.
Kandan korktuğumu az çok bildiği için elime kan bulaştırmayın adam birazdan kan kaybetmekten ölemezdi!
“Deniz aklını kaçırmış gibi davranma! Yerine geç!” Şoke içinden çıkıp benim camı açmamı engellemeye çalışmıştı. “Koralp aç şu camı diyorum sana yoksa sana sıkarım!” Silahım ona doğrulttuğumda şoke içinden şoke giriyordu zavallı adam...
Yapacağıma inanmadığı için yola odaklanmaya devam ettiğinde silahın yönünü yanımdaki cama doğrulttum ve cam parçalarının tenime vereceği zararı bildiğim halde cama ateş ettim.
Barçın bir küfür savururken küçük kızın bana korkak gözlerle baktığını görünce yutkundum. Benden korkmasındı...
Ece’den elalarımı çektikten hemen sonra arabanın tavanına tutunarak ilk önce silahı sonra kafamı sonrada cam parçalarının üstüne oturarak gövdenin yarısını dışarıya çıkardım. Barçın’ın bu hareketime de küfrettiğini duymuştum...
Bu düşmanlar her kimse bizi öldürmeye değil yakalamaya çalışıyorlar gibiydi çünkü beni bu haldeyken kolaylıkla öldürebilirlerdi. Bana ateş etmemeleri fırsat bilerek aramızdaki arabaların tekerleklerin ateş ettim.
Tek atış tekerlekleri patlatmaya yeter miydi ya?
Yeterdi...
Yetmeseydi de yettirirdik...
Arabalar yönlerini kaybedip dağ yoluna girmeden önce sağa sola saparken ben hızla arabanın içine geri girdim. Şunu belirtiyim: Bağırışlarla dolu arabanın içine geri girdim.
Barçın “Deniz bu yaptığın aptallıktı!” diye bağırırken kalan gücünü bana bağırarak harcıyordu.
“Asıl senin yaptığın aptallık Koralp! Yaralının ve buna rağmen arabayı sen kullanıyorsun! Yaralı olduğunu söyleseydin yolcu koltuğuna sen geçerdin ve geberip giderdin!” O sinirden gülerken Ece’ye göz ucuyla bile bakmadığını farkına varmıştım.
O canavar gibi bağırarak bir kız çocuğunun benden korkmasını sağlamıştım...
“Koralp arabayı kenarıya çek. Çünkü gerçekten geberiyorsun.”
Barçın kan kaybediyordu...
Kan kaybediyordu...
Kan...
Barçın ilk defa dediğimi ikiletmeden yaparken ben “Kaan’ın numarasını söyle bana.” diyerek elime cebimdeki telefonumu aldım ve şifreyi açar açmaz yeni numara ekleye girdim. Barçın numarayı söylediğinde Kaan’ı aradım.
İlk çalışta numaram onda olmasa da açmıştı. Daha ben konuşmadan da sanki arayanın ben olduğumu biliyormuş gibi “Kızım neredesiniz siz? Çağan sizi çıkarken görmüş! Hemde peşinizden arabalarda geliyormuş! Kızım cevap versene!” diye bağırarak konuştu.
Konuşmama fırsat verseydi cevap verecektim!
Telefon hoparlörde olmalıydı ve Kaan’da araba kullanıyor olmalıydı çünkü Leyla’nın “Hızlı sür şu arabayı.” diye bağırdığında duymuştum. Onlara cevap vermeyi es geçerek ve onların didişmelerini umursamayarak “Koralp iyi değil hızlı gelin ne yapacağımı bilmiyorum!” diye bende bağırmıştım. Leyla'nın Kaan’ın yanında olduğunu öğrenince azda olsa rahatlamıştım ancak Barçın arabayı kenarıya gelişi güzel park ederek alnını direksiyona dayadığında rahatlamadığımı anlamıştım.
“Kapatıyorum. Hızlı gelin...” Telefonu kapatarak arabadan indim. Arabanın önünden dolanıp Barçın’ın tarafına vardığımda kapıyı açtım. “Koralp ceketini çıkarmamda yardımcı ol biraz.”
Ceketini çıkartıp yanındaki boşluğa attım ve arabanın içindeki ışıkları yakıp kanıyla kirlenmiş tişörtünü de çıkardım. Omzundaki yaraya bakarken kaşlarının şişkinliği küfretmiştim.
“Deniz beni soyduğunun farkındasın değil mi?”
Yutkunurken bunu yaptığımın farkında olduğunu anlamaması için Allah’ıma dua ediyordum...
Neyse ki Barçın bunu anlamamıştı. Kurşun girmediği için şanslı saydığım Barçın’ın omzundaki kan akışını durdurmak amaçlı üzerimdeki tişörtü çıkardığımda Barçın sütyenimin içindeki göğüslerime baka kalmıştı...
“Peki sen göğüslerime baktığının farkındalığını Koralp.” Dişlerimin arasından tıslarcasına söylediklerimi duymuştum ama göğüslerime bakmaya devam ederken başını olumlu anlamında salladığından haberi yok gibi duruyordu. Bu adam her hareketiyle beni sinir ediyordu!
Tişörtümü parçalayarak koluna sandıktan sonra diğer tarafına koyduğum ceketi almak için uzandığımda Barçın “Deniz o doksanlarını bana yedirecek misin?” diye mırıldanarak soru sorduğunda bu haldeyken bile ters bakışlarımın tek sahibi olmuştu!
“Ağzımın dibine soktun ya o yüzden sordum...” Gözlerimi devirdiğimde ceketi almış soğumaya başlayan gövdesini örtmüştüm. O da kaşlarını kaldırıp “E senin manzaranın kapandı... Bu sana haksızlık değil mi?” diye ölümünü erkene çekmiş olduğunu düşünmemi sağladı.
Benim onu öldürmek için çabalamayın gerek yoktu!
Ona cevap vermeden yanından ayrılacaktım ki bileğimi tuttu ve beni kalan gücüyle kendisine çekti.
Bu adamın kalan gücünü ne zaman bitecekti?!
Yüzünü boynuna gömerken eli ensemdeki yerini buldu. Burnunu boyunca girintime sürttü ve “Ölmeden önce sana söylemek istediğim bir şeyler var Deniz yıldızı...” diye fısıldadı. Ölüm dediği an elinin altında ürperdiğimi fark ettiğinde bir şey demedi ve konuşmaya başladı.
“Kitabını aldığım gün seni işe geri alması için müdürü ben ikna ettim.”
Kaşlarım çatıldı. Bu adam benim ondan helallik almamı falan mı bekliyordu şuan? Bunu dile getirmeye çalışıyorsa siktirsin gitsin!
“Aferin sana. İlk defa iyilik yapmışsın bana.” Gülmeye çalıştığını duyduğumda omzumda bir ıslaklık hissettim. Kaskatı kesildim. Bu... bu kandı.
Kafamı kaldırıp bakmaya çalıştığımda buna izin vermedi. Kokumu içine çekti. “Sakın bakma...” İçim acıdı. Bu durumdayken beni düşünüyordu...
“Ertesi günü eline neden pansuman yapmadığını sorduğumda aldığım cevabı da onu yaşamasam da çok iyi anlamıştım... Ama ses etmemiştim.” İkimizde yutkunduğumuzda neden bana bunları şimdi anlattığını sorgulayamadım.
Anlamaya devam etti bende dinlemek istemesem de dilemek zorunda kaldım.
“Seni kitabını teslim ettikten üç hafta sonrasında berbat bir halde gördüğümde yanından ayrılmamak istemiştim... Ama sen bana git dedin.” Eee olması gerekende bu değil miydi benlik bir sıkıntı yoktu ama suçu bende görüyordu adi köpek! Hem benim yanımdan niye ayrılmak istemiyordu ki sevgilisiyle vakit geçirmek varken...
Gitmişlerdi zaten ama sonradan yanıma Kaan'ı o yollamıştım değil mi?
Kaan’ı bahane ederek yanımda olmayı sağlamıştı...
Bu farkındalığı fark etmedim sayarak dokunuşlarının bedenime bıraktığı etkinin tarifini bulmaya çalıştım ama nafileydi. Bulamamıştım...
“Sen kitap okurken sana kızdığım gün canım şuanda olduğundan daha çok yanmıştı... Sana kızdığım için.” O günüde hatırlıyordum... Dilime yapılan işkenceleri söylediğim gündü.
Hocanın ondan ve sevgilisinden özür dilememi beklediği gündü...
Kanı omuzlarımdan akıp giderken o kan kusarak tekrar konuştu. Bende göz kapaklarımı yumdum. Sesinin gittikçe kısalmamasını, bedeninin soğumamasını umdum. Ölmemesi umdum...
“Senle bir hafta boyunca konuşmadıktan sonra bir anda seninle uğraşmamın nedeni senin benle konuşmamana sinir olmamdı.” Yine benim suçumdu yani!
Barçın öksürürken ben burnunun boynuma tekrardan sürtünmesiyle Kaan’ların bir an önce gelmesini diledim.
Barçın’dan bir süre ses gelmeyince gözlerimi açarak “Koralp konuşsana. Neden sustun daha bana yumruk attıktan sonra nereye gittiğini söyleyeceksin.” diye kovuşturmaya zorladığımda şah damarımın üzerinde mühür gibi olan ince dudaklarını hissettim. Gülümsediğini de derimin üzerinde hareketlenen dudaklarından anlamıştım.
Islaktı... Kandı... Kendimi kanıydı...
“Yıldızlara yakın Ay’a uzak bir yere... Sevdiğime yakın sevdiğimden uzak bir yere gitmiştim.” Soruma tam cevap vermese de konuştuğu için mutluydum.
“Ayı sevmediği söylemeye kapının önüne kadar gelmemin sebebi senin dalgın yürüyüşünü sevmediğimdendi. Seni takip etmiştim sebebi sana iyi akşamlar dilemek istememdi. Ama sadece ayı sevmediğimi söyleyebilmiştim.” O günde yüzüne kapıyı çarpmıştım...
Ensemdeki eli at kuyruğu yaptığım saçlarıma karıştığında hareketsizdim. Bedenini ısıtmayı istemiştim.
“Annene öldüğünü söylemesini istediğinde sinirlenmiş ve senden hesap sormak istemiştim çünkü ben her anneye değer verirdim. Senin annende üzülür diye düşünmüştüm ve aptalca bir hareket yapmıştım. Annenin üzülmesini istememiştim.” Evet herkes onun altı yıl önce ölen annesi gibiydi ya üzülür sanmış benim öz olmayan annemin...
Ses etmedim gözlerimi açıp yoldan geçen arabalara ruhsuz gözlerle baktım.
“Elimi bir kardeş niyetiyle tuttuğunda sinirlendiğim içinde o eli tutmuştum. Yoksa asla tutmazdım.”
Tek cümlesi bile ondan ayrılma isteğimi tetiklerken bunu yapmamak için kendimle savaşıyordum. Benim elimi sinirden değil de abi niyetiyle tutmuş olmasını diliyorum ama hayır daha söylemişti. Sinirdendi...
“Zaten elimiz birleştiren sonra söylediğin bütün her şey aklımdan çıkmıyor tabi öldüğümde çıkarsa orası ayrı ama Deniz yıldızı küçükken ne yaşadığını merak ettiğimi bil.” Bu adam niye ölecekmiş gibi konuşuyordu ki şuan!
Beni endişelendiriyordu...
Konuyu değiştirdi çünkü zamanının daralacağını hissediyor ve hissettiriyordu...
“İpek tutuklandığında beni tehdit ederek senden bir anlaşma yapmaya zorlamamı istemişti... Eğer tehdit işe yaşamasaydı asla öyle bir bokluk yapmayacaktım.”
Dondum. Az önce ben Barçın’ı İpek’in tehdit ettiğini mi duydum?
Bir sevgili nasıl sevgilisini tehdit ederdi? Gerçi bu kişi İpek’ti her haltı yerdi.
Cevap vermedim.
“Bir ay sonra tecavüze uğrayacağında kendimden daha çok nefret etmiştim. Bu yüzden adam öldürüp senin kokunu solumaya gelmiştim.” O kokumu içine çekerken yutkundum.
“Seni neden öpmeye çalıştığımı bilmiyorum...” Omuz silkerek bunu umursamadığımı sanmasını sağladığımda devam etti. “Senin yan binana komşu ve müdürün olmana karar vermiştim çünkü karanlıktan korkan bir kızın aydınlığı olmaya çalışmıştım. Her akşam ve sabah yakınında bulunmak istemiştim.”
Bu adamında benim dışımda istediği bir şey yok muydu?
“Ve son olarak... O siktiğimin kişi senin gülmeni kestiği için sinirlenmiş ve telefonu kapatmıştım.”
Kan kusarak benden ayrıldığında Barçın son kez bana bakarmış gibi baktı ve gözlerini kapattı.
“Elveda Deniz yıldızı...” Fısıltısıyla nefes alışverişlerinizde azaldığını fark ettim sonrada bu hayattan göç ettiğini...
“Koralp!” Haykırsam da bana nedenleri sonradan söyleyen adama sesimi duyuramadım...
Beni yolun ortasında bırakıp giden adama sesimi duyuramadım...
Barçın Koralp Karahan’a ondan artık daha çok nefret ettiğimi söyleyemedim.
Bana bütün bunları anlattıktan sonra koru ve endişe dolu gözlerle bana bakan küçük bir kızla beni baş başa bırakan, gözlerini sandalyesinde adam haykırışımı duymadı...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.