26. bölüm · UNUTULAN GERÇEK

Bölüm 26: Şafaktan Önceki Son Dans

Naz Patron

Adımımı attığım anda etrafımdaki karanlık geri çekildi sanki. Işık değildi bu; Baran'ın etrafa serpiştirdiği, titrek alevlerle yanan küçük fenerlerin fısıltısıydı. Bir düzine kadar vardı, her bir geceye inat, sessiz bir inatla parlıyordu. Gökyüzündeki yıldızlar şuan ayaklarımın altında gibiydi.

Nerede olduğumuzu bilmiyordum ama bilmek de istemedim. Çünkü bazı yerler isimle değil, hisle var olurdu.
Baran bir adım gerimde duruyordu. Varlığını görmeden hissediyordum; omuzlarımdaki o tanıdık ağırlık, kalbimdeki o tuhaf hızlanma... Sonra müzik başladı. Yavaş, neredeyse geceyle aynı ritimde. O an anladım bu bir kaçış değildi, bu bir durmaydı.

Elini uzattı. Tutarken tereddüt etmedim. Parmaklarım onun avucuna değdiğinde, geçmişin tüm gürültüsü sustu. Karanlığın ortasında, fenerlerin solgun ışığında dönmeye başladık. Adımlarım ona uyum sağladıkça, içimde bir şey çözüldü. Sanki bir süredir taşıdığım ağırlık, dansın her dönüşünde biraz daha yere bırakılıyordu.

Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Baran konuşmadı. Zaten konuşursa bozulurdu bu an. Gözlerinde, benim için kurduğu bu gecenin sabrı vardı. İlk kez, gerçekten güvende hissettim. Ne savaş vardı o anda, ne planlar, ne sırlar... Sadece müzik, ışık ve kalbimin onunla aynı yerde attığını fark etmenin şaşkınlığı.
Ve düşündüm... Belki de bazı geceler, insanın geçmişini affetmesi için yaratılırdı.

Gözlerine baktım. Her bakışımda biraz daha içine çekildim.
"Baran." dedim, kısık bir sesle. "Lütfen," dedi Baran, "bu anı, bu geceyi bozmayalım. Sadece... sen ve müzik." sustum. Bu masum isteğini kırmak istemedim.
Müzik bitene kadar sessizce dans ettik.
Kısa bir süreliğine konuşmayı yasaklamıştık sanki.

Fenerlerin arasından yavaş adımlarla geçip, bizim için süslenmiş olan kamelyaya geçtik. Üstü büyük bir kubbeyle kapalıydı.
Kubbenin çatışından aşağı küçük led ışıklar sarkıyordu.
Uzaktan bile bakıldığında, parlaklığı ve ihtişamı doğrudan kendine çekmeye yetiyordu zaten.

Yan yana oturduk.

Ben, bir düzine küçük fenerlerin etrafı aydınlatmasını, küçük kız çocuğu heyecanıyla ve mutluluğuyla izlerken; Baran'da doğrudan beni izliyordu. Bunu ona bakmadan da görebiliyordum. Mimiklerimi, heyecanımı, parlayan gözlerimi... her çehremi inceliyordu.

Belli etmemeye çalıştım ama bakışları altında utanmaya başlıyordum.
"Burası," dedim, derin bir nefes bırakıp yönümü Baran'a çevirdiğimde, "çok güzel... Teşekkür ederim." bakışları, gülümsemesi yumuşadı. Onu hiç bu kadar savunmasız ve masum görmemiştim. "Hepsi," dedi ve baş parmağını çeneme koydu, "bu gamzeyi görmek içindi."

Çenemde gamze olduğunu nadir insanlar biliyordu. Ben demediğim sürece de bunu kimse anlamamıştı. "Nasıl?" dedim, heyecandan kıpır kıpır atmaya başlayan kalbimi kontrol etmeye çalışarak.

Gülümsedi.

"İlk karşılaştığımız zaman görmüştüm aslında. Konuştuğun zaman az belli oluyor ama, güldüğün zaman daha güzel görünüyor. Benim için geldiğin zaman çimenlerde otururken tekrar gördüm. Gerçekten güldüğün ilk anda." dedi.

Yutkundum.

Boğazımdaki düğüm yine de geçmiyordu sanki.
"Bana kimin konum attığını biliyorsun değil mi?" dedim. "Biliyorum. Ama-" ne diyeceğini bildiğim için cümlesini bitirmesine müsaade etmedim. "Söylemeyeceksin kim olduğunu. Biliyorum." dedim.
Başını eğip gülümsedi.

"Seni," dedim, tekrar boğazım düğümlenirken, "öldürmeye çalışan... Atlas'tı." bir nevi soruydu aslında. Sessiz kaldı. Çünkü doğruydu.
Baran'ın soru-cevap şekli böyleydi.
Bileceğin kadar yanıtlar, zamanı gelmemiş cevabın sorusunu da yanıtlamaz. Ama soru niteliğindeki fark ediş doğruysa... susar.

"Takma şimdi bunları. Şimdiye odaklan. Çünkü gün doğduğunda başka Lavinya doğacak." dedi.
Kaşlarımı çattım. "Ne demek oluyor şimdi bu?" dedim.
Tuttuğu derin nefesini dışarı savurdu.
"Savaş yaklaşıyor. Sen, Sarp ve Aden idman yapmalısınız. Her an her şey olabilir ve en azından buna hazırlıklı olmalısınız." dedi.

Haklıydı. Hafızlarımızın silindiği gün savunmasızdık. Acemiydik. Ve bedelini de gerçeklerin unutturulmasıyla ödedik.
Ellerime baktım. "Yani," dedim, ses tonumu düşürüp, "silah mı... tutacak ellerim?"
Biraz daha eğildi. Elimi sıkıca tuttu. "Mecburuz güzelim. Silah olan bir savaşa bıçakla gidemezsin çünkü." yine haklıydı. Baran ağzını her açtığında, kulağımda yankılanan gerçek sağır ediyordu.

Çenemden nazikçe tutup ona bakmamı sağladı. "Korkma," dedi, gülümseyerek, "her daim yanında olacağım. Ve şanslısın ki senin hocan ben olacağım." göz kırpıp gamzemden öptü.
Gülümseyerek yerimde kıpırdadım.

Silah travmamdı..
Çünkü ablamı ben vurmuştum. Şimdi ise... tekrar ellerim o tabancanın ağırlığını üstlenecek.
"Gördüklerine bile inanma." dedi Baran. "Anlamadım?" ne düşündüğümü biliyordu sanki. "Silahı neden tutmak istemediğini biliyorum, ve bende diyorum ki; gördüklerine bile inanma." bir anlığına nabzım yükseldi. Benim bilmediğim bir şeyler mi biliyor yoksa.

"Nasıl?" dedim, heyecandan pır pır atan kalbimle. Başını eğdi. Konuşup konuşmamak arasında tereddüt de kaldı. "Bak," dedi iç çekip, "bunu nasıl anlatacağım bilmiyorum... lütfen... sadece bana inan. Her şeyin bir zamanı var, ve o şuan değil. Sadece... sen vurmadın. Bunu bil yeter." yetmiyor Baran. Olmuyor.

"Lütfen," çenem titremeye, burnum sızlamaya başlamıştı, "bana bunu yapma. Bir şeyler söyleyip sadece, 'bana inan' diyemezsin! Acı çekiyorum ve sen sadece yarım yamalak bir şeyler anlatıyorsun..." gözümden bir damla yaş aktı ama bunu umursamadım. "Özür dilerim güzelim. Biliyorum, senin için inanması zor. Ama şuan bu kadarını yapabilirim. Her şeyi anlatamam, kaldıramazsın. Ama suçun olmadığını söyleyebilirim."

Sustum.

Çünkü konuşsam da bir şeyin değişmeyeceğini anladım. Ne kadar bağırırsam bağırayım bana anlatmayacak.
Başımı göğsüne yasladım. Çünkü ne kadar kızarsam kızayım, yine de güvenebileceğim tek liman yine Baran. Uzun bir süre konuşmadık. Sessizce küçük fenerleri izledik. Titrek hareketlerle göz alıcı bir gösteri sergiliyorlardı.
"Kalkalım," dedi Baran, "hava soğuyor. Üşütme." konuşmak yerine sadece başımı salladım. Ayağa kalktığımız da Baran ceketini çıkartıp omuzlarıma koydu. Ceketin sıcaklığı beni içine çektiğinde anladım üşüdüğümü.

Ben yürüyeceğimizi sanırken, kendimi bir anda Baran'ın kucağında buldum. "Hey! Yürüyebilirim ben." aldırış etmeyip arabaya doğru yürümeye başladı. "Kime diyorum ben?" gülümsedi. "Yürürsün biliyorum, ama istemiyorum." dedi. "Neden?" kısa bir süre sustu. "Yükün ağır. Yeterince yorgunsun. Bana yaslan ve sadece dinlen." beni hem fiziksel hem de duygusal olarak bu kadar iyi tanıyor olması... aslında ne kadar karmaşık bir durumun içinde olduğumu hatırlatıyor.

Gerçekten beni arabaya kadar taşımıştı. Bindiğimiz de ikimizde konuşmadık. Çünkü konuşursak olayın içinden çıkamayacağımızı, daha da bulanıklaşacağımızı biliyorduk. Giderken camdan dışarıyı izledim.

İzlemeye devam ederken birden cam yarıya inmeye başladı. Rüzgar saçlarımı uçuşturuyordu. Bu hisse bayılırdım. Bunu da biliyor olamaz değil mi?

Gözümden bir damla yaş aktı. Saçlarım uçuşurken bakışlarımı Baran'a çevirdim. Acıyla gülümsedi. Bu bana çok şey anlattı.
Konuşmadım. Acıyla gülümsedim ve tekrar dışarıyı seyretmeye devam ettim.