21. bölüm · UNUTULAN GERÇEK
Bölüm 21: Kapalı Kapının Ardında
Volkan
Anya'yı izlerken içimdeki uğultu susuyor.
Bu, bende olan bir şey değil. Kimseye tanımam bu ayrıcalığı. Ama o, varlığıyla içimdeki şiddeti bir anlığına dizginliyor.
Pencerenin önünde duruyordu. Işık saçlarına düşmüş; sanki buraya ait değilmiş gibi. Yanına yaklaştım. Ayak seslerimi bilerek duyuruyordum. Benden korksun istedim. Korkunun olmadığı yerde kontrol olmaz.
Ama dönüp baktığında, gözlerinde korku yoktu. Bu beni sinirlendirmişti.
"Bana böyle bakma," dedim. Sesim sert, ama kelimelerin arasında başka bir şey kıpırdanıyordu. "Nasıl bakıyorum?" diye sordu. Cevap veremedim. Çünkü bakışı bir tanıma sığmazdı. O bakış, insanı suçlu hissettirir. Ben suçtan beslenirim, ama onun gözlerinde suç bile temiz duruyordu.
Bir adım daha attım. Aramızdaki mesafe kapandı. "Benden uzak durursan," dedim. "zarar görürsün. Bunu sende biliyorsun."
"Biliyorum." dedi sakince. "Uzaklaşamıyorum."
Bu cümle içimde bir yerlerde çatlak oluşturdu. Elimi kaldırdım. Bir anlık tereddüt... Sonra parmaklarım yanağına değdi. Sertlik beklerken, elim beni yarı yolda bıraktı. Yumuşadı.
Bu, beni öfkelendiriyor.
"Ben iyi biriyim, Anya" dedim. "Hak edenleri incitirim sadece. Bunu da isteyerek yaparım."
Gülümsedi.
Bu gülümseme... Beni aklamıyor ama yargılamıyor da.
"Biliyorum," dedi. "Bana yine de kötü davranmıyorsun."
Başımı hafifçe yana eğdim. Dudaklarım istemsizce yaklaşıyor ama durdum. Kendimi zorlayarak durmayı başardım. Çünkü bir adım sonrası geri dönüşsüz olurdu.
"Beni yumuşattığını sanıyorsan yanılıyorsun," dedim. "Ben sadece seni kırmak istemiyorum."
"Bu da bir yumuşaklık." dedi. Sinirle burnumdan soludum. "Benden romantik bir adam çıkmaz," dedim. "Bende sadece karanlık var."
"Elimi bırakmadın," dedi fısıltıyla. "Bu karanlık değil."
Elimi çekmedim. Çekemedim.
"Peki," dedim. "yanımda olduğun için pişman olursan?" sesim düştü. Tehdit gibi değil, itiraf gibi.
"Belki," dedi. "Ama bugün değil."
Gözlerimi kapattım. Çünkü açık tutarsam, onu kendimden koruyamam.
Ve ilk kez...
Birinin bana bu kadar yaklaşmasına izin verdiğim için kendimden nefret ettim.
Aden
Sarp bilgisayarın başına geçtiğinde içimde kötü bir his vardı. Sebebini bilmiyordum ama bu his, insanın kaçmak isteyip yerinden kalkamadığı türdendi.
Siyah ekranda kodlar akıyordu. Eli klavyede hızlı hızlı tuşlara basıyordu. Bu kodlar ne işe yarıyordu bilmiyordum ama Sarp çok net biliyordu. Bende sessizce ona güvenmeyi tercih ettim.
"Kamera kayıtları burada olmalıydı." dedi. Bunu söylerken bana bakmadı.
"Yani?" diye sordum. "O gün," dedi. "Hafızalarımızın silindiği gün. O güne ait hiçbir şey yok." sandalyenin kenarına oturdum. "Yani silinmiş mi?"
"Evet," dedi. "Ama normal bir silme değil. Özellikle yok edilmiş." bu cümleyle birlikte odanın içi biraz daha daralmıştı sanki.
"Peki," dedim. "hiç mi iz kalmamıştır?" Sarp kısa bir süre sustu. Sonra klavyeye eğildi. "Kalır," dedi. "Biri ne kadar uğraşırsa uğraşsın, zamanın kendisini tamamen silemez."
Ekranda görüntüler akmaya başladı. Ben anlamıyordum ama Sarp biliyordu. Yüzünden anlıyordum; bir şey bulduğunu.
"Tamam," dedi sonunda. "Buldum."
Ekran değişti.
Sarp görüntüyü oynattığında odanın içi karardı. Ekranın ışığı yüzümüze vuruyordu sadece. Salondaydık. Koltukta yan yana oturuyorduk. Lavinya görünmüyordu. O saatte odasında uyuyor olması lazım. Ev, olması gerektiği kadar sessizdi.
Ses yoktu.
Ama görüntü yetiyordu.
Sarp bana dönüyordu ekranda. Uzun süre konuşuyormuş gibi görünüyordu. Dudakları hareket ediyordu ama kelimeler gelmiyordu. Yine de ne söylediğini anladım. Bunu nasıl bildiğimi bilmiyorum; sadece biliyordum.
Ekrandaki ben dikkatlice dinliyordu. Başımı eğmiştim. Sonra kaldırdım. Bende konuşmaya başladım. Yavaş. Net.
Ekranı izlerken göğsüm sıkıştı. Çünkü yüzümde şaşkınlık yoktu. Kaçış yoktu.
Sadece kabul vardı. Sonra Sarp'ın yüzü değişti. Gülümsedi.
O gülümseme...
O gülümseme bir gecede kurulmazdı. Uzun zamandır içte taşınan bir şeyin dışarı çıkışıydı.
Ekrandaki bende gülümsedim. Kısa ama gerçek.
İşte o an anladım:
Biz bunu ilk kez söylemiyorduk. Sadece ilk kez saklamıyorduk.
Biraz daha konuşmanın ardından yavaşça yakınlaşmıştık. Alınlarımız birbirine değiyordu.
Öpüşmüştük.
Gözlerime inanamadım. Korkuyla Sarp'a baktım. "Biz," dedim sesim kısık çıkarken. "İlk kez kavuşmamışız."
Nutku tutuldu. Ne diyeceğini bilemiyordu.
İzlemeye devam ettik.
Elimde kadehlerle geri dönmüştüm. Yudumluyorduk.
Biraz daha sohbet ettikten sonra bakışlarımız kaymaya başlamıştı görüntüde. Şarap ın içine koydukları her neyse, bayılıyorduk. Sonunda anlamıştık bir terslik olduğunu. Ama çok geçti.
Nefes almadan kaydı izlerken, bir kaç adam salona girdi. Ellerinde eldiven, ama maske takmıyorlardı. Kendilerinden emindiler. Ses yoktu ama yürüyüşlerinden bile aceleleri olmadığı belliydi. Evin içinde yabancı gibi durmuyorlardı. Daha çok... Kontrol eden gibiydiler.
Konuşmadılar.
Biri bana yaklaştı. Diğeri Sarp'a. Bir anlık bekleyiş oldu. Sanki sırayı biliyorlardı. Adam bana doğru eğildi. Yüzü kameraya tam dönük değildi ama hareketi netti. Elini kaldırdı. Kısa bir hareket.
Görüntü hafifçe titredi. Ekrandaki ben sendeledi. Sonra Sarp'a döndüler. Aynı hareket.
Aynı keskinlik. İkimizde yerde baygındık.
Kamera salonu göstermeye devam etti. Biz yerdeydik. Hareketsiz.
Adamlar salondan çıktı. Görüntü değişti. Koridor kamerası açıldı. Lavinya'nın odasına giden kapı görünüyordu. Sadece kapı. Odanın içi yoktu.
Biri kapıyı açtı, içeri girdiler. Kapı kapandı.
Kamera hiçbir şey göstermedi.
Sadece kapalı kapıyı.
Sarp görüntüyü durdurdu. Odaya ağır bir sessizlik çöktü. "Lavinya," dedim. Bu kelime ağzımdan zor çıktı. Sarp başını salladı. "Evet."
Ekrana baktım. Hala kapalı duran kapıya. "O gün," dedim yavaşça, "önce bizi sildiler." nefes aldım. "Sonra Lavinya'yı."
İçime bir şey yerleşti.
Adı öfke değildi. Daha sessizdi. Daha kalıcıydı.
Ve şunu biliyordum:
Biz o gün sadece hafızamızı kaybetmedik.
Birbirimizi seçtiğimiz an da elimizden alındı.
Lavinya
Alan her zaman ki gibi sessizdi.
Bizim alanımız.
Buraya her geldiğimde dünya biraz daha yavaşlıyordu. Sanki düşüncelerim bu çimenlerin arasında daha rahat nefes alıyordu. Bir kaç adım attım, sonra durdum. Gökyüzüne baktım ama aslında gördüğüm şey orada değildi.
Sarp.
Kamera kayıtları...
Gerçekten ulaşabilecek miydi? Yoksa bu da geçmişe uzattığımız ama ucunu tutamadığımız bir ip mi olacaktı? Eğer o görüntüler hala bir yerde duruyorsa, anılarımın eksik parçaları yerlerine oturabilirdi. Ama ya yoksa... Ya yine sadece hislerimle baş başa kalırsam?
Arkamda bir ses duydum.
"Buradasın." içim istemsizce gerildi. Döndüm.
Atlas. Kalbim bir an hızlandı; sinirden mi, yoksa başka bir şeyden mi emin değildim.
"Beni mi takip ediyorsun?" dedim, lafı dolandırmadan. Bakışlarını kaçırmadı. "Evet." bu kadar net olması canımı sıktı. "Cesur bir itiraf." "Gerekliydi." dedi. Bir adım yaklaştı. "Güvende olduğundan emin olmak istedim." "Buna benim karar vermem gerekmiyor mu?" dedim.
"Normalde evet." sesini alçalttı. "Ama sen normal davranmıyorsun." bu cümle beni duraksattı. "Ne demek o?" dedim, soran gözlerle. "Yalnızca güçlü görünüyorsun," dedi. "Ama içinde sürekli bir şeylerle savaşıyorsun."
Bir an için cevap veremedim. Çünkü haklıydı. Ve birinin bu kadar net görmesi... Rahatsız ediciydi. "Beni takip etmen mi gerekirdi?" diye sordum, konuyu değiştirmek ister gibi.
"Hayır," dedi. "Ama seni yalnız bırakmak istemedim." rüzgar esti. Saçlarım yüzüme düştü.
Atlas elini kaldırdı sonra vazgeçti. Dokunmadı. O dokunmama hali, dokunmaktan daha fazla şey hissettirdi. "İnsanlara kolay güvenmiyorsun Lavinya," dedi. "çünkü herkesin bir niyeti var."
"Senin yok mu?" dedim. Gülümsedi. Bu kez yumuşak bir gülümsemeydi. “var” dedi, "ama seni kazanmak için değil... Seni anlamak için." boğazım düğümlendi. "Bu bir strateji mi?" başını iki yana salladı. "Hayır." bir an durdu. "Kalbine yaklaşmaya çalışıyorum. Çünkü orası gerçek olan tek yer."
Gözlerimi kaçırdım. Ama kalbim çoktan onu dinlemeye başlamıştı. Tam o sırada telefonum titredi. Ekrana baktım. Aden arıyordu.
"Bir dakika." dedim. Biraz uzaklaşıp telefonu açtım.
"Efendim?"
Hızlı nefes aldığını, hırıltılı sesinden anlayabiliyordum.
"Lavin,"
Sesi titriyordu.
"Hemen Sarplara gel. Acil."
"Tamam, hemen geliyorum."
Telefonu kapatıp tekrar Atlas'a döndüm. Kiminle konuştuğumu ve ne konuştuğumu deli gibi merak ediyordu. Bunu gözlerinde gördüm.
"Benim gitmem lazım." dedim, zoraki bir tebessüm ile. "Neden? Nereye?" sesinin tınısında şüpheyi sezdim. Bu beni sinirlendirdi. "Hesap vermem gerektiğini bilmiyordum." bakışları düştü. "Özür dilerim. Ben bir an... Saçmaladım, haklısın." pişman olduğunu gözlerinden anladım.
"Öyleyse," dedim adımlarımı geri atarak. "görüşürüz." gitmemi istemiyor gibiydi. "Dur." dedi. "Bir şey mi söyleyecektin?" biraz düşündü. "Gitme." afallamıştım. "Anlamadım?" sesini toparladı. "Gitme. Lütfen." "Ama Atlas gerçekten gitmem-" sözümü kesti. "Yanımda kal. Ben... Biriyle konuşmam gerek gibi hissediyorum." bakışlarım düştü. "İyi misin?" pes etmiş gibiydi. "Değilim."
Gelişen onca olaydan sonra ilk defa kalbini bana bu kadar net açmıştı. Hem heyecanlandım hem de tedirgin olmuştum. Ne anlatacak bilmiyorum. Yanında olabilecek miyim, yetebilecek miyim bilmiyorum. Ben daha kendime akıl veremezken ona nasıl verebilirdim ki?
Aden acilen çağırmıştı. Ama Atlas'ta hiç iyi görünmüyordu. Seçim yapmam gerekiyordu. Gidersem önemli bir bilgi edinebilirim, bu benim için iyi olur. Ama Atlas... Gidersem eğer, bana kalbini açtığı ilk ve büyük ihtimalle son fırsatı da kaçırmış olacağım.
Ne yapacağım...
"Tamam." dedim, kalbime yenik düşerek. "Biraz daha durabilirim." küçük çocuk gibi parlamıştı gözleri. Heyecanla.
