23. bölüm · UNUTULAN GERÇEK

Bölüm 23: Kapalı Kapının Ardındakiler

Naz Patron

Aden'in adı ekranda belirdiğinde, kalbim zaten paramparçayken bir yerinden daha çatladı.

Telefon titrerken bir an açmadım. Sanki açarsam, Atlas'ın gidişi resmileşecekmiş gibi. Parmaklarım gecikmeli olarak kaydı ekrana. "Alo?" sesim bana ait değildi. Daha çok, geride bırakılmış birinin yankısı gibiydi. "Neredesin?" dedi Aden. Sesi telaşlıydı. "Sarp merak etti. Ulaşamayınca bana arattı." bir an etrafıma baktım. Çimenler hala sırtımdaydı. Gökyüzü hala aynıydı. Ama ben aynı değildim. "Neredeyim bilmiyorum." dedim. Bu cümle sadece bulunduğum yeri değil, ruh halimi de anlatıyordu.

"Gel." dedi. "Eve gel. Sarp'ın evine."

Eve...
Atlas'ın az önce arkasını dönüp gittiği o anı düşününce, hiçbir yer ev gibi gelmiyordu artık. Yine de başımı salladım. Görmese bile. "Geliyorum."

Telefonu kapattığımda, içimdeki boşluk biraz daha yankılandı. Ayağa kalktım. Dizlerim titriyordu; yürümek, sanki kalbimi sürüklemek gibiydi.
Yolda, istemeden Atlas'ı düşündüm. Daha yeni kabullenmeye çalıştığım hislerimi... Adını koymaya bile cesaret edemediğim o yakınlığı. Birine veda etmenin en acı tarafı, onu sevdiğini geç fark etmekti belki de. Ya da fark edip, yine de gitmesine izin vermek.

Sarp'ın evinin kapısı açıldığında, sıcak bir ışık yüzüme vurdu. Aden kapıdaydı. Gözleri beni baştan aşağı süzdü; iyi olmadığımı anlaması bir saniye sürmedi.

"İyi misin?" diye sordu.

Cevap vermedim. İçeriye adım atarken, boğazımdaki düğüm daha da sıkılaştı. İçeri girdiğimde Sarp salondaydı. Bakışları bana değdiği an, her şeyi anladı. Hiçbir şey sormadı. Koltukta bir yere çöktüm. Ellerimi dizlerimin üstünde birleştirdim. Atlas'ın az önce tuttuğu avuç içlerim şimdi bomboştu. İçimde, vedası tamamlanmamış bir cümle dolaşıyordu.

Buradayım.
Aden'in çağırdığı yerde.
Sarp'ın evinde.

Ama kalbimin bir parçası, az önce arkasına bakmadan giden birinin adımlarında kalmıştı. Ve ben, onu henüz kabullenememişken, ona veda etmenin ağırlığıyla nefes almaya çalışıyordum.

Aden yanıma doğru bir adım attı. "İyi misin?" dedi bu kez daha alçak sesle. Sanki sesini yükseltirse ben de dağılacakmışım gibi.
Başımı kaldırdım. Gözlerim onunkilerle buluştu ama tutamadım. "İyiyim." dedim hızlıca. Fazla hızlı. Kendime bile inanmadığım bir hızla. "Sadece biraz yoruldum."

Sarp yerinden kalkmadı. Ama bakışı üzerimdeydi. O bakış, yalanı hemen ayıklayan cinstendi. "Lavinya." dedi sakin ama sert bir tonla, "iyi değilsin." omuz silktim. Konuşursam ağzımdan Atlas dökülecekti. Adı, gidişi, yarım kalan her şey...
"Sonra anlatırım," dedim. "Gerçekten. Şuan değil." bir an sessizlik oldu. Onların bu sessizliği kabul edişi, beni daha da yordu. Derin bir nefes aldım. "Siz beni ne için çağırmıştınız," dedim konuyu değiştirerek. "Ne oldu? Acil bir şey mi var?"

Aden'le Sarp bakıştı. O bakışma, benden saklanan bir şey olduğunu haykırıyordu. Sarp ayağa kalktı. "Evet," dedi. "Var." Aden sehpanın altından diz üstü bilgisayarı aldı. Ellerinin titrediğini fark ettim. "Bazı şeyler bulduk," dedi. "Ve bunu senin de görmen gerekiyor."

Kalbim hızlandı. Ama bu sefer Atlas yüzünden değil. Bu, daha tanıdık bir korkuydu. Daha eski.
Bilgisayarın ekranı aydınlandığında içimdeki huzursuzluk bir isme kavuştu.
Tarih... o geceydi.

Görüntüde salon vardı.
Ben yoktum.

Sarp ve Aden kapıdan beraber girdi. Yüzlerinde garip bir gerginlik vardı; sanki söyleyecekleri bir şey, taşımaktan ağırlaşmıştı.
Beraber gelmişlerdi.
Beni çağırmamışlardı.
Çünkü o gece odamdaydım.

Görüntü ilerledi.

Koltuklara oturdular. Bir süre sessiz kaldılar. Sonra Aden ayağa kalktı. Sarp da. Arlarındaki mesafe yavaşça kapandı. Uzun, derin bir konuşma... ses yoktu ama hisler ortadaydı.

Aden elini uzattı. Sarp geri çekilmedi. Kısa ama anlamlı ağır bir öpüşme oldu.
Boğazım düğümlendi.

Bunu hiç bilmiyordum. Çünkü o an, odamda uyuyordum.
Bir süre sehpaya iki kadeh kondu. İçeceklerini yudumladılar.

Sarp yavaş yavaş bir terslik olduğunu anlamaya başlamıştı. Ama artık çok geçti. Dakikalar geçmeden ikisi de oldukları yere yığıldı.
Baygınlardı. Kapı açıldı. İçeri bir adam girdi.

Adımları kararlıydı. Etrafına bakmadan ilerledi. Önce Aden'in yanına çöktü. Şakağına küçük, metalik bir cihaz dayadı. Sonra Sarp'a geçti.
Ellerim buz kesmişti.

İşini bitirdiğinde ayağa kalktı. Salona son bir kez baktı. Ardından koridora yöneldi. Kalbim hızlandı. Kamera koridoru görüyordu. Benim odamın kapısını... ama içini değil.
Adam kapımın önünde durdu. Bu kez duraksamadı. Kapıyı açtı.

Kamera içeriyi görmüyordu ama adam kayıttan kayboldu. Koridor boş kaldı. Sadece kapımın aralığından sızan loş bir ışık vardı. Dakikalar geçti. Sonra adam tekrar koridora çıktı. Cihaz hala elindeydi. Kapımı kapattı. Ve gitti. Aden görüntüyü durdurdu. Odadaki sessizlik kulaklarımı çınlattı.
"Demek..." dedim fısıltıyla. "Benim hafızam da o gece silinmiş." Sarp başını eğdi.

Ekrana son bir kez baktım. Adamın yüzü netti. Kaçamayacak kadar net.
Okul müdürümüz. O an anladım.

Ben o gece uyanmamıştım.
Hatırlamamıştım.
Direnmemiştim.

Sadece... benden alınanı yıllarca yok sanmıştım. Ve şimdi, biri bunun gelmesinden korkuyordu.

Ekran hala donmuştu. Koridor boştu. Ama içimde bir şey dolup taşmıştı.

"Ben onu tanıyorum," dedim. Sarp'la Aden aynı anda bana döndü. "Nasıl yani?" dedi Aden. "Yüzü net," diye devam ettim. "Çok net. Bu adam... Bizim okul müdürümüz."
O an odadaki hava değişti.

Sarp istemsizce ayağa kalktı. "Şaka yapıyorsun, değil mi?" başımı iki yana salladım. "Keşke." Aden tekrar ekrana baktı. Yaklaştı. Yüzü ekrana değecekti neredeyse. "Bu... mantıklı değil. O burada ne arasın?"
"Belki de..." Sarp durdu. Kelimeyi seçmekte zorlanıyordu. "Belki de sandığımız kişi o değil."

"Hayır," dedim hemen. "O. Yürüyüşü, bakışı... otoriter duruşu. Bu o, kesinlikle eminim." bir süre kimse konuşmadı. Sonra Aden yavaşça, neredeyse fısıldayarak konuştu:
"Peki ya bu onun ilk işi değilse?" Sarp kaşlarını çattı. "Ne demek istiyorsun?"
"Demek istiyorum ki," dedi Aden, "okul... sadece okul olmayabilir."

Kalbim hızlandı. "Yani?"

"Yani," dedi ve bana baktı, "bizi seçmiş olabilirler. Aynı okulda olmamız tesadüf değil."
"Ya da," diye ekledi Sarp, "biz zaten seçilmişizdir. Okul sadece bizi bir arada tutmanın yolu."

Boğazım kurudu. "Ama neden biz?" Aden ekrana döndü. Kayıttaki tarihi işaret etti. "O gün... hafızalarımız silindi. Odana ilerlerken hiç tereddüt etmedi. Sanki... orada olduğunu biliyor gibi." o an içimden bir ürperti geçti.

"Yoksa," dedi Sarp, "biz zaten daha öncesinde bu evde bir araya geldiysek? Lavinya," dedi, yerdeki başını kaldırıp bana dönerek, "ablanı vurduğunu gördüğün an. Bir rüya olmayabilir. İlk karşılaştığımız günün bir parçası olabilir. Ve öyleyse eksik parçalar var demektir."

Sessizlik çöktü. Birleşmesi gereken parçalar vardı, ama hepsi ayrı köşelere savrulmuştu.

"Boss," dedim, ikisine de dönerek, "O ise? Nedenini bilmiyorum ama onun Boss olduğunu hissediyorum. Bana bakışı, yaklaşımı, duruşu... sanki bilerek karşılaşmıştık o gün. Bilerek kendini bana gösterdi."

İkisinin de yüzünde farklı bir ifade oluştu. "Peki," dedi Sarp, "ne yapacağız?"
Cevap yoktu. Ama hepimiz aynı şeyi düşündük.

Bizi susturmamışlardı. Bizi... sıfırlamışlardı.

Ve eğer biri bunu yaptıysa, geri dönen her anı bir felaket olabilirdi.

Derin nefes aldım. "Tamam," dedim tuttuğum nefesi bırakarak, "elimizde neler var sıralayalım. Bilerek buradayız, amaç okul falan değil bu bir gerçek. Ailem en başından beri işin içerisinde, bu da bir diğer gerçek. En başından ablam seçilmişti... Küçükken ablamın bir montu vardı..." dedim, arkamdaki koltuğa oturarak, "akrep logosu vardı... akrep."

Kaşlarım çatıldı. Yapbozlar sanki yanı başımdaymış ve ben bunu yeni yeni fark ediyor gibi hissettim.

"Lavin?" dedi Aden. "Neden duraksadın? Bir şey mi hatırladın?"
"Ben... yani..." kelimeler boğazımda düğümleniyordu. "Evet sen?" dedi Sarp panikle. "Aklıma bir kaç şey geldi. Ama... saçma. Hem de çok."

"Söyle," dedi Sarp, "şuan her ihtimal bize sunulan açık kart." kararsız kaldım. Kurcalarsam gereksiz şüphe yüklemiş olacağım.

"Bilmiyorum." dedim kafamı iki yana sallayarak. "Ne demek 'bilmiyorum' Lavinya." Sarp anlık bir öfkeyle öne atıldı. "Biz nasıl boktan işlerin içerisine düştük farkında mısın? Şuan babam çıkıp gelse, bu boktan işin içerisinde olsa şaşırmam. Bu odadakiler harici herkes den her şeyi bekleyecek durumdayım!"

Öfkeli gözlerini doğruca bana yöneltti. "Olmalıyız da." diye bastırdı.
Son nefesimmiş gibi iç çektim. "Kesinliğini bilmiyorum ama," dedim kararsız bir şekilde, "dediğin gibi. Yine de ihtimal dahilinde, ve umarım benim kurgumdur."

"Atlas." ismi dudaklarımdan çıktığında suratım düştü. "Bana akrepleri sevdiğini söylemişti. Tam olarak, 'Abimden kalan bir miras' demişti. O gün... ablamın montundaki amblem de akrepti. Baran'a da ilk geldiği andan beri sebepsiz bir kin besliyor. Veya biz sebebini henüz bilmiyoruz. İkisi tartıştıkça, birbirlerini tanıdıklarını düşünüyorum."

Kısa süre sustum. Ama devam edeceğimi biliyorlardı. "Baranı kurtarmaya gittiğimde, elleri bağlı ve silahlı adamlar tepesindeydi. Bilmiyorum... Atlas olamaz değil mi?" sustular.

Duymak istediğim cevabımı yoksa gerçekleri mi dillendirseler kararsızlardı. "Normal bir durum olsaydı," dedi Sarp, "saçmalık diyebilirdim. Ama..." gözlerini gözlerime değdirdi.
"bu tesadüf olamayacak kadar riskli bir durum." boğazım düğümlendi. "Yani," dedim, sesim olduğundan bin kat daha kısık ve kırgın çıkarken, "Atlas... beni kandırıyor muydu başından beri?"

"Evet veya hayır demek için çok erken ama," dedi Aden, kırılmaya başlayan umudumu biraz olsun toparlamak için. "teyit etmeliyiz. Boss un gerçekte kim olduğunu, Atlas'ın soy adını. Baran'ın kim olduğunu ve aralarındaki bağlantıyı."

Nedense Baran'a sorsam anlatacak gibi hissettim. "Baran işi bende." dedim, kırgın çıksa da kendimden emin bir sesle. "Nasıl yani?" dedi Aden, "gidip soracak mısın?"

yutkundum.

"Evet," dedim, "direkt gidip soracağım." Sarp sahte bir gülüş attı ortalığa.

"Bu kız kesinlikle delirdi. Aynen kardeşim, Baran'da 'Lavinya gelip sorsa da, bende bülbül gibi şakısam' diyordu." bu kez gülemedim. "Anlatacak Sarp. Baran sanki hep gölgemde gibiydi. Kafamı nereye çevirsem, gözleri hep üzerimdeydi. Atlas'tan uzak durmamı sağlamaya çalışıyor gibi."

Aden elini omzuma koydu. "Sana inanıyorum. Nasıl istersen öyle olsun." acıyla gülümsedim.

𓇙

Daha önce Mira dan Baran'ın numarasını aldığım için, direkt olarak rehberdeki ismini çevirip aradım.
Telefonun başında aramamı bekliyor gibiydi.

"Güzellik." diye açtı. Ama benim şuan uğraşacak takatim yoktu. "Gel." dedim, sesim asıl Lavinya dan daha uzak bir şekilde çıkarken. "On dakikaya oradayım." cevap vermeden kapattım.
Konum atmadım veya yerimi söyleme gereği duymadım. Çünkü Baran her daim gölgemde saklanıyordu. Belki de o beni en başından beri tanıyordu ama ben onu henüz öğrenebilmiştim.

Baran'da mı Atlas gibi benimle oynuyor? Bunu bilemezsin Lavinya. Öğreneceğim.
Sebebim yokken Baran'ın radarına çekiliyorum. Buna ne engel olabiliyorum, ne de karşı çıkabiliyorum. En başından sorsam... her şeyi anlatabilecekmiş gibi.

Kime güveneceğim veya güvenmeyeceğim bilmiyorum. Atlas mı oyun oynuyor benimle, yoksa Baran mı? Peki ya ikisiyse? Ya da hiçbiri.

Atlas.

İsmi dudaklarımdan zehir kusmuşum gibi döküldü. Aptallık ettim. Beni kandırmasına izin verdim.
Benimle... oynadı. Önce kalbimi ellerine aldı, sonrada parçalarına ayırdı. Belki de... stratejisi buydu. Duygusal çöküşte olduğumu adı gibi biliyordu.

Sevgi sandığım şey, en zayıf yerimi hedef alan kusursuz bir planmış.

Hissettiğim 'ihanet' hançerini sırtımdan çıkartacak olan tek kişi Baran. Soracağım. Ve cevaplayacak.
Ya hislerim doğru, ya da... her zamanki gibi hislerim yanılmamış olacak.

Söylediği gibi on dakika da geldi. Ne bir dakika eksik ne bir dakika fazla. Sadece on dakika.

"Dakiksin." dedim, gözlerimdeki tükenmişlikle. "Her zaman." dedi, sakin ama bir şeyler olduğunu sezerek.
Ayaklarım, beni olduğu yere kilitlemiş gibiydi. Bir adım atsam devrilecektim.

Kıpırdamadım.

Tam karşımda durdu. Düz baktığımda gördüğüm şey, iri göğüs kafesiydi. Kalbinin sesini duyacağım kadar yakındı bana. Sızlamaya başlayan çenemi sıktım.
Aptal! Sırası değil! Şimdi olmaz!

İç sesim durmadan bana kızıyordu. Yine mantığım ve duygularım savaş veriyordu.

Gözlerimi kapattım. Bu kadar hızlı yıkılamazdım. Sonuçta bu ilk yıkılışım değildi. Artık alışmış olmalıyım.
Burnundan solduğu öfkeli nefesi saçlarıma dokunuyordu. Biliyorum, öfkesi bana değil. Öfkesi benim bu durumda olmam.

Elini çeneme koydu. İri elleri tek dokunuşta nefes kesebilecek iken; bana dokunurken özenle dikkat ediyordu. Ufak da olsa sert dokunuşu beni bulursa kendini asla affetmeyecek gibi.
Korkuyla.

Herkesin vardır bir zaafı. Benimki çıplak gözle orta da. Peki seninki Baran Barlas. Kim zaafın?
Ben isem, ölüm sana bana olduğundan daha yakın demektir. Çünkü ben ölüm ile savaşa girmek üzereyim. Çelimsiz bedenim sağ çıkacak mı... meçhul.

İri elleriyle çenemi kaldırmak için hamlede bulundu. Küçük bir adım. Sanki bunun için benden onay bekliyordu. Direnmedim.

Kapattığım gözlerimi açtığımda, gözlerinin derinlerde başka birini gördüm. Sandığımdan çok daha fazlasını. Kan çanağına dönen gözlerim, bıçak gibi bakışlarını deliyordu. Susmuştuk. Konuşan bakışlarımızdı.

Bakışlarım Baran'ın üstüne çökerken olduğumuz yer sessizdi; ben içimdeki ihaneti gözlerimle savurdum, o da bu yıkımı sessizce karşıladı.

İznim olmadan sol gözümden bir damla yaş aktı. "Şşş," dedi, nefesi yanaklarımı okşarken kısık çıkan sesiyle. "Öfkeni kusuyorsan eğer... ağlamayacaksın. Bakışlarında saklı olan tüm her şeyi sırtlayabilirim. Senden geldiği sürece." susması için, içten içe yalvarıyordum.

Bakışlarım düştü. Bir damla daha aktı.

Sol elini kaldırıp, göz yaşım dudaklarıma ulaşmadan sildi.

"Sanırım," dedi, dudak kıvrımına eklediği sahte tebessümle, "zamanı gelmiş."