UNUTULAN GERÇEK kitap kapağı

22. bölüm / 30

Bölüm 22: Veda

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: Bölüm 22: Veda

Çimler serindi. Avuçlarımı yere dayayıp geriye yaslandım, gökyüzüne baktım ama gözüm Atlas'taydı. Yanımda oturuyordu; dizlerini karnına çekmiş, başını eğmişti. Normalde susmazdı. Suskunluğu, söylediği her şeyden daha gürültülüydü.

"İyi misin?" diye sordum, cevabı bile bile. Omuz silkti. "İyiyim," dedi ama sesi iyi değildi. Kırık bir yerden çıkmış gibiydi. Bekledim. Zorlamadım. Çünkü bazı kelimeler itince daha da dibe batardı. Bir süre rüzgar konuştu. Çimenler fısıldadı. Sonra Atlas nefesini bırakırcasına iç çekti.

"Biliyor musun," dedi, "insan bazen sanki hep bir rol oynuyormuş gibi hissediyor. Yanlış bir cümle kurarsam... her şey dağılacakmış gibi." başımı ona çevirdim.
Gözlerimle "devam et" dedim. Dudakları kapalıydı.

"Kimseye anlatamıyorum," diye devam etti. "Anlatsam yük olurum. Susarsam... kendime." parmakları çimenleri koparıp koparıp bıraktı. Yeşil, kahverengiye döndü.

"Benden ne saklıyorsun?" demedim. Onun yerine, "Yük olmak bazen paylaşıldığında hafifler," dedim. Sesim düşündüğümden daha yumuşaktı. Gülümsedi ama gülümsemesi yarım kaldı. "Her şeyin bir bedeli var, Lavinya. Ben o bedeli çoktan ödemeye başladım. Ama neden ödediğimi söyleyemiyorum." gözleri bir anlığına bana değdi, sonra tekrar yere kaçtı. "Kendimi bir kutunun içine kapatmış gibiyim. İçerisi daralıyor."

Kalbimde tanıdık bir sızı gezindi. Bende o kutuları biliyordum. Elimi yavaşça çimenlerin üzerinden ona doğru kaydırdım; değmedim, sadece yaklaştım. Kaçmak isterse yolu açık olsun diye.

"Anlatmak zorunda değilsin," dedim. "Sebeplerini bilmek zorunda değilim. Hislerini biliyorum ya... O yeter."
Sustu. Uzun bir suskunluk. Sonra sesi titredi. "Bazen iyi biri olmaya çalışmak en zor şey oluyor," dedi. "Çünkü yanlış yapmamak için kendinden vazgeçiyorsun."

Boğazım düğümlendi. "İyi biri olmak kusursuz olmak demek değil," dedim. "Kırılabilmek demek. Ve yine de burada kalmak." bu kez bana baktı. Gözleri dolu değildi; daha beteri vardı içinde; tutulmuş bir fırtına. "Burada kalabilir miyim?" diye sordu fısıltıyla.

"Ben buradayım," dedim. "Çimenler de." gülümsedim. Gerçek bir gülümseme. Ve o an, hiçbir şeyini anlatmamış olsa da, içini bana dökmüştü.

Yan yana oturuyorduk. Gökyüzü gereksiz derecede sakindi; sanki birazdan olacak şeylere hiç yakışmıyordu. Atlas dizlerini karnına çekmişti, bakışları önümdeki boşluğa sabitlenmişti ama orada bir şey görmediği belliydi.

Bir an nefesini içe çekti. Normal bir nefes değildi bu; boğazına bir şey takılmış da onu indirmeye çalışıyor gibiydi.
"Ben küçükken..." dedi, sonra sustu. Devam edemedi. O an, kalbindeki duvarlardan birinin çatladığını hissettim. Atlas bunu fark etmiyor gibiydi. Sanki ağzından çıkan kelimeler ona ait değildi de, yıllardır içerde biriken bir şey kendine yol bulmuştu.

"Annem vardı," dedi sonunda. "Hep acele ederdi ama bana vakti hep vardı." gözlerini benden kaçırdı. O an onun bana değil, geçmişe baktığını anladım.

"Bir gün... Trafik kazası." cümleyi tamamlayamadı. Tamamlamasına gerek de yoktu. Bazı kelimeler söyleyince değil, söylenemeyince acıtıyordu.

"Bana mavi montumu giydirmişti. 'Üşütme' demişti. Hep böyle derdi." dudakları titredi. İlk defa Atlas'ın sesinin bu kadar çözüldüğünü duydum. Güçlü olmaya çalışmıyordu. Hatta güçlü olduğunu bile unutmuş gibiydi.

"Sonra bir daha gelmedi," dedi fısıltıyla. "Ben uzun süre gelmeyecek sanmıştım. Küçüktüm. Bekledim." kalbimin ortasına bir şey oturdu. Ona bakıyordum ama sanki bakmamam gerekiyormuş gibi hissediyordum; bu kadar çıplak bir acıya tanık olmak izinsiz bir şeydi sanki. "Büyüdükçe," diye devam etti. "insan alışıyor sanıyorlar. Ama alışmıyorsun. Sadece acıyı nereye koyacağını öğreniyorsun."

Bir an durdu. Gözlerini kapattı. "Ben hiçbir yere koyamadım."

O an, Atlas'ın içindeki feryadı duydum. Bağırmıyordu ama sesi, en yüksek çığlıktan bile daha keskin geldi bana. Kalbindeki duvarlar gerçekten inmişti; ve o bunun farkında bile değildi.

Elimi yavaşça çimenlerin arasından kaydırıp onun elinin yanına koydum. Dokunmadım. Sadece oradaydım. Kaçmadığımı bilsin istedim. "Bazen," dedi, "annem hala yaşıyor gibi geliyor. Bir kapı açılacak, 'Geç kaldım' diyecek sanıyorum." sessizlik tekrar çöktü aramıza. Ama bu sefer kaçan bir sessizlik değildi. Paylaşılan bir şeydi.

Atlas bana bakmadı. Ben de konuşmadım. Çünkü bazı anlarda kelimeler teselli etmez; sadece var olmak yeterlidir.

Ve o an, Atlas'ın kalbini gerçekten gördüm. Kırık, yaralı ama hala sevgiyle dolu bir kalp.
Ve içimde bir yer, onu o kalple asla yalnız bırakmamaya karar verdi.

"O günden sonra..." dedi, kısa bir süre duraksayıp. "renkler tamamen hayatımdan çıktı. Gözlerim sadece karanlığı gördü. Annem varken her şeyin bir rengi vardı biliyor musun?" bu bana yöneltilmiş bir soruydu, ama cevabım sessizliğimde saklıydı. Bunu o da biliyordu.

Kısa bir süre sessiz cevabımı dinledi ve devam etti. "Mavi; umudu ve huzuru temsil ediyordu. Pembe; şefkati. Lacivert; güveni. Haki; doğayı. " sesi yavaşça soldu. Bastırdığı acı gerçeği tekrar hatırlamıştı sanki. "Beyaz," dedi, gözlerini çimenlerden ayırmayıp. "Saflık ve masumiyet." bekledi. "Annem benim için; mordu, maviydi, pembeydi, lacivertti, hakiydi, beyazdı." yutkundu. "Beyazımı kaybettim ben. Saflığımı da, masumiyetimi de annemle birlikte kaybettim. Geriye tek bir renk kaldı... Siyah."

Kendini tamamıyla karanlığa boğmuştu. Tam da şuan, kısa süreliğine ışığı görmüştü. "Hayır," dedim, ona karşı çıkarak. "Sen siyah değilsin. Kendini tek bir kalıba sığdırma. Eskileri solduysa yeni renkler yarat." dedim.

Hüznü doldurduğu bakışları yerini düşünceye bıraktı. "Yaratmak mı?" dedi, kaşlarını çatarak. "Evet," dedim. "Mesela... Yeni renk 'aethnox' olsun." yüzümü, tepkilerimi inceledi. "O ne?" gözlerini biraz daha izledim. "Bir renk. Görmeyeceğin ve ne olduğunu bilemeyeceğin bir renk. Senin rengin. Sadece sana özel." gözleri parladı.

Devam ettim. "Anlamı da... Acıdan güç üreten aydınlık karanlık. Yıkılmış ama ayağa kalkmış ruhların rengi. Derin, ağır ama gururlu." gülümsedim. "Tıpkı senin gibi." bakışlarını yumuşattı. "Benim gibi mi?" sessizce başımı salladım. "Ne görüyorsun bende? Böyle birisi olduğuma mı inanıyorsun?" bakışlarımı değiştirmedim.

"Kendini o kadar kapatmışsın ki asıl sen kendini göremiyorsun. 'Fazla' kıskançlık sendromların daha çok sahiplenmek istediğin için. Tüm duygularını dolu dolu yaşıyorsun. Kıskanıyorsun; gözünün önü dönüyor ve kavga ediyorsun. Pişman oluyorsun; özür dileyip kendini affettirmeye çalışıyorsun. Geçmişini, kalbinin derinlerine gömdüğün için acıların zaman zaman yükseğe çıkıyor; duvarlarını yıkıp, özündeki o küçük Atlas'ı gösteriyorsun." ben anlattıkça Atlas'ın nutku tutulmuştu.

"Bu yüzden sert görünmeye çalışıyorsun, duvarların yıkıldığı zaman ellerine koz vermemek için. Birine kalbini açsan, onu kullanmasından korkuyorsun. Geçmişte ne veya neler yaşadın bilmiyorum. Ama seni buna dönüştürmesine izin verme. Acılarınla yüzleş ki, başkasına koz yaratacak bir sebep olmasın. Sen nesin veya kimsin? Bunu kendine sor. 'ben kimim?' cevabı bulana kadar sor."

Atlas'ın sağ gözünden istemese de zorla göz yaşı aktığını gördüm. En son ne zaman bu kadar duygulandı veya ağladı kendisi de bilmiyor. Belki de ilk defa kendisini başkasının ağzından ilk duyuşuydu. Atlas aslında kim olduğunun farkına varıyordu.

"Çünkü," dedim, akan göz yaşını elim ile silerek. "insan, kendini en çok sakladığı yerde kaybeder; biri o kapıyı araladığında ise ilk canı yanar."

İlk defa çenesinin titrediğini gördüm. Bu kez sinirden değildi. Acı gerçekleri duyduğu için. "Sen-" dedi, sesi titrerken. Elimi kaldırıp dudaklarının üstüne koydum.

Gözlerini kapattı. Çünkü bu küçük hareket onda çok şey ifade etmişti. En başında yalnız olmadığını.

"Bazen birinin seni anlatması gerekir," dedim, son cümlelerimi dudaklarının üstündeki elime fısıldayarak. "çünkü insan kendi yaralarını sessiz sanır." sol gözümden sessizce akan damlanın sıcaklığı bedenimi yakmıştı.

Dudaklarım, dudaklarının üstündeydi. Ama bu mührü kapatan bir duvar vardı.
Ellerim.
Aramızdaki bu ince perdeyi çekecek cesaretimiz yoktu. Anlatmasak da ikimizin de acıları vardı; henüz kapanmayan. Belki de kapanmayacak olan.

Bu ince sınırı aşarsak acılarımız karışacaktı. Ve bizde aralarında boğulup gidecektik.

O kendini yeni buluyordu, ben kendimi yeni kaybetmiştim.

"Lavinya," diye fısıldadı ellerim dudaklarında, dudaklarım ellerimin üstündeyken. "Benden uzak dur..." nefeslerimiz birbirine karışmıştı. "Biz yakınlaştıkça... Yanacağız." sarhoştuk sanki. "Bu seni korkutuyor mu?" dedim, gözlerim kapalı ve sesim boğuk çıkarken. "Korkuyorum. Ama senin için." binlerce sorunun kapılarını açan acı bir itiraf gibiydi.

"Neden?" dedim, gözlerimden yaşlar akmaya devam ederken. "Şşş..." diye fısıldadı.
Yanaklarımı elleri arasına sıkıca sardı. Dudaklarımızın arasındaki duvar yıkılmamıştı ama alevi bedenimizi sarmaya yetmişti.

Dillendiremesek de ağlıyorduk. Kabullenemediğimiz gerçeği yeni yeni anlıyorduk.
"Benden uzak dur." diye tekrarladı. Ama bunu söylerken elleriyle sarıyordu beni. Ağzı gitmemi söylerken, kalbi beni kendine çekiyordu.

Sustum. Başımı iki yana salladım. "Kalbim seni çağırıyor, aklım beni senden koparıyor." dedi, bu cümlenin etkisinin tokat gibi çarptığını bildiği halde.

"Benden kaçıyorsun." dedim, acıyla. "Sana doğru koşmamak için." kapalı olan gözlerimi, gözlerine diktim. "Neden?" sanki ona baktığımı hissetmiş gibi gözlerini açtı. Kısa bir süre ağlamaktan kızaran gözlerimi inceledi. "Çünkü sana yaklaştığım her adım, seni biraz daha tehlikeye atıyor."

Bakışlarım soldu. Konuşmak istedim ama buna engel oldu.

"Sessizliğimiz bile birbirine aitken, susmak zorunda olmamız en ağır cezamız." biraz önce tüm duvarlarını yıkan Atlas, tekrar duvarlarını ördü. Bunu bakışlarında gördüm. Birden sertleşmişti. Bu... Olmamalıydı.

"Her daim gölgende gizleniyor olacağım." dudaklarında olan avuç içimden öptü.

Elimin yanmaya başladığını hissettim.
Çünkü bu bir vedaydı.

"Atlas..." dedim, son nefesimmiş gibi.
Ardına bakmadan yanımdan uzaklaştı.
Ve ben yarattığı o boşlukta kaldım.

Ellerim biraz önce dudaklarını kaplarken, şimdi çimenlerin üstüne devrildi. Kalbim yanıp tutuşurken, sadece geriye külleri kaldı.

Kendime kızdım. Yolun başındayken kendimi kaptırdığım için. Bu duruma kendimi soktuğum için. Farkında olmadan kalbimin kapısını çoktan araladığım için. "Aptal!" bağırıyordum.

"Aptal! Aptal! Aptal!" her şeyin öfkesini saçlarımdan çıkartıyordum.

Ellerim saç diplerimi bulduğunda sıkıca tuttum. "Neden!" hangisini sorguladığımı bilmiyorum.

Atlas'ın uzaklaşmasını mı, yoksa uzaklaşmam gerektiğini benimde biliyor olmam mı.

Biraz önce öptüğü avuç içimi dudaklarıma bastırdım. Acıyla gözlerimi kapatırken, Atlas için dökülen son göz yaşımda akmıştı.

Öptüğü yerden öptüm. "Elveda." dedim, duymasa da veda ederek.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

6okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…