24. bölüm · UNUTULAN GERÇEK

Bölüm 24: Mührü Kırılan Gece

Naz Patron

Bazı yüzleşmeler konuşarak başlamaz; insan önce içindeki sessizlikle çarpışır. O an anladım ki sorularımın çoğu cevapsız kalmamıştı, sadece ben onları duymamak için yıllarca başka yerlere bakmıştım. Dışarısı havasız değildi ama nefesim sıkışıyordu; geçmiş, duvarlardan değil, bakışların gölgesinden sızıyordu ortama.
Güvendiğimi sandığım şeylerin ne kadar kırılgan olduğunu düşünürken, gerçeğin insanı en savunmasız anında bulduğunu fark ettim.
"Sanırım," dedi, dudak kıvrımına eklediği sahte tebessümle, "zamanı gelmiş."

Yüzleşmekten korktuğum, dirensem de kaçmaya çalıştığım unutulan gerçekler şimdi bir bir gün yüzüne çıkacaktı.
Korkudan kasılan bedenimi, endişeden sızlayan çenemi dik tuttum. En azından dik durmaya çalıştım. Çünkü birazdan enkaz altında kalacaktım.
"Söyle." dedim, çığlık atan gözlerimle.
Benim aksime çok rahattı. Sanki daha önce bugünün provasını yapmış gibi hazırlıklıydı. "Sor," dedi, her zaman ışıkla bakan gözleri şimdi yerini karanlığı doldururken.

Bana sakladığı yüzünü tam da şuan gösteriyordu.
"Ne kadarını biliyorsun?" dedim, ağlamamak için gözlerimi kırpmamaya çalışarak. "Her şeyi." dedi, canımın yanacağını düşünmeyerek.
Baran'dan yediğim ilk tokadımdı bu.
Acıttı.
Henüz hiçbir şey öğrenmemişken.

"Atlas'ı tanıyor musun?" düşünmedi. "Kalbi olmadan büyüdüğünü bilecek kadar." ve ikinci tokat. "Beni," dedim, sormaya korkarak, "kullanıyor muydu?" lütfen dedim iç sesime. Olmasın!
"Seviyor musun?" hançeri kalbime saplamamak için, dolaylı yoldan 'evet' diyordu. "Ablamı-" ne soracağımı biliyormuş gibi, cümlemi bıçak gibi yarıda kesip attı. "Biliyorum. Ne olduğunu, sorumluları. Her şeyi."

Akma göz yaşım. Akma. Ağlayamam. Yenilemem.
Tahmin etmeliydim!
Bu kadar boktan bir durumun içerisine düşüp, beni uzaktan seyredecek değillerdi.

"Neden," dedim acıyla gözlerimi kırptığımda; yanağımdan süzülen ufak damla, yanaklarımı yakarak çeneme doğru süzülürken, "gizledin benden. Neden en başında yanımda olmadın."
Bastırmaya çalıştığım çaresizliğim yerini öfkeyle dolduruyordu.

"Senin suçun!" dedim, sesim yükselmeye başlarken. "Yanımda olmadın!" ses tellerimin yırtılacağını bilsem de son nefesimle bağırıyordum. Yumruklarımı göğsüne geçirmeye başladım. Devirecek kuvvete sahip değildi, ama kalbinde şehirleri yıkacak kadar sarsıntı yaratmıştı.

"Beni kandırmasına izin verdin! Seviyor gibi yaklaşıyordun bana! Ama izin verdin!" sesi çıkmadı. Vurmalarıma engel dahi olmadı. Cezayı ona kesmeme sessizce boyun eğdi. "Sevgin bu mu senin ha! Söylesene Baran! Susma!" gücüm tükenmeye başlamıştı. "Neden..." dedim, bitkin düşmeye başlayan kırık ses tonumla. "Nasıl başa çıkabileceğimi düşündün Baran..." dizlerimin üstüne çöktüm.

Benimle senkronize bir şekilde, Baran'da dizlerinin üzerine çöktü. Hala sessizdi. Çünkü bazı destekler konuşarak olmazdı. Bazı omuzlar, sesi çıkmadan da sahip çıkardı. Her şeye cevabı olan Baran şuan sessizliğine gömülüp sahip çıkmıştı bana.

"Neden..." dedim, çığlıklarım yerini sessizliğe gömdüğüne.
Başımı göğsüne yasladım. Yenildiğimi, çaresiz olduğumu ilk hamleyle gösterdim. Haykırışlarımın bir öfkeden fazla olduğunu anlayacak kadar zeki biriydi. Sessizliği, öfkeli ve kırgın bakan gözleri bunu kanıtlıyordu.

Öfkesi, kırgınlığı kendineydi. Mantığını kullanıp yanımda olamadığı için.
Bu savaşta beni uzaktan izlediği için.

Titreyen ellerini çekinerek saçlarımda gezindirdi.
Gelincik çiçeğinin yaprakları çok hassastır. Koparmaya veya dokunmaya çalıştığın an yaprakları dökülür. Toprağında ve hassas sevilmesi gereken bir çiçektir bu sebepten.

Baran'da tam olarak beni gelincik çiçeği yerine koydu. Dokunsa, savrulup gideceğimden korktu. İlk hamle benden gelmişti, ama yine de dokunurken çekindi.

Elleri saçlarımda gezinirken, hissedilmeyecek kadar hassastı. Sanki, sadece rüzgar esintisi saçlarımı savuruyor gibi.
“Özür dilerim,” dedi boğazı düğümlenen sesiyle, “yanında olmadım. Seni ve arkadaşlarını bu savaşta tek bıraktım… mecburdum Lavinyam.”

‘Mecbur.’ hangi kuvvet bu durumda mecburiyeti sağlayabilirdi?
“hoşlanıyorum.” dediğin kişinin katile adım adım gitmesini izlerken.
Hainin kendini kollarımı atmasına müsaade ederek.

“Mecbur mu?” dedim, kısılan ses tonumla. “Başından beri kalbine yaklaşan birisi varken; sana gelip gerçekleri anlatsam bana inanır mıydın?”
Haksız sayılmayacak kadar acıydı.

“Denemeliydin.” dedim, başım hala göğüs kafesine yatmışken. “Söylendiği kadar kolay olsaydı keşke. Karşımızdaki adamlar düşünmeden insan öldürecek kişiler. Çaresiz ve zayıfken gelip anlatsam neyi değiştirebilecektin?” dedi ve devam etti.
“Baş edebilecek gücün var mıydı? Onlar düşünmeden namluyu alnına dayar. Sen bunu yapabilecek misin? Hepsinden öte… inanç. Gerçekleri henüz hazmetmeye başlarken, bir gaflet ile gidip o itin tepesine çöksen…”

Bir an duraksadı, ama artık susmanın sırasının olmadığını fark etti, “seni yaşatırlar mıydı? Ablanın intikamı yarıda kalırdı.”

“Neden sormamı bekledin?” eli hala saçlarımdaydı. Teselliyi böyle bulmuştum.
“Artık görüyorsun. Korktuğunu sanıyorsun ama hayır. Direnmeye, savaşmaya hazırsın. Bunlar son göz yaşların güzelim.” dedi saçıma küçük bir buse kondurarak.

“Benden gizlediğin neler var?” dedim. “Çok şey var. Kızsan da, yine dövsen de anlatmayacağım. Hepsinin zamanı var. Lütfen bana inan. Kızacaksan da yanımda, yine kollarımın arasında kız.”
“Kızgın mısın?” dedim, küçük çocuk nazıyla. “Ne için?” dedi.

Derin bir nefes bıraktım.

“Atlas…şey…” daha sıkı kolları arasına gömdü ufacık bedenimi. “Benim eşekliğim için neden güzelime kızayım? Hem,” dedi, sesini toparlayarak, “hala bir şansım var demiştim. O bir şans her zaman sendin. Beni sev ya da sevme. Benim en büyük şansımsın.”

“Ne zamandır tanıyorsun beni?”
durdu. Ama uzun bir bekleyiş olmadı.

“Ailen şirkete girdiği andan beri. O zamanlar babam onların şirketiyle çalışırdı. Güvenlik açısından her işe alınanı araştırır ve incelerdik. Aileni araştırırken gördüm seni,” gülümsediğini, dudak kıvrımlarının çıkarttığı sesinden anladım.

“saha tellerine sırtını yaslamış otururken bir fotoğrafını gördüm. Saçların… kızlar ne diyordu buna?… ev topuzu. Çok güzel gülüyordun. Sanırım güldüğün için peşini bırakmadım. Bırakamdım.” dedi, ve devam etti.

“Ve o fotoğraftan sonra seni hiç ev topuzu şeklinde görmedim. Neden yapmıyorsun?”
Acılarımızı, düştüğümüz durumu unutmuş neden topuz yapmadığımı konuşuyorduk.

“Yakışmıyor. Kulaklarımı büyük gösteriyor.” dedim hayıflanarak. “Kim dedi onu. Söyle, gidip saçlarını kazıtayım.”

gülümsedim.

İnsan acı çekerken de gerçek gülebilirmiş. Bunu Baran sayesinde kavradım. “Abartıyorsun.” dedim. “Ordan bakılınca dediğini yapacak biri gibi durmuyor muyum?” dedi.
Başımı göğüslerinden kaldırmak için hamlede bulundum. Buna engel oldu.
"Lütfen," dedi sesi düşerken. "nefes aldığımı hissediyorum. Buna izin ver." sustum.

Biraz o şekilde durduk. Yere çökmüş, başım göğsünde, kolları bedenimi saran bir pozisyonda. Kalp atışlarını çok net duyabiliyordum.

İçimi kemiren bir soru vardı. Bir süre daha sustum bu sahneyi aklıma kazımak için.

"Peki," dedim ve devam ettim, "bundan sonra ne yapacağız? Daha ne kadar bilmiyormuş gibi davranacağız?"
İstemeden de olsa başımı göğsünden ayırdı. Saçımı okşarken göz bebeklerime odaklandı. "Öncelikle, bana her şeyi anlat."

Başımı salladım.

Dediği gibi, Atlas'ı gördüğüm andan beri her şeyi anlattım.

Dudak kıvırdı. "Çifte kumrularla buluşup konuşalım. Atacağım adrese gelsinler." başımı alladım.

𓇙

Odaya ilk giren Baran'dı. Kapıyı kapatırken çıkarttığı ses, sanki bir şeyleri de mühürledi. Geri dönüş ihtimalini. Ben koltuğun ucunda oturuyordum. Dizlerim birbirine değiyordu ama içimdeki boşluk o kadar büyüktü ki, bedenimle alakası kalmamıştı. Baran bana baktı. Bakışı sertti ama suçlayıcı değildi. Daha çok... karar vermiş gibiydi.

"Burası neresi?" dedim, etrafı inceleyerek. "Mekanlarımdan birisi. Buraya genelde, gizli operasyonlar yaparken toplanıyoruz, bir nevi toplantı odası denilebilir." dedi.

Toplantı odası yerin altındaydı.
Penceresi yoktu; zaten dışarıyı görmek isteyenler için yapılmamıştı. Kapı kapandığında dünya da kapanıyordu.

Duvarlar mat koyu griydi. Işığı yansıtmayan, yutan bir renkti bu. Sanki burada söylenen her kelime duvarlara çarpıp geri dönmüyor, içlerinde kayboluyordu. Tavandan sarkan tek sıra lambalar vardı; tam üstümüze denk gelmeyecek şekilde ayarlanmıştı. Yüzler yarı gölgede kalıyordu. Kimsenin mimiklerini tam seçemiyordum. Belki de bilerek böyleydi.

Masanın kendisi fazlasıyla uzundu. Parlak değildi, cilası eskimişti. Üzerindeki çizikler tesadüf olamazdı; burada çok şey konuşulmuş, çok karar alınmıştı. Masanın ortasında ince bir metal şerit uzanıyordu. Ne işe yaradığını bilmiyordum ama bilmek de istemedim.

Sandalyeler rahatsızdı. Yumuşak değillerdi. Uzun süre oturmak için değil, uzun süre düşünmek için tasarlanmışlardı. Her kıpırdadığımda hafif bir gıcırtı çıkarıyorlardı; sanki oda hareketlerimi kaydediyordu.

Hava... ağırdı.
Klima çalışıyordu ama ferahlık vermiyordu. Soğukluk vardı sadece. Tenimde değil, içimde hissedilen bir soğuk.
Duvarın birinde büyük bir ekran asılıydı. Kapalıydı ama karanlık yüzeyi bile tehditkardı. Açıldığında gerçekleri göstereceğini değil, itirafları zorlayacağını hissettiriyordu.

Saat yoktu.
Bu da bilinçliydi. Burada zamanın akmasını istemiyorlardı. Sadece karar anlarını hatırlamak yeterliydi.

Kapının yanında küçük, neredeyse fark edilmeyecek bir kamera vardı. Kırmızı ışığı yanmıyordu ama çalışmadığına inanmak saflık olurdu. Bu odada kimse yalnız değildi.

İçeri girince istemsizce sesimi kısmak istedim. Fısıldamak bile fazla geliyordu.

Burası konuşmak için değil...
Susup kaderi belirlemek için yapılmış bir yerdi.

"Artık saklanamayız," dedi Baran. Sesini yükseltmedi. Gerekte yoktu. O cümle zaten yeterince ağırdı.
Başımı salladım. Söylenecek bir itirazım yoktu. Çünkü kaçmak istesem bile nereye gideceğimi bilmiyordum. Her yol aynı yere çıkıyordu; geçmişe.

"Onlar gelmeden planı kafamda netleştirmek istedim." dedi.

Plan.
Bu kelime bende hala çocukça bir şey çağrıştırıyordu. Ama Baran'ın ağzından çıktığında bir tehdide dönüşüyordu.
"Bu bir savaş," diye devam etti. "Ve savaşta refleksle hareket edenler ilk ölür."

İlk kez gözlerimi ondan kaçırdım. Çünkü içimde bir şey, bu cümleyi üstüme alınmam gerektiğini söylüyordu.

Kapı tekrar açıldı. Aden ve Sarp içeri girdiğinde hava değişti. Sarp'ın yüzünde alıştığım o sertlik vardı ama Aden... Aden daha sessizdi. Sanki konuşmadan da her şeyi tartıyordu.

Oturduk.
Kimse hemen konuşmadı.

Aden ve Sarp'a yoldayken tüm her şeyi aktarmıştım zaten. Bir yandan şaşkınlıklarından konuşamıyorlardı.

Baran masanın üzerine eğildi. Avuçlarını açık bıraktı. Silahsız bir adam gibi duruyordu ama bunun bir illüzyon olduğunu hepimiz biliyorduk.

"Onların hafıza silme sistemi var," dedi.
"Ve bu sistem sandıkları kadar sağlam değil... Meşhur 'Boss' lakaplı, sizin bildiğiniz okul müdürünün asıl adı Volkan... Volkan Altay. Bevak şirketinin sahibi."

"Volkan mı?" dedim. Sesim sandığımdan daha sakin çıktı.
Baran gözlerini kaçırmadı. "Henüz bilmen gerekmeyen şeyler var," dedi, "ve bilmediklerin seni daha güvende tutar." itiraz etmedim. Çünkü ilk kez... bilmemek işime geliyordu.

"Üç aşamalı ilerleyeceğiz," dedi Baran, "önce körleştireceğiz. Kayıtlar, para akışı, denek listeleri... hepsi elimizde olacak." Aden yavaşça gülümsedi. "Zamanla oynayacağız yani."
"Evet," dedi Baran, "ve sabırsız olan taraf hata yapacak."

Atlas'ın adı o an geçti.
"Atlas bildiğimizi bilmiyor," dedim hemen, "ve bilmemeli." Baran başını salladı. "Biliyorum. Zaten bu yüzden önemli."
Kalbim hızlandı.

Plan netleşirken ben sustum. Konuşursam ya ağlayacaktım ya da bağıracaktım. İkisi de bu odaya yakışmıyordu.

Baran son cümleyi kurduğunda herkes sustu:
"Umalım ki bu savaşta silah elimizde olmasın... ve umalım ki kendi sistemlerinde boğularak gebersinler."

O an anladım.
Bu plan ortasında bende vardım. Kaçış yoktu.
Ve ilk kez, korkunun yanında başka bir şey hissettim.
Kararlılık.

"Madem," dedi Sarp, "bu kadar arkanız sağlam. Bizi neden bekledin?" güzel bir soruydu. Baran keyifle derin bir nefes bıraktı.
"Bu sadece benim değil, sizin de savaşınız. Onlara bilmedikleri hamleler lazım; bu da siz oluyorsunuz. Ben sadece," üstten bir bakış atarak omuz silkti, "yardımcı oluyorum."

"Mira," dedim şüpheli gözlerle, "gerçekten kardeşin mi?" gülümsedi. "Hayır." dedi.
Sarp gözlerini irice açarak, "Yok artık!" dedi. "Çok benziyorsunuz ama." Aden'in meraklı gözleri Baran'ı buldu.

Cevap vermek yerine kapıya yaklaşıp bir kere vurdu.
Ardından geri çekilip masanın önünde dikildi. Hepimiz pür dikkat kapıyı seyrederken yavaşça açıldı. İçeri tüm ihtişamı ile Mira girdi. Yüzünde sinsi bir tebessüm vardı. Üzerinde siyah boğazlı kazak, altında siyah kargo pantolon ve siyah çizmeleri vardı.
Sanki operasyona gidecekmiş gibi bir hali duruyordu.

Omuzlarından aşağı sarkan saçlarını geriye attı. Gülümseyerek kollarını iki yana açtı ve kraliyet selamı verdi. "Privet! Baylar bayanlar!" dedi büyük bir neşeyle. Baran göz devirdi. "Selamlar, demek istedi; gösterişli bayan."
Ne gülümsedik ne de tepki verebildik.

"Kendisi rus kökenli, arada garip terimler kullanabilir." dedi Baran. "Yanlış anlamazsan," dedim Mira'yı ima ederek, "kim o zaman? Nereden tanışıyorsunuz?"
Baran nihayetinde masanın başındaki koltuğu geri çekip oturdu. "Şirket gereği rusya ya gitmem gerekmişti. Orada tanıştık."

Birbirlerine attıkları yarı kaçamak, imalı bakışlar daha fazlası olduğunu gösteriyordu. "Ve?" dedim, ağzından baklayı çıkartması için.
Mira öne atılarak konuştu. "Kendisi eski flörtüm oluyor." dedi gülümseyerek.

Anlamsız bir şekilde yüzüm düştü. Öfke beynime doğru yol almaya başladı.
Aden ve Sarp'ın endişeli bakışlarını, onlara bakmadan da üstümde hissediyordum.

Bozuntuya vermemeye çalıştım, yüzüme sahte bir gülümseme ekleyerek. "Öyle mi?," dedim gözlerimi irice açıp, başımı aşağı yukarı sallayarak. "Ne güzel! Ne güzel."
Baran elini alnına koyup, başını iki yana salladı. "Sadece kırk sekiz saat. O da görev içindi."
Kahretsin!

Baran'ın keyifli gülümsemesine bakarsak bu durumdan gayet keyif almıştı. Ve bende kendimi 'kıskanç' durumuna düşürmüş oldum.
"Ben daha uzun hissetmiştim ama." dedi Mira, bıyık altından gülümseyerek.
Amacı tamamen benim surat ifademi göstermekti.

Ama yanıldı! Neden kıskanayım ki Baran'ı? Bu-bu saçmalık olurdu!
"Güzelimi sinirlendirme. Onun gibi bir düşman kazanmak istemezsin." dedi Baran. "Fark ettim, sen bile yenilmişsin." Mira'nın imalı bakışları üzerime kaydı.

"Ne alaka! Kıskandığımı mı düşünüyorsunuz!," diye sert çıkıştım. "saçmalıyorsunuz!" oturduğum yerin rahatsız ettiğini şimdi anladım.
Yerimde kıpırdanarak hepsinden göz temasını kaçırdım. "Güzelim," dedi Baran; iki elini sakin olmam için tempolu bir şekilde sallayıp, "sana kıskanıyorsun diyen olmadı ki? Ne bu şiddet ne bu celal."
"Of! Çok konuşuyorsunuz." diye küçük bir sitemde bulundum.

Ben hariç herkes kıs kıs gülmeye başladı. "Tamam tamam. Utandırmayın yavrumu. Yanakları kızarınca daha da güzelleşiyor." Baran daha da kahkaha attı.
Senkronize şekilde ellerimle yanaklarımı gizledim. Daha da pot kıramazdım!