17. bölüm · UNUTULAN GERÇEK
Bölüm 17: Dört Dakika
O günün ağırlığı üzerimden hiç gitmemişti. Sanki dünya normal akışına devam ediyor ama benim içimde görünmeyen bir sarsıntı hala yankılanıyordu. Sesler biraz daha boğuk, renkler biraz daha soluktu; her şey olması gerektiğinden bir tık daha uzakta duruyordu.
Yürürken ayaklarımın altındaki zeminin bile bana yabancı geldiğinin fark ettim. Bir şey olacaktı... Ya da çoktan olmuştu ve ben henüz anlamaya başlıyordum. İçimde, açıklayamadığım ince bir huzursuzluk kıpırdıyordu; nefesimin ritmi bile değişmişti. Belki de bazı gerçekler, insanın üzerine usulca çökerdi; kimse fark etmezdi ama sen artık aynı olmazdın.
"Dur artık." omuzumda hissettiğim sert dokunuş ile silkinerek kendime geldim. "Ne oldu?" afallamış suratım ile Aden'e döndüm. Kaçırdığım bir şey mi olmuştu? "Ne bizi dinliyorsun, ne de yanımızda yürüyorsun. Aklın bambaşka yerlerde... İyi misin?" cevaplayamadım. Silahı tuttuğum andaki sıcaklık hala avuç içlerimdeydi, bunu hissedebiliyordum.
Küçüktü ama ellerim bu yükü kaldıramayacak kadar ağırdı. Parmaklarım namlunun ucundayken, tüm bedenim titriyordu. Düşmanım dahi olsa da katil olmaktan korkmuştum.
Karşımdakinin aksine. Kasten beni kışkırtmış gibiydi.
Pişman olacağım bir şey yapacağımı biliyordu.
"Kime diyorum?" yine dalmışım. Aden tekrar beni gerçek dünyaya getirdi. "İyiyim." değilim.
Aden kırgın bakan gözleriyle başını omzuna doğru eğip ellerimi avuçlarının içine aldı. "Gerçekten buna inanacağımızı mı sanıyorsun Lavin? Seni tanıyoruz. Hayal meyal bir şeyler görmüş olabilirsin ama gerçek bu olamaz..." kulağıma doğru yaklaşıp fısıldadı.
"Sen ablanı vuramazsın. Kendini vurursun ama ablanı asla! Hiç bir kuvvette seni buna itecek güce sahip değil." haklıydı. Ne başıma doğrultulmuş bir silah ne de ilaçlar. Ablamı vuracak kadar gözüm dönemezdi.
Desteği sayesinde az da olsa toparlanabilmiştim. İçime umut kırıntılarını doldurarak duygusal gözlerle mahcupluğumu belirttim. "İyi ki varsınız." Sarp ağlamanın ucundan dönmüş gibi burnunu çekip başımın arkasına hafifçe vurdu. "Kendin gibi bizi de mi sulu göz yapmaya çalışıyorsun he." gülümseyerek yüzlerine baktım. En büyük şansımdı onlara sahip olmak. "Başaracağız." dedim büyük bir inançla. "Hep birlikte." diye beni onayladı Sarp.
Volkan
Öfkemin beni ele geçirmesine ramak kalmıştı. Alpay'ın tehdidi yüzünden Baran'ı okula almak zorunda kaldım; yetmezmiş gibi şimdi de elindeki kozlarla ipleri çekmeye kalkışıyor. O lanet kayıt Atlas'ın eline geçerse... Bunun sonuçlarından ikimiz de çıkamayız.
Çünkü kardeşim gerçeği öğrenirse sadece bana değil, yıllardır üzerinde çalıştığımız sisteme de savaş açar. Bu proje duramaz. Durmamalı. Gerekirse herkesten önce Atlas'ı durdurmam gerekecek.
Atlas'ın hiçbir şeyden haberi yok sanıyorlar... Oysa ben onun gözlerindeki şüpheyi çoktan fark ettim. Sessizliği tehlikeli bir sessizlik; patlamadan önceki o derin çekilme gibi. Ne kadar uzağımda durursa dursun, gerçeğe bir adım daha yaklaştığında bunu hissediyorum. Kardeşimi korumakla projeyi korumak arasındaki çizgi giderek daralıyor. Bir noktadan sonra ikisi aynı yöne çıkmayacak, bunu biliyorum. Ve o yol ayrımı geldiğinde, tereddüt etmeye vaktim olmayacak.
Kapı aralandığında içeri biri süzüldü. Atlas. Sessizdi... Her zamanki gibi fazla sessiz. Ama duruşundaki gerginlik, ondan beklediğim çekingenliğin ötesinde bir kararlılık taşıyordu. Buna rağmen gözleri, benimle karşılaştığı anda bir anlığına titredi; benden korktuğunu saklamaya çalışsa da yüzüne yansımıştı.
"Bir şey konuşmamız lazım." dedi, boğazını temizleyerek.
Masamın arkasında kollarımı bağladım. "Dinliyorum." Atlas bir adım attı ama ikinci adım için tereddütlüydü. Sanki fazla yaklaşırsa nefesini kesermişim gibi... Haklı olabilir.
"Baran," diye başladı. Dudaklarının kenarı gerildi, cümle dilinde düğümlendi. "Onun... Burada olması doğru değil." alayla kaşımı kaldırdım. "Babası beni tehdit ettiği için okula aldığımı biliyorsun. Bu konunun kapanacağını sanmıştım." Atlas gözlerini kaçırdı, ama söylemek istediği şey içinde o kadar sıkışmıştı ki geri adım atamıyordu. "Biliyorum. Zaten... Her şeyi biliyorum Volkan abi. Baran'ı okula neden aldığını da, babasının sana ne dediğini de." derin bir nefes aldı. "Ama bu çocuğun bizim için sorun olduğunu değiştirmiyor."
Bakışlarımı bir milim bile kıpırdamadan ona diktim. O gerilimli sessizlik Atlas'ın boğazına oturdu; devam etmeye mecbur kaldı. "Baran fazla şey görüyor," dedi. "Fazla şey duyuyor. Onun etrafında olan hiçbir şey tesadüf değil. Lavinya'ya yaklaşıyor, Sarp'la takılıyor, Aden'le bile konuşmaya başladı. Ve bu... Beni rahatsız ediyor."
Sonunda gözlerini kaldırdı; korkusunun altına gizlenmiş ince bir öfke belirdi. "Biri onu durdurmazsa, işler bizim kontrolümüzden çıkacak." kelimelerini seçerek, ölçüp tartarak konuşuyordu. Çünkü asıl söylemek istediğini doğrudan söyleyemeyecek kadar benden çekiniyordu.
Ama ben zaten anlamıştım.
Atlas yardım istemiyordu.
Onay istiyordu.
Atlas cümlelerinin sonuna geldiğinde dudakları titredi; söylemek istediği şeyin ağırlığı omuzlarına çökmüştü. Ben ise sessizce onu izlemeye devam ettim. Gözlerimi kaçırmam sinirlerini iyice gerdi; hoşuma giden de buydu.
"Atlas." dedim yavaşça, "Tam olarak ne söylemeye çalıştığını duymak istiyorum." yutkundu. Gözbebekleri küçüldü. O an ne kadar korktuğunu gördüm. Ama korkunun altında başka bir şey daha vardı: kin. Baran'a duyduğu o sessiz nefret.
"Abi..." dedi sonunda, sesi kırılacak gibi inceydi. "Baran... Baran burada oldukça güvende olmayacağız. Bu çocuk sadece belaya çekmiyor, belanın kendisi. Herkesle içli dışlı oluyor, her köşeden bir şey topluyor. Ne duyuyor, ne biliyor... Bilmiyorum." bir adım geri çekildi, elini saçlarının arasından geçirip nefesini kontrol etmeye çalıştı. "Bu böyle devam edemez," diye fısıldadı. "Biri... Onu durdurmalı." gözlerimi kısmadan ona baktım. "Durdurmalı derken?"
Atlas bir kaç saniye boyunca başını yere eğdi. Sonra... başını kaldırdı. İlk kez söylemeye cesaret ettiği şey yüzüne kan gibi yayılıyordu. "Onu..." nefesini tuttu. "Onu ortadan kaldırmamız gerek." sözcük odanın içinde yankılandı. Ağır, karanlık, geri dönüşsüz. Atlas titredi ama geri adım atmadı. Korkuyordu ölümünün başımıza dert açacağından; ama istediğini söylemişti.
Ben ise içimde yükselen o tanıdık soğuklukla gülümsedim; öyle hafif, öyle rahatsız eden bir gülümsemeydi ki Atlas'ın omuzları fark edilmeden çöktü. "Demek sonunda gerçeği gördün." dedim. "Güzel."
Lavinya
Ben, Aden ve Sarp... Üçümüzde sıralarımızda oturup sessizce dersin başlamasını bekledik. Öğrenciler parça parça gruplar halinde sınıfa girmeye başlamışlardı. Zihnimde dolanan binlerce sorular, gerçekler, sırlar yetmezmiş gibi bir de okula geliyorum. Sırama oturup, kırk dakika boyunca dersin bitmesini bekliyorum. Umursamayacağım konular, ardına düşmeyeceğim sorular...
Her şeyi bilip, hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmak tahmin ettiğimden de daha zor. Selma ve Okan'ın ablamın katilleri olduğunu bilmeme rağmen zorla yüzlerine gülümsemem. Her şey normalmiş gibi bu lanet yere her gün gelişim, tekrar sevdiklerime zarar gelecek korkusu. Her şey intikam için. Bir gün son bulacak bu zorlu ızdırap.
"Hey!" yanımdaki gür sesin sahibi sayesinde dikkatimi Mira'ya verdim. "Ne oldu?" benimle muhatap dahi olmazdı, onu bana iten sebep de neydi acaba? "Baran nerede?" yarı öfkeli yarı endişeli ses tonuyla konuştu. Asıl garip olan Baran'ın yerini neden ben bileceğim? Kaşlarımı çattım. "Nerden bileyim?" Mira öfkeyle elini sırama koydu. Çıkarttığı ses sayesinde sınıfın gözleri üzerimize kaydı.
Aden'in kolumda hissettiğim dokunuşu sayesinde tartışma çıkacağını sezdim. "Hop hop! Hayırdır?" Aden sıradan bir hışım kalkıp Mira'nın tepesine dikildi. Ama o bakışlarını bir saniye bile üzerimden çekmedi.
Aden'in elini sıkıca tutup kulaklarına sesimi işitebilmeyi diledim. "Aden dur. Lütfen... Tartışma istemiyorum." öfkesini kontrol altına alarak, son kez Mira'ya öldürücü bakışlar atarak yanımdaki yerine geçti.
Sakinliğimi korumaya çalışarak derin bir nefes aldım. Sakin ol Lavinya. Kapadığım gözlerimi açıp oturduğum yerden kalktım. "Derdin ne bilmiyorum ama, benim Baran'ın yok oluşuyla alakam yok!" ses tonumdaki sakinlik ve iğneleyici tavrım Mira'yı biraz daha gerdi. "Ne demek alakam yok! Birisi aradı. Senin başının derde girdiğini söyledi ve bir hışım koşup gitti!" şaşırarak kaşlarımı çattım.
Kim aradı? Neden böyle bir yalan söyledi? Ve Baran neden buna körü körüne inandı! "Kim? Kim aradı?" yüzündeki gerginliği değiştirmeden başını iki yana salladı. "Bilmiyorum, ama onu bul." dedi. "Defalarca aradım açmıyor... Yardım et." sesindeki bu çaresizlik içimde bir yerlerin yarasını açtı. Ben ablamı kaybettim, o kardeşini kaybetmekten korkuyor. Baran beni kurtarmıştı, bende onu kurtaracağım.
"Tamam, sakinleş. Bulacağım Baranı." cümlem onu heyecanlandırmıştı. "Ama sen gelmiyorsun Mira. Burada kal. Henüz yenisin ve okuldan çıkarsan bu zararına olur." tereddütle düşündü. "Vaktimiz yok Mira, sen kalıyorsun ben gidiyorum. Baran'ın numarasını ver bana." afallamış halde panikle telefonunu çıkartıp rehberinden Baran'ın numarasını söyledi.
Numarasını kaydedip, telefonumu cebime koydum.
Göz ucuyla Mira'nın arkasına baktığımda Atlas'ında sırası boştu. O nereye kayboldu? Baran'a anlamsız bir şekilde kin besliyordu, başına bir iş gelmesinin sebebi Atlas olabilir mi? Saçmalama! Bu kadar da gaddar olamaz. Yine de imkansız dahilinde olmayan bir soruydu.
Tam gidecektim ki Sarp önümü kesti. "Nereye?" benim için endişeliydiler, haklılar da. Bu okuldan kaçmak veya kaçmaya çalışmak ölüm fermanını imzalamak gibi bir durumdu, ve ben tam da şimdi Baran için ölüm fermanımı imzalıyordum. "Baran'ı bulmaya." Sarp alayla konuştu. "Nerede arayacaksın? Tuvalette mi? bahçede mi? koridorlarda mı? Spor salonunda mı? Tam olarak nerede arayacaksın Lavinya." bakışlarıma hüznü, dudaklarıma tebessümü yerleştirdim.
"Ona borçluyum Sarp. Daha önce kurtardı beni." Sarp kaşlarını çattı. "Ne kurtarması?" dedi. "Önemli değil, daha sonra anlatacağım, söz. Ama şimdi... Lütfen gitmeme izin ver." Sarp susup arkama baktı, gözleriyle Aden'den bir cevap bekliyordu. "Sarp haksız sayılmaz Lavin." Aden Sarp'ın yanına geçerek görüş alanıma girdi. "Bu okuldan kaçmak imkansız, nasıl yapacaksın? Varsayalım yaptın... Peki ya sonrası? Gideceksen eğer hep birlikte gideceğiz." onları da derde sokamam. "Hayır hayır," diye karşı çıktım. "siz burada kalacaksınız, şüphe çekmemem gerek. Sizi haberdar edeceğim."
İkisi de sessizce ısrarıma boyun eğdiklerinde onlara güven dolu bakışlar yollayıp sınıftan hızlıca ayrıldım.
Okuldan kaçmanın imkansız olduğunu herkes biliyordu. Elektrikli teller, devriyeler, lazer ızgaraları... Ama ben bir ayrıntıyı hatırlamıştım. Hafızamın içine yanlışlıkla bırakılmış küçük bir yanık iziydi bu:
Güç Merkezi B.
O odada kırmızı bir panel... Yanında da yedek güç hattı. O hat devre dışı kalırsa teller ölmezdi ama zayıflardı. Sadece dört dakika.
Dört dakika... Kimin hayatını kurtarmaya yeterdi ki? Ama benim başka şansım yoktu.
Koridora çıktığımda nefesim içimde düğümlendi. Her adım, ayaklarımın altındaki zemine ağır bir yankı bırakıyordu.
Devriyelerin değişim saati... Yalnızca otuz saniyelik bir boşluk.
Koştum.
Karanlık, üzerime doğru koşan bir dalga gibi çoğalıyordu.
Müdür odasının sağında kalan bir asansör vardı, bunu müdürün odasına iki kez girdiğimde fark etmiştim. Hep merak etmiştim nereye gittiğini. Demek bunun içinmiş.
Asansöre bindiğimde güç merkezine inen tuşa bastım. İçten içe korkuyla dua ettim. "Lütfen... Lütfen..." diye mırıldandım. Sonunda yeşile döndü ve herhangi bir problem çıkmadı. "Ne yani bu kadar kolay mıydı?" kafamı kaldırdığımda eksi dörde doğru iniyordu. "Okulda bu kadar kat var mıydı?" diğer katlarda ne bulunuyordu acaba?
Asansör inmeye başladığında dizlerimin titrediğini hissettim. Bir kaç saniye daha süren korku; asansörün durup otomatik kapılarının açılması sayesinde son buldu. "Nihayet!"
Boş ve soğuk olan koridoru etraflıca süzdüm. Sonu olmayan iki uca sahipti. Başımı sağa çevirdiğimde uçsuz bucaksız bir karanlık karşılamıştı beni. Sola döndüğümde ise kırık bir şekilde yanıp sönen loş koridor ışıkları az da olsa yolu aydınlatıyordu. Sanki birisi ölümün kapısıydı, diğeri yaşamın. Ve ben tabi ki yaşamayı seçmiştim.
Nihayet üstünde yazılı olan "Güç Merkezi B." kapının önüne geldim. "Kablolarla dolu olan bir odaya göre fazla ürkütücü.." aldırış etmemeye çalışarak kapıyı ittirdim. Benim gücüme nazaran ile hafifte sayılmazdı. Metal avuç içlerime soğuk bir ıslaklık bıraktı. İçeri girdiğimde karanlık, kabloların üzerinden kıvılcım kıvılcım dolaşıyordu.
Ve işte o... Buldum sanırım!
Dış kapıya ait olduğunu düşündüğüm panel.
"Tamam..." dedim. "Hadi Lavinya... Korkacak vaktin yok."
Paneli açtım.
Kırmızı ve mavi kablo... Ama şema yanlış çizilmişti. Normalde bu beni durdururdu. Ama beynimin derinlerinde bir yer bana fısıldadı:
Kırmızı değil,
Mavi.
Titreyen parmaklarımla mavi kabloyu tuttum. "Baran..." dedim. "Bu senin için arsız çocuk." kabloyu çektiğim anda bütün oda titredi. Kırmızı ışıklar yanıp söndü, alarm benzeri bir uğultu yükseldi.
Sistem geri saymaya başladı:
3:59
3:58
3:57
Dört dakikam vardı.
Koştum. Koşmak bile değildi aslında; düşe kalka ilerlemekti. Kalbim kaburgalarıma çarpıyor, ayaklarım zemine yetişemiyordu.
Koridora çıktığımda ışıklar sönmüştü. Ölümcül parlaklık yerini titreşen bir karanlığa bırakmıştı.
3:12
Eskiden okulun alt yapısına malzeme taşımak için kullanılan kapalı bir tünel çıkışı varmış. Yıllar önce beton bir levhayla kapatılmış, kimsenin kullanmadığı sanılan bir kapıymış. Duvar rengi gri olduğu için herkes arasında "Gri Geçit" diye anılırdı. Ve bende tam olarak o Gri Geçit'e giden yola sapmıştım. O esnada, içimde tek bir cümle vardı:
"Baran... Seni bulacağım."
Nefesim kesildi. Ter, saç diplerimden sızıyordu.
2:46
Geçit göründüğünde dizlerimin bağı çözüldü. Beton levha... Altından sızan o ince hava akımı. Eğilip levhayı tuttum. Dizlerim titredi. Kollarım yandı. Ama kaldırdım.
2:03
Tünel karanlıktı. O kadar karanlıktı ki, nefesim bile duvara çarpıp geri dönüyor gibiydi. Ama geri dönmedim. Artık dönemem.
1:17
Tünelin sonundaki mazgalı gördüğümde gözlerim acıdı. Umut mu, korku mu, karanlık mı... Bilmiyordum.
Son adımı attım.
0:52
Mazgalın dışına çıktığım anda elektrikli teller arkada yeniden parlamaya başladı. Sistem normalde dönüyordu.
0:07
0:06
0:05
Metal zemine çöktüm. Ellerim titriyordu. Güneşin parlaklığı, kısa bir anlığına gözlerimi kamaştırmıştı, ama artık dışarıdaydım.
Ve şimdi sıra Baran'ı bulmaya gelmişti.
