Tanımadığım adam kitap kapağı

5. bölüm / 18

5 bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: 5 bölüm

Herkese Selamlar!

Nasılsınız? Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın!

Sabah güneşinin yumuşak ışığı pencereden içeri süzülüp odayı aydınlattığında, Eleni yavaş yavaş gözlerini açtı. Bir an nerede olduğunu anlayamadı. Tavan, odanın kokusu, her şey ona yabancı gelse de yatağın yumuşaklığı ve yüzüne vuran sıcak hava ona garip bir huzur veriyordu.

Başını sağa çevirip odaya baktı; burası o çocuğun odası değildi, dün gece uyuduğu odaydı. Buraya nasıl geldiğini hatırlamıyordu. Kendi kendine fısıldadı:

Ben... buraya nasıl geldim?

Eleni yavaşça kalkıp yatağın kenarına oturdu. Etrafa bakınca ayakkabılarının titizlikle yatağın yanına bırakıldığını gördü. Bunu onun yaptığını anladı ve yanakları hafifçe kızardı. Tam o sırada kapı yavaşça çalındı.

Eleni? dedi çocuğun sakin sesi. Uyandın mı?

Eleni saçlarını düzeltip, "Evet... gel," diye alçak sesle cevap verdi.

Kapı açıldı ve içeri girdi. Sabah sabah çok zinde görünüyordu; saçları biraz ıslaktı, belli ki duş almıştı. Yüzünde yumuşak bir tebessüm vardı.

Gece çok yorulmuştun. Yola çıktıktan hemen sonra uyuyakaldın, diye açıkladı.

Eleni biraz utanarak başını öne eğdi.

Özür dilerim... herhalde sana ağırlık oldum.

Çocuk gülümsedi ve başını iki yana salladı.

Hiç önemli değil. Kucağımda taşıdım seni ama çok hafifsin.

Sonra şakayla ekledi:

Uyurken hiç kıpırdamıyormuşsun, bunu da öğrenmiş oldum.

Eleni gülümsedi, bir anlık utancı geçti. Aşağı inelim mi? diye sordu çocuk.

Annem kahvaltı hazırladı, seni bekliyor.

Eleni ayağa kalktı.

Geliyorum.

Çocuk başıyla onaylayıp odadan çıktı. Eleni saçlarını taradı, üzerini düzeltti ve derin bir nefes alıp kapıya yöneldi.

Merdivenlerden inerken mutfaktan gelen kokular evi doldurmuştu; taze çay, sıcak ekmek, tereyağı... Annesi masanın başında oturuyordu. Eleni'nin indiğini görünce gülümseyerek:

Gel kızım, kahvaltımıza katıl, dedi.

Evde garip bir sıcaklık, aile huzuru vardı. Eleni çekingen bir tavırla masaya yaklaştı ama içinde hoş bir his vardı; sanki bu ev artık ona yabancı değildi.

Kahvaltıyı birlikte yaptıktan sonra Yusif annesine:

Anne, seni evine bırakayım, dedi.

Annesi gülümseyip elini salladı:

Ay oğlum, niye zahmet ediyorsun? Ama tamam, gidelim.

Eleni yavaş yavaş sofrayı toplamaya başladı, Yusif ise:

Eleni... ben annemi bırakıp oradan işe

geçeceğim, dedi.

Eleni gülümsedi:

Tamam, olur.

Bugün iş çok, dedi Yusuf.

Eleni nazikçe gülümsedi:

Tamam... dikkatli ol.

Yusuf ayakkabılarını giyerken bir an durup yine ona baktı:

Eğer kendini kötü hissedersen bana yaz. Sorun değil, işten çıkıp gelirim.

Merak etme, iyiyim, dedi Eleni sakin bir sesle.

Birlikte evden çıktılar. Önce Yusif annesini evine bıraktı. Kapının önünde annesi ona sevgiyle baktı:

Kendinize iyi bakın, dedi.

Yusif, annesinin gidişini izledikten sonra derin bir nefes aldı ve hafifçe gülümseyerek:

Ben de işe gideyim o zaman... dedi.

İşin rast gitsin.

Yusif arabasına binip gitti. Evin kapısı kapandığında Eleni içeride garip bir sessizliğe büründü. Bu ev artık ona tanıdık geliyordu ama yine de içinde bir çekingenlik vardı.

Önce odasına çıktı. Dün aldıkları yeni kıyafet paketlerini açıp titizlikle dolaba yerleştirdi: pantolonlar, gömlekler, ayakkabılar, iç çamaşırları... Hepsini dikkatle, sanki yeni bir hayata hazırlanıyormuş gibi dizdi.

Sonra odadan çıkıp aşağı indi. Mutfağı toparladı, salonu düzenledi, etrafı çekip çevirdi. İçindeki heyecanı yatıştırmak istercesine her şeyle tek tek ilgilendi. Sonra vaktin daha çok olduğunu fark etti. Önlüğünü taktı ve uzun bir akşam yemeği hazırlığına başladı.

Önce taze sebzelerle limonlu, zeytinyağlı bir salata doğradı. Sonra pilavı ocağa koydu; pirinci yıkadı, yağını eritip ekledi. Yanına sarımsaklı, karabiberli ve kekikli kızarmış tavuk hazırladı. En son tatlı pişirdi; içi şekerli ceviz dolgulu, yumuşacık bir hamur işi. Mutfak mis gibi koktu. Sofrayı tertemiz kurdu: tabaklar, çatallar, peçeteler... Her şeyi o kadar özenle dizdi ki sanki çok önemli bir konuk gelecekti.

Sonra masanın yanına oturdu, ellerini dizine koyup bekledi. Saatler geçti...

Yusuf... neredesin?.. diye kendi kendine fısıldadı.

Ev sessizdi. Kapı açılmıyordu. Araba sesi gelmiyordu. Eleni sandalyede oturduğu yerde başını yana eğip gözlerini yumdu.

YUSUF ATAYEV

Evden çıkıp arabayı çalıştırdım. Sabahın serin havası camdan içeri doluyordu ama zihnimdeki düşünceler ne sıcağı ne de soğuğu hissettiriyordu. Yola çıktığım an aklıma yine o geldi.

Eleni.

Topu topu iki gün önce tanıdığım bir kız... ama sanki yıllardır hayatımdaymış gibi. Gözümün önüne doktorun odasından çıktığında gülümsemeye çalışan ama hala korkunun izlerini taşıyan o hali geldi. Dudağımın kenarı ister istemez kıvrıldı. Kendimi gülerken yakalayınca hemen ciddileştim.

"Yusuf, kendini topla..." dedim içimden. Ama toparlanmak zordu.

Kırmızı ışıkta durduğumda pencereden dışarı baktım. Şehir yeni uyanıyordu, insanlar bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Ama benim aklımda tek bir soru vardı:

"O şimdi ne yapıyor? Kendini üzmesin... aç kalmasın... Ya birden yine fenalaşırsa?"

Işık yeşil yandı, devam ettim. İşe vardığımda herkes selam verdi, başımla selamladım ama aklım hala ondaydı. Masama geçtim, evrakları aldım, bilgisayarı açtım... ama işe odaklanamıyordum. Sabahtan beri içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı.

Her şeyi bir kenara bıraktım ve düşündüm: Bu kız benim sabahımı bile böyle değiştirebiliyorsa... kim bilir bundan sonra neleri değiştirecek?

İşte vakit nasıl geçti anlamadım. Bir gözüm belgelerde, bir gözüm telefon ekranındaydı. Düşündükçe endişem artıyordu: "Acaba iyi mi? İlaçlarını vaktinde içti mi?"

Akşam olunca işten çıkıp doğrudan eve doğru sürmeye başladım. Yol boyunca içimde garip bir sıkıntı vardı; sanki sebepsiz yere acele ediyordum. Kapıyı açtığımda ev, beni karşılıyormuş gibi sıcacıktı. Ayakkabılarımı çıkarır çıkarmaz mutfaktan gelen kokular burnuma doldu. Bir adım atıp salona baktım...

O oradaydı.

Masanın başında oturmuştu. Kollarını masanın üzerinde birleştirmiş, başı hafifçe yana eğik. Gözlerinde hafif bir yorgunluk olsa da uyanıktı. Kapının açıldığını görünce yavaşça ayağa kalktı:

"Geldin mi...?"

Sesindeki tonda hem bir rahatlama hem de hafif bir sitem vardı. İçimden garip bir sıcaklık geçti.

"Geldim... geciktiğim için özür dilerim," dedim.

Etrafa göz gezdirdim... masa dolup taşmıştı. Pilav, tavuk, salata, tatlı... her şey nizam içindeydi. Kapı eşiğinde öylece bakakaldım.

"Bunların hepsini sen mi yaptın?.." diye sordum.

Utangaç bir tavırla başını önüne eğdi.

"Evet... düşündüm ki... aç gelirsin..."

Gözlerimi bir anlığına yumdum. Kalbimde öyle bir yumuşama hissettim ki, sanki göğsümde bir şeyler kırıldı ve yerini bambaşka bir şeye bıraktı. Sakinleşerek ona yaklaştım, sesimi yumuşattım:

"Eleni... neden bu kadar yordun kendini? Bütün gün ayakta kalmışsın."

"Yorulmadım..." dedi ama sesi tam tersini söylüyordu.

Oturdunuz. Ben karşısında, o benim karşımda. Tabakları bana doğru çekerken elleri titriyordu. Çatalı alıp pilavdan bir parça aldım.

"Çok güzel olmuş," dedim.

Başını kaldırıp bana baktığında gözlerinde anlık bir tebessüm belirdi; çok küçük ama çok saf. Bir süre sessizce yemek yedik. Sonra mahcup bir sesle konuştu:

"Geç gelince... biraz endişelendim."

Bu söz... kalbime dokundu. Ona baktım:

"Endişelenme. Geç kalsam bile... her gün, her akşam... döneceğim yer sensin."

Gözleri anında doldu ama gülümsedi. O kadar huzurlu görünüyordu ki... Bu anı hiç acele etmeden yaşamak istiyordum.

BİR HAFTA SONRA...

Günün yarısı çoktan geçmişti; Yusif'in annesiyle nişan için gerekenleri alıyorduk. Mağaza mağaza geziyorduk; raflardaki tabak çanaklar, örtüler, çiçekler, mumlar... Hepsine tek tek bakıyorduk. Yusif'in annesi bir şey seçtiğinde bana dönüp:

Eleni, sence bu nasıl? Beğendin mi? diye soruyordu.

Ben de utana sıkıla başımla onaylıyordum. O kadar nazik ve samimi davranıyordu ki içimdeki gerginlik yavaş yavaş dağılıyordu.

Birkaç paket çoktan dolmuştu. Dışarıda güneş ısıtıyordu; paketleri arabaya yerleştirince nihayet biraz nefes alabildik.

Çok bir şey kaldı mı? diye sordum.

Başını iki yana salladı:

Hayır, neredeyse her şey tamam. Biraz tatlı ve meyve alırız, sonra eve geçeriz. Akşam oğlum da gelsin, neyi nasıl düzelteceğiz birlikte bakarız.

Araba yola çıktı. Yol boyu huzurlu bir sessizlik vardı. Birden Yusif'in annesi söhbete başladı:

Sen çok sakin bir kızsın... dedi. İyi bir kalbin var, bakışlarından belli oluyor. Oğlumun da sana karşı nasıl değiştiğini görüyorum... Yusif öyle herkese hemen alışan biri değildir.

Kızararak pencereye baktım:

Vallahi... ben de anlamadım nasıl oldu... Her şey bir anda oldu.

Yusif'in annesi gülümsedi:

Bazen en güzel şeyler aniden olur, kızım.

Tam o sırada telefonuma mesaj geldi. Ekranda Yusif'in adı yazıyordu:

"Neredesiniz? Bitirdiniz mi?"

Annesi bakıp güldü:

Bak bak, dayanamadı yazdı hemen. Hele dur, gece evde neler diyecek.

Ben de gülümsememe engel olamadım. "Cevap yaz," dedi annesi, "bilmezse içi rahat etmez."

Yazdım: "Bitirdik. Eve yaklaşıyoruz."

Eve vardığımızda paketleri içeri taşıdık. Ev sanki nişan hazırlığı için bizi bekliyordu. İçerisi taze mumların vanilya kokusuyla dolmuştu. Ve içimde hiç beklemediğim bir duygu vardı: Bu ev artık benim de evim gibi gelmeye başlamıştı.

YUSUF ATAYEV

İşin son saatleriydi ama aklım hiç işte değildi. Beynimde tek bir görüntü vardı: Eleni'nin benim mutfağımda gülümseyerek bir şeyler hazırlaması... İçimde garip bir huzur vardı. Sanki onu yıllardır tanıyor gibiydim. Nihayet işten çıkıp arabaya bindim. Gelen mesajı okuyunca gülümsedim.

Eve vardığımda pencerelerden süzülen ışık bana evde bir hayat olduğunu, birinin nefes aldığını hissettirdi. İçeri girdiğimde vanilya ve tatlı kokusu beni karşıladı.

Anne? diye seslendim.

Buradayız oğlum!

Mutfağa geçtim. Annemle Eleni paketleri açıyordu. Eleni beni görünce ayağa kalktı ama utancından ellerini önünde birleştirdi. Annem neşeyle:

Bak bak, nişan için ne güzel şeyler aldık. Senin müstakbel eşin çok zevkliymiş, dedi.

Eleni kızarıp gözlerini yere dikti. Yanına gidip "Yoruldunuz mu?" diye sordum. Annem onu övmeye devam etti: "Onun seçimleri olmasa ben hiçbir şey bulamazdım."

Annem gidince ev yine o güzel sessizliğine büründü. Eleni'ye döndüm: "Çok mu yoruldun?" Başını salladı, "Hayır... her şey çok güzel."

Birkaç saniye sustuk. Ona bakarken içimden bir sıcaklık aktı. "Çay içer misin?" diye sordu. "İçerim," dedim ve onu mutfağa kadar takip ettim. O an bir şey fark ettim: Bu evde artık yalnız yaşamak istemiyordum.

Çayları doldururken parmaklarımız birbirine değdi. O an içime bir titreme yayıldı. Eleni hemen elini çekip utandı. Masaya oturduk, çayın buharı arasından birbirimize baktık.

Aklım evdeydi, dedim sessizce.

Neden? diye fısıldadı.

İyi olduğundan emin olmak istiyordum. Yalnız kalmaya alışık değilsin ya...

Yanına gidip yüzüne düşen bir tutam saçı kulağının arkasına ittim. Gözlerini yumdu... "Çay soğuyor," dedi fısıltıyla konuyu değiştirmek için. Güldüm. "Soğusun... acelemiz yok."

O gece ikimiz de odalarımıza çekildik ama aklımız birbirimizdeydi.

NİŞAN GÜNÜ

Sabah evde büyük bir telaş vardı. Ev çiçekler ve mumlarla donatılmıştı. Misafirler gelmeye başladı. Ahu ve Miray gelince Eleni'yi görüp hayran kaldılar. Aras ve Alaz ise bana sataşmadan duramadılar.

Sonra o an geldi... Nişan yüzüğü merasimi. Herkes salondaydı. Eleni heyecandan titriyordu. Kulağına eğilip "Korkma, yanındayım," dedim. Kurdele kesildi, alkışlar koptu. O an sanki dünyada sadece ikimiz vardık.

Gece herkes dağıldığında evde o tatlı yorgunluk kaldı. Eleni sofrayı toplamaya çalışınca elinden tabakları aldım. "Nişan günü iş yapmak yasaktır," dedim şakayla.

Odasının kapısına kadar ona eşlik ettim. "İyi geceler Eleni." Durup bana baktı ve "Sağ ol... her şey için," dedi. O gidince kendi kendime fısıldadım: "Artık yabancı gibi gelmiyor..."

ERTESİ SABAH

Eleni sabah uyandığında "Artık nişanlıyım..." diye mırıldandı. Aşağı indiğinde beni mutfakta gördü. Ona kahvaltı hazırlamıştım. Şaşırdı. Kahvaltı yaparken ona dün gece ne kadar güzel olduğunu söyledim.

Bundan sonrası için korkuyor musun? diye sordum.

Bana o kadar saf bir bakışla baktı ki: "Her şey çok hızlı oldu ama... yanımda sen olduğun için daha az korkuyorum."

Ancak bu huzur kısa sürdü. Telefonum çaldı, işten acil çağırdılar. Ciddi bir durum vardı ve birkaç gün eve dönemeyebilirdim. Onu yalnız bırakmak istemediğim için annemlere bırakmaya karar verdim.

Onu anneme emanet edip evden ayrılırken son kez göz göze geldik. "Kendine iyi bak," dedim.

İki gün geçti... Ne bir arama, ne bir mesaj. Eleni önce işi vardır dedi, sonra endişelenmeye başladı. İkinci günün sonunda artık yerinde duramıy

ordu. Geceleri uyku girmiyordu gözüne. Her araba sesinde cam koşuyordu.

Telefonunu eline alıp yüreğindeki o derin sancıyla fısıldadı:

"Yusuf... neredesin?.."

Bölüm sonu...

Evet okurlarım canlarım nasıl buldunuz bölümü

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

72okunma 3beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…