Bölümler 18Şu an: 17 bolum
- 1 1 bölüm karanlığın içindenki yabancı1.254 kelime
- 2 2 bölüm Onu korumak için943 kelime
- 3 3 bölüm2.723 kelime
- 4 4 bölüm1.335 kelime
- 5 5 bölüm1.775 kelime
- 6 Bölüm altı1.160 kelime
- 7 7 bölüm1.028 kelime
- 8 8 bölüm919 kelime
- 9 9 bölüm1.046 kelime
- 10 10 bölüm1.550 kelime
- 11 11 bolum1.275 kelime
- 12 12 bölüm1.365 kelime
- 13 13 bolum2.123 kelime
- 14 14 bölüm1.888 kelime
- 15 15 bölüm1.658 kelime
- 16 16 bölüm2.016 kelime
- 17 17 bolum2.181 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 18 bölüm .1.701 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hastanenin o ağır, steril kokusu burnuma dolduğunda gözlerimi yavaşça araladım. Beyaz tavanın puslu görüntüsü netleşirken yanımda kızların olduğunu fark ettim. Başımda bir ağırlık, vücudumda tarifsiz bir yorgunluk vardı. Yattığım yerden doğrulmaya çalışırken
"Bana ne oldu?" diye mırıldandım, sesim çatallı çıkmıştı.
Humay abla hemen ellerime sarıldı, avuç içlerime üst üste öpücükler kondurdu. Gözleri kan çanağıydı.
"Çok korkuttun bizi Eleni... Öylece yığılıp kalınca aklımız çıktı yerinden," dedi sesi titreyerek.
Zihnim yavaş yavaş yerine geliyordu. Yusuf, ameliyat, koridor... Korku dolu gözlerle odadaki kızların üzerinde gezdirdim bakışlarımı.
"Neden böyle bakıyorsunuz? Ne oldu ki?"
Miray oturduğu sandalyeden kalkıp yanıma geldi. Humay ablanın elleri arasındaki elimi nazikçe alıp doğrudan karnımın üzerine koydu. Gözlerinde hem bir şaşkınlık hem de tarif edilemez bir şefkat vardı.
"Aileniz üç kişilikmiş Eleni... Neden daha önce söylemedin ki bize?"
O an dünya bir anlığına durdu. Sırrımız artık odadaki herkesin kalbindeydi. Mahcubiyetle başımı öne eğdim, yanaklarımın yandığını hissediyordum.
"Şey..." dedim, kelimeleri toparlamaya çalışarak. "Yusuf, ben görevden dönünce beraber söyleriz demişti. Kimse bilmesin, sürpriz olsun istemişti."
Humay abla elimi sıkıca tuttu, bakışları derinleşti.Çekinerek
" Düğünden önce mi hamile kaldın?" diye sordu kısık bir sesle.
Utançtan yerin dibine girmek istiyordum ama Yusuf'a olan sevdamın arkasındaydım. Sessizce, başımı aşağı yukarı salladım. O sırada sırtımda sıcak bir el hissettim; Ahu destek olmak için yanıma gelmiş, şefkatle bana bakıyordu. Kimse beni yargılamıyordu; aksine, bu zor günün ortasındaki o minik mucizeye tutunuyorlardı.
Humay abla, "Anladım..." diyerek ayağa kalktı. Yüzünde hem bir hüzün hem de yeni bir umut ışığı vardı.
"Abla!" diye seslendim arkasından, korkuyla. Beni bırakıp gidecek sanmıştım.
Dolu gözlerle kapıya döndü. "Yusuf'un yanına gidiyorum Eleni.."
O odadan çıkarken Ahu ve Miray'a baktım. İçimdeki korku hala oradaydı ama artık yalnız değildim. Yusuf'un emaneti, o minik can, sadece benim değil artık hepimizin umudu olmuştu.
Humay abla, yoğun bakımın camına ulaştığında Aras ve Alaz hala oradaydı. Humay ablanın ağladığını görünce ikisi de panikle ayağa fırladı.
"Abla ne oldu? Eleni mi kötü?" diye sordu Aras.
Humay abla cama, Yusuf'un o hareketsiz bedenine baktı.
"Yusuf..." dedi hıçkırarak. "Kalkman lazım be aslanım baba olacağını neden söylemedin bize."
Aras ve Alaz duydukları şeyle çarpılmışa döndüler. Aras elini duvara dayayıp dengesini sağlamaya çalışırken, Alaz'ın gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Yusuf'un o sessiz gidiş gelişlerinin, Eleni'nin üzerine titreyişinin sebebi şimdi bir bir yerine oturuyordu.
Aras cama yaklaşıp bağırdı:
- "Duydun mu lan?! Baba oluyormuş! Sakın ha... Sakın o çocuğu sensiz bırakma Yusuf! Kalk o yataktan!"
Humay abla odadan çıktıktan sonra ben de hemen ayağa kalktım. Ahu kolumdan tutup,
"Biraz daha mı dinlenseydin?" dedi endişeyle.
Kafamı hayır anlamında sağa sola salladım. Şu an durup dinlenecek vakit değildi, yüreğim yandığı yere koşmak istiyordu. Yavaş adımlarla odadan çıkıp Yusuf'un kaldığı odaya doğru yürüdüm.
Koridorun ortasında Aras ve Alaz'ın bana doğru geldiğini gördüm. Yüzlerindeki ifadeyi görünce içimdeki o kötü his yine baş kaldırdı. Korkuyla nefesim kesilerek,
"Yusuf'a bir şey mi oldu?" dedim.
İkisi de aynı anda, "Hayır!" dedi.
O kelimeyle içime sanki bir kovayla soğuk su serpildi, derin bir nefes aldım. Ona ne zaman bu kadar bağlandığımı bilmiyordum... Sanki onu hep tanıyormuşum, sanki çocukluğumdan beri hayatımdaymış gibiydi. Onsuz bir saniye bile düşünemiyordum, sanki hep yanımdaymış da o gidince her şey eksilmiş gibi...
İkisi de durmuş, birbirine bakıyor ama söylemek istedikleri şeyi bir türlü dile getiremiyorlardı. Bu sessizliğe dayanamayarak,
"Eee, ne öyle bakıyorsunuz o zaman?" dedim gözlerimi üzerlerinde gezdirip.
Alaz çekinerek, "Yenge..." dedi.
İçim bir hoş oldu o an. Bu kelimeyi o kadar çok sevmiştim ki... Beni doğrudan Yusuf'a ait hissettiriyordu, onun kadını yapıyordu. Bir ayağa sağ salim kalksın, içimde biriktirdiğim her şeyi bir bir yüzüne söyleyecektim. İçimdeki sıcaklıkla gülümsedim.
"Söyle yengem," dedim.
"Tebrik ederiz yenge. Rabbim sağ salim kucağınıza almayı kısmet etsin,"
dedi Alaz.
Bir an duraksadı, ardından Aras söze girdi.
Aras'ın sesi titriyordu: "Neden bize söylemedin yenge ya? İkinize de bir şey olsaydı biz o zaman abimin yüzüne nasıl bakardık?"
"Yusuf söyleme dedi," derken boğazımdaki o tanıdık düğüm yine kendini belli etti, yutkunmam zorlaştı.
"Görevden döneyim, hepsine beraber söyleyeceğiz dedi. Ben de onun dönmesini bekledim ama..." Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. "Ben onu böyle burada beklemek istemedim... Sarılamıyorum, sesini duyamıyorum, içim yanıyor çocuklar! Dayanamıyorum onu böyle görmeye... Ben onu hep ayakta gördüm. Hiç uzun zaman uyumazdı ki... Hep benden önce kalkar, kahvaltıyı hazırlardı. Şimdi orada öyle ruhsuz uzanmış yatıyor, kaldıramıyorum bu yükü..."
Ağlayarak hemen yanımdaki sandalyeye çöktüm. Aras ve Alaz yanıma gelip ikisi de aynı anda bana sarıldılar.
"Geçecek yenge, inan bana... Yine ayağa kalkacak, yine sana..." Alaz ağlamaktan devamını getiremedi. Zaten ben de hıçkırıklarımdan konuşamıyordum.
Aras elimi sımsıkı tutup, "Yengem, bu kadar kendini üzme. Bak bebeğe de yazık, yapma. Hiç değilse o canı düşün. Abimin durumu iyi, daha da iyi olacak inan bana. O yine kalkıp senin yanında duracak, o ikinizi de bırakmaz," dedi.
Başımı kaldırıp Aras'ın sulu gözlerine baktım. "Kalkacak değil mi? Bizi... beni bırakmaz değil mi?" dedim, sesim ağlamaktan neredeyse hiç çıkmıyordu.
Aras elimi bir kez daha sıkıp, "Bırakmaz," dedi kendinden emin bir sesle.
Başımı Alaz'ın koluna yaslayıp camın arkasındaki Yusuf'un odasına baktım. Humay abla kapının eşiğinde durmuş, dolu gözlerle bize bakıyordu. Bu kısa zamanda onlar benim her şeyim olmuştu... Sadece Yusuf değil, hepsi benim gerçek ailem olmuştu.
Ayağa kalkıp Yusuf'un odasının önünde durdum. İçimdeki bütün cesaret kırıntılarını toplayıp kapıyı açtım ve içeri girdim. Odada şöyle bir göz gezdirdim; cihazlara bağlı kablolar, etrafı sarmış o yoğun ve keskin ilaç kokusu... Yüreğim sıkışarak daha derin bir nefes aldım ama Yusuf'un o huzur veren kokusu yoktu bu odada.
Yavaş adımlarla yatağa doğru ilerledim. Kenardaki sandalyeyi çekip oturdum. Titreyen elimi uzatıp onun elini tuttum; başparmağımla elinin üzerini hafifçe gezdirerek okşadım.
Eli soğuktu. Odada çok soğuktu... Ya da bana öyle geliyordu,bilemiyordum.
"Oda soğuk..." diye fısıldadım. "Ya da ben senin sıcaklığına o kadar alışmışım ki, sen olmayınca her yer buz tutuyor."
Konuşmak, içimde biriken ne varsa bir bir anlatmak istiyordum. Kaç gündür sesini duymuyordum...
Kalksın da bana o sert ama şefkatli sesiyle yeniden "Eleni" desin istiyordum. Normalde adımı pek sevmezdim ama onun ağzından çıkınca dünyanın en güzel kelimesine dönüşüyordu.
Dolan gözlerimi kırpıştırıp burnumu çektim.
"Biliyor musun, Humay abla..." Duraksadım, gözlerimi yüzünde gezdirdim.
"Tek o bilmiyordu ki... Bebeği çocuklar da öğrendi. Hayır, yanlış anlama, ben söylemedim. Ben... Yemek yemediğim için bayılmışım. Kızma bana ne olur, sen burada böyle uzanınca iştahım hiç yoktu. Ama sen kalk ayağa, söz veriyorum ne versen yerim..."
Hafifçe gülümsedim, yanaklarımdan süzülen yaşları umursamadan devam ettim:
"Doktor söylemiş. Merak etme, annenle baban bilmiyor henüz ama çocuklar çok sevindi. Sadece Humay abla bana biraz kırıldı ona daha önce söylemediğimiz için... Ben de 'Yusuf gelince beraber söyleyecektik' dedim. Biliyor musun Yusuf, ben burada hiç iyi değilim. Kalk gidelim evimize... Gözlerini aç, o vurulduğum derin yeşil gözlerini yeniden göreyim. Sesini yeniden duyayım... Kaç gün oldu bana 'Eleni' demiyorsun, bu benim canımı çok acıtıyor. Ha, bir de... Ben senden sonra kontrole gittim. Her şey çok iyi ama cinsiyetini öğrenmek istemedim. Seninle beraber öğrenelim istedim, o andaki tepkini görmek istiyorum..."
Sustum bir an. İçimi kemiren o düşünceyle sesim cılızlaştı:
- "Bu çocuk...senin çocuğun değil ki, neden mutlu olasın ki? Sen sadece... Neyse, çok konuştum, ben gideyim."
Elimi elinden çekip yavaşça ayağa kalktım. Arkamı Yusuf'a dönüp tam adım atıyordum ki... Sımsıcak bir parmak kavradı bileğimi. Elimi tutmuştu!
Büyük bir şokla aniden ona doğru döndüm. Yarı açık, yorgun yeşil gözleriyle doğrudan bana bakıyordu. Konuşmaya çalışırken kekeleyerek,
"Yus... Yusuf!" dedim.
Uyanmıştı! Yeşil gözleri üzerimdeydi, doğrudan bana bakıyordu. Ağzındaki oksijen maskesini güçsüzce kenara kaydırdı. Cılız, pürüzsüz ama dünyanın en güzel sesiyle fısıldadı:
"El... Eleni..."
Sonsuz bir heyecanla yeniden sandalyeye çöktüm.
"Bir daha söyle!" dedim.
Yüzümde kocaman bir gülümseme, gözlerimde yaşlarla gözlerinin içine bakıyordum. Elimi öyle sıkı tutuyordu ki, sanki bir daha hiç bırakmayacak gibiydi.
"Eleni... Elenim..."
Kalbim göğüs kafesimden fırlayacak gibi çarpmaya başladı.
"Elenin sana kurban olsun!" dedim hıçkırarak.
Yutkunarak, hafifçe kaşlarını çattı. "Öyle deme..." dedi.
Gözleriyle beni baştan aşağıya süzdü, sonra bakışları karnımda sabitlendi. Hafifçe çıkmış karnıma bakarken sesindeki o hayranlık içimi titretti:
"Büyümüş..." dedi. "Bebeğimiz büyümüş..."
Bebeğimiz demişti! Bizim bebeğimiz...
"Bir şeyde anlaşalım..." dedi nefes nefese. "Kimin bebeği olursa olsun, onun babası benim. Ben bunu düşünerek sizi kabul ettim Eleni."
Yanağımdan süzülen yaşlarla gözlerinin içine baktım.
"Bizim bebeğimiz..." dedim hıçkırarak.
Güçsüz elini kaldırıp yanağımdaki yaşları sildi nazikçe. "Ağlama kurban olayım... Dayanamıyorum sen ağladığında."
Yaşlı gözlerle yeniden baktım gözlerine. "Özledin mi bizi?"
Hasret dolu, yorgun sesiyle, "Özledim sizi... Hem de çok," dedi.
"Biz de seni çok özledik. Hadi çabuk iyileş, kalk evimize gidelim."
Başını hafifçe salladı.
"Gideriz gülüm..."
Gülüm demişti bana... Kalbim daha ne kadar hızlı çarpabilirdi bilmiyordum ama mutluluktan havaya uçacak gibiydim. Dudaklarından o kadar güzel çıkmıştı ki bu kelime...
"Ben... Ben gideyim doktora haber vereyim!" dedim heyecanla. Ne yapacağımı şaşırmıştım, aklım durmuş gibiydi.
Hemen kalkıp odadan alelacele çıktım. Koridora adım atar atmaz gözlerindeki yaşlarla gülerek bağırdım:
"Yusuf gözlerini açtı!"
Duydukları an Aras, Alaz, Humay abla ve kızlar büyük bir sevinç çığlığıyla birbirlerine sarıldılar. Hastane koridoru bir anda bayram yerine dönmüştü.
Mutlulukla onlara baktım; ellerimi karnıma koyup sessizce, "Bebeğim..." diye fısıldadım. İçimdeki o simsiyah karabulutlar Yusuf gözlerini açar açmaz dağılmış, ruhuma güneş yeniden doğmuştu.
"Alaz, sen doktora haber versene!" dedim heyecanla.
Alaz, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle "Tamam yenge!" deyip hızlı adımlarla doktorun odasına doğru koştu.
Kızlar yanıma gelip şefkatle etrafımı sardılar. Miray koluma girip,
"Hadi eve gidelim Eleni. Biraz dinlen, güzel bir duş al. Kaç gündür aynı kıyafetlesin, perişan oldun. Bak gözlerini açtı çok şükür, yine geliriz merak etme," dedi.
Başımı onaylar anlamda salladım. "Gidelim..." Sonra dönüp Humay ablaya baktım. "Abla, sen söylersin Yusuf'a gittiğimizi..."
Humay abla gözlerindeki yaşları silip gülümsedi, başını sallayarak "Git kuzum, siz gidin dinlenin," dedi.
Kızlarla beraber hastaneden çıktık. Ahunun arabasına binip hastaneden uzaklaştık. Eve varır varmaz kapıyı açıp içeri girdik. Hiç duraksamadan doğrudan kendi odama geçip banyoya girdim. Sıcak suyu açıp altına geçtim. Su başımdan aşağı damlarken, günlerdir üzerime çöken o barut, kan ve hastane kokusunun, ruhumdaki o ağır yükle birlikte akıp gittiğini hissettim.
Banyodaki işimi bitirip üzerimi değiştikten sonra odadan çıktım. Merdivenlerden aşağı inerken Ahunun sesi yükseldi:
"Yemek hazır!"
Hemen aşağı inip masaya oturduk. Yusuf'un iyi olduğunu bilmenin verdiği o huzurla kaç gün sonra ilk kez iştahla yemeğimi yedim. Yemeğin ardından kimseden bir şey demeden yukarı çıktım. Ama kendi odama değil, doğrudan Yusuf'un odasına gittim.
Yatağına yaklaştım, çarşafı açıp içine uzandım. Yusuf'un kokusunun sinmiş olduğu o yastığı çekip kollarımla sımsıkı sardım. İçimdeki o derin huzur ve bebeğimin varlığıyla gözlerimi kapattım; günler sonra ilk defa derin, deliksiz bir uykuya daldım.
Saçlarımda gezinen sımsıcak parmaklar beni o derin uykumdan yavaşça uzaklaştırıyordu. Ama öyle huzurluydum ki, hiç kalkmak istemiyordum. Yüzüme sıcak, ritmik bir nefes çarpıyordu. Saçlarımı okşayan bu elin kime ait olduğunu mahmurluktan henüz çıkaramıyordum. Yerimde hafifçe kımıldadım, sarıldığım yastığa biraz daha sokulup uykuma kaldığım yerden devam etmeyi denedim.
Ama yüzüme değen o sıcak nefes rahat bırakmıyordu.
Gözlerimi yavaşça araladım. İlk önce her şey bulanıktı; ardından etraf netleşti, çizgiler ayrıştı. Karşımda, üzerinde beyaz tişörtüyle Yusuf duruyordu.
Yüreğim ağzıma geldi, heyecanla yerimden dikleştim.
"Yusuf!" dedim, sesim şaşkınlık ve sonsuz bir sevinçle yankılandı.
Yusuf, içi giden, sırılsıklam sevdalı gözlerle baktı yüzüme.
- "O kadar özledim ki Yusuf demeni... Bir daha söylesene," diye fısıldadı.
Yüzümde yayılan kocaman bir gülümsemeyle, gözlerinin içine bakarak tekrar ettim:
"Yusuf... Yusuf'um."
Uzandı, elini yanağıma koydu. Parmakları tenimde nazikçe gezindi. Avucunun sıcaklığına sığındım, yanağımı eline bastırdım. Gözleri gözlerimden bir an olsun ayrılmıyordu; öyle derin, öyle içten bakıyordu ki içim eriyordu.
"Lübbetülayn..." diye mırıldandı.
Ne dediğini anlayamamıştım.
"Ne dedin?" diye sordum merakla.
Dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi, aynı kelimeyi tekrar döküldü ağzından:
"Lübbetülayn..."
Öyle içten, öyle ruhunun en derin yerinden söylüyordu ki, hayranlıkla kala kaldım. Gözlerim yüzünün her bir noktasında tek tek gezindi.
Kaşlarına, kirpiklerine, o yeşil gözlerine uzun uzun baktım... Yüzünün her çizgisini zihnime, kalbime kazımak istiyordum; bir daha hiç unutmamak, hiç kaybetmemek için.
İkimiz de sessizce birbirimize bakıyorduk. Yusuf'un bakışları dudaklarıma düşüyor, yeniden gözlerime tırmanıyordu. Öyle derin, öyle yoğun bakıyordu ki, yeşil gözleri daha da koyulaşmıştı sanki.
Heyecandan vücudumdaki her bir hücre titriyordu. "Acaba öpecek mi?" düşüncesi aklımdan bir an olsun çıkmıyordu. Allah'ım, heyecandan şuracıkta bayılmasam iyiydi...
Aramızdaki mesafeyi biraz daha kapattı. Uzun parmakları ilk önce saçlarımın arasında gezindi, tutamların uçlarını parmaklarına doladı. Sonra yavaşça burnuna yaklaştırıp derin bir nefes çekti.
Dudaklarının arasından bir şeyler mırıldandı
"Raihat sha'rik jamilat jiddan..."
Ne söylediğini anlamamıştım ama sesindeki o büyüleyici tona hayran kalmıştım. Ardından, aramızdaki mesafe zaten yok gibiyken daha da yakınlaştı. Dudakları dudaklarımın hemen üzerindeyken fısıltıyla bir şey daha söyledi
"Uridu an atadhawwaqa ta'ma shafatayk..."
Yine ne dediğini çıkaramadım. Dayanamayarak nefes nefese, "Ne dedin sen?" diye sordum.
Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kalktı, o çapkın ve kendinden emin gülüşü belirdi yüzünde.
"Vakti gelince öğrenirsin," dedi kısık bir sesle.
"Tamam," deyip hafifçe gülümsedim.
Aramızdaki mesafe artık tamamen sıfırlanmıştı. Sıcak nefesi doğrudan yüzüme vuruyor, gözleri durmadan dudaklarıma kayıyordu. Elini ensemdeki saçlarıma atıp beni aniden ve tutkuyla kendine doğru çekti... Ve dudaklarımız birleşti.
O an zaman durdu, etraftaki bütün sesler kesildi. Kalbim göğüs kafesimi zorlayacak kadar sert çarpmaya başladı, heyecandan gerçekten bayılacak gibiydim. Yusuf'un dudaklarındaki o sıcaklık, günlerdir çektiğimiz bütün acıları, korkuları ve özlemi bir anda silip götürdü.
Yanağımdaki eli yavaşça boynuma kaydı, beni daha da yakınına çekti.
Kollarımı istemsizce onun geniş omuzlarına sardım. Dokunuşu sert ama bir o kadar da incitmekten korkar gibi narin ve korumacıydı.
Dudaklarının tadı, içimdeki bütün yangınlara merhem oluyordu. Nefesimiz birbirine karışırken, karnımdaki minik canın bile bu huzurla sakinleştiğini hissettim.
Bir süre sonra yavaşça ayrıldık anlını alnıma dayadı. İkimiz de nefes nefeseydik. Yeşil gözlerini açıp doğrudan gözlerimin içine baktı,
yüzünde dünyadaki en mutlu adamın tebessümü vardı.
"Şimdi..." dedi fısıltıyla, parmak uçlarıyla yanağımı okşayarak. "Gerçekten evimdeyim Lübbetülayn."
Bölüm etkileşimi
