14. bölüm · Tanımadığım adam

14 bölüm

Miray Miraayyazar

Şey.. bu bölüm biraz nese yaa zatenn okyacaksız sövmeyin tamam mı :)

Balmorhea ~ Remembrance ( piyano)

Tam bir haftadır Yusufsuz’dum. Haber bültenleri bir an bile susmuyor, teröristlerin her yerde olduğu söyleniyordu. Her haber izlediğimde içimdeki o amansız korku daha da büyüyordu. Onu sağ salim görmezsem sanki ölecektim. Artık hislerimin farkındaydım; ben Yusuf’a aşık olmuştum. Kalbim sadece onun ismiyle çarpıyordu.

Onun odasında oturmuş, dışarıda yağan yağmuru izliyordum. Hem dışarıda hem de içimde kapkara bir kasvet vardı. Karnım artık iyice belirginleşmişti. Beraber doktora gidecektik, bebeğimizin cinsiyetini öğrenecektik ama ben onsuz gitmek istemiyordum. Hayatımın her anında yanımda olsun istiyordum.

Gözyaşlarım durmaksızın akıyor, kalbim sanki biri avuçlarının içine alıp sıkıyormuşçasına sızlıyordu. Derin nefesler alıyordum ama geçmiyordu. Yatakta iyice küçüldüm, bacaklarımı karnıma doğru çektim. Oda artık onun gibi kokmuyordu... Üşüyordum, üzerime örttüğüm yorgan bile beni ısıtmaya yetmiyordu.

ALEV TİMİ

Sınırın ötesinde, kayalıkların ve uçurumların arasında zaman kavramı yitip gitmişti. Alev Timi, yedi gündür Barut kokusu artık genizlerini yakmıyor, adeta nefes aldıkları hava haline geliyordu.

Yusuf Yüzbaşı Gözleri kan çanağına dönmüştü. Yedi gündür toplasan beş saat uyumamıştı. Sırtındaki yorgunluk bir dağ gibiydi ama omuzlarındaki sorumluluk ondan daha ağırdı. Elindeki dürbünle karşı tepedeki hareketliliği izlerken zihninin bir köşesinde hep Eleni vardı. Onu o evde, o çaresizlikle bırakıp gelmek, kalbinde mermiden daha derin bir yara açmıştı. "Dayan Eleni," diye fısıldadı içinden, "Az kaldı."

Ömer Barut Mevzinin en önündeydi. Parmakları patlayıcı düzeneklerinin üzerindeydi. "Komutanım," dedi kısık bir sesle, "Sağ kanatta sızma var. İzin verin, orayı havaya uçurayım." Barut, adının hakkını verircesine patlamaya hazırdı. Gözlerinde sadece öfke ve görev aşkı vardı.

Kerem Gölge Karanlığın içinde bir hayalet gibi süzülüp geldi. Yusuf'un yanına çöktü. Üstü başı çamur içindeydi ama nefes alışverişi bile duyulmuyordu. "Komutanım, arka taraftaki mağara girişini tespit ettim. Mühimmat deposu orada. Eğer orayı vurursak nefeslerini keseriz."

Tural Kırgın Ağır makineli tüfeğinin başında, adeta bir kaya gibi sabit duruyordu. Gözünü kırpmıyordu. Onun namlusundan çıkan her mermi, bir fırtınanın habercisiydi. "Gelsinler," diye mırıldandı, "Hepsini bu toprağa gömeceğiz."

Selim Lokman Timin arkasında, her an bir yaralanma ihtimaline karşı tetikte bekliyordu. Çantasındaki tıbbi malzemeler kadar, arkadaşlarına verdiği moral de hayat kurtarıyordu. Ama o da biliyordu ki, bu seferki çatışma öncekilere benzemeyecekti.

Birden, derinliklerden bir havan mermisi ıslık çalarak geçti ve Alev Timi'nin hemen yakınında patladı. Toprak havaya savruldu, kulakları sağır eden bir gürültü her yeri kapladı.
Yusuf, yüzündeki toprakları eliyle silkeleyerek bağırdı:

"ALEV TİMİ! MEVZİ AL! HİÇBİRİ SAĞ ÇIKMAYACAK!"

Aynı anda yedi namlu ateş kusmaya başladı. Gecenin zifiri karanlığı, namlu uçlarından çıkan ateşlerle yırtılıyordu. Yusuf, tüfeğini omzuna yaslayıp tetiğe bastığında, her mermiyle sanki Eleni'ye giden yolu biraz daha temizliyordu. Çatışma o kadar şiddetliydi ki, kayalar bile sarsılıyordu.

Yusuf, telsizdeki cızırtıların arasından merkeze seslendi:

"Kartal, burası Alev 1! Baskın yedik, mühimmat desteği istiyoruz! Geri adım atmıyoruz, tekrarlıyorum: Geri adım atmıyoruz!"

O an Yusuf’un göğüsüne küçük bir metal parça mermi yankısı kalbine çarpt. Ölüm bu kadar yakınken, yaşama tutunmak için tek bir sebebi vardı: Eve dönmek.

Bir anda sessizliğe gömüldü. Mermilerin havada uçuştuğu o kaosun içinde, Yusuf’un kulaklarında sadece kesik bir çınlama sesi vardı. Barut kokusu, yerini geniz yakan o metalik kokuya bıraktı.

Yusuf, göğsünde hissettiği o yakıcı darbeyle bir an sarsıldı. Sanki zaman yavaşladı; gökyüzündeki kara bulutlar, namlu uçlarından çıkan ateşler ve timinin bağırışları silikleşti. Dizleri üzerine çöktüğünde, elini istemsizce göğsüne, o metal parçanın olduğu yere götürdü.

"KOMUTANIM!"

Barut’un feryadı yankılandı. Barut, mermilerin üzerine yağmasına aldırmadan mevzisinden fırlayıp Yusuf’a doğru atıldı. Yusuf’un gözleri bir an karardı, zihninde Eleni’nin o buğulu bakışları belirdi. "Ölemem..." diye düşündü. *"Ona söz verdim."*

"Lokman! Buraya gel! Komutan vuruldu!"

Kırgın Tural, Yusuf’u korumak için makineli tüfeğiyle düşmana mermi yağdırırken, Lokman ateş hattının ortasında sürünerek Yusuf’un yanına ulaştı. Yusuf’un nefesi daralıyor, dudaklarından hafif bir kan sızıyordu.
Lokman titreyen elleriyle Yusuf’un kamuflajını açmaya çalışırken Yusuf mırıldandı:

"Timi... geri çek... Eleni..."

— "Konuşma komutanım! Sakın kapatma gözlerini!" diye bağırdı Lokman.
Göğüsündeki o küçük metal parça, darbe derindi. Yusuf’un bakışları gökyüzüne doğru kaydı; yağmur damlaları yüzüne çarparken, bilinci yavaş yavaş karanlığa teslim oluyordu.

Eleni Atayev

Tam o anda, evin sessizliğinde Eleni bir çığlıkla yatağından fırladı. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu. Avuç içleri ter içinde kalmış, nefesi kesilmişti.

"Yusuf..."

İçinde bir şeyler koptu. Omuzlarındaki o ağır baskı, kalbindeki o amansız sıkışma... Az önce Yusuf’un sesini duymuş gibiydi. Yağmura karışan o acı dolu feryadı iliklerine kadar hissetmişti. Elini karnına götürdü, bebeği ilk kez bu kadar sertdi Sanki o da babasının acısını hissetmişti.

Gözyaşları sicim gibi boşalırken pencereye doğru koştu. Karanlık yola baktı. Kimse yoktu. Sadece yağmur ve bitmek bilmeyen o uğursuz sessizlik...

Attığım çığlık evin sessizliğini bir bıçak gibi kesmişti. Kızlar korkuyla odama doluşmuştular; nefes nefese, gözlerim yuvalarından fırlamış bir haldeydim. Gördüğüm o kabusu hıçkırıklar içinde onlara anlattığımda, Humay abla yanıma oturup ellerimi tuttu.

"Uyumadan önce çok düşünmüşsün, o yüzden böyle kabuslar görüyorsun kuzum. Sakin ol, sadece bir rüyaydı," diyerek beni teselli etmeye çalışsa da kalbim buna inanmıyordu.

Ben hissediyordum... Bir şeyler olmuştu, emindim. O sadece sıradan bir rüya değil, ruhumun binlerce kilometre öteden duyduğu bir yardım çığlığıydı. Adeta bir karabasandı ve o karabasanın soğukluğu hala tenimdeydi. Yusuf'un acısı, benim damarlarımda akıyordu.

ALEV TİMİ

Derinliklerde barut dumanı ve kan kokusu birbirine karışmıştı. Yusuf, göğsüne aldığı darbeyle geriye doğru savrulup sert kayalara çarptığında, zaman Alev Timi için durmuştu.

Yusuf’un yüzü saniyeler içinde kireç gibi bembeyaz kesilmişti. Ağzından sızan kan, kamuflajının yeşiline karışıp kararıyordu.

Lokman Titreyen elleriyle Yusuf’un göğsündeki yaraya baskı yapmaya başladı.

"Bak bana Yusuf! Sakın kapatma gözlerini! Çatışacağız, eve döneceğiz!" diye bağırdı Lokman. Sesi hem bir emir hem de bir yalvarış gibiydi.

Yusuf’un bilinci karanlık bir kuyuya düşer gibi sönükleşiyordu. Gözleri hafifçe aralandığında, tepesinde patlayan mermilerin ışığını değil, Eleni’nin o koyu kahveyi gözlerini görüyordu. "Eleni... " diye mırıldanabildi sadece. Nefesi kesik kesik, hırıltılıydı.

Gölge ve Kırgın, adeta birer ölüm makinesine dönüşmüşlerdi. Komutanlarının vurulması içlerindeki son acıma duygusunu da yok etmişti.

"Öleceksiniz! Hepiniz mezara gireceksiniz!" diye kükredi Tural, makineli tüfeğinin namlusu ısınmaktan kor haline gelmişken.
Gölge, telsizde çılgına dönmüştü:

"Alev 1’den Kartal’a! Yusuf Yüzbaşı Komutan ağır yaralı, nabzı düşüyor! Acil helikopter lazım! Eğer beş dakika içinde buraya bir kuş indirmezseniz hepimiz burada öleceğiz!"

Yusuf, Lokman’ın yarasına yaptığı sert baskıyla bir anlık korkunç bir acıyla sarsıldı ve gözlerini son bir gayretle açtı. Barut’un elini sıktı, parmakları kandan dolayı kayıyordu.

"Timi... buradan... çıkar..." dedi Yusuf, sesi artık bir fısıltıdan farksızdı.
Gözleri yavaşça gökyüzüne, yağan yağmurun karanlığına kaydı. O an son gördüğü şey, Eleni’nin ona gülümsediği o uzak hayaldi. Ve Yusuf’un eli, Barut’un avucunun içinden yavaşça zemine düştü.

"KOMUTANIIIM! SAKIN BIRAKMA BİZİ!"
Barut’un feryadı, dağların uğultusunu bastırdı ama Yusuf artık cevap vermiyordu...

Dağların derinliklerinde ölümcül bir sessizlik ile cehennemvari bir gürültü birbirine karışmıştı. Yusuf, bir dağ gibi devrildiği o kayanın dibinde, kanlar içinde yatıyordu. Alev Timi için sanki dünya durmuştu.

Yusuf'un elinin boşluğa düşmesiyle Ömer’in içindeki bir tel koptu. O, sadece komutanını değil, ağabeyini, nefesini kaybetmiş gibiydi. Gözlerindeki yaşlar, yüzündeki barut izlerine karışarak aktı. Aniden, o çökmüş halinden bir canavar gibi doğruldu. Kendi emniyetini tamamen hiçe saydı.

"LOKMAN! ONU YAŞATACAKSIN! ÖLSEN DE YAŞATACAKSIN!" diye kükredi.

Tüfeğini omzuna öyle bir yerleştirdi ki, her atışı bir hedefi yere seriyordu. Şarjör değiştirirken elleri bile titremiyordu; o an Ömer, yaşayan bir mermiden farksızdı.

Lokman, Yusuf’un düşen elini tekrar yakaladı. Nabız zayıftı, adeta bir kuşun kanat çırpışı kadar cılızdı. Çantasından çıkardığı pıhtılaştırıcı tozları ve sargı bezlerini Yusuf’un göğsündeki o derin yaraya bastırırken, mermiler bir karış tepesinden geçiyordu.

"Gitme be abi..!" diye sayıklıyordu.
Lokman, tıp eğitimini ve saha tecrübesini bir kenara bırakmış, sadece imanıyla ve inancıyla Yusuf’u hayata bağlamaya çalışıyordu. Kanın durmadığını gördükçe içindeki panik büyüse de, elleri bir cerrah titizliğiyle çalışmaya devam ediyordu.

Tural, timin en ağır silahı olan makineli tüfeğinin arkasında devleşmişti. Yusuf’un vurulduğunu gördüğünden beri tek bir kelime bile etmemişti. Sadece dişlerini sıkıyordu, öyle ki çenesi her an kırılabilir gibi duruyordu.

"GEBERİN! GEBERİİİİN!"

Tüfeğin namlusu artık kor ateşi gibi parlıyordu. Her mermi çıkışında tüfek sarsılıyor, Tural ise bu sarsıntıyı kalbindeki öfkeyle bastırıyordu. Düşmanın Yusuf’a yaklaşmasına izin vermemek için adeta bir etten duvar örmüştü.

Gölge Karanlığın içinde bir hayalet gibi süzüldü. Mevzi değiştire değiştire düşmanın yan kanadına sızdı. Yusuf’un vurulması, Kerem’in soğukkanlılığını bir bıçak gibi bilemişti. Keskin nişancı tüfeğinin dürbününden baktığı her terörist, onun için sadece Yusuf’un intikamıydı.

"Kartal, Alev 1 konuşuyor! Nabız kritik, tahliye gelmezse komutanı kaybediyoruz! Koordinatları veriyorum, o sığınağın başına gökyüzünü yıkın!"
Telsizdeki sesi titriyordu ama emirleri netti.

Tam o sırada, helikopterin, "Kara Şahin"in kurtarıcı pırpır sesi duyuldu. Ancak düşman, helikopterin inmesini engellemek için uçaksavarlarla ateşe başladı.

Yusuf, bilincinin en karanlık noktasında, bir ışık görüyordu. Eleni’nin beyazlar içindeki hayali ona elini uzatıyordu. Yusuf o eli tutmak istiyordu ama bir ses, Eleni'nin o hıçkırıklı sesi kulağında yankılandı: "Gel artık... Yalvarıram gel..."

Yusuf’un kapalı göz kapaklarının altında gözleri titredi. Kalbi, ölümü reddedermişçesine son bir kez güçlüce çarptı. Lokman o an bağırdı:

"NABIZ GELİYOR! DAYAN YUSUF ABİ, DAYAN!"

Gökyüzü, helikopterden atılan işaret fişekleriyle kızıla boyandı. Alev Timi, kan gölünün ortasında, komutanlarını o cehennemden çekip çıkarmak için son mermilerine kadar dövüşmeye yemin etmişti.

Barut, Yusuf’u kucağına alıp helikoptere doğru koşmaya başladığında, arkasından gelen patlama sesleri vadideki son feryatları bastırıyordu. Yusuf’un bilinci tamamen kapanmadan önce hissettiği son şey, üzerine düşen soğuk yağmur damlaları ve Eleni’nin hayaliyle karışan helikopter motorunun sesiydi.

Helikopterin içindeki gürültü, dışarıdaki savaşı bastıran sağır edici bir uğultuya dönüşmüştü. Yusuf, sedyenin üzerinde yarı baygın yatarken, Lokman üzerine eğilmiş, kan kaybeden yaraya tüm gücüyle baskı yapıyordu. Helikopter her sarsıldığında Yusuf’un ağzından boğuk bir inilti kaçıyor, bilinci karanlık ile aydınlık arasında gidip geliyordu.

Barut Yusuf’un kanlı elini iki elinin arasına almış, sanki bırakırsa ruhu uçup gidecekmiş gibi sıkıyordu. Gözlerindeki o sönmeyen öfke yerini derin bir çaresizliğe bırakmıştı.

"Bak bana Yusuf abi! Sakın gitme... Eleni bekliyor Bu kadar yolu o kızı bırakmak için mi geldin? Kalk hadi!" diye bağırıyordu. Sesi pervanelerin sesine karışsa da Yusuf'un zihninde yankılanıyordu.

Lokman "Tansiyon düşüyor! Kan lazım, acil!" diye bağırdı helikopterdeki teknisyene. Lokman’ın yüzü Yusuf’un kanıyla boyanmıştı ama o bunun farkında bile değildi. "Dayan aslanım, dayan... Az kaldı, hastaneye giriyoruz." Serumun hortumundaki o ince kırmızı hat, Yusuf’un hayata tutunan son bağı gibiydi.

Gölge ve Kırgın Helikopterin kapısında, namluları hala dışarıya dönük, tetikte bekliyorlardı. Şehir ışıkları aşağıda belirmeye başladığında Tural yumruğunu helikopterin zeminine vurdu.

"Ölmeyecek... O bizi hiç bırakmadı, şimdi de bırakmaz," dedi dişlerinin arasından.

ELENİ ATAYEVA

Evde ise Eleni, kızların tüm tesellilerine rağmen durulmamıştı. Humay abla ona sıcak bir çay içirmeye çalışsa da Eleni’nin gözleri sadece pencereden görünen o karanlık dağlardaydı.

Aniden, göğsünde tarifsiz bir yanma hissetti. Eleni acıyla iki büklüm oldu. Ama bu acı farklıydı; korku dolu bir boşluk hissiydi.

"Yusuf..." diye fısıldadı.

O an, evin dışındaki sessizliği yırtan bir ses duyuldu. Uzaktan gelen bir helikopterin sesi... Şehirdeki o uğultu, Eleni’nin ruhunu titretti. Kalbi sanki o helikopterin pervaneleriyle aynı hızda çarpmaya başladı.

"O geldi... Humay abla, Yusuf geldi!" diye bağırdı Eleni, sendeleyerek kapıya doğru koşarken.

"Kızım dur, nereye? Sadece bir helikopter geçiyor," dedi Humay abla onu tutmaya çalışarak.

Eleni kapıyı açıp yağmurun altına çıktı. Gözlerini kararan gökyüzüne dikti.

Helikopter hastanenin pistine teker koyar koymaz sağlık ekipleri sedyeyle yanaştı. Alev Timi, kan ve barut kokusu içinde helikopterden fırladı. Yusuf, üzerinde oksijen maskesiyle, bembeyaz bir örtünün altında hızla ameliyathaneye doğru götürülüyordu.

Barut sedyenin peşinden koşarken bir an durduruldu.

"Buradan sonrası yasak, beyefendi! Lütfen dışarıda bekleyin!"

Ömer, kanlı elleriyle duvara yaslanıp yere çöktü. Alev Timi’nin o yıkılmaz neferleri, şimdi bir ameliyathane kapısının önünde darmadağın olmuşlardı. Tural bir köşede sessizce ağlıyor, Kerem ise koridorda bir ileri bir geri yürüyordu.

Ameliyathanenin kapısı kapandı ve üzerindeki kırmızı ışık yandı.
O an Yusuf’un zihninde her şey sustu. Ne mermi sesleri, ne helikopter gürültüsü... Sadece Eleni’nin o yumuşak sesi kaldı:

"Seni gözlüyorum, Yusuf... Gel."

Yusuf’un kalbi monitörde düz bir çizgiye doğru yaklaşırken, cerrahın sesi yankılandı:

"Şok cihazını getirin! Hastayı Kaybediyoruz!"

Bölüm sonu

Bölüm nasıldı fikirlerinizi alayım