3. bölüm · Tanımadığım adam
3 bölüm
Üzerimdeki kıyafetlere baktım, sanki ne yapacağımı bilemez bir haldeydim.
"Ne... ne giyeyim?.."
Bir an duraksadı ve arkasını bana döndü. Sorumun ne anlama geldiğini anlamıştı. Başını hafifçe sallayıp sakin bir sesle:
"Gardıropta benim kıyafetlerim var. Onlardan birini giy," dedi ve odadan çıkıp kapıyı yavaşça örttü.
Olduğum yerde donup kaldım... Bir süre kıpırdamadım. Sonra sırtımı kapıya yaslayıp derin bir nefes aldım. Yatağın üzerini biraz düzeltip kendimi toparlamaya çalıştım. Banyoya geçip yüzümü yıkadım ve pamuklu havluyla yavaşça sildim.
Banyodan çıkınca gardırobun aynasına baktım. Bir an durup kendimi süzdüm... Karışık, yorgun ama yine de güçlü bir kadın gibi.
Sonra bakışlarım yavaşça karnıma indi. Ellerim kendiliğinden hareket edip karnımı okşadı... Sanki orada gizlenmiş o küçük hayatla konuşuyordum.
Başımı kaldırıp aynaya yeniden baktığımda, hiç beklemediğim bir şey oldu; dudaklarımın kenarında hafif bir gülümseme belirdi. Korkunun tam ortasında bile, içimde garip bir ümit yeşermişti.
Gardırobun kapağını açtım. İçinde titizlikle dizilmiş gömlekler, pantolonlar, pijamalar ve çoraplar vardı. Gömleklere baka baka elimi birine uzattım; en sade, en rahat görüneni seçtim. Sonra ona uygun bir pantolon aldım.
Üzerimdeki eski kıyafetleri çıkarıp yatağın üzerine koydum. Önce gömleği giyip düğmelerini ağır ağır ilikledim... Sonra pantolonu da giydim. Saçlarımı açıp parmaklarımla düzelttim, biraz çekidüzen verdim. Aynada kendime baktığımda... garipti ama biraz daha iyi görünüyordum. Belki de sadece kendimi toparlamaya çalışıyordum.
Kapıya doğru yürüyüp açtım. Odadan çıkarken gözüm bir an etrafa takıldı. Merdivenlere doğru adımladım, ihtiyatla aşağı indim.
Salona girer girmez burnuma sıcak, tanıdık bir koku doldu. Derin bir nefes aldım... Ev sanki kahve, ahşap ve temiz hava gibi kokuyordu. Gece çok yorgun olduğumdan hiçbir şeyi fark etmemiştim, şimdi ise her şey gözüme daha net görünüyordu.
Salon genişti. Açık krem rengi bir kanepe, duvarın yanında iri ahşap bir kitaplık, köşede yanan küçük bir lamba... Salona yumuşak, sıcak bir ışık yayıyordu. Pencerenin önünde sade bir masa, üzerinde özenle bırakılmış gibi duran şık bir fincan, yanında açık bir kitap.
Evin dekoru bir erkeğe aitti; sade ama zevkli. Her şey yerli yerinde, hiçbir şey fazla değil. Sakin ama tertemiz.
Etrafı seyrederek daha bir adım atmıştım ki...
Arkadan sakin bir ses duydum:
"Hazır mısın?"
Sesini tanıdım.
Yavaşça arkamı döndüm. Onu gördüm. Merdivenin sonunda duruyordu. Elleri cebinde, saçları biraz dağılmış, yüzünde geceden kalan yorgunluğun izi... Ama bakışları bana değer değmez yumuşadı.
Birkaç saniye hiçbir şey demedi, sadece beni süzdü. Sanki beni tartıyordu; iyi miyim, kötü müyüm, ayakta durabiliyor muyum... Her şeyi gözleriyle okumaya çalışıyordu.
Sonra yavaş adımlarla bana doğru geldi.
"İyi misin?" dedi,
sesi eskisinden daha sakindi.
Başımı salladım..
Bir an üzerimdeki kıyafetlere, gömleğe, saçlarıma baktı... Dikkatle incelemiş olacak ki dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.
"Sana yakışmış," dedi..
Bir an şaşırdım, ne diyeceğimi bilemedim. Kendi kendime,
"İltifat mı ediyor? Yok, öyle demez..." diye düşündüm..
O ise çoktan, cevap beklemeden devam etti:
"Gel, gidelim."
Ben ona doğru adım atınca o öne geçip eliyle işaret etti:
"Dikkatli ol. Acele etme..."
Sesini duydukça içimde garip bir huzur oluşuyordu. Sanki artık ne olacaksa olsun... Yalnız olmayacaktım.
Adımlarımı yavaşlattım, o ise bir adım arkamda duruyordu; sanki düşecek olsam tutacakmış gibi.
Kapıya yaklaştığımızda paltosunu alıp bana uzattı:
"Hava soğuk."
Çekinerek aldım. Omuzlarıma attığımda kokusu burnuma dolup kalbimi bir anda yumuşattı. Neydi bu? Huzur mu? Yoksa ilk defa güvendiğim birinin varlığı mı?
Kapıyı açıp geçmem için yol verdi.
"Araba burada. Yavaş yavaş..."
Dışarı çıkınca soğuk havayı yüzümde hissettim. O ise kapıyı kapatıp yanıma yetişti.
Birlikte arabaya doğru yürüyorduk. Sessizlik vardı... Ama bu seferki sessizlik korkudan değil, garip bir yakınlıktan geliyordu.
Arabanın kapısını ihtiyatla açıp oturdum. Kemeri bağlamaya çalışırken ellerim biraz titrediği için beceremedim. Bunu görüp hiçbir şey demeden eğildi. Parmakları benimkine dokunmadan, çok dikkatli bir şekilde kemeri çekip bağladı. Sanki dokunsa kırılacakmışım gibi davranıyordu.
Başımı salladım.
Araba hareket etti. Sessizlik vardı ama bu sefer rahatsız edici değildi. Radyoda hafif bir melodi çalıyordu, pencereden içeri soğuk ve temiz bir hava doluyordu.
Başımı cama yaslayıp yolun kenarını izlemeye başladım.
Ağaçlar art arda dizilmişti... Sert rüzgarda dalları titriyordu. Yol uzun ama garip bir şekilde huzurlu görünüyordu.
Sabah havasının o taze kokusu içime doldu. Gece yaşadıklarımın aksine her şey daha net, daha sakindi.
Biraz ileride güneş yeni doğuyordu, sanki toprağın üzerinde ince, kızıl bir duman vardı.
Bazen gözlerimi kapatıyordum, sonra yine açıp etrafı izliyordum... Bu sakin yol bana iyi gelmişti. Uzun yıllar sonra ilk defa kaçmıyordum. Ne telaşla ne de korkuyla...
Sadece gidiyordum.
Yusuf'un birkaç kez yan gözle beni süzdüğünü hissettim ama hiçbir şey demedi. Sanki ne düşündüğümü anlamaya çalışıyordu.
Ağaçların arasından süzülen gün ışığına bakarak alçak sesle fısıldadım:
"Burada her şey... daha sakin görünüyor."
Bir an gülümsedi, sesini alçalttı:
"Evet, öyledir..."
Kalbimde sıcak bir esinti hissettim.
Yol uzadıkça etrafı daha dikkatli inceliyordum. Bazen kahverengi toprak, bazen koyu yeşil orman şeridi... Bazen de küçük evler görünüyordu. Cama vurup dağılan soğuk hava içimdeki karmaşayı hafifletiyordu.
Araba yolun sağındaki büyük bir viraja yaklaştığında güneş tam anlamıyla belirdi. Pencereden içeri düşen gün ışığı kollarımın üzerinde titriyordu, sanki hayat yeniden başlıyordu...
Derin bir nefes alıp yavaşça bıraktım.
"Gerçekten... beni koruyacak mısın?" dedim zorlukla.
O ise gözünü yoldan ayırmadan cevap verdi:
"Sözümden dönmem."
Ve bu sefer... Ona inanmak istedim.
Araba büyük, beyaz bir binanın önünde durduğunda kalbim sanki göğsümde bir an durup yeniden çarpmaya başladı. Hastanenin girişinde insanlar vardı; kimi telaşlı, kimi bekliyor... Ben ise nefes almayı bile unutmuştum.
Yusuf arabayı stop etti ama hemen inmedi. Dikiz aynasından bana baktı. Birkaç saniye... Sadece baktı. Sanki ne diyeceğini tartıyordu.
"Korkma."
Sesi sakin ama kararlıydı.
Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım ama korku hâlâ içimdeydi. Kapıyı açmaya çalışırken ellerim yine titredi. Fark etmişti. Hemen arabadan inip benim tarafıma geldi ve kapıyı kendisi açtı.
Kendi başıma inmek için elimi uzattım ama o elimi avuçlarının içine aldı. Sıcaktı... Çok sıcak. Sanki donmuş bir bedene ilk kez güneş vurmuş gibi.
"Yavaş... Adımlarına dikkat et."
Arabadan iner inmez soğuk hava yanaklarımı sızlattı. Etrafa baktım; beyaz önlüklü sağlık personelleri, gelen gidenler, uzaktan gelen sesler... Bütün bunlar beni daha da gerginleştiriyordu.
Yusuf elimi bırakmadı. Ona baktım, sesindeki o ciddi tonun altında gizlenen kaygıyı hissettim.
"Yanındayım."
Hastanenin kapısından içeri girdiğimizde ayaklarım sanki bana ait değilmiş gibiydi. İçeride keskin bir dezenfektan kokusu vardı. Her şeyi daha gerçek, daha sarsıcı gösteriyordu.
Aniden başım hafifçe döndü. Duvara tutunup durmaya çalıştım. O an Yusuf elimden tutup beni kendine doğru çekti.
"Eleni, iyi misin?"
"Evet... sadece... hava biraz ağır geldi."
Doğru söylüyordum. Bütün geçmişim, bütün korkularım bir anda gözümün önüne gelmişti. Buraya girmek sanki yıllardır kaçtığım şeyle yüzleşmek gibiydi.
Yusuf orada duran bir hemşireye el işareti yaptı.
"Kadın doğum doktorunun odası ne tarafta?"
"Benimle gelin..."
Hemşire bizi yönlendirdi ve üzerinde.
"Kadın Hastalıkları ve Doğum"
yazan kapıyı gösterdi.
Kapıyı çalıp içeri girdi ve konuştu:
"Doktor hanım, hasta geldi. Gelsin mi?"
"Gelsin... Oturup beklesin, birazdan geliyorum."
Bizi içeri davet etti. Yavaş adımlarla ilerliyordum, Yusuf ise her adımda yanımdaydı; sanki her an düşecekmişim gibi tetikteydi.
Odaya girdiğimizde hemşire bana bir sandalye gösterdi. Oturdum. Nefesim biraz düzene girdi. Yusuf ise ayakta kalıp az sonra gelecek olan doktoru bekledi..
Gözleri sürekli üzerimdeydi. Sanki elimi uzatsam daha sıkı tutacak gibi duruyordu.
Birkaç dakika sonra doktor içeri girdi. Beyaz önlüklü, sakin bakışlı bir kadındı.
"Adınız nedir hanımefendi?"
Başımı salladım.
"Eleni."
"Merak etmeyin, her şeye bakacağız."
Sonra Yusuf'a baktı:
"Siz?"
"Yakınıyım."
Cümleyi kısa ama net bir tavırla kurdu.
Doktor başını sallayıp bana yaklaştı:
"Önce ultrason yapacağız. Sonra kan vereceksiniz. Endişelenmeyin."
Dudaklarımı yaladım:
"Tamam."
Doktor ince bir tebessümle:
"Her şeye bakmadan bir şey diyemem ama durumunuz gayet tipik görünüyor. Korkmayın."
Korkmayın...
Bu kelime içime yayıldı ama yine de nabzım yavaşlamadı.
Hemşire beni diğer odaya götürürken Yusuf arkamdan gelmek istedi ama hemşire ona bakıp:
"Buradan sonrası sadece anne için," dedi.
Yusuf bir an olsun gözlerini üzerimden çekmedi. Ben de dönüp ona baktım. Çok net bir şekilde endişeliydi.
"Git... bir şey olmayacak," diye fısıldadım.
Yavaşça, sanki inanmak istemiyormuş gibi başını salladı.
"Buradayım. Çıktığın an beni göreceksin."
Kapı kapanırken son kez bakışları gözlerime değip kayboldu...
Ve ilk defa... birinin dışarıda beni beklediğini bilmek bu kadar iyi hissettiriyordu.
Hemşirenin gösterdiği yatağa uzandım. Doktor da gelip koltuğuna oturdu. Elindeki jeli alıp bana baktı. "Üzerinizi açın," dedi. Pantolonumun düğmesini açıp biraz aşağı indirdim, gömleğimi de biraz yukarı çektim. Jeli karnıma döktüğünde ister istemez bir ürperme geldi. Sonra jeli yerine koyup cihazı aldı. Karnıma hafifçe bastırıp gezdirmeye başladı; ekran üzerinden dikkatle içeriye bakıyordu.
"En son ne zaman adet oldunuz?"
Biraz düşündüm, iki ay kadar olmuştu.
"İki ay olmuştur..." dedim.
Doktor başını hafifçe salladı. Hemşireye dönüp alçak sesle seslendi:
"Bugün ayın kaçı Günay?"
Hemşire bakıp cevap verdi:
"6 Aralık, doktor hanım."
Hemşire "6 Aralık..." dedikten sonra odada bir anlık sessizlik oldu. Doktor cihazı karnımın üzerinde yavaşça gezdirdikçe, ekrandan gelen o hışırtılı ses göğsüme doluyordu. Gözlerim ekrana dikilmişti ama ne gördüğümü anlamıyordum.
Doktor dikkatle baktı, sonra sanki bir şey bulmuş gibi ekranda bir noktayı işaret etti.
"Burada..." dedi sakin bir sesle. "Kese görünüyor."
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Doktor cihazı biraz yana çekip tekrar baktı, sesi biraz daha yumuşak çıktı:
"Kalp atışı da var. Normal ilerliyor."
Gözlerim doldu... Ama bu sefer korkudan değil. Sanki içimde yanan o karanlık bir anlık çekilmiş, yerini titrek ve küçük bir ümit almıştı.
Yavaşça sordum:
"Kaç haftalık?"
Doktor:"Yaklaşık 6 haftalık. Her şey normal."
Başımı salladım ama sanki duyduğum sözler beynime geç ulaşıyordu. "Normal"... Bu kelime benim için o kadar büyüktü ki.
Hemşire gülümsedi:
"Endişelenme, her şey yolunda. İlk trimesterde böyle durumlar çok olur."
Doktor jeli temizleyip:
"Giyinin. Birazdan sonuçlara bakarız,"
diyerek ayağa kalktı.
Oturup nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Ellerim hâlâ titriyordu. Ayağa kalkınca başım biraz döndü ama kendimi toparladım.
Hemşire kapıyı açıp beni dışarı çıkardı. Odadan çıktığımda ilk gördüğüm kişi Yusuf oldu.
Duvarın yanında duruyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu ama gözleri bir an bile kapıdan ayrılmamıştı. Beni görünce dikleşti, kaşlarının arasındaki endişe anında dağıldı.
Yanıma bir adım attı:
"Eleni... İyi misin?"
Başımı "evet" anlamında salladım. Ama gözlerimin ne kadar dolu olduğunu muhtemelen görmüştü. Çünkü sesi biraz daha yumuşak çıktı:
"Doktor ne dedi?"
Dudaklarım titredi, güç bela fısıldadım:
"Normal... Her şey normalmiş."
Yusuf'un yüzünde, sanki benden gizlemeye çalıştığı bir rahatlama yayıldı. Başını hafifçe salladı.
"Korkuttun beni..." diye çok alçak bir sesle mırıldandı.
Gözlerimi yere indirdim, çünkü sesi beni daha çok duygulandırıyordu. Bir şey diyemedim.
O ise başka bir şey söylemeden ellerini cebine koydu, biraz eğilip yüzüme baktı.
Doktorun odasından çıktıktan sonra hemşire bize doğru yaklaşıp sakince dedi ki:
"Şimdi kan tahliline de bakılmalı. Ardından doktor sonuçları beraber açıklayacak."
Başımı salladım. Yusuf, sanki çoktan beklediği bir adımı atıyormuş gibi yanımda yürüdü. Koridor boyunca ilerlerken hâlâ kalbim yatışmamıştı ama onun yanımda olması her seferinde nefes almamı biraz daha kolaylaştırıyordu.
Kan tahlili için ayrılmış odaya girdik. Hemşire bana oturmamı işaret etti.
"Kolunuzu açın," dedi yumuşak bir sesle.
Ben kolumu uzattığımda Yusuf sandalyenin yanına gelip durdu. Göz ucuyla ona baktım. Yüzündeki ciddi ifade bir an bile değişmiyordu ama bakışları sürekli üzerimdeydi.
İğne girdiğinde dudaklarımı ısırdım. İnce bir acıydı ama yine de vücudum tepki vermişti.
Hemşire birden:
"Bitti..." dedi.
Pamuk koyup kolumu bantladı. Ayağa kalktım.
"Şimdi doktorun yanına gidebilirsiniz. Ultrason fotoğrafı da hazır."
Birlikte doktorun odasına döndük. Kapıyı yavaşça çalıp içeri girdik.
Doktor çoktan masasının başına geçmiş, ultrason görüntüsünün çıktısını hazırlamıştı. Beni görünce gülümsedi:
"Geçin, oturun."
Ben oturdum, Yusuf ise yanımdaki boş sandalyeye yerleşti. Doktor kağıdı bana uzattı.
"Bu sizin ultrason sonucunuz. Bakın..."
Gözlerim kağıdın üzerine düştü; karanlık bir fonda küçük, yuvarlak bir nokta... Hayatın en küçük ama en muazzam başlangıcı. Kalbim yine titredi, gözlerim doldu.
Doktor devam etti:
"Her şey yolunda. Bebeğin yeri normal, kalp atışı duyuluyor. 6 haftalık. Kan tahlilleri de yarın çıkar."
Yusuf derin bir nefes aldı. Hissettim. Sanki o da benimle birlikte rahatlamıştı.
Doktor bilgisayarında bir şeyler yazıp devam etti:
"Şimdi size gereken vitaminleri ve folik asidi yazıyorum. Hamileliğin ilk aylarında çok önemlidir. Bunları her gün kullanacaksınız."
Reçeteye birkaç ilacın adını yazıp bana uzattı.
"Düzenli beslenin, bol su için, dinlenin. Stresten uzak durun. Herhangi bir ağrı, kanama veya rahatsızlık olursa hemen geliyorsunuz."
Başımı sallayarak onayladım.
"Tamam, doktor hanım..."
Doktor biraz daha yumuşak bir sesle ekledi:
"Korkmayın, gayet sağlıklı ve stabil bir hamilelik başlangıcı."
Bu sözleri duyunca sanki içimdeki son düğüm de çözüldü. Düşünmeden fısıldadım:
"Çok sağ olun..."
Doktor gülümsedi:
"Gidebilirsiniz. İki hafta sonra kontrol."
Odadan çıkarken Yusuf sessizce yanımda yürüyordu. Hiçbir şey demiyordu ama sessizliği bile huzur veriyordu.
Koridora çıktığımızda derin bir nefes aldım. Sanki bu hastanenin kokusu bile artık eskisi gibi boğucu gelmiyordu.
Yusuf alçak sesle sordu:
"Nasılsın?"
Başımı ona doğru çevirip hafifçe gülümsedim.
"İyiyim..."
O da hafifçe gülümsedi. Sanki uzun süredir içinde tuttuğu bir yük şimdi hafiflemişti.
Ve işte o an anladım:
Bu yoldan tek başıma geçmeyecektim.
Arabanın kapısı kapanır kapanmaz içeride hafif bir müzik çaldı. Yusuf direksiyonun başına geçti ama arabayı hemen çalıştırmadı. Bir an yüzüme baktı; öyle dikkatli, öyle sanki içimi okumaya çalışır gibi...
"Yoruldun mu?" diye sordu.
"Biraz..." dedim.
Onaylarcasına başını salladı, sonra motoru çalıştırıp arabayı yola çıkardı. Koridorun soğukluğundan sonra arabanın sıcak havası vücuduma değip bir rahatlama getirdi. Camlardan şehrin sokakları görünüyordu; karanlık, ışıklı, sakin.
Birkaç dakikalık sessizliğin ardından Yusuf, gözlerini yoldan ayırmadan konuştu:
"Bir yere gidelim. Gerekiyor."
"Nereye?" diye sordum, yorgun bir sesle.
Omuzlarını silkti.
"Lazım... Biraz hazırlanman gerek. Her şeye hazır olmalısın."
Ne demek istediğini tam anlamasam da başımla onayladım. Araba çok geçmeden büyük, parlak vitrinleri olan bir mağazanın önünde durdu. Yusuf arabayı stop edip bana baktı.
"İnelim."
"Neden geldik?" dedim şaşkınlıkla.
Kapıyı açıp sakin bir sesle cevap verdi:
"Canın ne istiyorsa seç, al. Her şeyini. Lazım olacak."
Bu sözlerle içimde garip bir sıcaklık yayıldı. Hiç kimse bana böyle bir ilgi göstermemişti. Onunla birlikte mağazaya girdim; içerisi aydınlık, sakin ve temiz kokuluydu. Tezgahtar kızlar gülümseyip "Hoş geldiniz" dediler ama Yusuf kimseye aldırış etmeden bana döndü:
"Her şeyden al. Sen seç, ben değil. Nasıl rahat edeceksen."
Utanarak:
"Gerek yok, Yusuf..." dedim.
"Gerekli," diyerek sözümü kesti; sesi yumuşak ama kararlıydı.
"Her şeyi yenile. Korkma, seçiminde özgür ol."
Onun bu tavrı bana güven verdi. Nefes alıp raflara yaklaştım.
Önce pantolonlara baktım; geniş, rahat, yumuşak kumaşlı olanları seçtim. Sonra gömleklere geçtim. Birkaç renk, daha huzurlu tonlarda olanları seçtim.
Yusuf bir köşede durup hiçbir şey söylemeden beni izliyordu; ne zorluyor ne acele ettiriyor ne de karışıyordu. Sadece oradaydı.
Ardından ayakkabı bölümüne geçtim. Yumuşak tabanlı, rahat bir spor ayakkabı seçtim. İç çamaşırları, çoraplar, ev kıyafetleri... Hepsinden birkaç tane aldım. Çünkü Yusuf "Al" demişse, onun dediği gibi yapmalıydım.
Her bir şey seçtiğimde, o sessizce başıyla onaylıyordu.
En sonunda sepeti doldurup Yusuf'un yanına gittim.
"Bitti..." dedim alçak sesle.
Bir an gülümsedi. O nadir görülen, hafif gülüşlerinden biriydi bu.
"Tamam. Kasaya geçelim."
Kasada görevli fiyatları söylüyordu ama Yusuf hiç oralı olmuyordu; sanki onun için fiyat değil, benim rahatlığım önemliydi.
Paketler arabanın arka koltuğunda yerini aldığında kapımı kapattı ve sordu:
"Aç mısın?"
Başımı salladım.
"Evet... Biraz."
"Güzel. Yemek yemeye gidiyoruz."
Araba yeniden yola koyuldu. Ben ise aylar sonra ilk kez kendimi biraz olsun güvende hissediyordum. Arka koltuktaki paketler hışırtıyla sarsılıyordu ama arabanın içinde tuhaf bir huzur vardı. Yusuf direksiyonu gevşek tutuyordu ama bakışları her zamanki gibi dikkatliydi; her dönüşte, her frende yanında oturanın ben olduğumu unutmadan hareket ediyordu.
Pencereden gecenin ışıklarını izliyordum. Mağazadan çıktıktan sonra içimde garip bir hafiflik vardı. Nefesim biraz düzelmişti. Hem yorgunluğun hem yaşadıklarımın hem de minik bir sevincin karışımı olan o his...
Yusuf alçak sesle sordu:
"Soğuk mu?"
"Hayır... iyiyim," dedim.
Ancak o yine de klimayı biraz artırdı, sanki benden daha iyi biliyormuş gibi.
Bir süre sonra arabayı şehrin kenarındaki sessiz, nezih bir yere sürdü. Küçük, aydınlık ve sakin bir restorandı; ne gürültü ne de kalabalık vardı. Bilerek beni buraya, sakinliğe getirmişti.
Arabayı park edip bana döndü:
"Geldik. Yemek yemelisin; hem kendin için hem de içindeki için."
Bu cümle... "İçindeki için de..." Yine kalbime dokundu. Sanki o an nefesim bir anlığına durdu, sonra tekrar düzene girdi.
Restorana girdik. İçeride yumuşak bir müzik çalıyordu, masa örtüleri bembeyazdı, ışıklar sıcak tonlardaydı. Yusuf benim için sandalyeyi çekti; sanki bu en doğal hareketiymiş gibi.
"Ne istersin?" diye sordu menüyü uzatarak.
Menüyü açıp biraz baktım ama o kadar yorgundum ki seçim yapmak bile zor geliyordu.
"Bilmem..." dedim.
Menüyü yavaşça elimden aldı.
"Ben seçeyim mi?"
"Olur..."
Garsonu çağırıp sakin ama otoriter bir tonla siparişi verdi. Korkutucu olmayan ama ciddiyeti hissedilen bir ses:
"Tavuk çorbası, salata... Yanında da balık."
Garson onaylayıp uzaklaştı.
Ona bakıyordum... Nasıl bu kadar rahat, nasıl bu kadar temkinli olabiliyordu? Sanki tüm bu gecenin ağırlığını omuzlarımdan alıyordu.
Biraz sonra sordu:
"Ne hissediyorsun?"
Düşündüm... Önce kelime bulamadım. Sonra yavaşça dile getirdim:
"Korkuyorum... Ama bir yandan da sanki... hafiflemiş gibiyim."
Yeşil gözlerini bana dikti. Bayağıdır ilk kez bu kadar derinden baktığını hissettim.
"Korkma," dedi sakin ve inanç dolu bir sesle. "Ben varım."
Bu iki kelime, içimde yıllardır kapalı kalan bir yere dokundu. Korku, yorgunluk, heyecan... Hepsi bir anlığına durdu.
Birden garson çorbayı getirdi. Yusuf masayı çekip bana yaklaştırdı.
"İç, sıcak iyi gelecektir."
Kaseyi aldığımda ellerimin hâlâ hafifçe titrediğini gördüm. Ama çorbayı içtikçe vücudum yavaş yavaş ısınmaya başladı.
Yusuf ise bana bakıp tek bir cümle kurdu:
"Yarın daha iyi olacak."
Ve ben ilk kez inanmak istedim.
