12. bölüm · Tanımadığım adam

12 bölüm

Miray Miraayyazar

Konuklar yavaş yavaş dağılıyor, herkes kendi evine, kendi hayatına dönüyordu. Miray yanıma gelip gelinliğimin ağır eteklerini kaldırmama yardım etti, ben de onunla beraber ağır adımlarla çıkışa doğru yürüdüm. Yusuf çoktan önden gidip arabayı çalıştırmıştı. Salondan çıkıp arabaya yaklaştığımda onu gördüm; o büyük cüssesiyle durmuş bana bakıyordu. Gözbebeklerinde tuhaf bir titreme vardı. "Acaba biz normal şartlarda karşılaşsaydık her şey nasıl olurdu?" diye düşündüm.
Tam yanında durup başımı kaldırdım. O yeşil gözlerin derinliğinde kaybolup gitmek, orada gizlenmek istedim. Bu hissettiklerim normal değildi; belki hormonlardı, belki de sadece ruhumun açlığı... Ama ilk defa gerçekten sevildiğimi, korunduğumu hissediyordum.

Yusuf eğilip kemerimi bağlarken burunlarımız birbirine değdi. Nefesi yüzümü yakıyordu. Benim kalbim sanki kafesinden çıkacakmış gibi çarparken, onun da nefesinin hızlandığını duydum. Geri çekilip kapıyı kapattı ve sürücü koltuğuna geçti.
Yol boyunca onu izledim. Direksiyonu çeviren o güçlü elleri, yola dikilen ciddi ve sarsılmaz bakışları... Birden aklıma geldi: Biz şimdi eve gidiyoruz, biz resmen evliyiz. Utancımdan içim sıkıştı, yutkunup bakışlarımı pencereye doğru çevirdim. Dışarıda el ele tutuşup gezen iki genci gördüm. Kız başını oğlanın omzuna koymuştu, oğlan ise onu dünyadaki en kıymetli hazineymiş gibi kucaklamıştı. Onları izlemek bana çocukluğumdaki o boşluğu hatırlattı, başımı aşağı salıp gelinliğimin kumaşıyla oynamaya başladım.

Sessizliği bozamıyordum, bu yüzden içimdeki küçük canla konuşmaya başladım. O, annesini duyardı, hissederdi... Çünkü o, benim içimdeydi.
"Orada rahatsın, değil mi?" diye içimden gülümsedim. "Rahat olursun tabii, istediğini bana söyletiyorsun, ben de yapıyorum. Acaba oğlan mısın, yoksa kız mı? Aslında fark etmez, sen ne olursan ol benim kabulümsün."

Gözlerim doldu, burnumu çekip devam ettim: "Annen seni çok seviyor, biliyor musun? Sen benim tek umudumsun. Sen olmasaydın belki ben de olmazdım... Bir gecelik hata gibi gelebilirsin bu dünyaya ama inan ki seni öğrendiğim günden beri seni sahiplendim. Senin için kaçtım, senin için ayakta kaldım."

Gözyaşlarım bir bir gelinliğimin beyaz tülüne düşüp kayboldu. Araba durduğunda eve vardığımızı anladım. Yusuf arabadan inip kapımı açtı, beni bekledi. Onun gözlerinin en derinine baktım. Bilmek istiyordum... Ne hissediyor? Bana acıdığı için mi bu yükü çekiyor? O gece beni tek başıma bırakıp gidebilirdi, neden gitmedi? Ama sormaya cesaretim yetmedi.

İçeri girer girmez hiçbir şey demeden merdivenleri koşarak çıktım. Odama girip kapıyı kapattım ve sırtımı kapıya yasladım. Nefesim kesiliyordu. Hem ağlamak hem de bağırmak istiyordum. Gelinliğin içinde kendimi hem dünyanın en şanslı hem de en çaresiz kadını gibi hissediyordum. Hormonlar yine duygularımı birbirine katıyordu.
Tam o sırada kapının arkasından Yusuf’un ağır ve sakin adım sesleri duyuldu. Kapının önünde durdu.
"Eleni..." Sesi boğuk ve titrekti. "Ağlıyor musun? Kapıyı aç, konuşalım."

Ben ise hıçkırıklarımı boğarak kapıya daha sıkı yaslandım. Ona "Neden ben?" diyemeyecek kadar kırıktım.
Gözyaşlarımı silip banyoya geçtim, yüzümdeki makyajı temizledim. Ağladığım için yüzüm berbat haldeydi, gözlerim kızarmıştı. Banyodan çıkıp gelinliğin arkasındaki ipleri açmak istedim. Ellerimi arkaya atıp ne kadar çabalasam da açmak mümkün olmadı. "Off, bir sen eksiktin!" dedim öfkeyle.

Sinirlenip odada makas aramaya başladım ama hiçbir yerde yoktu.
Çaresiz kalıp kapıyı açtım. Açmamla birlikte duvara yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş Yusuf’u gördüm. Gitmemişti. Ben ona cevap vermeyince odasına gittiğini sanmıştım ama o benim çıkmamı beklemişti. Gözlerimi ondan kaçırıp etrafta gezdirdim. Beni görünce yaslandığı yerden uzaklaşıp tam karşımda durdu. Boyu uzun olduğu için başımı kaldırıp çatılmış kaşlarımla ona baktım.

Uzun uzun gözlerime baktı. Öyle derin bakıyordu ki o an o gözlerin içinde yok olmak, beni sarıp sarmalamasını istedim. Ellerini kollarıma koyup yavaşça aşağı yukarı sıvazlamaya başladı. Gözlerim yine dolmuştu; küçük bir dokunuşuna bile ağlamak için bahane arıyordum. Daha fazla baksam hıçkıra hıçkıra ağlayacağımı bildiğim için gözlerimi çektim. Bugün bana ne olmuştu bilmiyordum ama durmadan ağlamak istiyordum. Ellerimi kaldırıp onun kollarımdaki ellerini kenara çektim. Yanından geçip merdivenlerden aşağı koştum.

Her yerde makas aradım ama sanki yer yarılmış, içine girmişti. Koskoca evde bir tane bile makas yoktu. Sinirle mutfak dolabının kapağını çarptım. Arkaya dönüp az önce indiğim merdivenleri yeniden çıktım. Yusuf artık koridorda yoktu. Gözlerim onun odasının kapısına ilişti, biraz aralık kalmıştı. Ona söylesem mi?.. Hayır, kendim yapardım, bir çaresini bulurdum.

Aklıma bıçak geldi. Yeniden merdivenleri inip mutfağa geçtim. Dolabı açıp keskin bir bıçak aldım. Elimi arkaya götürüp gelinliğin iplerini kesmeye çalıştım. Zorlukla da olsa ipleri bir bir kesiyordum. Tam o an ellerimde başka bir elin sıcaklığını hissettim. Korkuyla arkaya dönmek isterken "Benim," diyen Yusuf’un sesini duydum ve olduğum yerde dondum.

Başımı ona doğru çevirip baktım, o da yüzüme bakıyordu. Elimdeki bıçağı sakince alıp masanın üstüne bıraktı. Ben elimi çekip düşmesin diye gelinliğimin eteklerinden tuttum. Yusuf arkama geçip kesilmeyen ipleri bir bir, özenle açmaya başladı. Ara sıra parmak uçları sırtıma, vücuduma değiyordu; her dokunuşunda bedenim ürperiyordu. Nihayet gelinlik vücudumdan biraz aralandı. Gelinliğin göğsümden düşeceğini hissedip hemen ellerimle ön taraftan sıkıca tuttum ve hızla ona doğru döndüm.

"Sağ ol," deyip bir saniye bile beklemeden koşarak mutfaktan çıktım.
Odama girip kapıyı kilitledim. Gelinliği yere bıraktığımda sanki üzerimden büyük bir yük kalktı. Ama kalbimin atışı hala mutfakta, onun yanında kalmıştı. Hızla giyinip yatağa girdim, yorganı başıma kadar çektim. Bir süre sonra kapının altındaki ışığın söndüğünü ve Yusuf’un ağır adımlarla kendi odasına gittiğini duydum.

Yusuf’un Anlatımıyla

Eleni mutfaktan o şekilde telaşla çıktıktan sonra bir süre arkasından öylece bakakaldım. Düğünden sonra çok tuhaf, çok hassaslaşmıştı. Gözlerine her baktığımda o dolup taşan kederi görüyordum ama sebebini sormaya dilim varmıyordu. Sıkıntıyla derin bir nefes alıp ciğerlerimi boşalttım. Mutfaktan çıkıp ağır adımlarla merdivenleri çıktım ve odama geçtim. Işığı söndürüp yatağa uzandım, gözlerimi yumdum ama beynimdeki sorular huzur vermiyordu.

Saatin kaç olduğunu bilmiyordum, aniden çalan telefonun sesiyle gözlerimi güçlükle açabildim. Elimi uzatıp telefonu aldım. Ekranda "Komutan" yazısını görünce uykum hemen dağıldı, dikilip telefonu açtım.
"Buyurun komutanım!" dedim, sesimdeki asker nizamı anında geri geldi.
"Yusuf, hazırlan, gidiyoruz!" dedi ve kısa kesip telefonu kapattı.

Sıkıntılı bir nefes alıp verdim. Yeni evlenmiştik ama görev beklemezdi. Yataktan kalkıp hızla askeri üniformamı giydim, hazırlanıp odadan çıktım. Eleni’nin odasının kapısının önünde durdum. Yüreğimde tuhaf bir sızı vardı. Derin bir nefes alarak kapıyı çaldım, ses çıkmadı. Birkaç kez daha vurdum, yine açmadı.

"Eleni, açabilir misin? Bir şey söyleyeceğim..." deyip yine vurdum ama içeriden cevap gelmedi.
Ümitsizce arkamı dönüp gitmek istiyordum ki merdivenlerin son basamağında durmuş bana baktığını gördüm. Uykulu gözlerle bana bakıyordu. Kaşlarını çatıp bana doğru geldi.

"Yusuf, bu saatte burada neden duruyorsun?" diye sordu.
"Eleni, telefon geldi... Göreve çağırıyorlar," dedim.
Birkaç saniye gözlerimin içine öyle bir baktı ki sanki zaman durdu. Sonra bakışlarını aşağı indirdi. "İndirme," diye içimden geçirdim. "Çekme gözlerini benden." Yutkundu, gözlerini yumdu.
"Anladım... Allah yolunuzu açık etsin. Sağ salim git gel," deyip yanımdan geçip odasına girdi.

Gözlerimi yumup bekledim. Birden kapı yeniden açıldı. Baktım.
"Şey..." dedi.
Kaşlarımı çattım: "Ne şey?"
Çekinerek sordu: "Kaç günlüğüne gidiyorsun?"
"Bilmiyorum, komutan sadece çağırdı. Gidince orada öğreneceğim."
"Hm..." dedi, bir anlık tereddütten sonra, "Yazarsın."
Gülümsedim. Bu "yazarsın" kelimesi bütün dünyalara bedeldi.
"Yazarım," dedim.

Eleni’nin anlatımıyla

Kurumuş dudaklarımla uyandım, dehşet verici derecede susamıştım. Yanımdaki karafona baktım, boştu. Ayağa kalkıp kapıya doğru gittim, merdivenlerden inip mutfağa geçtim. Bir bardak alıp suyu doldurdum, sanki içim yanıyordu, yana yana içtim. Bir bardak daha doldurup onu da aynı iştahla içtim. Bardağı kenara koyup mutfaktan çıktım.
Merdivenleri çıkarken Yusuf’un sesini duydum. Birkaç basamak çıkınca onu gördüm; odamın kapısının önünde durmuş, kapıyı çalıyordu. Kaşlarımı çattım, bu saatte kapımda ne yapıyordu? O arkasına dönünce beni gördü. Yanına yavaş adımlarla yaklaştım.

"Yusuf, bu saatte burada neden duruyorsun?" dedim.
"Eleni, telefon geldi... Göreve çağırıyorlar."
Birkaç saniye gözlerine baktım ve hemen gözlerimi kaçırdım. Yutkunamıyordum. Gidiyordu... Ne zaman gelir? Sağ salim döner mi? Bu düşünceler beynimi kemiriyordu. Gözlerimi kapattım.
"Anladım. Allah yolunuzu açık etsin, sağ salim git gel," deyip hemen yanından geçip odama girdim. Kapıyı kapatıp sırtımı yasladım. "Ağlama," dedim kendi kendime. "Gelecek... Söz verdi bana, her zaman yanımda kalacağına söz verdi."
Dayanamayıp kapıyı yeniden açtım. O çoktan arkasını dönmüştü, sesime doğru baktı.

"Şey..." dedim.
Kaşlarını çatıp bana baktı: "Ne şey?"
Çekinerek sordum: "Kaç günlüğüne gidiyorsun?"
"Bilmiyorum, komutan sadece çağırdı. Gidince orada öğreneceğim," dedi.
"Hm... Yazarsın," dedim.
Güldü... O gülüşüyle beni oracıkta öldürüp gömün! O nasıl bir gidiştir insafsız?
"Yazarım," dedi.

Gözlerimi gözlerine diktim. "Gitme" diyemedim, diyemezdim. Onun borcu, yemini buydu. Gözleri... Derin bir nefes alıp verdim.
"Ben gideyim," dedi.
Gözlerim artık doluyordu, yaşların akmaması için kendimi güçlükle tutuyordum.

"Tamam... Allah’a emanet ol," diyebildim.
Gülümseyip arkasını döndü ve merdivenlerden aşağı indi. Dış kapının açılıp kapanma sesi evde yankılandığında dizlerim artık beni taşımadı. Yere çöküp az önce güç bela tuttuğum gözyaşlarımı serbest bıraktım. Arabanın çalışma sesini duyunca ayağa kalkıp pencereye koştum. Araba bahçeden çıkıp karanlığın içinde kayboldu. Elimi cama koyup fısıldadım:
"Sağ salim gel, yeşil gözlüm..."

Yusuf yola çıktı, Eleni evde tek kaldı.