Talihsiz Kuş kitap kapağı

17. bölüm / 18

Talihsiz Kuş

Bölüm 17

Vaveyla Yazarı: Maysa Pıtır

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: Bölüm 17

Merhabaaaaa

Ben yine geldimmmm

Son sezonla karşınızdayımmmm

Özlemişsinizdir inşallah bizii🙏🏿 çünkümsü biz çok özledik siziii

Bu sezon aklınızda kalan tüm boşlukları dolması lazım, yavaş yavaş yazmak istiyorum, içime sine sine.

O yüzden iki haftada bir bölüm gelecek, bir hafta buraya diğer hafta Esra'ya.

Her Cuma saat 20:30'da bir kitaba bölüm yükleyeceğim, bölümleri düzenlemeden atardım normalde, ama düzenlemeye vaktim olursa mutlaka düzenleyip atacağım.

Siz bölüme kaçanziiii oy ve yorumlarınıza muhtaçziiiiiii 💋

Aymira Özkan.

Uçağa bindiğimizde hala ne yaşıyor olduğumuzu tam olarak idrak edemiyordum. Korkudan göğüsüm hızla inip kalkıyor kemeri düzgünce takmamı engelliyordu! Ellerim öyle titriyordu ki sırf bunun için bile ağlaya bilirdim.

Rin ve Alvin başka bir jet ile Amerika'ya uçuyordu, evet belki bu tehlikeli anda gruplara bölünmek bir birimizi kaybetmemize yol açabilirdi ama Rin hamile ve kardeşim ise ağır yaralıydı, onları tehlikeye atamamak için ayırmalıydık, hem Alvin zeki ve güçlü biridir, onları koruyacağına inancım tamdı.

Derin bir nefes alıp kemeri taktım, uçtuğumuz uçak ne bir jete nede normal bir seyahat uçağına benzemiyordu. Kargo uçağı falan olabilir miydi? Galiba.

Asil, pilotun yanına gittiğinde Dean'de onu takip etti, üçü birlikte zannımca hararetli bir konuyu tartışıyordu. Mi-cha ortalığa rast gele savurduğumuz eşyaları Rüya ile beraber toplarken kardeşim Ali'de ağır olanları taşıyarak onlara yardımcı oluyordu.

Geriye işe yaramaz ben ve Araf bey kalmış oluyoruz bu durumda. Evet dünyanın en uyumsuz insanlarıyız. Ama ne yazık ki onunla şu an vasfımız aynı. Aimon ise korumalara bir şey anlatıyordu.

Derin bir nefes verdim. Uçakta pencere gibi şeyler yoktu, yaram hızlı ve ani hareketlerimden dolayı yine bana eziyet etmeye başlamıştı bile.

Ben gerçekten işe yaramıyor, bu insanlara zahmet veriyordum, Rin bile hamile haliyle nasıl büyük ve faydalı işler yapıyordu, ben ise. Ben ise ne? Ne yapıyorum ki oturmaktan ve çaresizce onların plan kurup bütün her şeyi halletmesini beklemekten başka?

Vasıfsız bir piyon gibi hissetmek iyice sinirlerimi bozmakla kalmıyor direkt çileden çıkmamı sağlıyordu.

Asil'in görevlendirdiği özel tim hava ve kara kuvvetlerinden oluşan, sadece bu aileye çalışan askerlerdi, bizi şu anda onlar koruyordu, en azından Asil yanımda otururken bu kadarını sorup öğrenmeyi başarmıştım.

En başından beri Asil'in adını bana söylemekten çekindiği babasının engellemesi yüzünden o askerlere ulaşamadığını, ama savaş başlayınca yalnızca iki asker ve Nezaket hanımla birlikte yurt dışına kaçtığını söylerken yüzündeki hüznü görmek beni kötü etkilemişti.

Babasının bir tabur askerden bir tanesini bile oğlunun canını korusun diye göndermemesi çok kırıcı bir olaydı, insan hiç mi evladını sevmezdi ki, canının bir parçası olan evladından başka kim daha değerli olabilirdi ki? Beni kurtarmak için kaç kere ölümle burun buruna gelmişti Allah bilir. Hepsinden de arkadaşlarından tek bir kayıp vermeden çıkmıştı, yani eğer bu ekipten biri eksilmediyse, bu Asil'in arkadaşlarını savaş anında iyi komuta etmesinin bir sonucuydu.

Bizim japonya işi iptaldi galiba, eğer Komutan- şey, soyadını neydi? Her neyse işte, onun yanına gidiyorsak onca uğraşta boşuna gitti demek oluyordu.

Her şey aptal kardeşimin saçma ihaneti yüzündendi, onun nasıl bir kişiliğinin olduğunu bilmesemde çok kolay kandırılabilen bir çocuktu, en azından çocukluğunu bilirdim, hasaastı, duvarları yıkıktı, kendini derme çatma bir evde koruyorsa, şayet kapısını kapatamazdı, onun kalbine girmekte, kırmakta, gönlünü almakta çok basitti.

Bu tamamen ailemizi trajik bir şekilde kaybedip evlatlık alınmamızla ilgiliydi elbette.

Asil'in Verenoca'sı da bizimleydi. Göz devirdim, isim hafızam kötüydü ve uyuşturucu yüzünden daha da berbat bir hale gelmişti ama o ismi unutamıyorum. Hayır, belkide yanlış söylemiştim ama kimin umurunda ki? O motor bir kız ismi taşıyor ve dini nikahlı kocam onu bebeği biliyor, canı kadar kıymet veriyor, çok sinir bozucu, değil mi?

Bu kıskanmak falan değildi, sadece uyuz oluyordum işte. Garip biriyle evlenmiştim.

Bir dakika, bir dakika! E o zaman biz niye evlendik? Eğer japonyaya gitme işi bozulduysa? Buda demek oluyor ki evli olmamız bize bir fayda sağlamayacağı için boşanmamız çok yakın.

Derin bir nefes topladım, "of." Sadece ofladım, kafam yine, yine ve yine o kadar karmaşıktı ki...

Sıkıntıyla dudaklarımı dişledim, sonra derin bir nefes verdim, etrafa bakınırken Asil ile göz göze geldik, o da zaten bana bakıyordu, bana bakarak bir şey anlatıyordu yanındakilere.

Hemen gözlerimi kaçırdım, sadece yok olmak istemek gibi küçük hayallerim vardı. Yaşamak falan istemiyordum, bu iş hiçte altından kalakabileceğim kadar basit değildi.

Sonumuzun ne olacağını bile kestiremiyordum.

Neredeyse iki saattir uçuyorduk, Asil ayağa kalkıp yanıma geldi, yanımda ki koltuğa oturup bana yöneldi, bense kucağımda ki ellerime bakıyordum. "Aymira," diye kısık sesle bana bir nevi seslendi, ona bakasım yoktu, yüzüm yoktu çünkü, suçlu olduğum için bir suçlu gibi davranarak avuç içlerimdeki çizgileri ezberlemeye koyuldum.

Başını biraz eğip ellerimi avuçlarım arasına aldı, benim ellerim buz kesiyorken onun elleri ne kadar sıcaktı böyle, tıpkı bir ısıtıcı gibi.

Yavaşça yutkunarak korkak bakışlarımı ona çevirdim, hala gözleri umutla parlıyordu, her zaman bir çıkış yolu olacağına dair umudu vardı, bu adamda ki umudun zerresi bende yoktu.

"gözlerinde var olmasından hiç hoşlanmadığım bazı duygular okuyorum, Aymira." bir insan neden şiir gibi konuşurdu ki mesela? Neden hoş bir biçimde kitap kokardı? Elleri cayır cayır yanardı? Bu yakınlık kalbimin hızla çarpmasına neden olduğundan kendimi biraz geri çektim.

"hep zahmetim, her şeyim zahmet, küllüm zarar bir insanım, neden beni rast gele bir şekilde bulup kurtardın ki? Orada bıraksaydın da ö-" sol elini dudaklarımın üzerine kapatarak beni susturdu. Ağlamıyor olsamda öylesine güçsüz ve acizdim ki sesim titriyordu. Bana kızdığını kara kaşlarının çatılmasından anladım.

"seni ölümün kıyısından çekip alırken ne halde olduğumu bilmiyorsun Aymira, rahatça ölmekten bahsetmen kanıma dokunuyor." mesela şimdide onu kırdım, beni el üstünde tutan adamı bas bayağı kırdım, oturup sayamazdım bu adama verdiğim zararı, ömrüm boyunca da çalışsam mümkün değil ödeyemezdim.

"ama yaşıyorken kimseye bir faydam dokunmuyor, aksine herkese iş çıkarıyorum." elimi daha sıkı kavradı, bir insanın hayata tutunma çabası gibi, dağdan inerken hayatı pahasına bir halata tamamen yapışması gibi, ellerimi var gücüyle sıktı ama canımı yakmak ötede dursun, ruhumu okşadı sadece bu eylemiyle bile.

"yaşıyorken ne demek Aymira? Yaşamak zaten yapman gereken bir şey," lafını böldüm hadsizce, "onuda ben yapmayayım bir zahmet sen yap diyorsun?" derken kendimle dalga geçiyordum, hatta başımı diğer tarafa çevirip hafifçe tebessüm bile ettim ama tekrar ondan tarafa döndüğümde tamemen çatık kaşlarla bana baktığını görünce gülüşüm yavaş yavaş soldu.

Bu garip an beni mahçup hissettirdi, sesimde mahçup çıkıyordu. "bak, yine oldu mesela, sinirlendirdim seni."

Başını eğip alyansımın takılı olduğu sol elimden öptü, aşkına da karşılık vermediğim bir adamdı kendisi. Öylesine şımarık öylesine bedbaht bir kadındım ki şu uçak aşağı düşse 'imdat' diye bağırmazdım bile. Daha fazla rezil olmadan ölür giderdim.

"ölmek diyorsun hala!" diye nazik bir sistemle beni uyarınca sesli düşündüğümü anlayıp "haaa!" diye yükseldim, yanaklarımda ki ısı artarken telaşa kapıldım! Allahım yarabbim, ya başka bir şey düşünseydim! Ay tam bir rezalet yani! Hayır ağlamıyorum, ağlamayacağım, hayır gözüm dolmuyor, başımı geriye atıp tavana baktım, ağlamıyorum, ağlamıyorum, geçti, geçti.

Yanağıma konan bir öpücükle yerimden sıçradım. Korkuyla başımı sola çevirince Asil ile burun buruna gelmiş bulundum, telaşla geri çekildim, bu adamın ayarlarımla oynamak gibi hobiler edinmesi hiç hoş değildi. Gereksiz bir refleksle ağzının ortasına yapıştırınca yok olmak istedim. Hemen geri çekilip Elimi yanağımın üzerine koydum, sonra sakinleşmek adına nefes aldım, kıp kırmızı kesilmiş bir yüzle ona döndüm. "teması en aza indirebilirmiyiz acaba?" diye sordum.

O ise serseri gibi sırıtıp canımı sıkmakla meşguldü. Bu hallerim hoşuna gidiyordu embesil herifin!

Ali Bi anda "hop!" diye bağırıp bizden tarafa doğru hızla adımladı. Bu çocuk hiç akıllanmıyordu. Oysa ki Asil'in tek tokadı ile üç gün aralıksız uyurdu. Elimi yanağımdan çekip sevgili kardeşime ters ters baktım, inanamıyorum sinirden ten rengi kırmızıya dönüşüyordu!

"Ali!"

"Ali ya! Ali, herife bak, sakız gibi uzatırım seni oğlum!"

Bak işte! Akıllanmıyordu, akıllanmıyordu... Ali'nin Asil'den çok dayak yiyeceğini anlamak için geç bile kaldığımı fark ettim. Kardeşim Asil'in yakasına yapışınca Asil'den önce davranıp Ali'nin elini ben kavradım. İki kardeş göz göze geldiğimizde bir birimize öfkeyle baktık.

"yeterince derdimiz var, birde kıskançlık krizlerinle beni çileden çıkarma Ali, ayrıca kocam o benim!"

Uçakta mırıl mırıl konuşan herkes yüksek sesle söylediğim ve gerçekten kendimi uçaktan atmak isteyeceğim o şeyi söyleyince aniden sustu. Asil şok içinde yandan yandan bana bakıyordu, bunu hissediyordum ama şu an tek dileğim bu anın yaşanmamasıydı.

Yaşamadık değil mi? Olmadı, söylemedim, hatta hiç varolmadım. Yok olmak isteğim tavan yaptı, 'yansın bu eller o zaman yansın!' moduna geçiş yapmam kaçınılmaz dı.

Ali elini sertçe çekerken bana hayal kırıklığı ile baktı, "tabi ya, o senin kocan," diyerek bir adım geriye çıktı, "ben kimim ki? Yıllardır görmediğin kardeşin, ama hala seni seven bende kabahat abla." sakinim, tamam, o benden yaşça küçük, beni kırabilecek şeyler söylediğini fark etmeye bilir. Sakinim, ağlamayacağım da.

Sadece yutkunarak bu acıdan kurtulacağım. Çenem titremeye başladı, Allah da beni bildiği gibi yapsın emi!

Asil havada asılı kalan ellerimi yavaşça kucağıma bırakınca Ali'de önüne döndü ve bizden uzaklaştı. Ben hala hayatımın son bir kaç hafta yada ayını idrak edemiyordum, gerçekten neler yaşıyoruz yarabbel alemin.

Uçakta alarm çalmaya başlayınca panikle yaslandığım yerden doğruldum, ilk baktığım kişi Aliydi. Canına zarar gelmesinden korktuğum ilk kişi, ama o sadece yerinde oturuyordu. Asil yavaşça yanımdan kalkarken bana saniyelik bir bakış attı, nedendir bilinmez şu ürkütücü alarm bile güvende hissettirdi o an.

(Aymira kitabın başında bir alarmla uyanıyordu yaaaaaaaaa yapimmi bu yaşanan herrrrr şeyi bir rüyaaaaaa ZUHAHAHAJALSŞDLDÖDLSÖDL O KADAR DA ZALİM değilim okumaya devam edebilirsinizzzzzzzz)

Endişeyle onu izlemeye koyuldum, pilot hanımefendinin yanına gidip onunla konuşmaya başladı, herkes panikle ne olduğunu öğrenmeye çalışırken kadın alarmı susturdu, Asil burnundan soluyarak yanıma oturduğunda kadın megafonu eline alıp bize adeta kızdı.

"çocuk gibisiniz, biraz rahat durun, az sessiz olun, koca koca insanlarsınız ve çok patavatsızsınız!"

Galiba kadıncağız bize karşı yalnızca iki saat içinde çok fazla kin beslemişti. Ama haklıydıda. Asile döndüm, başını ovuşturuyordu, "sıkıntı ne Asil?" elini başından çekip kızaran gözlerle bana baktı, bu halleri bana bir terimi andırıyordu.

Hani bazı babalar vardır ya alın teri dökerek üç kuruş kazandıkları o parayla anca kira ödenir, yiyecek içecek alınır ama fazladan, keyfi hiç bir harcama yapamaz, günün birinde çocuğu ondan bir çikolata isteyince alamadığı için mahçup olur, "unutmuşum evlat, yarın alırız inşallah." der ama yarında alamaz, sanki öyle bir yük vardı Asil'in omuzlarında.

Daha da nasıl tarif edilir bilmezdim ben. Yaşamıştım bu çikolata olayını, büyüyüp kocaman bir kadın olduğumda ilk maaşımla en sevdiğim çikolatadan üç tane almıştım. Halbuki çikolataya aşık biri değildim, ayda yılda bir yerdim. Ama içimde ki çocuk, babası eve döndüğünde ona çikolata almadığı için boynu bükük kalırdı. Bir hevesle tam üç tane çikolatayı da yemiştim, artık koli koli çikolata alabilirdim ama o kolilerdeki hiç bir çikolata babamın işten dönünce getirdiği kadar lezzetli olamazdı.

Öyle işte a dostlar, benimde hikayem buymuş, kaderim bahtım buymuş, isyan ettiğimde elime ne geçer ki? Hiç bir şey, en azından kabullenmeyi deniyorum, belki bu dipsiz kuyunun bir oyuğuna tutunurumda tırmanarak bu bedbaht yerden kurtulurum diye umut ediyorum, belki bu amansız aksiyon dolu hayattan kurtulur da sakince köşeme çekilirim diye bir umut besliyorum.

Evet umut beslemek, ışık hızında karar değiştirmek denince lütfen beni parmakla gösterin olur mu? Umut beslemeyi Asil'den öğrendim, bana bir fayda sağlasa iyi olur, yoksa sonumun hüsran olmasından korkuyorum, inşallah hikayemin sonunda kafayı sıyırmış biri olmam, amin, vesselam.

"sıkıntı," deyip duraksadı. "sıkıntı çok büyük be güzelim."

Yaram müsaade etmediği için kemerimi çıkararak tamamen ona döndüm. "bana anlatabilirsin, bir çözümü mutlaka vardır." şaşırdığım havalanan kalın ve kara kaşlarından belli oluyordu. "ruh halin, düşüncelerin ve kararın ne çabuk değişiyor öyle?" neden bir kere de benimle dalga geçmeden ciddice konuya girmezdi ki? İlaçların beni bu hale getirdiğini belkide en iyi o biliyordu. Ama bence stresten uzaklaşmak için benimle uğraşıyordu.

"üzüm üzüme baka baka, "

"benim ruh halim senin ki gibi değişken değil."

"hayır, umudundan bahsediyorum."

O da bana dönüp gülümsedi. "umut mu?" başımı onaylar şekilde salladım. "her zaman iyi bir tarafın olacağına inanıyorsun, garip bir şekilde her zaman iyiye karşı ümitlisin, sonunda her şeyin güzel olacağından şüphen yok gibi davranıyorsun, sanki bu savaşı bizim kazanacağımızı zaten biliyormuş gibisin."

Beni dinlerken dudaklarını birbirine bastırıyordu, şimdi ise derin bir nefes verdi. "Müslüman umudunu yitirmez, Aymira. Annenin yazdığı kitapta böyle bir satır var, hiç denk geldin mi bu söze, bilmem."

Şuan kendimden o kadar utandım ki, ne yapmak isteyeceğimi tahmin ediyorsunuzdur umarım. Yani yıllardır ben 'Müslümanım' diye gezer dururum ama bir kere olsun şu sözü aklımın ucundan bile geçirmemiş şimdiye kadar hep ümitsizce yaşamıştım.

Ve ben anladım ki o bir öncü, evet Asil bana dimde bir öncü gibi, o çok mucizevi hissettiriyor, sanki biz kaybolmuşuzda Allah birbirimizi bulalım diye kaderimizi bir noktada birleştirmiş gibi düşünmemek mümkün değildi.

Mahcubiyetle önüme döndüm, parmaklarımla oynamaya başladım. "aslında bu sözü başka bir yerde duydum, ama şunca yıldır hiç hatırlamadım bile bu sözü." yaram aniden sızlayınca sıkıca gözlerimi yumdum, çok saçma anlarda sızlayıp kendini belli etmekte üstüne yoktu.

Asil bana doğru eğilip elini sırtıma yerleştirdiğinde uçak şiddetle sarsıldı. Kemerimi çözdüğüm için bu şiddetle başımı Asilin beni tutması sayesinde önümdeki koltuğa çarpmasamda bu savrulmamıza engel değildi, önümüzdeki koltukla kendi koltuğumuzun arasına düştük. Yaram canımı o kadar yaktı ki acı içinde bağırabildim yalnızca.

Şiddetli bir rüzgar esmeye başlayınca içim dahi üşüdü. Pilot, uçağın dengesini sağlamaya çalışırken az öncekinden daha yüksek sesli bir alarm kulaklarımızı sağır edercesine öterek bizlere bir bakıma eziyet ediyordu.

Panikataktan dolayı nefes alış verişlerim hızlanırken gözlerim de kararıyordu, derin bir nefes alıp düştüğüm yerden yavaşça kalktım, Asil de ancak kalkabildiğinde karşımızda ki manzara şok ediciydi.

Uçağın bir kısmı, yoktu. Bas bayağı, yoktu, uçağın bir parçası meçhul bir sebeple kopmuştu ve uçak galiba düşmek üzereydi. Son yolculuğuma çıkmış olma ihtimali ürkütücüydü, içimden defalarca şehadet getirdim, korkmak yok Aymira, korkma, duruşun dik olsun Aymira.

Derin nefes alıp verdim, ama ilk şoku atlatınca gereksiz bir çığlık dudaklarımdan döküldü, boğazım yırtılırcasına attığım çığlıktan sonra Asil beni kolumdan tutup kendine doğru çekti ve başımı bağrına yaslayarak sırtını uçağın kopan parçasına döndü. "şşş, ben yanındayım," başımın üzerine bir öpücük kondurudu, "sakin ol ve arkamda kal."

O, sırtımı nazikçe okşadıkça nefes alış verişlerim düzene girdi, sanki ölümle burun buruna değilmişiz gibi bir andı ama ben geriye çekilerek bu anı bozdum, teması en aza indirmek amacıyla.

Pilot elinde ki megafonla "koltuğunuzun altında ki paraşütleri alıp atlamak için emir bekleyin!" diye bağırınca paniğimi bir şekilde dizginleyerek Asile kaçamak bir bakış attım, belkide onu kırıyordum ama aşk meşk işleri bana göre değildi, işimiz bitince yollarımızı ayıracaktık, ben belki aşık olsam bile.

Hayatımda biri olsun istemezdim, ben herkese zahmet veren biriydim sadece, normal hayatımda arkadaş bile edinmeyen biriyken şimdilerde çok farklı bir Aymira olmuştum.

Ben bile bana yabancıydım.

Koltuğuma doğru gidip alt kısımda ki paraşütü aldıktan sonra Asil'in oturduğu koltuğun altında ki çantayı da onun için alıp bıraktığım yerde dikilen adamın yanına gittim.

Sağ elimde ki çantayı ona uzattığımda çantaya uzandı ama tutmadı, onunla göz göze geldiğimde yüzünde ki ciddiyeti görmek birazdan ölme ihtimalimden daha da kötü hissettirdi. Çantayı nazikçe ama hüsranla çekip aldığında bende kendi çantamı sırtıma takıp o garip şeyleri vücuduma bağladım.

Dean'in bizim için getirdiği kaskları tutarken uçak kurşun yağmuruna tutuluyordu. "ne istiyorlar?" diye mırıldanmadan edemedim. "seni, " diyen Asil'di, "ve ben onlara seni canıma mâl olsada vermeyeceğim." bu sözler üzerine şok olmuş bir ifade ile ona döndüm ama kendisi bana bakmamak için arkasını döndü.

Bunu ben istemiştim. Teması en aza indiridmeyi, o zaman bu tavırları gayet normaldi.

Yere çakılmamıza az bir zaman kala ormanlık alana yaklaştığımızı gördüm, rüzgârın şiddettinden şalımın ucu bayrak gibi dalgalnıyordu. Havada tek kişinin bulunduğu jetlerle bize siper olan Askerlerden biri jetiyle birlikte yere düşünce gözlerim dehşete açıldı, içimden dafalarca "Allah'ım lütfen ölmesin, Allah'ım lütfen onu koru." diye dua ettim.

Sıkı sıkıya tutunduğum koltuğun başından ellerim kayıyor yükseklik korkum zuhur ediyordu, böyle bir korku türüne sahip olduğumu hiç sanmazdım oysa, ilaç beni gerçekten de içten içe çürtmüşe benziyordu.

Pilot bize "şimdi!" diye bağırdığında ilk önce Dean atladı, şaşırmadım, adam ölmeyi dört gözle bekliyordu, gayet makul bir sebeple ilk o atlamıştı. Ardından korumalar atladı, sonra sırasıyla Rüya, Çavuş, Mi-cha, Aimon ve Araf atladı, Ali atlamadan önce yanıma geldi, "abla beraber atlayalım?" derken de koluma girdi, onu nazikçe durdurdum. "kendim halledebilirim."

Önce Asile sonra bana baktı, "ama yaran var!" sevecen bir ifade ile elini okşadım "dert değil, sen atla." kaşlarını çattı, inadı tuttuysa eyvah ki ne eyvahtı. "kocanla atlayacaksın değil mi?" dediğinde itiraz edecektim ki sol kolumdan tutup beni çekiştirerek açılan delikten aşağı itti.

İlk başta tiz bir çığlık attım, "mal!" diye yükselmeden edemedim, şehadet getirmek gibi planlarım vardı ama erkek kardeşler her evrende, her anda maldı. Normalde argodan bile hiç hoşlanmayan ben mal dediysem gerisini siz düşünebilirsiniz. Aslında ona küfür etmek istedim, evet.

Ali'nin zerre umurunda değildi, eğlence parkındaymışız gibi garip garip sesler çıkarıyordu. "vohooooo!"
Rüzgâr yüzünden cildim yanıyor, kalbim sıkışıyor, nefes almak daha da zorlaşıyor ve gözlerim yaşarıyor du.

Kardeşim elimi bıraktığında çantanın yanında ki ipi çektim, ilkte açılmadı, Ali'den daha da uzaklaştım, ellerim titriyordu, şehadet getirmeye çalışırken ipi tekrar kavradım, bir daha çektim olmadı, üçüncü kez çektiğimde Ali'den daha uzaktaydım ama paraşüt açılmıştı, bir kurşun tam önümden geçtiğinde korkudan irileşmiş gözlerle baka kaldım.

Aşağıda bizim ekip görünüyordu, etrafları da korumalarla çevriliydi, yere yaklaştığımda bir kurşun paraşütümü deldi, delik hızla açılırken düşüşüm hızlandı, yere çakılıyordum ki zorda olsa dengemi sağladım, daha doğrusu Allah korudu, Nihayet yere indim, "şükürler olsun!" diye nefeslenmeyi ihmal etmedim.

Çantadan kurtulduğumda korumalar beni ekibin yanına getirdi ardından da etten bir duvar örerek bize güvenli bir alan oluşturdular. Mi-cha bana sıkıca sarılınca ona karşılık vererek kollarımı sırtında birleştirdim." iyisin değil mi, Aymira?" başımı salladım "iyiyim, şükürler olsun." sırtını sıvazladığımda yavaşça geriye çekildi, beni gözüyle inceledi.

"sana bir şey olacak diye çok korktum," deyişi benim için dünyalara bedeldi, duygulansam da ağlamak istemedim, zorda olsa yaşları geri ittim, şimdi dik durma zamanıydı, minnettimi ona bir daha yanından azıcık sarılarak gösterdim, sonra Rüya sarıldı, şeker gibi kokan ama sinir bozucu olmayan tek insan olabilirdi. "yengesiz kalacağımı sandım," dediği gibi yüzümdeki hafif tebessüm silindi, lafımı geri alıyorum şeker kokan herkes sinir bozucuymuş, hemen ondan ayrıldım, "yenge derken?"

Kollarını bir birine doladı, bana trip atar gibi bir tavrı vardı. "ağabeyimin karısının yengem olduğunu sanıyordum? " bıkkın bir nefes verdim. "biz sadece öyle gerektiği için-" kollarını çözüp işaret parmağını dudaklarımın üzerine bastırdı. "susar mısın lütfen, ilk defa kafa dengi bir yengem oldu, işin büyüsünü bozmasana! "

Ne demek ilk defa kafa dengi bir yengen oldu? Daha önce kaç yengesi olmuştu ki? Bir adım geri çıkıp sessiz kalmayı tercih ettim, beni ilgilendirmez di hem, sevgilisinin olması gayet doğaldı, şaşırmıştım sadece.

Asili görünce gözüm seğerdi, motoru da yanındaydı çünkü, o motorla aramda hususi bir sıkıntı vardı, nefret besliyorum kendisine, önceden bazı detayları yeşil renkteydi ama modefiye edip sarıya boyatmış olmalıydı, ne denirdi ki, yorumsuz kalmak tercihimdir.

Çatışma yeniden başlayınca Asil, motorunu ağaçların arasına itip üzerine Dean'in yardımıyla sert bir kılıf geçirdi. Kar yağıyor insanın içini üşütüyordu. Sol taraftan düşman saldırıyorken sağ taraftan Türk bayrağı asılı bir tank geliyordu, korumalar bizi ağaçların arasına doğru yönlendirdi.

Tank ateş etmeye başlayınca kulaklarım uğuldadı, hatta çınladı, bir anda dengemi kaybedip yere düştüm, gözlerim karardı ve Thanatos'un beni kaçmaya çalışırken vurup ceset dolu odaya hapsettiği ana gittim, tüm sesler boğuklaştı, gözlerimi sıkıca yumuyor elimden geldiğince kulaklarımı kapatıp sesleri duymamaya çalışıyordum, görünmez bir el boğazımı sıkıyor gibi hissettiğimde bir ağacın dibine sığınıp cenin pozisyonunda sakinleşmeye çalışırken bana doğru koşan üç adam gördüm, hepsi yabancıydı ve üniformalarının üzerinde yunan bayrağı vardı.

Başka bir görünmez el ise bana tokat attı. "kalk artık, bu kadar zayıf olma! Koru kendini, kalk!" zar zorda olsa ayağa kalkmaya çalıştım ama birileri kollarımdan tutuyor beni çekiştiriyordu, kendimi geriye doğru attım ama öyle kuvvetlilerdi ki hiç bir başarı elde edemedim.

Gözlerimi yeniden açtığımda görüşüm netleşti ama kulaklarım hala uğulduyordu, başımı arkaya çevirdiğimde saniyelik olarak arkamda kalan ve askerlerle savaşan bizimkileri gördüm.

Ekip onlarca adamla savaşıyordu, bende bu üç sulu beyni alt edebilirdim herhalde. Önüme dönüp yutkundum, "Stop please!" diye bağırdım, karnıma doğru bakıyordum, askerler ise bana aldırış etmeden yürümeye devam ettiler, "my baby!" adamlar bir an için duraksayıp karnıma baktı, bu yalanla boş bulundukları bir an yakalamak istedim ama bu koskoca yalanım boşa gitti, durmadılar, bende onlara sulanmış gözlerle baktım, "Shit!" diyen asker Asile baktı, bir dakika neden ona bakıyorlardı ki? Kocam olduğunu nereden biliyorlardı?

Sağ kolumda ki kişi kulaklığına elini götürüp "Woman pregnant! " deyince işler karıştı, bu yalanı söylemek benim hatamdı, şimdi bu adamların yer yüzünden silinmesi lazım gelirdi. Onuda ben değil kocam olacak kişi ve ekibi yapardı.

Kurtulmaya çalışmaya çalışmak tam olarak bulunduğum ahvali özetlemeye yeterdi, kollarımı çekmeye çalıştım bırakmadıklarında ayağımla sağımdakine çelme taktım, geriye baktım, arkamdan yürüyen askerin Asile doğru gitmeye başladığını görünce daha da hırslandım.

Ayağımı kaldırıp sağımda ki adamın dizinin arkasına vurdum, tekmem hassas bir noktaya gelmiş olacak ki adam tökezledi, bende fırsattan istifade bir daha vurdum, diğer adam silahını çekip alnıma dayayınca boşta kalan sağ elimle silaha şiddetli bir yumruk indirerek alnımdan uzaklaştırdım.

Ağaca doğru koşmaya çalışırken bana silah dayayan solumda ki adam arkamdan sarılarak hareket alanımı sıfıra indirdi, sağımda ki ise belinde ki kemere bağlı kelepçeyi çözüyordu, bana takmak içindi muhtemelen, hiç bir dövüş eğitimim yoktu, yalnızca bu konuda bir çok dizi, film ve belgesel izlemiş kitaplar okumuştum.

Başımı geriye atıp arkamda ki safozun burnuna vurmayı hedefledim ama adamlar eğitimliydi, o da başını geriye atıp hamlemden kurtuldu, kollarını öyle sıkıyordu ki nefesim dahi daralmıştı, olduğum yerde ayağımı kaldırıp geriye doğru tekme attım, elinde kelepçe olan adam bana doğru geldi, sağ elime kelepçeyi vuracakken bacaklarımı havaya kaldırıp onun bedeninden destek alarak kelepçeli adamı ittirdim, ağaca kafasını çarparak yere düştü.

Ellerime kelepçe takılacak diye diğer adam beni daha az sıkıyordu, bundan faydalanarak kollarının arasında çıkmaya çalıştım ama saniyesinde yeniden kollarından oluşan kapana düştüm, beni sürüklemeye devam etti ama durmuyor çırpınıyordum, bacağımı onun bacak arasından geçirip ayak bileğine vurmaya çalıştım, orada bir arazi aracı vardı, askeri desenlerle kaplı ve korkutucu görünen bir arazi aracıydı.

Kurtulamadıkça dahada sinirlendim. Aniden kafamı geriye atınca onu hazırlıksız yakalamış oldum, tam kulağımın dibinde bir çıt sesi duymam iyiye mi işaretti yoksa kötüye mi seçemedim o an, adam acı içinde inlerken bir kere daha kafa attım, azıcık gevşeyen kollarına tırnaklarımı geçirerek çözmeye çalıştım, buraya doğru tam beş asker geliyordu.

"son bir güç Aymira, tüm gücünü kullan Aymira, haydi, son şansın bu!" diye kendimi gayretlendirdim.

Kollarını var gücümle ittirdim, ve nihayet açıldı, askerler neredeyse bize ulaşmıştı, tam kaçacakken kolumdan kavrayınca bir küfür ederek kolumu sertçe kendime doğru çekip geriye doğru koşmaya başladım, ama enseme dayanan bir silahla donup kaldım.

O amele sümüğü misali adamdan kurtulmak için boşuna çabalamamıştım, durmazdım elbette, arkamı dönüp bana silah doğrultan kişiye baktım, kahve gözleri kahve kaşları olan bir askerdi, tüm yüzünü kapatan ama göz kısmı açıkta kalan bir maske takıyordu, diğer askerler gibi, göz göze geldiğimizde kahveleri içimi üşüttü, soğuk kahve gibi bakıyordu desem deyimi yerinde olurdu.

Namlunun ucu tenimle defalarca buluşmuştu ve buna maalesef alışıktım, bu defa kara harelerimden sadece korkusuzluğumu okuyacaktı düşmanlarım, aslına bakarsanız deli gibi korkuyordum, ama yaşamaksa eğer işin ucunda ki amaç, devletime verdiğim zararı bir köşeden toplamaksa ölmek benim için seçenek bile olamazdı, ilaçlar daha fazla beynimi sulandırmazsa ben sağlıklı bir bireyken yaşamayı tercih edenlerdendim.

Asker gözlerini benden çekip elinde ki kelepçeyi kollarıma geçirmeye çalıştı, kollarımı zorla kurtardığımda ona bir tokat attım "kökünüzü kurutmadan ölmeye niyetim yok!" diye bağırmam kimsenin umurunda değildi, kendimi teskin ediyordum sadece.

Askerin çenesi seğerse de silahı anlıma dayadı, kısık bir sesle fısıldayarak "komutan Kalender," dedi, ona nasıl güvenebilirdim ki? "bende Rihanna, memnun oldum." demeyi tercih ettim, o kelepçeyi bu sırada bileklerime geçirmişti ve ruhum duymamıştı bile, ne denebilir ki? Rezalettim!

Arkama geçip silahı enseme dayayarak beni kaçtığım yere doğru sürükledi, Asil'in sesini duymaya başladığımda derin bir oh çekmemek elde değildi, "Bırak karımı!" diye bağırdı, biz evli rolüne çok kapılmıştık galiba.

Asker bir küfür daha savurdu, sessizce mırıldandı. "kocan da sana çok meraklı, deli dana gibi karım, karım diye bağırıyordu arkada," bu adam benimle erkek dedikodusu mu yapıyordu? Şu ciddiyetin içinde kader bana sürekli espritüel bir şeyler gönderdiği için ödül amlaıydı, "eş seçiminde berbatsın." demesi sinirimi nüksettirdi.

Yürümeyi bıraktım, "iddiaya varım kocamın kirpikleri senden bin kat daha yakışıklıdır!" beni ittirerek öfledi, "anladık, en karı koca sizsiniz, yürü artık, çenen hiç kapanmıyor." sinirden haykırasım gelse de bu isteğimi bastırdım, bir kolum onun diğer koluna kelepçeli olduğu için kapana kısılmıştım, kendisinin boyu o kadar uzundu ki kafa falan da atamazdım.

Aracın önüne geldiğimizde Yunanca bir şeyler konuştular ama dili bilmediğim için doğal olarak anlamadım, bir konuda tartışıyorlar dı, karşımızda duran bir adam öfkeyle aracın kapısını açıp içeriden bir şey tuttu, kapıdan çıkarıp yere bıraktığında bunun bir şey değil, bir insan olduğunu anladım, bu kişi Selene'ydi.

"Selene," derken hasret doluydu sesim, onu ne çok özlemiş, ne çok merak etmiştim, onca derdin tasanın arasından tek bir tanesi çözülmüş gibi hissettim, bana doğru koşacağı sırada ensesinden yakaladılar, arkadaki asker benim alnıma silah dayayınca Selene'yi ittirerek serbest bıraktıklarında koşarak bana doğru geldi, sım sıkı sarıldı bacaklarıma, bense silahtan dolayı eğilemiyordum.

Asker Selene'yi alıp kendi bileğinde ki kelepçeyi çözerken onu sadece izleyebildim beni onlara vermemesini dilemeyecektim, her türlü mahkum olacaktım besbelli, boş yere yalvarmaya gerek yoktu.

Kelepçe sadece benim bileğime bağlıydı, bir tarafı boşluğa düştü, asker beni itelediğinde bir karşımda ki orduya baktım, bir askere, bir Selene'ye, yapacak tek bir şey vardı. Evet yanlış okumadınız vardı, "onu canın pahasına korurmusun?" diye sordum kahve gözlü askere, fakat sessizce bana bakmakla yetindi, tekrar düşmanın olduğu tarafa yöneldim.

Aracın kapısını benim için açtıklarında sola doğru koşup ağaçların arasına doğru daldım, silah sesleri yükselirken ben geldiğimiz yöne koşuyordum, askerler öyle hızlılardı ki neredeyse bana yetişiyorlardı, kurşunlardan korunmak için ağaçları arkama alıp koşmaya çalıştım.

Heyecanım doruklara ulaşmışken hızımı hiç kesmeden koştum, şimdilik vurulmamamıştım, fakat takatim tükenip bacaklarım titreyince bir ağacın gövdesine elimi yaslayıp soluklandım, o zehir beni bu kadar güçsüz kılıyordu, arkama baktığımda bana yetiştklerini gördüm, son bir gayretle yeniden koşmaya başlayacakken tam karşımda bana silahını doğrultan asker yüzünden duraksadım.

Hay ben böyle işin ta ortasına!

Silahı yanından kavrayıp ittiğimde boşluğa bir el ateş etti, artık öyle sinirliydim ki içimden bir canavarın gücü çıktı ve silahı sert bir yumrukla yere indirdim, hiç vakit kaybetmeden adamın kasığına tekme atıp yerdeki silahı elime aldım, koşacakken ayak bileğimden kavrayıp beni durdurdu, anlık bir boşlukla silahı ateşleyince askeri tam alnının ortasından vurmuş bulundum.

Korkudan çığlık atacakken bunu zorla yuttum, hızlıca ayağa kalkıp kaskımı düzelttim, silaha sarılarak yeniden koşmaya başladım, daha fazla oyalanamazdım, çığlık atmak sadece yerimi bulmalarına kolaylık sağladı, peşimde ki askerler yavaş değillerdi, peki o zaman neden bana hala yetişmediler diye tedirgin olurken arkamda bir düşman askeri daha gördüm.

Bana ateş edince mermiden kıl payı kurtulup ağacın arkasına saklandım, biraz tepelik bir yerdeydim, ağaçlar çok sıktı ama kar izi nerede olduğumu açığa çıkarıyordu, asker elimdeki silahı görmediğinden ayak izlerimi takip ederek bana doğru yaklaşıyordu ve tek seçeneğim vardı, o da bu askeri vurmak, yada ölmek.

Derin bir nefes aldım, o bir düşmandı, bir çok masumu katlediyordu, yapmalıydım, onu vuralıydım, bunca günahıma bir yenisini daha ekleyeceğim için şimdiden pişmandım bile, titreyen ellerimi kontrol etmeye çalıştım, nişan aldım, bir kere daha silahı ateşleyip gözlerimi yumdum, bir karganın yüksek sesle öterek uçup kaçması kulaklarımda yankılandı.

Diğerleri belki nefsi müdafaa sayılırdı, ama bu, belki? Gözlerimi yeniden açtığımda ağzının içinden vurduğum adamla karşılaştım, tek ölümcül yer orasıydı, diğer her yerini saran kurşun geçirmediğine uzaktan bakarak ikna olduğum özel bir takım giyiyordu, diğer düşman askerleri gibi üniforması buydu.

Oluk oluk kan akıp beyaz karı kirletti, silah terlemiş avuçlarımdan kayıp yere düştü, burnumu çektim, kalbim yine çok hızlı çarpıp bana eziyet ediyordu.

"öldürdün!" dedi içimden bir ses, başımı olumsuz anlamda iki yana salladım, öldürmeseydim o beni öldürecekti, düşmandı, bir çok masumu katletmişti, "onu öldürmek sana kalmadı Aymira! Seni öldürmek istese çoktan tahtalı köyü boylamış olurdun, Esir alacaktı seni!" ağlayamadım bile, "Sus!" diye boğazımı yırtmaya çalışırmış gibi bağırdım.

"onu öldürdün!"

"Sus! Sus!"

"seni öldürmeyecekti Aymira, Esir alacaktı, onu keyfi öldürdün!"

"hayır! Sus!"

Ağaca yaslanıp ayakta kaldım, kriz geçiriyordum, bu bir nevi yoksulluk kriziydi, ilaçlarımı almadığım için sırıl sıklam terliyordum, midem bulandıkça benm için işler dahada zorlaştı.

Nefes nefese kalsamda yere çökmedim, çökmeyemektim, elimi kana bulamışta olsam, canımı da versem, çökmeyecektim, ahanda buraya yazar imzamıda atardım.

Bu savaşı kazanana kadar diz çökmeyecek, ağlamayacak, korkmayacaktın, ancak her şey bittiğinde bunları tekrar yapabilirdim.

Bu kendime değil, milyonlarca Türke, kendime ve Rabbim verdiğim çok kapsamlı bir sözdü, size bile söz, kazanacağım ulan bu savaşı.

Kısılan gözlerimin ardından Asili gördüm, koşarak yanıma geldi, gözlerim kararıyordu, defalarca "iyi misin?" diye sorarsada dilim tutulmuş gibiydi, ne cevap verebildim, ne yüzüne bakabildim, sadece ona sım sıkı tutunup yürüdüm, kulaklarım uğulduyor, gözlerim görmüyordu ama ona yaslandığımda bir şekilde bana zarar gelmeyecek hissiyatına kapılıp güvenli bölgeme sığınıyorum, başımı tam kalbinin üzerine yaslayıp gözlerimi kapattım.

Onun yönlendirmesiyle yürüdüm, tanka bindik, kırmızı saçlı bir kadın ve Kalender komutan ile tanıştık, bana kelepçe takan adam gerçekten de o'ymuş, kelepçemi de çözdü bu arada, fakat benim kulaklarım uğuldadığı için hiç bir şey duyamadım, bir müddet süren yolculuğun ardından tank durdu.

Uzunca bir süre bekleyip araçtan teker teker indik, ağaçların arasında kaybolmuşuz gibi görünsede yerdeki otları iyice kazıyıp toprağın altında ki kapıya ulaştılar, açtıklarında herkes içeriye girdi, burası Uzay üssüne benzeyen çok garip bir yerdi, ve nihayetinde zorla tutunduğum bilincimi kaybederek Asil'in kollarında bayıldım.

Bööööölüüüümmm soooonuuuuuuu

Nasıldııkkkkkk

Özzzleştiiikkkk

Oy ve yorumlarınıza muhtaçziiiiiii

Öptüüüüüüümmmmm BIYYYYYYYY 💋

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

34okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.