11. bölüm / 18
Talihsiz Kuş11. Bölüm - Dini Konular-
Bölümler 18Şu an: 11. Bölüm - Dini Konular-
- 1 1. Bölüm Hızlı İle İmanlısı1.938 kelime
- 2 2. Bölüm - Başlangıçlar-2.195 kelime
- 3 3. Bölüm -Vicdan Yükümü Hafifletmek -2.837 kelime
- 4 4. Bölüm - İmtihan-2.104 kelime
- 5 5. Bölüm - Korkunun Ecele Faydası Hiç-3.088 kelime
- 6 6. Bölüm - Umut -3.663 kelime
- 7 Bölüm 7 - Yemedi-4.119 kelime
- 8 8. Bölüm - Ben K*til miyim? -3.976 kelime
- 9 9. Bölüm - Kahraman'ım-3.280 kelime
- 10 10. Bölüm - Güvenmek Zordur-5.192 kelime
- 11 11. Bölüm - Dini Konular-4.019 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 Bölüm 12 - Gerçekler Acıdır -4.306 kelime
- 13 Bölüm 13 - Şair Adam Şiir Kadın -4.544 kelime
- 14 Bölüm 14 - Esteezübillah -4.373 kelime
- 15 Bölüm 15 - Yüzleşme -4.523 kelime
- 16 Bölüm 16 - Yeni Bir Macera, SF -4.776 kelime
- 17 Bölüm 174.689 kelime
- 18 18. Bölüm - Memleket Bu Haldeyken-3.446 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aymira Özkan (Maria Iron)
Asil, söylediğim şeye gülümsedi. "güveni mi kazan diyorsun. Kitaba ortasından başlamış gibiyiz? " hafif tebessümümle gözleri ışıldadı. "kitap olmak için daha yolun çok başındayız Asil. Belki bir makaleyizdir?"
Ayağa kalktı, "biraz dinlen Müslüman kız. Sonra konuşuruz, daha çok vaktimiz olacak." sözlerinin bitimine "inşallah" ekledim. Bir birimizi tamamlayan parçalar gibiydik ama her şey çok garip ve erkendi.
Odadan çıkarken, "hemen geleceğim" dedi. Kapıyı kapatmasıyla üzerime çöreklenen yorgunluğun da etkisi ile hemen yatağa girdim, yorgana sarılıp başörtümü düzelttim. Gözümü kapattığım an Thanatos'un şeytan'a benzeyen zehir rengi hareleri gözümün önüne geldi.
Korktum ama kendimi sıktım. O canavarla tek başıma savaşmalıydım. Ona ne olmuştu? Aslında aklımda binlerce cevapsız soru vardı ama uyku öyle bastırdı ki hemen uykuya daldım.
"merhaba!" diye seslenen annemin sesini duydum. Üzerimde siyah bir elbise varken ormanda yalın ayak dolanıyordum. Yanı başımda şelale vardı. Oraya doğru gittiğimde babam ile karşılaştım, özlemim çok büyüktü, benden bile büyük.
"baba..." derken mutluluktan ağlıyordum, fakat o beni duymuyor yanındaki annem ile muhabbet ediyordu "balıklar seni duyamaz kerimem." babam anneme böyle seslenirdi. Annem yalandan üzülmüş gibi yaptı. "çok ayıp balıklar, neden benimle konuşmuyorsunuz? Kızım sizi çok seviyor biliyor musunuz? 'anne evimize balık alalım' diyor, hayvanları çok seviyor."
Babam, annemin yanağına öpücük kondurdu "üç yaşında, minicik, ama yaptıramayacağı şey yok kerata'mın." ikiside kahkahalara boğulurken piknik örtüsü üzerinde bebek olan beni gördüm, uyuyordum.
"şimdiden çok güzel, büyüdükçe daha da güzel olursa yandık, hele de kocası senin gibi kıskançsa! " sesinde hafif bir ima vardı, babam sinirlenip battaniyemi üzerime örttü. "benim kızım babasını bırakıp asla evlenmez, kocası falan olmasın, dağ gibi babası var, kocası olamasın, koca'ya ihtiyacı yok ki!" Annem bir kahkaha daha patlattı.
"babamın beni sana vermediğini düşün, diyor ki 'kızımın kocaya ihtiyacı yok, yürü git.' ne yapacaktın o zaman?" babam annemin eline bir öpücük kondurdu "kaçırırdım Allahıma kitabıma!" Annem tebessüm ediyordu. "yani kızımızı da, damadımız kaçıracak?"
Babam yine sinirlendi ama saf bir nefret vardı gözlerinde, "damat falan yok! Sende ne meraklısın kızımızı evlendirmeye! Kendimi balıkların yanına atacağaım vallahi!" Annem kahkaha atınca babamın yüz ifadesi yumuşadı, o sırada gözlerimi açıp ayağa kalktım "süprizkineee!"
Bana garip garip baktılar. "uyumuyordumkineeee, evlenicem ben, hemde babamdan bile daha kobacan biri ile!" gerekli kişiye dil çıkarıp annemin arkasına saklandım. Babam elini yüreğine attı, ahlanıp vahlandı, annem kahkaha attıkça gözleri ışıldadı, ben gidip balıklarla oynadım, annemler sohbet etti, güldük eğlendik.
Ben onları uzaktan izliyordum, yanlarına gidip örtünün ucuna oturdum, beni görmediler, ne konuştuklarını anlamıyordum, çünkü küçük Aymira balıkları kendisi ile konuşmaları için zorluyor annesini asla duymuyordu.
Bir el omuzıma dokundu, başımı çevirdiğimde onun Asil olduğunu gördüm. "Aymira, uyan haydi. Aymiraaa. " diyen sesi boğuk ve çok uzaktan geliyor gibiydi.
Gözlerimi açtığımda boş tavan ile yüzleştim, derin bir nefes çekip gerçeklik ile hayal arasındaki dengeyi kurdum. Yavaş yavaş toparlanırken Asil ile göz göze geldim, endişeden ölüyor gibiydi, "özür dilerim bir kaç dakikadır yanında yoktum." telaşla bana bakıyordu.
Başımı hafifçe olumsuz anlamda salladım. "özür dilemene gerek yok Asil, Kabus değil rüya gördüm."
Elinde ki tepsiyi yatağın ucuna bıraktı "uzun süredir açsın, bir şeyler ye, sonra tekrar uyursun." yavaşça toparlanıp önce suyumu içtim, sağ elim çok tiriyordu ve ben sağlaktım. Yemek yerken zorlandığımı gören Asil ile bakıştık. "iznin olursa yemeğini ben yedirebilir miyim?"
Titreyen elimdeki çatalı tepsiye bıraktım, "kendimi çok aciz hissediyorum Asil." göz bebekleri titredi, "aciz falan değilsin, yaralısın, iyileşmen için dinlenmelisin, sana yardımcı olmam için bana izin verirsen çok sevinirim. " diye beni teselli etti, sesinde bariz bir yumuşaklık vardı.
Derin bir nefes verdim, gözlerim doluyordu "aramızda kalabilirmi? Acziyetimi başkalarının görmesinden hoşlanmıyorum da." elimi tutmak istedi ama sonra vazgeçti, yine göz gözeydik. Bakışlarından kalbime bir şeyler aktı, bir şeyler söylemedi, konuşmadık, o uzattı bende uslu uslu yedim.
"tamam, yeter bu kadar, " derken çok fazla utanmıştım, kaşlarını çattı
"ne? Henüz ikinci çatalı yeni yuttun! Nasıl yeter? Neye yeter? Tabağında ki her şey bitecek." tepsiyi ittirdim "daha fazla yersem çatlarım."
Ekmeğe çikolata sürüp uzattı "çatlayana kadar devam edelim o zaman, aç ağzını." Bi ona baktım bir ekmeğe "yiyemem Asil, a-" eliyle çenemi kavrayıp ekmeği ağzıma tıktı "aman tanrım Aymira, balon gibi oldun! Ne yapacağız! Aman tanrım!" derken benimle dalga geçiyordu.
Ona yalandan bir sinirle baktım, ekmeği çiğneyip yuttum. "bak Asil ben doydum tamam mı? Daha fazla yersem tabakta ki her şeyden tiksinirim ve bir daha asla yiyemem." huyum kurusun böyle bir nankör insandım işte.
Yan yan baktı, "bu seferlik öyle olsun bari. " derken tepsiyi alıp ayağa kalktı. "bitirseydin sana çikolatalı süt verecektim." kollarımı göğsümün önünde çaprazladım. "çikolatalı süt için her zaman fazladan bir yerim vardır, hala vermek istiyorsan?"
Arkasını dönüp kapıya ilerledi "bilmem, bakarız. " derken umursamaz bir tonlamadaydı. Odadan çıkıp gittiğinde yataktan kalkıp banyoya gittim, bacaklarım ağrıyordu ama dünkü kadar zorlanmıyordum. Dişlerimi fırçalayıp şöyle bir baktım kendime, banyoya ihtiyacım vardı.
Doktorum Rin benimle küstüğü için Rüya ile haber göndermeliyidim, banyodan çıkıp yatağa yöneldim, yatağımı düngünce toplayıp camı açtım, dışarısı ormandı. Kalın ve sık ağaçlar her tarafımızı sur gibi kaplamıştı. Yine. Tıpkı Thanatos'un evinde ki gibiydi.
Yavaş yavaş yürüyüp salona geçtim.
Mi-cha makyaj yapıyordu, geri kalan herkes hararetli bir şekilde japonca toplantı yapıyor gibiydiler.
Bir anda hepsi bana döndü, bir kaç saniye amaçsızca hepsiyle bakışınca tebessüm ettim, "Rüya nerede?" diye sordum mahcup bir tonda, Alvin cevapladı. "en sondan sağda ki odada, meditasyon yapıyor." tebessümüm devam ederken "teşekkürler. " diyip tarif ettikleri odanın önüne gelip kapısını tıkladım.
Bir kaç narin adım sesi duydum ve kapı açıldı, beni görene kadar bıkkın bir ifadesi vardı ama şimdi gülümsiyordu. "Canımm, hoş geldin, içeriye geçsene. " derken geriye çekildi, dudaklarımı birbirine bastırdım. "rahatsızlık verdim kusura bakma ama içeriye geçmeyeyim."
Kolumdan tutup yavaşça içeriye çekti, "ay kız ne utanıyorsun? Biz seninle kan kardeşiyiz." dediğinde şok içinde "ne?" dedim, "kan kardeşi mi?"
Beni yatağının üzerine oturmam için ittiklerken kendisi yerdeki halının üzerine oturdu "sen çok kan kaybedince sana kan verdim. " derken bir yandan da esneme hareketleri yapıyordu "ama ağabeyyerimle bir bağın yok, sadece biz kan kardeşiz."
Bir kaç saniyelik sessizliğin ardından "teşekkürler. " diyebildim. "her şey için çok teşekkür ederim. " eliyle samimiyetini belli eden o hareketi yaptı. "lafı bile olmaz, şimdi söyle bakalım derdin ne?"
Oturduğum yerde kendimi kirli hissettiğim için gerildim "şey, Rin benimle konuşmuyor, ben banyo yapabilir miyim diye sormanı rica edecektim, yaramdan dolayı tedirgin oldum da, rica etsem sorar mısın?"
Hemen ayağa kalktı, "senin rican benim için bir emirdir canım. " derken asker selamı verip odadan fırlayarak çıktı, bende ayağa kalktım, etrafımı da pisletiyor gibiydim. Bir kaç dakika boyunca hiç bir yere dokunmadan rengarenk odayı bakışlarımla inceledim.
Rüya içeriye girince hoplaya zıplaya yanıma geldi, elindeki sargı malzemelerini bana uzattı "yaranın etrafını sıkıca bantlayıp ılık su ile en fazla on beş dakikalık banyo yapabilirmişsin, banyodan sonrada sargını yenileyecekmişsin."
Minnettar şekilde baş selamı verdim. "çok teşekkür ederim Rüya, Allah senden razı olsun." elindekileri aldığımda, "ne demek ayol, lafı bile olmaz demiştim." diyerek kendini yeniledi.
Odadan çıkıp kendi kaldığım odaya geçtim, Asil sandalyesine oturmuş kitap okuyordu, beni görünce istifini hiç bozmadı, kapıyı Aralık bırakıp elimdeki malzemeleri yatağın üzerine bıraktım, ona baktığımı farkedince göz göze geldik "banyo yapacağım da, rica etsem çıkabilir misin Asil?"
Hemen ayağa kalktı, "banyo yaparken fenalaşırsan?" diye sordu, dudaklarımı büzdüm. "bilmem, Allah kerim, en fazla o beş dakika sürer, yarım saat geçerse ve hala çıkmadıysam beni kontrol edebilirisn." kitabını alıp kapıya doğru gitti "iyi banyolar" deyip odadan çıktı.
Hafif güldüm bu dediğine, üzerimdeki şeylerden yavaşça kurulurken vücudumdaki sayısız morluk ve yaralarla çalışma masasının aynasından bakıştım. İçler acısı bir haldeydim, yaramın etrafını iyice bantlayıp banyoya girdim, suyu ayarlayıp başlığı yerine astım, aslında su sıcak değildi ama yaralarım acıyordu.
Sağ kolumu çok kaldıramadığım için sol elimle saçlarımı şampuanladım. Evimdeki şampuandı bu. Etiketi yarısına kadar soyulmuştu, insan eşyasını tanırdı. Mafya bey muhtemelen evime girmişti ve bu çok korkutucuydu.
Lifi cildime hafifçe sürttüm, en nihayetinde gusül alıp banyodan çıktım, bornozu üzerime geçirip saçlarımı sardım, Mi-cha buraya bir çok cilt bakım ürünü ile birlikte bir not bırakmıştı. "cildin Işıl ışıl bahtın aydınlık olsun!"
Bu kızda bulunan dişil enerji araştırılmalıydı, cıvıl cıvıl bir kadından ziyade dişil enerjisi ve kız neşesi vardı, muhtemelen o kahkahaların arkasında, dinlerken bile ruhumun sıkılacağı acılar gizliydi.
Normalde yalnızca nemlendirici ile Güneş kremi kullanırdım ama burada adını bile bilmediğim bir çok şey vardı ve hangisinin yüzüme sürebileceğim tarzda bir nemlendirici olduğunu bilmiyordum, herşey korece yazıyordu. Bir pakette İngilizce yüz nemlendirme kremi yazısını okuyunca onunla eriyip giden yüzümü demlendiridim.
Ayakta durmaktan yorulmaya başladığımda gözlerim karardı, cilt bakımı malzeleriyle daha fazla oyalanamadım ve odaya geçip yatağa oturdum, biraz olsun kendime gelince giyecek kıyafetimin olmadığını hatırladım, eskilerde benim değildi zaten, muhtemelen Asilin kıayafetleriydi çünkü onun gibi kokuyorlardı, Asilin kokusu öyle garipti ki, biraz kitap, biraz mum biraz metal ve birazda sigara gibi, lakin çok hoş bir kokuydu.
Dolaba ileryip kapağını açtığımda gördüğüm manzara beni şaşırttı, kıyafetlerimden bazıları buradaydılar! Buna o kadar çok sevinmiştim ki... Başkasının kıyafetlerini giymek beni rahatsız ederdi ama Asilin kıyafetleri hiç rahatsız etmemişti.
Üzerimi giyinip kıyafetlerin yanında bulunan şallardan beyaz olanı ile Başörtümüde bağladığımda hazırdım. Aynadan başörtümü düzeltirken kapı tıklandı "Aymiraaaa. " diyen Asilin sesi telaşlıydı, "gelebilirsin Asil. " derken ayananın karşısından çekilip yatağın üzerinde telefonumu aldım, uzun süredir bakmıyordum.
İçeriye girince bir kaç saniye beni süzdü. "çok mu güzel olmuşum?" derken dalga geçiyordum, yine gözleri ışıl ışıl dı. "güzel demek çok yetersiz, yeni bir kelime bulmalıyım, çok güzelsin demek yetmiyor, kesinlikle yeni bir kelime lazım sana. "
Tebessüm ettim, "teşekkürler, çok naziksin." elindeki ilaçları yatağa bıraktı. "ilaçlarını içmelisin." dediğinde hemen telefonu bırakıp ilaçları aldım "tekrar teşekkürler Asil, çok unutkan olamaya başladım."
Elleri cebinde beni ilaç içerken izliyordu, "lafı bile olmaz." dedi. Kan bağları olmasada, Rüya ile çok benziyorlar dı, ama bir o kadar da zıtlardı. Aldığım bir başka ilaç yoksulluk krizini geçici olarak önlüyordu, konuşmamız gereken bir çok konu olduğu için işimi bitirip Asile yöneldim, sandalyesine oturmuş yere bakıyordu " Asil, " dediğimde başını kaldırıp bana baktı, bende yatağa oturdum, "Efendim. " dedi hemen.
"konuşamamız gerekiyor, müsaitsen şimdi konuşa bilirmiyiz?" oturduğu yerde dikleşti. "elbette, sana her zaman müsaitim." derin bir nefes verdim. "en baştan başlayalım, doğru cevaplar istiyorum, " gözlerimiz buluştu "sana asla yalan söylemem demiştim." diyerek beni tasdikledi.
Başımla onayladım. "beni nereden tanıyorsun?" dudakları sol köşeye kıvrıldı. "ezelden beri?" yalandan bir terslikle baktım. "şu anda şakanın sırası değil Asil." sırıtmamak için kendimi sıkıyordum "ağabeyimle bir telefon görüşmesi yaparken sesini duydum." tek kaşım havalandı "eee? Ve sonrada mafya olup beni mi araştırdın?"
Elinde minicik bir zeka küpü vardı onu çevirip duruyordu "mafya olmam seni korkutmuyor mu?" kollarımı birbirine doladım. "Allahtan başka kimseden korkmam." derken emindim. Bana baktı tekrar, "tanrını çok seviyorsun, nasıl ona bu kadar güvenebilirsin ki?"
"çünkü Müslümanlık, görmeden sevmek, görmeden güvenmektir, misal ben, Rabbimi hiç görmedim veya peygamberimi'de, ama Kur'an ve hadislerle onları tanıyıp sevdim, iman ettim, ve inan öyle huzurlu hissettiren bir şeyki... Kimse tek değildir, sen ona inansan da inanamasanda Rabbim hep bizimledir, derdini dinler ve derman olur."
Beni ilgiyle dinledi, zeka küpüyle oynamayı bıraktığında, "konuşacaklarımızı sonra konuşsak ve sen bana dinini anlatsan olur mu?" diye sorarak beni şaırttı. Şaşkınlığım yüzüme yansırken ne yapacağımı bir an için kestiremedim. "ben çok bilgili değilim, Müslüman olamayan birini yanlış bilgilendirirsem ve sen hiç Müslüman olmak istemezsen vebali omuzlarımda kalır."
Onaylamaz şekilde başını salladı, "bu konuyu bir tek sen anlatırsan dinlerim, ha anlatmazsan canın sağ olsun bir daha da kimseden dinlemem." telaşlandım bir anda. "tamam anlatırım, lakin konuşmamız kaldığı yerden devam edecek sonra, söz mü?" gülümsedi. "Asil Tamar sözü." oturduğum yerde dikleştim.
"ne merak edersen sorabilirsin o zaman." biraz düşündü, "mucizeler? Onlardan dininde var mı?" elimle 'çookk' işareti yaptım, "o kadar çok var ki..." sondaki i harfini fazlasıyla uzattım, "bir örnek verir misin?" ilk aklıma geleni anlattım. "mesela peygamber efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem, ay'ı yarmış, ikiye ölmüştür. Söylenene göre ayın üzerinde ikiye bölündüğüne dair bir iz bile varmış. "
Kaşları havalnırken dudaklarını büzdü, "başka?" yine düşündüm, "mesela Sevr mağarası hadisesi var, Peygamber efendimiz orada, hz. Ebu Bekir ile 3 gün sığınmış, düşmanlar mağaranın dibine kadar gelse bile hz. Peygamber mağaraya girdiğinde mağaranın girişinde bir örümcek ağı oluşmuş, sanki uzun süredir mağaraya kimse girmemiş gibi göründüğü için düşmanlar ters yöne gitmişler. Sonra Miraç hadisesi var, beni en çok etkileyen oydu. Peygamber efendimiz Rabbimizle görüşüyor, namaz hediye ediliyor, tahiyyat duası o geceden bu yana Müslümanlarının hayatına dahil oluyor. Ve daha nicesi... "
Etkilenmiş gibi de durmuyor du ki, ifadesizce dinliyordu, "tek bir tanrınız varmış galiba?" derken bana Allah'tan bahsetmemi istiyor gibiydi.
"evet, Allah tektir ve ondan başka ilah yoktur, doğmamış yada doğurmamıştır, cinsiyet, yemek içmek gibi biz acizlerin yaptığı şeylerden münezzehtir. İki ilah olsa çatışmalar olurdu, birinin fikri diğerine uymazdı."
Bana hiç inanmamış gibi baktı. "bunlara neden inanmalıyım? Bana bunların gerçekliğini kanıtlayabilir misin?"
Derin bir nefes aldım, "bunu kanıtlamam pek tabi mümkün. Lakin çok uzun bir konuşma olacak." başıyla ONAYLADI. "hay hay, uzun konuşmaları severim."
Kuruyan dudaklarımı ıslattım.
"Allah'ın varlığını külli manada gösteren en büyük dört delil vardır: Kur'an-ı kerim, Hz. Peygamber, vicdan ve evren / tabiat.
Evenin / tabiatın / yaratılmış varlıkların Allah'ın varlığına delil olması şöyle özetlenebilir:
1. şıkkımız, Hiç bir kitap yazarsız yazılmaz değil mi? O zaman Tabiat kitabını yazan biri olmalı, o da Allah'tır. Yine, hiçbir iğne ustasız meydana gelemez. Öyleyse, bu evrenin/Tabiatın da bir ustası vardır ki, o da Allah'tır. Mantığına yatmadıysa ikinci şıkkımıza geçelim.
Başıyla onayladı.
2.şık) Tabiatta yer alan varlıkların bir amaca göre düzenlenmesi. Örneğin; insanlar için hayati önemi olan oksijenin, suyun, gıdanın, ışığın varlığı, bu işlerin. "akıllı bir tasarım" olduğunu göstermektedir. Akıllı tasarım, işin arka planında sonsuz bir ilim, hikmet, kudret, rahmet, irade gibi sıfatlara sahip bir yaratıcının olduğunu gösterir. Böyle bir yaratıcı Allah'tır.
O bana ifadesizce bakarken konuşmaya devam ettim.
3.şık) Bir tırnak kadar olan bir incir çekirdeğinden, koca bir incir ağacını ve ona takılan incir meyvesini yaratmak, bu çekirdeğin işi olamayacağına göre, onu sonsuz ilim ve kudret sahibi Allah yaratmıştır.
Aynı şekilde, bir mısır tanesinden onlarca mısır başağını, her bir başakta da yüzlerce mısır tanesini yaratmak, mısır tanesinin işi olmadığına göre, elbette bu işler Allah'ın işidir.
4.şık) Bir insanın gözünün görmesi için güneşe; kulağının duyması için havaya; akciğerlerinin nefes alması için oksijene ihtiyaç vardır. Bu durum açıkça güneş, atmosfer, oksijen ile insanların ilgili organları arasında yakın bir bağ olduğunu gösterir.
Yani, güzü kim yaratmışsa, güneşi de o yaratmıştır. Kulağı kim yaratmışsa, atmosferi de o yaratmıştır. Akciğerleri kim yaratmışsa, oksijeni de o yaratmıştır. Bütün bunları sonsuz ilim, hikmet ve kudrete sahip olan Allah'tan başkasına vermek elbette mümkün değildir.
O mimik oynatmadan beni dinliyordu ama susuzluktan öksürmeye başlayınca kalkıp bir bardak su içtim.
Ardından yerime oturup konuşmaya devam ettim.
5.şıkkımız ise insan anatomisi ile hayat şartlarına bağlı olarak yaratılan her türlü nimet arasındaki ilişki. Hiçbir tesadüfe, sebeplere verilemeyeceğine göre, elbette onların yegâne yaratıcısının Allah olduğuna iman etmek gerekir.
Yani İslamda sorduğun her soruya doğru bir cevap vardır, ama başka dinlerde bunu yapamazsın. "
İfadesizliği bir nebze olsun değişmişti. Zeka küpüyle oynarken bende suyumu içtim, bana dönüp "peygamberin? Onu da açıkla." deyince başımı onaylar şekilde salladım. "peygamberimiz Allah'ın kulu ve elçisidir, bizler gibi yaratılan bir kuldur, lakin Allah onu insanları dine davet etmesi için elçi olarak seçmiştir."
"neden başkası değilde onu seçmiş? Madem tanrın çok güçlü başkasını seçse oda yapardı, ama neden o? "
"her kulun kaderi farklı yazılır, kaderi de yine Rabbimiz yazar."
Hafiften bir gerilim oluşmaya başladığında tüm ekip üyelerini Aralık kapının önüne yığılmış olarak gördüm, Asil'de o tarafa bakınca hepsi suçlu gibi dağılacakken Rin içeriye girdi, tabi onlarda peşinden girdi. "Asilin aklını çelmeye çalışıyorsun! Onu bu saçmalıklara inandıramazsın. Size demiştim o bir hain, hepimizi kandırmaya çalışıyor!"
Asil ona sert bir şekilde baktı. "bunları dinlemeyi ben istedim ve insanların dini inançlarını saçma bulmak gibi bir hakkın yok, sen çarmıha gerilen İsa'ya inanırsın o Muhammed peygambere." en sevmediğim şey dini konularda inanmayan insanlarla kavga etmekti ve ben şu anda bu kavganın merkezinde kalmıştım...
Rüya araya girdi, "hey hey hey! Gerginliğe gerek yok millet neden bu konuda tartışıyoruz ki? Medeni insanlar olarak dini inançlarımızı mı yargılayacağız? "
Rin onu nazikçe itti. Bana döndü "hodri meydan Müslüman kız. Tartışmaya var mısın?" yan bir bakış attım "hayır yokum çünkü cahil ve dağdan inme bir insan değilim. Din tartışılmaz. Konuşulur. Anlatılır."
Alvin koluna girdi onu geri çekecekken Rin kolunu kurtardı, tam bir şey diyecekken kusacak gibi oldu, koşarak odadan çıkınca ortalıkta bir sessizlik oldu, Alvin de Rin'in peşinden gidince Mi-cha sırıttı. " yüce tanrım! Teyze olacağım galiba! Sana şükürler olsun!" derken yerinde zıplıyordu adeta.
Onu bu söylediği herkesi çok daha derin bir sessizliğe sürükledi, bizde öylece kalakalmıştık, Malum kişinin bir sözü vardır bilir misiniz nereden nereye, nereden nereye geldi Türkiye... Konu nereden nereye gelmişti yani?
Neredeyse yarım saat sessizce oturup çiftin gelmesini bekledik, aslında sessiz değildik, kızlarla acaba Rin hamile mi yoksa buradan çıkmak için rol mü kesti gibi teoriler üretiyorduk. Rin'den bir çığlık yükselince telaşla ayağa kalktık, ilk koşan bendim. Ortak lavaboya koştum, Alvin kapıyı açmaya çalışıyordu ama Rin kilitlemişti, bende kapıyı tıklamaya başladım. "Rin! Ne oldu? Aç kapıyı lütfen, Rin!"
Hıçkırarak ağlama sesi geliyordu, hepimiz dehşete kapıldık. Asil, Alvin'i geriye çekip yakasına yapıştı, "kıza zorla dokundun mu yoksa?!" diye kükreyince Alvin ondan kurtuldu. "ne zorla dokunması, biz sevgiliyiz, zorla dokunurmuyum ben ona?!"
Ortama yeniden sessizlik çökünce Dean bir çatal getirdi, çatal ile anahtarı ittirip aşağı düşürdük, yerde ki boşluğa kimsenin eli sığmayınca anahtarı alamadık, Dean herkesi geri çekilmesi için itti ve Rin'e seslendi.
"Rin! Ya kapıyı aç yada kapının arkasından çık! " içeriden ses gelmeyince kapıya bir kaç kere tekme savurdu, aciz kapının heybetli bedenine direnmesi saçmalık olurdu zaten, kapı açılmıştı.
Koşarak yerde oturmuş ağlayan kadının yanına çöktüm, yüzünü avuçladım "Rin, bir şey söyle ne oldu?" diye sorunca başını kaldırdı, burnunu çekip konuşmaya çalıştı ama öylesine ağlıyordu ki bunu başaramadı, kızlarda dahil olmak üzere herksi dışarıya çıkmaları için zorladım, hepsi oturma odasına gitsede Alvin gitmemekte kararlıydı, girişte bekleyen adamı Asil uzaklaştırınca başbaşa kaldığımız kadının yanına çöktüm tekrardan.
Sakinleşmedi, sırtını sıvazladıkça daha çok ağladı, kısa saçları yüzüne yapışmış ona eziyet ediyordu bende onu bu eziyetten kurtardım, saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdım, peçete uzattım, gözlerini ve burnunu sildikten sonra bana döndü "gebe misin?" soruma karşılık bana boş boş baktı "her kusan kadın hamile mi oluyor?! " diye bağırdı, içeriden duyuluyordu muhtemelen.
"hayır tabiki, ama Alvin sevgili olduğunuzu söyledi, yani bu mümkün olabilir." yalnızca sakinleştirmeye çalışıyordum. "sevgilisi olmayan bir kadın hamile kalamaz mı?" diye sorunca boş bakan ben oldum. "hayatında bir erkek yoksa nasıl hamile kalabilirsin ki?" diye mantıklı bir soru sordum. "tek gecelik ilişki yaşadım belki?" diye sorunca bön bön baktım.
Burnunu çekti, "tamam saçmalıyorum belki? Ama ben Hamileyim! Üzerime geliyorsun sende!" sön sözüyle birlikte bana sarıldı, "tebrikler" dedim sırtını sıvazlarken, "neden ağladın peki?" diye sorunca benden ayrıldı, suçlu gibi elleriyle oynuyordu. "bu ikinci çünkü," cümleyi kurmakta çok zorlanmıştı.
Bende şaşırdım, "ilk çocuğuna ne oldu?" diye sorunca sessizleşti, uzun bir süre sessizce bekledik "o aynı zamanda kardeşimdi de, ben kardeşimi doğuracaktım ama sekiz aylıkken doğdu ve öldü."
Kanım donmuştu, bir kaç cümleyle kanım buz tutmuştu "Rin, ben..." ne diyeceğimi bilemedim bir anda "üvey babam..." dedi bunu söylerken ise yağmurun altına saatlerce ıslanmış gibi titredi.
Ellerini sıkıca kavradım, "acımana gerek yok, evet bilmiyordun ve her iyi kız gibi özür dilersin, bilmiyordun, bende kabul ederim." ayağa kalktı ve gitti.
Ben ise duyduğum bir kaç harfle oturduğum yere çivilenmiş gibiydim, duyduklarıma inanmakta güçlük çekiyordum, üvey babası? Ve dünyanın en acı sözlerini duymuştum galiba?
" ben kardeşimi doğuracaktım ama... "
Ne kadar ağır bir cümleydi bu? İnsan bu yükle yaşayabilir miydi? Bir kadın bu yükü omuzlamaya mecbur bırakılmıştı. Hayatın acı gerçeklerden ibaret oluşu bir tokat gibi yüzüme çarptı, yine ve yeniden hatırladım ki, yaşadığım kötü şeylere dertlenmek yerine yaşamadıklarım için şükretmeliyim.
Yazar kalemiyle
Rin, soy adını bilmeyen bir kadın olan Rin, yalnızca Rin. Annesi hayat kadını olan Rin. O kadın bir kaç dakika önce ikinci defa kabusu yaşayacağını öğrenmişti. İlki kabustu en azından, ikincisi ise korkutucu bir bilgi gibiydi, önceden gittiğiniz korku evine tekrar girmek gibi.
Rin'in annesi köklü bir yakuza ile evlenmiş şiddet görerek öldürülmüş tü, üvay baba evlendiği kadını daha önceden çalıştığı barda erkelerle yatıp kalktığı için dövmüştü. Erkelerin dünya gibi bin bir türlü hali vardı, içince değişenlerden biriydi üvey baba.
İçince karısını döverek öldüren cani bir koca'ydı o. Karısı öldüğünde kırk gün yas tutmak yerine kırk gün boyunca üvey kızına dokunan bir midesizdi. Haysiyetsiz, şerefsiz, ahlaksız ve sarhoşun tekiydi. Parası vardı ama ruhunu satarak kazandığı bir kaç kağıt parçası şimdilerde kül olup gitmişti.
Rin tam üç aylık hamile olduğunu öğrendiğinde on altısındaydı. On altı. Henüz çocukken birde kendi çocuğunu doğuracaktı. Okulda belli olmasın diye bol giyinmeye çalışıyordu ama gün geçtikçe büyüyen karnı hiç yardımcı olmuyordu, arkadaşları şimdilik onun kilo aldığını sanıyor olsa bile çok geçmeden hamile olduğu anlaşılmıştı.
Üvay baba ona "sus! " demişti "kimseye söyleme, yoksa seninle dalga geçer seni ayıplarlar, fahişe derler, ezerler. Sus Rin, sakın konuşma!"
Rin henüz küçüktü, polise gitmeye utanacak kadar küçük. Alvin okulda zenci olduğu için dışlanırdı, Rin ise artık hamile olduğu için fahişe denilerek dışlanıyordu. O zaman tanışmışlardı.
İkiside lise bir di ama farklı sınıftalardı. İnsanlar onları aralarına almayınca eski bir bankta tanışmış arkadaş olmuşlardı, Alvin ten rengi yüzünden neredeyse mahcubiyet duyacaktı. "ten rengim sorun değil mi?" diye sorduğunda Rin "asla" demişti "ten rengi kaderdir, seçme şansın olmasada sevme şansın olabilir."
Ve kadın sormuştu, "üvey babam bana dokundu, hamileyim, fahişelerle arkadaş olunmazmış, senin için sorun olur mu?" eliyle karnını gösterdiğinde adam gülümsemişti. "kader, kaderdir işte, sev yada sevme, yaşamak zorundasın, ama ben minik ile anlaşabilirim diye düşünüyorum, ekibimize küçük bir üye ekleniyor, Asla sıkıntı olmaz."
Alvin belkide o saniyelerde çoktan aşık olmuştu ama şimdilerde beş aylık hamile olan Rin'e bunu asla söyleyemezdi. Rin ile daha sık takılmaya başladıkların da okuldaki herkes çocuğun Alvin den olduğunu sanarak dedi kodu yapmaya başlayınca okul ikisinide kovmuştu, ev bark yoktu tabi.
Rin uzun süre Japonyada kayıp olarak aranmış olsada onlar Asil ile tanışıp sığınakta yaşamaya başlamışlardı. Rin sekiz aylık hamileydi, sığınakta bir çok şeye ihtiyaç olduğu için iki adamda alış verişe çıkınca üvey baba gelip kızı yunanistana kaçırmıştı, her yerde Rin'in arayan iki adam onu ne yapsa bulamamıştı.
O zamanlarda erkek arkadaşı ile seyahatte olan mafya kızı Mi-cha, bir evin önünden geçerken evden acı dolu haykırış lar duyunca içeriye dalmıştı. Adam kadını boğmaya, öldürmeye çalışırken
Mi-cha üvey baba ile dövüşmüş yüzünden yara almıştı ama onu öldürerek dünyayı bir atıktan kurtarmıştı.
Her şey üst üste gelince erken doğum başlamış hastaneye zor yetişmişlerdi. Doğumda ölen bebek morg'a kaldırılmış Asil hastane kayıtlarından bulduğu Rin ve onun ısrarıyla Mi-cha'yı japonyada ki sığınağa getirmişti, kimse bebeğin cenazesine ne olduğunu bilmiyordu.
Mi-cha'nın sevgilisi ise onu uzun süre arayıp bulamayınca aşkından kahrolup intihar etmişti.
İşte ekip böyle kurulmaya başlamıştı.
Ölen adamın korumaları Asili kaçırıp "öldüren daha güçlüdür, ölen zayıf." kuralına uyarak onu liderleri yapmış böylece Asil kötü işler çeviren koca bir Örgütü yasal olamayan yollarla hayır kurumuna çevirmişti.
O günden bu yana Asilin namı gizliden gizliye duyulmıştu.
Elbette isyankarlar olmuştu ama Asil edindiği diğer dostları ile birlikte tüm zorlu günleri atlatmıştı.
Konu yeniden Rin'e dönecek olursa Alvin ile kaldığı odada yatağın ucuna, yere çökmüş uzaklara dalmıştı, eli karnının üzerinde, aklı ölen bebeğindeydi, kafası öyle karışıktı ki... şu anda hiç bir şey düşünemiyordu.
Alvin ise içeriye girince göz göze geldiler. Onlar için gerilimli bir kaç saniye oldu, Alvin hızla içeriye girip kapıyı kapattı, Asla kilitlemezdi çünkü Rin çok korkardı kilitli kapılardan.
Hemen önüne çöktü, ilk sözü "özür dilerim" oldu, Rin boş bakıyordu ve bu Alvini daha da çıldırttı. Rin başını sağa çevirip duvarı dikizlemeye başladı. "onu doğurmayacağım." derken kararlı gibi çıkıyordu sesi, lakin minik bebek sanki o an dile gelip "yapma anne..." demişti, Rin kulağında yankılanan ince kız çocuğu sesini bastırdı.
Eğer ilk çocuğu doğsaydı sarışın olurdu, Rin sarı saçlarından nefret ettiği için her zaman saçlarını siyaha boyardı, çünkü üvey baba "sarı saçlarına bayılıyorum" derdi.
Dibi gelmişti, sarı saçlar güneş gibi doğuyor du adeta, bebek gelirken karanlığı göndermişti, belki güneş gibi doğacaktı kaderini kimse bilemzdi.
Alvin dehşete düştü, "onun suçu yok Rin..." dedi yalvarır gibi bir ses tonuyla, ellerini sıkıca tuttu "o masum, yaşamaya hakkı var, onu öldüremezsin."
Rin Alvin'in gözlerine baktı "ben onu doğuramam, doktorlar bir daha doğum yapmamın riskli olduğunu söylemişti, unuttun mu? Biri doğacak biri ölecek, kendimi feda edemem, kusura bakma."
Alvin kırıldığını belli edercesine ellerini geriye çekti "senin yaşamanı senden daha çok istiyorum ama o çocuk aynı zamanda benim de, kararımı sormadın bile."
Rin sinirden gülerek adama baktı. "ölebilirim Alvin! İstemiyorum, eğer çocuk istiyorsan başka bir kadın bul!" oturduğu yerden kalkıp odanın içindeki banyoya gitti, kapıyı kapatıp elini yüzünü yıkayarak sakinleşmeye çalıştı.
Alvin hayal kırıklığına uğramış olsada Rin'e ufaktan hak vermiyor değildi, ölebilirdi ve her anne evladı için canını feda etmezdi.
Hayır, her anne evladı için canını feda ederdi ve Rin iyi bir anne değildi. Alvin evladı veya sevgilisi için canını hiç düşünmeden feda ederdi ama Rin yapmaktan çekinir, tereddüt ederdi.
Bölüm etkileşimi
