Talihsiz Kuş kitap kapağı

4. bölüm / 18

Talihsiz Kuş

4. Bölüm - İmtihan-

Vaveyla Yazarı: Maysa Pıtır

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: 4. Bölüm - İmtihan-

Aybüke bir yandan kahvaltısını ederken, bir yandanda büyük bir heyecanla babasına bir hafta önce izlediği sinema filmini anlatıyordu, zira annesi ile babası bir haftadır arazi olmuşlardı.

Araf kızını ilgi ile dinliyordu. "ee kızım sonra ne oldu? Kötü adamı yendiler mi? "

Aybüke sinirle kaşlarını çattı, "baba düşman yoktu ki! Prenses filmi bu! Kız kaybolan hayvanını arıyordu!"

Küçük süleyman'ın dudakları'nın kenarı kıvrıldı, babası yalnızca annesine bakıyordu, aybüke yi dinlemediğine yemin edebilirdi, zira kardeşi çok boş konuşuyordu, karizması çiziliyordu, prenses horul horul uyurken yavru kedisi kaçtı diye sarayı inletip diyar diyar yavru kediyi aramış başına gelmeyen kalmamıştı, en son kediyi annesinin yanında bulunca 'ooo çok tatlıı' diyerek salya sümük sarayına dönmüştü... Parayı çöpe atmak daha mantıklıydı.

Masadaki herkes Araf'a tip bir bakış attı, Aybüke'nin dudakları öne doğru büzülmüştü, Araf kırdığı potun farkına ancak varabildi.

Yerinden kalkıp kızının yanına gitti, Aybüke'yi kucağına alacaktı ki, kızı buna izin vermedi, "okula geç kaldım" diyerek sandalyesinden indi ve abisinin yanına gitti.

Araf öylece bakakaldı kızı hiç ona küsmezdi, tabi hiç bir açıklama yapmadan ortadan kayboluşunun da bu küslükte büyük bir rolü vardı.

Süleyman, hemen sandalyesinden inip kardeşinin elini tuttu. "afiyet olsun. " dedikten sonra kapıya yöneldiler, Duru ayaklandı, hemen çocuklarının yanına gitti. "gitmeden anneye öpücük yok mu? " diye sordu büyük bir hevesle.

Süleyman annesini öptü, ama Aybüke annesini de öpmeden evden koşarak çıktı, arkasına abiside çıktı, sessizce kendilerini okula götürmek için bekleyen araca bindiler, emniyet kemerlerini takıp sessizce okula gittiler, anne babaları son zamanlar da ortalıkta hiç yoklar dı, en son ne zaman iyi geceler öpücüğü verdiler iki masumda hatırlamıyordum bile.

🏍️🏍️🏍️

Çocuklar çıktıktan sonra ortama ölüm sessizliği kuruldu, Asil çayından son yurdumu da alıp kalktı, bu saatten sonra yenilen de, içilen de, kimseye afiyet olmayacağından nezaket kurallarını terk edip odasına çıktı.

Yatakta yarım saattir uzanıyor du, içini öyle bi' huzursuzluk kaplamıştı ki anlatamazdı. Çalışma masası'nın üzerinde ki bej rengi çantaya takıldı gözü, kızı araştırmayı bırakmıştı ama o çantayı alıp çöpe atmaya gönlü el vermiyor du.

Derin bir nefes verip yatağından kalktı, çekmecesine uzanıp sigara paketi'nin içinden bir dal çıkarıp dudaklarının arasına tutuşturdu. çakmağı da çakıp sigarayı yaktı, elindekini bir köşeye fırlatıp balkona geçti, sandalyesine oturdu, deniz manzarasına bakarak bir kaç nefes çekti içine, ancak ozaman sigara içtiğinin farkına vardı, hiç içmezdi normalde, ya annesinin yada ablasının ölüm gününde onları yâd etmek için içerdi.

Peki ya şimdi kim için içiyordu?

O Müslüman kız ölmüş müydü? O yüzden mi içiyordu bu sigarayı? kimi özlüyor, kimi yâd ediyordu?

O sırada kapısı tıklandı, bir kaç saniye sonra Araf, içeriye girdi kapıyı kapatıp kardeşinin yanına ilerledi, Asil, ona bakmıyor, Araf yerine manzaraya bakıyordu, Araf'ta Asil'in yanındaki sandalyeye oturdu, o da bir sigara yaktı, sessizce içtiler, izmaritini küllüğe ilk bırakan, Araf oldu hemen arkasına Asil, bıraktı.

Araf'ın yüzünde yılların ağırlığını taşıyan bir tebessüm belirdi. "ben kazandım. " dedi " eskiden her şeyde yarış yapardık... Sigara içerken bile"

Asil de de aynı tebessüm vardı. "hep sen kazanırdın, hala da sen kazanıyorsun. "

Araf'ın tebessümü yavaşça soldu "artık yaşlandım be deli oğlan, artık eskisi kadar her şeyde başarılı değilim, baksana karımla ilgilensem çocuklarımı kaybediyorum, çocuklarımla ilgilensem... karımı kaybetmiyorum belki, ama hastalık onu daha da masumlaştır dı saçları dökülmeye başladı. " Araf'ın sesi titredi, ne diyeceğini cümlesini nasıl toparlayacağını bilemedi.

Asil lafa giridi o sırda. " hatırlıyorum da, lisenin ilk yılındaydım, daha üvey aileme çalışmamıştım bile... Ama sen bana durmadan hediye aldırıyordun, yengemin peşinde dolanıp duruyordum." cümlesini bitirdiğinde dudağının kenarı kıvrıldı .

Araf, devam ettirdi "Japonca anlatıyordun, hep oralara merakın var dı, yarım yamalak Japoncan ile anlatıyordun bana Duru'nun ne yaptığını, nerelere gittiğini, o kadar komiktin ki, o zamanlar sırf dil bilgin gelişsin diye yaptırıyordum. "

Asil'in kardeş moodu açıldı hemen, "Hee" dedi. "sırf benim için, yoksa kör kütük aşık olduğun kadının abilerinden korktuğun için değil, dayak atarlarsa bana atsınlar diye. "

İkisininde tebessümü derinleşti bu noktada

Araf, yeniden söz aldı "bak sende söylüyorsun, korkak olan bendim, her zaman, sen her yaşında cesurdun, sevdiğin insanları korumakta sınır tanımazdın, yani uzun lafın kısası, " yeni bir cümleye başlamadan önce derin bir nefes verdi " eğer seviyorsan, tüm sevdiklerine yaptığın gibi onuda canın pahasına koru, sevmiyorsan o çantayı çöpe at kardeşim. " sözü bittiğinde oturduğu yerden kalktı ve Asil'in sırtına dostane bir şekilde vurdu. "bu da benden sana abi tavsiyesi. " diye ekledi, ardından odadan çıkıp gitti.

Asil oturduğu yerde kalakaldı, sevmediğine emindi. Peki neden o kızı ölesiye kurtarmak istiyordu? Bunu anlamlandıra mıyordu...

🏍️🏍️🏍️

Koskoca bir hafta geçmişti, gözlerimi burada açtığımdan beri.

Hala ellerim bağlıydı, yalnızca tuvalete gitmek istediğimde çözüp götürüyorlardı, onun haricinde yemeğimi bile yiyemiyordum, zaten zorla yediklerimin tadı da leş gibiydi.

Henüz neden burada olduğumu kestiremiyordum, zihnim bulanıktı, yalnızca gözümü açtığım andan itibarı aklımdaydı, sanki yeni doğmuştum, bu yaşıma kadar hiç bir şey yaşamamıştım.

Ellerim hala duvara kelepçeliyidi o adam, her kimse, ağlamaya başladığım an topukları götüne vura vura kaçmıştı bu zindandan, o günden sonrada hiç görmemiştim.

Bir kaç dakika sonra kapı açıldı, önce o adam girdi, sonra göğüsünün üzerinde Yunan bağrağı arması taşıyan ve her halinden yüksek rütbede olduğu anlaşılan bir asker.

Kırklı yaşlarda ki adam bana doğru yaklaştı, garip bir aksan ile konuşmaya başladı. " leydim, sizi aramizda görmekten gurur duyariz. "

Mala bakar gibi baktım, o göğsünün üzerinde taşıdığı bayrak sinirlerimi bozmuştu.

Keyifle sırıttı "Thanatos bey sana yukariya kadar eslik edecek" dedi ve ekledi "leydim. "

Hiç bir şey söylemedim, yalnızca Thanatos denen adamın bileklerimi çözmesini bekledim, artık tamamen serbest kaldığımda sedirden aşağı indim, Thanatos elimi tutup boynuna doladı, ne yaptığını anlayana kadar beni çoktan kucağına almıştı bile!

Hemen kendimi geri çektim, "bırak beni şerefsiz! Ayağım yok mu benim? Nereye gideceksek yürürüm!" diye çemkirdim, ellerimi doladığı boynundan çözüp onu göğsünden ittirdim, ama beni daha da kucağına çekti.

"ayakkabın yok, yerler düz zemin değil canın yanar. " dedi yere bakarken ve ilerlemeye başladı, derin bir nefes aldım, histerik bir tebbesümle eş değer bir şekilde sorumu sordum. "madem canımın acıyıp acımaması seni bu kadar ilgilendiriyor du, o zaman beni neden duvara kelepçeledin?"

Soruma cevapsız kaldı, belkide duymadı bile, nihayetinde beni üst katta bir odaya getirdi kapıyı açıp beni yatağa bıraktı, sonrada dönüp kapıyı kapattı, ben de o sırada oturur pozisyona geldim, yeniden önümde belirdi ve iki dizinin üzerine çöktü.

Ellerimi avuç içine hapsedip bileklerime baktı, kan revan içindeydi her yerim, yatağın baş ucunda bulunan çekmeceden bir
ilk yardım çantasını çıkarıp bileğime pansuman yapmaya başladı.

Yaptığı kötülüklerin aksine masum bir yüzü vardı, kahve ile yeşili bir araya getiren hareler, kumral saçlar, uzun kirpikleriyle her türden kızın hayalini süslerdi bu adam.

Ela gözlü yabancı, yaralarımı ilgi ile sarmıştı, sanki o açmamış gibi.

Hareleri benimkileri bulduğunda yüzüne tatlı bir tebessüm yayıldı. "acımadı sanırım hiç sesin çıkmadı. "

Benim de yüzümde samimiyetsiz bir gülümseme yayıldı. "düşmanımı yakından tanımak için fırsatım varken acıyı hissetmedim sanırım. "

Daha da büyükçe sırıtıp gamzelerini gözlerimin önüne serdi. "bu kadar çabuk gardını kuşanma birine düşmanım demek için geçerli sebeplere ihtiyacın vardır. "

Tebessümüm yavaşça soldu. "beni kaçırmışsın, günlerdir bi' yudum suyu bana haram görüyorsun, beni duvara kelepçeledin, hatta belkide bana tecavüz ettin... Başka bir şeye ne hacet? ben bu sebeplere dayanarak sana düşman diyebilirim! "

Yabancı'nın tek kaşı havalandı "sana zarar vermem, asla!" son kelimesini biraz daha yüksek sesle söylemişti, gözlerim dolmuş olmasına rağmen histerik tebessüm dudaklarıma yeniden kuruldu "o zaman neden günlerce kanamam devam etti?"

Sorum karşısında gözlerini kaçırdı "kadınlar oluyor ya" dedi kelimeleri bulamıyor gibiydi, ani duygu geçişlerimden olsa gerek sinir tepeme vurmuştu "ne kadını ne şeyi be! Neyden bahsediyorsun sen!" cümlem bittiğinde ayağa kalktım oda benimle aynı anda ayaklandı

Jeton köşeliydi tabii, biraz geç düştü,
Aydınlanmış bir ifade tüm yüzüme yayıldı "adetmiyidim ben! Allah cezanı versin bende zannettim ki... bana dokundun! "

Cümlem bittiğinde kapı tıklandı, yabancı gidip kapıyı açtı, içeriye bir kadın bir kaç kutu bırakıp çıktı, yabancı ise kapıyı kapatıp yatağın üzerine bırakılan kutulardan en altta olanı açtı, içinde beyaza çalan buz mavisi, ayak bileğime kadar uzanan ama dizlerinin üzerine kadar yırtmacı olan askılı bir elbise vardı.

Elbiseyi alıp yanıma geldi ve üzerime tuttu, yüzünde memnuniyet ifadesi belirdi "çok yakışacak çok..." dedi içli içli.

Bir elbiseye baktım bir ona, hemen çektim isyan bayrağımı "ben bunu giymem bağrı açık, hem başörtüde kapatmaz bu dekolteyi"

Keyifli ifadesi sekteye uğradı "sana giyer miydin gibi bir soru sormadım, çünkü giymek zorundasın! Ve başörtü kelimesini unut, yoksa seninle bozuşacağız bebeğim"

Kaşlarım çatıldı, sinir kat sayım arttı "sen kim oluyorsun da beni tercih etmediğim bir durumun içine sokuyorsun! Kimsin sen?! " derken ellerimi göğsüne dayayıp ittim, sinirden gözüm dönmüştü, daha da bağırmaya devam ettim. "sen kimsin ki bana bu elbiseyi giydirmeye çalışıyorsun! Kimsin ki başörtüme ve tercihlerime karışıyorsun! He? Şerefsiz herif!"

karşımdaki herif bu isyanıma karşılık yalnızca neşe barındıran bir kahkaha attı "lazımsın bana, evleneceğiz, yani efendin olarak sana emrediyorum, başörtü falan yok! Beni hasta etme! "

Duyduklarımla dumura uğramıştım sinirden dolan gözlerim dolup taştı o an, kaşlarım olabilir mişcesine daha da çatıldı, yakasına yapıştım, ses tonumu yükselttim "Ne evlenmesi lan? Ne efendisi? Ne kullanması! Sıçarım böyle işe! Nereye düştüm lan ben! Kimsiniz oğlum siz! Hangi pavyonun fahişesisiniz!? Ne oluyor lan!"

Gözlerim açık kalmış musluk misali içindeki tüm yaşı akıtırken, o beni tiksindirici bir şeymişim gibi kendinden uzaklaştırdı, yüzünü ekşitti, kutulardan birini açtı, içinde başörtü olamayacak kadar küçük fular olamayacak kadar büyük bir örtü vardı, sinirle örtüyü alıp yanıma geldi, bir elini omzuma bastırmasıyla yere çöktüm, tam ayaklanacakken örtüyü boğazıma doladı, tam arkamdaydı ve örtüyü sıkmaya, beni boğmaya başladı.

Nefesim daralırken öfkeli hırıltıları kulağıma ulaştı, yüksek desibeldeki sesi kulaklarımı çınlattı " bu bez parçası yüzünden mi bana asilik taslıyorsun! Bu bez parçası yüzünden mi bana hakaret ediyorsun he! Öyleyse GEBER uğruna diklendiğin bu bez parçası aracılığıyla GEBER!"

Ellerimle örtüyü kavradım gevşetmeye çalıştım, ama nefesim de vücudumdaki dermanda çekiliyordu sanki, kendimi nefes almak için zorladım ama beynime kan gitmiyordu, kesik kesik soluklarım odayı doldururken biri kapıyı ardına kadar açtı, bununla eş değer bir şekilde yabancı da beni bıraktı, derin bir nefesi ciğerlerime doldurdum ve ciğerim parçalanırcasına öksürmeye başladım, bir anda Sinan'nın beni kaçırdığı anlar aklıma gelmeye başladı, korkudan titrediğim, polisi aradığım, enseme batan iğne ve sırtımda hissettiğim acı...

Peki beni Sinan kaçırdıysa bu herif kim di? Acaba Sinan onun adamı mıydı? Peki neden ben kaçırılmıştım?

Elim boğazıma gitti, çok acıyordu, öfkeyle arkama döndüm, yabancı ise sinirle kapıda ki adama doğru gitti, adamın yakasına yapışıp dışarıya savurdu, tam ayağa kalkmış bende odadan çıkacakken kapıyı yüzüme kapattı, tam kulpunu aşağı indirecekken üzerime kilitledi kapıyı

Gözlerimi sıkıca kapatırken derin bir nefes verdim, bedenim yavaca yere çöktü, sırtımı kapıya yasladım bacaklarımı kendime çekip alnımı dizime dayadım, eteğimi avuç içime hapsettim, dudaklarım titredi önce, sonra gözlerim kum doluymuş gibi sızladı, burnum aktı, etrafımı göle çevirmek istermişcesine ağladım, salyam sümüğüm karıştı, bağıra bağıra ağladım, hıçkırıklarım kulağımı sağır etti, ve ben bir bilinmezliğe çekildiğimi hissettim

Niye ve Neden soruları zihnimde dolanıp durdu, benim kime ne zararım vardı ki böyle bir yere düştüm?

Ağlamamın sonlarında ağır bir uyku bastırdı olduğum yerde uykunun kollarına kendimi bıraktım...

Bir yerlerde sesinde özgürlüğün, denizin gökyüzünün izleri olan bir adam inşirah suresini okuyordu

Ben bom boş bir arazide bir çöldeydim, adamsa çok uzaklarda şelalelerin aktığı kuşların cıvıldadığı bir diyardaydı

"yardım edin!" diye bağırdım
Kimse gelmedi

Tekrar ettim
"yardım edin!"

Kimse gelmedi
Tekrar ettim

"Allahınızın aşkına biriniz bana yardım etsin!" Diye bağırdığımda inşirah suresini okuyan adam geldi, "ne diye haykırırsın kadın? Rabb'inin gönül sesini duyması yetmez mi?"

Koşarak adamın yanına gittim
"yeter tabii yetmezmi? Ama-" diyecek oldum ki adam susmam için bana işaret verdi

"sen bilmezsin, Rabbin öteki diyarlardan getirir kurtarıcını, sen sabr et, Allah sabır edenlerledir. "

Sıçrayarak uyandım uykumdan...

Ellerimle gözümü ovuştururken "tövbe yarabbi" dedim, bu ne garip bir rüyaydı böyle?

Hemen ayaklandım, odadaki banyoya çevirdim başıklarımı, "bu bir imtihan ise eğer sabr edeceğim" dedim

Banyoya girdim, koca banyoda klozet, duşakabin ve lavobo vardı, kapının arkasında henüz paketinden çıkmamış bornoz ve havlular vardı

Duşakabinin kapısını açtım yerde paketli bir lif, duş jeli ve şampuan vardı, üzerimdekilerden kurtulup duşa girdim, gusül abdestimide alıp duştan çıktım, bornozu paketinden çıkarıp giyindim, saçımı Havluya sardım, aynalı dolabın tek kapağında paketi açılmamış bir diş fırçası ve macun vardı onlarıda alıp dişlerimi fırçaladım banyodan çıkıp odaya geçtim.

Yatağın üzerindeki kutuların hepsini açtım iç çamaşırı, çorap, ayakkabı, kıyafet, takı, birde ufak bir makyaj çantası çıktı kutulardan

Çamaşırları giyinip elbiseye uzandım aslında çok güzeldi, ama ben bunu giyecek insan değildim, derin bir nefes verip elbiseyi giyindim, beyaz bir çorap, bej rengi topuklu bir ayakkabı vardı, onları da giyindim.

Makyaj masasına doğru gittim, makyaj çantasını açıp içindeki her şeyi masaya döktüm, sandalyeye oturup kapatıcıyı elime aldım, benim tonumdan biraz daha açıktı, boynumda ki kızarıklığın üzerini ve göz altlarımı kapattım sonra sırasıyla tüm makyaj adımlarını uyguladım.

İnci bir takı seti vardı elimde, önce küpeleri taktım sonra kolyeyi.

Kahve saçlarımı taradım, düz bir şekilde ördüm, perçemlerim yüzüme döküldü.

Aynada ki yansımaya baktım bu ben değildim evet, ama buradan kurtulmak için bir müddet Ay ismimi değil mira ismimi kullanacaktım.

Mira'nın bir anlamı da inat demekti. Ben biraz Mira ismimi kullanacaktım.

🏍️🏍️🏍️

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

36okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.