3. bölüm / 6
Son Yaşamın Hatırasıİlk Çatlak
Bölümler 6Şu an: İlk Çatlak
Kapının üzerindeki kırmızı ışık hâlâ yanıyordu.
Dakikalar geçmek bilmiyordu.
Koridorun beyaz duvarları üzerime üzerime geliyor gibiydi.
Bir ileri bir geri yürüyordum.
Ellerim durmadan birbirine kenetleniyor, sonra tekrar ayrılıyordu.
Nefes almak bile zor geliyordu.
Yirmi dakikaya yakın olmuştu.
Belki daha fazla.
Zaman kavramını çoktan kaybetmiştim.
Tam o sırada koridorun diğer ucundan koşarak gelen birini gördüm.
“Lena…”
Saçları dağılmıştı.
Nefes nefeseydi.
Koşmaktan konuşmakta bile zorlanıyordu.
“Nora…”
Omuzlarımdan tuttu.
“İyi misin? Neler oldu? Annen nasıl?”
Onu görünce içimde tuttuğum bütün yük biraz olsun hafifledi.
“Seni çağırdığım için özür dilerim…”
Sesim titriyordu.
“Gerçekten yalnız kalmak istemedim.”
“Arayabileceğim tek kişi sendin.”
Lena kaşlarını çattı.
“Ne özrü?”
Beni hafifçe sarstı.
“Kendine gel.”
“Arkadaşız biz.”
İkimiz de acilin önündeki plastik koltuklara oturduk.
Derin bir nefes aldım.
Sonra olan her şeyi anlattım.
Sabah annemle yaşadığım tartışmayı…
Babamı…
Akşam söylediklerini…
Bir anda yere yığılışını…
Tek kelime etmeden dinledi.
Sözümü hiç kesmedi.
Konuşmam bittiğinde uzun süre sessiz kaldı.
“Ne diyeceğimi bilmiyorum.”
Başını eğdi.
“Ama…”
“Bunun mantıklı bir açıklaması vardır.”
Olmasını umuyordu.
Ben de.
Tam o sırada acil servis kapısı açıldı.
Beyaz önlüklü doktor dışarı çıktı.
Hemen ayağa kalktım.
“Doktor!”
Annem…
Nasıl?”
Doktor dosyaya baktı.
“Şu an hayati tehlikesi görünmüyor.”
Dizlerim hafifçe gevşedi.
“Ancak…”
Duraksadı.
“Geçirdiği tablo alıştığımız nöbetlerden biri değil.”
Kaşlarım çatıldı.
“Ne demek istiyorsunuz?”
“Kasılmaları epileptik nöbete tam olarak benzemiyor.”
“Kan değerleri normal.”
“Beyin tomografisinde belirgin bir kanama ya da kitle görünmüyor.”
“Buna rağmen kısa süreli bilinç kaybı yaşadı.”
Doktor birkaç saniye düşündü.
“Sabaha kadar gözlem altında tutacağız.”
“MR ve EEG isteyeceğiz.”
“Şimdilik kesin bir şey söylemem mümkün değil.”
“Peki söyledikleri?”
“Garip şeyler söyledi.”
Doktor bana dikkatle baktı.
“Bazen yüksek stres altında insanlar bilinç bulanıklığı yaşayabilir.”
“Geçmiş travmalar farklı şekillerde ortaya çıkabilir.”
“Şimdilik bunun üzerinde durmamanızı öneririm.”
Bu cevap beni rahatlatmadı.
Tam tersine.
Daha çok korkuttu.
Saat gece üçe yaklaşmıştı.
Hastanenin bahçesinde Lena ile yan yana oturuyorduk.
Soğuk hava tenimi jilet gibi kesiyordu.
Uyumamak için gözlerimi zor açık tutuyordum.
Lena ise sessizce gökyüzünü izliyordu.
Bir süre sonra bana döndü.
“Aras’a haber verdin mi?”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır.”
“Neden?”
“Korkmasını istemiyorum.”
“Elinden hiçbir şey gelmeyecek.”
“Boş yere endişelensin istemedim.”
Tekrar sessizlik çöktü.
Derin bir nefes aldım.
“Lena.”
“Hı?”
“Sana bir şey söylemek istiyorum.”
“Söyle.”
Gözlerimi yere diktim.
“Ben iyi değilim.”
İlk kez bunu yüksek sesle söylüyordum.
“Çok uzun zamandır iyi değilim.”
Sesim yavaş yavaş titremeye başladı.
“Hayat sanki benden sürekli bir şeyler alıyor.”
“Önce babam.”
“Sonra annem…”
“Fiziksel olarak yanımda ama sanki yıllardır yok.”
Gözlerim doldu.
“Hayallerim vardı.”
“Üniversite okumak istiyordum.”
“Kendime ait küçük bir evim olsun istiyordum.”
“Normal bir ailem olsun istiyordum.”
Acı bir gülümseme dudaklarıma yerleşti.
“Şimdi dönüp bakıyorum da…”
“Elimde kalan tek kişi Aras.”
“Onun için çalışıyorum.”
“Onun için yaşıyorum.”
“Yorulduğum günlerde bile ayağa kalkıyorum.”
“Çünkü onun benim yaşadıklarımı yaşamamasını istiyorum.”
Sesim çatladı.
“Ama…”
Bu kelimeyi söylemek bile zordu.
“Bunu düşündüğüm için kendimden utanıyorum.”
Lena sessizce beni dinliyordu.
“Bir gün o da büyüyecek.”
“Kendi hayatını kuracak.”
“Belki başka bir şehre gidecek.”
“Belki beni ayda bir kez arayacak.”
Gözyaşlarımı tutamadım.
“Ve biliyor musun?”
“En çok bundan korkuyorum.”
“Onun gitmesinden.”
“Çünkü o giderse…”
“…bu dünyada beni gerçekten ailesi olarak gören kimse kalmayacak.”
Lena hiç düşünmeden elimi tuttu.
“Nora.”
“Bunu aklından çıkar.”
“Sen yalnız değilsin.”
“Ve hiçbir zaman olmayacaksın.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Bir gün sen de gideceksin.”
Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
“Herkes gidiyor.”
Lena gülümsedi.
“Belki insanlar gider.”
“Ama gerçek dostlar öyle kolay vazgeçmez.”
“Ben buradayım.”
“Ve elimden geldiği sürece burada olmaya devam edeceğim.”
Kendimi tutamadım.
Ona sarıldım.
İlk kez biri omuzlarımdaki yükün birazını alıyormuş gibi hissettim.
Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim.
“Hadi.”
“Bi Kahve içelim kendine gelirsin .”
Lena gülümsedi.
“Bu teklife hayır diyemem.”
İkimiz ayağa kalktık.
Tam içeri girecekken Lena durdu.
“Arabadan ceketimi almam lazım.”
“Sen kafeteryaya geç.”
“İki dakikaya geliyorum.”
Başımı salladım.
“Tamam.”
Hastanenin koridorları bomboştu.
Loş beyaz ışıklar tavandan yere vuruyordu.
Ayak seslerim duvarlarda yankılanıyordu.
Nedense…
İçimde garip bir huzursuzluk vardı.
Sebebini bilmiyordum.
Belki annem yüzündendi.
Belki saatin geç olmasından.
Belki de yalnız yürüdüğüm içindi.
“Saçmalama Nora.”
Kendi kendime mırıldandım.
Ama içimdeki his geçmedi.
Tam tersine…
Her adımda büyüyordu.
Koridor boyunca yürümeye devam ettim.
Sonra fark ettim.
Bir tuhaflık vardı.
Kafeteryanın çoktan görünmesi gerekiyordu.
Ama koridor…
Bitmiyordu.
Durup arkama baktım.
Geldiğim yol da aynıydı.
Uzuyordu.
“N’oluyor lan?”
Kalbim hızlandı.
Adımlarımı sıklaştırdım.
Koridor hâlâ bitmedi.
Koşmaya başladım.
Işıklar bir anda titredi.
Tak…
Tak…
Tak…
Bir sönüyor…
Bir yanıyordu.
“N’oluyor?!”
Koştum.
Daha hızlı.
Sanki arkamda biri vardı.
Ama dönüp bakmaya cesaret edemedim.
Koridorun duvarları hafifçe sallanmaya başladı.
Önce küçük bir titreşim.
Sonra…
Şiddetlendi.
Sanki bütün bina deprem geçiriyordu.
Dengemi kaybettim.
Yüzüstü yere düştüm.
Avuçlarım zemine çarptı.
“Yardım edin!”
Sesim bütün koridorda yankılandı.
“Lütfen!”
“Ne oluyor burada?!”
“Nolur biri bana yardım etsin!”
Ayağa kalkmaya çalıştım.
Tam doğrulacakken koridor bu kez çok daha sert sarsıldı.
Ayakta duramadım.
Savruldum.
Arkamdaki cam kapıya bütün gücümle çarptım.
Cam büyük bir gürültüyle paramparça oldu.
Sırtımın üzerine yüzlerce keskin parça saplandı.
Acıyla haykırdım.
“Nghh…!”
Nefes alamıyordum.
Elimi sırtıma götürdüm.
Parmaklarım kana bulandı.
Titreyerek gözyaşlarımı sildim.
Ayağa kalkmaya çalıştım.
Bu kez başardım.
Ama…
Bir şey yanlıştı.
Çok yanlıştı.
Etrafıma baktım.
Hastane…
Yoktu.
Koridor…
Yoktu.
Bembeyaz duvarların yerini karanlık ağaçlar almıştı.
Ay ışığı dalların arasından kırık çizgiler hâlinde yere düşüyordu.
Soğuk rüzgâr yaprakları hışırdatıyordu.
Nefesim kesildi.
“Bu…”
Kanayan yaralarıma bastırdım.
Canım öylesine yanıyordu ki bunun bir rüya olmasına imkân yoktu.
Cam parçalarının açtığı kesikler hâlâ sızlıyordu.
Kalbim deli gibi atıyordu.
Yavaşça ayağa kalktım.
Etrafıma baktım.
Sonsuz gibi görünen karanlık bir ormanın tam ortasındaydım.
“D… delirdim.”
Sesim titredi.
“Kesinlikle delirdim.”
Bunu söylemek istiyordum.
Buna inanmak istiyordum.
Çünkü gerçek başka türlü olamazdı.
Ayaklarımı sürüyerek yürümeye devam ettim.
Her adım sırtımdaki cam parçalarını biraz daha derine saplıyordu.
Canım öyle yanıyordu ki nefes almak bile acı veriyordu.
“Bu bir rüya…”
Kendi kendime fısıldadım.
“Kesinlikle bir rüya.”
Elimi kaldırıp yanağıma sertçe vurdum.
Şak.
Acıdı.
Bir kez daha.
Bu sefer daha sert.
Yine uyandığım falan olmadı.
“Hayır…”
Başımı iki elimin arasına aldım.
“Uyan artık…”
Saçlarımı çektim.
Gözlerimi sıkıca kapatıp tekrar açtım.
Hiçbir şey değişmedi.
Karanlık orman hâlâ önümdeydi.
Ay ışığı hâlâ dalların arasından yere kırık parçalar gibi düşüyordu.
Rüzgârın uğultusu kulaklarımda dolaşıyordu.
“Delirdim…”
Başka açıklaması yoktu.
Kesinlikle aklımı kaçırmıştım.
Ama delirsem bile…
Canım gerçekten acıyordu.
Sırtımdan akan sıcak kanı hissedebiliyordum.
Bacaklarımdaki kesikler sızlıyordu.
O an tek istediğim şey bunun ne olduğu değildi.
Bir insan görmek istiyordum.
Bir ev.
Bir ışık.
Bir hastane.
Medeniyete ait en ufak bir iz…
Yeterdi.
Yürümeye devam ettim.
Orman düşündüğümden çok daha yoğundu.
Dallar yüzüme çarpıyordu.
Kalın çalılar yolumu kesiyordu.
Üzerlerinden geçmeye çalıştıkça dikenler kollarımı ve bacaklarımı yeniden çiziyordu.
Zaten parçalanmış olan kıyafetlerim her adımda biraz daha yırtılıyordu.
Her geçen dakika biraz daha güçten düşüyordum.
Yine de duramazdım.
Durursam…
Burada öleceğimi hissediyordum.
Aklım hâlâ hastanedeydi.
Annem.
Lena.
Koridor.
Sallanan duvarlar.
Kırılan camlar.
Bunların hiçbirinin mantıklı bir açıklaması yoktu.
Ne kadar düşünürsem düşüneyim, hepsi birbirinden saçmaydı.
Derken…
Uzakta küçük bir ışık gördüm.
Olduğum yerde durdum.
Gerçek miydi?
Yoksa yine bir hayal miydi?
Gözlerimi ovuşturdum.
Hayır.
Oradaydı.
Ağaçların arasından sızan sıcak, sarı bir ışık…
Kalbim hızlandı.
“Bir ev…”
Fısıltı hâlinde çıktı sesim.
Canım yanmasına rağmen adımlarımı hızlandırdım.
Koşacak hâlim yoktu.
Ama elimden geldiğince hızlı yürüdüm.
Ağaçlar seyrekleşmeye başladı.
Sonunda kulübeye ulaştım.
Küçük, ama iki katlı, ahşaptan yapılmış eski bir evdi.
Çatısını yosunlar kaplamıştı.
Duvarlarına sarmaşıklar dolanıyordu.
Pencerelerden sızan loş turuncu ışık, karanlık ormanın ortasında tuhaf bir sıcaklık hissi veriyordu.
Nedense…
Eve baktığım anda içimde garip bir duygu belirdi.
Korku değildi.
Yabancılık da değildi.
Sanki…
Bu evi daha önce görmüştüm.
Ama bunun imkânsız olduğunu biliyordum.
Yavaşça kapıya yaklaştım.
Tak…
Tak…
Kapıyı çaldım.
Cevap gelmedi.
Bir kez daha.
Sessizlik.
“Merhaba?”
Sesim ormanın içinde kayboldu.
Kimse cevap vermedi.
Elimi kapıya koyup hafifçe ittirdim.
Kapı gıcırdayarak açıldı.
Kilitli bile değildi.
İçeri adım attığım anda burnuma odun ve eski kitap kokusu geldi.
Ev beklediğimden çok daha sıcaktı.
Duvarların tamamı koyu renk ahşaptandı.
Bir köşede tavana kadar uzanan kitaplık vardı.
Eski bir masa.
İki sandalye.
Duvarda yılların izini taşıyan tablolar.
Her eşya sade ama özenle yerleştirilmişti.
Hiçbir şey gösterişli değildi.
Ama nedense…
İçeri girdiğim anda garip bir huzur hissettim.
Sanki burası bana ait değildi.
Ama beni reddetmiyordu.
Tam karşımdaki şöminede ateş yanıyordu.
Çatırdayan odunların sesi sessizliği dolduruyordu.
Üşüdüğümü o an fark ettim.
Ayaklarım beni istemsizce ateşe doğru götürdü.
Şöminenin önüne çömeldim.
Ellerimi uzattım.
Sıcaklık yavaş yavaş parmaklarıma yayıldı.
Titremem azaldı.
Göz kapaklarım ağırlaşıyordu.
Hayır.
Uyuyamazdım.
Önce şu cam parçalarını çıkarmalıydım.
Enfeksiyon kapmadan yaralarımı temizlemeliydim.
Belki evde ilk yardım çantası vardır diye düşündüm.
Yavaşça ayağa kalktım.
Tam başka bir odaya yönelirken…
Üst kattan bir ses geldi.
Bir erkeğin sesi.
Boğuk ama netti.
Bir şey söylüyordu.
Söylediklerini seçemiyordum.
Yüreğim hızla çarpmaya başladı.
“İmdat…”
demek istedim.
“Yardım edin…”
Ama sesim çıkmadı.
Bir anda bütün dünya dönmeye başladı.
Muhtemelen bir sürendir sırtımdan akan kan …
Yorgunluk…
Şok…
Hepsi aynı anda bedenimi teslim almıştı.
Gözlerim bulanıklaştı.
Ayakta durmaya çalıştım.
Başaramadım.
Dizlerim çözüldü.
Son gördüğüm şey şöminenin turuncu ışığının ahşap zemine vurmasıydı.
Sonra…
Başım sert bir gürültüyle yere çarptı.
Ve karanlık, beni sessizce içine çekti.
Göz kapaklarım ağır ağır aralandı.
Tavan…
Bembeyazdı.
Keskin antiseptik kokusu burnuma doldu.
Bir an nerede olduğumu anlayamadım.
Başım zonkluyordu.
Kolumda hafif bir sızı hissettim.
Başımı çevirdiğimde serumun yavaş yavaş damladığını gördüm.
“…Nora?”
Tanıdık bir ses.
Gözlerimi tamamen açtığımda Lena’nın hemen yanımda oturduğunu gördüm.
Yüzündeki endişe yerini bir anda rahatlamaya bıraktı.
“Nora!”
Ayağa fırladı.
“Uyandın!”
Hiç beklemeden odadan çıktı.
“Doktor!”
“ uyandı!”
Koridorda ayak sesleri yankılandı.
Birkaç saniye sonra doktor içeri girdi.
Elindeki tablete göz gezdirirken bana gülümsedi.
“Hoş geldin.”
Sesim kısılmıştı.
“…Ne oldu bana?”
Doktor serumun akışını kontrol etti.
“Hastane koridorunda bayılmışsın.”
Kaşlarımı çattım.
“…Koridorda mı?”
“Evet.”
“Arkadaşın seni kafeteryaya giderken yerde bulmuş.”
Lena başını salladı.
“Seni çağırıyordum.”
“Cevap vermeyince koridora geldim.”
“Yerde yatıyordun.”
Doktor konuşmaya devam etti.
“Kan tahlillerini yaptık.”
“Ciddi bir sorun görünmüyor.”
“Büyük ihtimalle uzun süredir yeterince beslenmemiş , yoğun çalışma ve yaşadığın stres birleşince vücudun dayanamadı.”
“Şiddetli fiziksel ve zihinsel tükenmişlik yaşamışsın.”
Başımı hafifçe salladım.
Doktor dosyasını kapattı.
“Ama ben bi ormandaydım .”
“Baygınlığın sırasında kısa süreli bilinç bulanıklığı yaşamış olabilirsin.”
“Bazen bu durumda insanlar son derece gerçekçi rüyalar görebilir.”
“Oldukça normal.”
“Dinlenmeye ihtiyacın var.”
Ayağa kalktı.
“Birkaç saat daha serum alacaksın.”
“Sonra taburcu olabilirsin.”
Doktor odadan çıktı.
Doktor odadan çıkar çıkmaz kapı yavaşça kapandı.
Odadaki sessizlik birkaç saniye sürdü.
Lena sandalyeyi yatağıma biraz daha yaklaştırdı.
“Nasıl hissediyorsun?”
Gözlerimi tavana diktim.
“Çok saçma bir şey oldu .”
“Nora…”
“Hayır Lena.”
Bu kez gözlerimi ona çevirdim.
“Ben bayılmadım.”
“Ben gerçekten oradaydım.”
Lena bir şey söylemedi.
Derin bir nefes aldım.
“Koridor uzuyordu.”
“Normal bir koridor gibi değildi.”
“Ne kadar yürürsem yürüyeyim bitmiyordu.”
“Etraf sallanmaya başladı.”
“Işıklar sönüp yanıyordu.”
“Sonra cam…”
İstemsizce sırtıma dokundum.
“Camın içinden düştüm.”
Sesim titriyordu.
“Ve orman…”
“Gördüğüm her şeyi hissedebiliyordum.”
“Soğuğu.”
“Rüzgârı.”
“Dikenlerin tenimi kesmesini.”
“Kanın sırtımdan akmasını.”
Lena sessizce dinliyordu.
“Bir kulübe buldum.”
“İçeri girdim.”
“Şöminenin sıcaklığını hissettim.”
“Eski kitapların kokusunu aldım.”
Başımı iki yana salladım.
“Lena…”
“Bunların hiçbiri rüya değildi.”
“Rüyalar böyle olmaz.”
“Acıyı hissedemezsin.”
“Üşüyemezsin.”
“Kanın aktığını hissedemezsin.”
Bir an durdum.
Sonra aklıma bir şey geldi.
Hemen üzerimdeki kıyafeti kaldırıp sırtıma uzanmaya çalıştım.
“Bak!”
“Bakmam lazım.”
Lena şaşkınlıkla bana baktı.
“Nora?”
“Cam parçaları…”
“Onlar sırtıma saplandı.”
“Eğer bunlar rüyaysa değilse …”
“…sırtımda yara olması lazım.”
Lena yavaşça ayağa kalktı.
“Nora.”
“Hadi.”
“Bir bak lütfen .”
Arkamı döndüm.
Nefesimi tuttum.
Lena kazağımı dikkatlice kaldırdı.
Uzun süre konuşmadı.
“Ne görüyorsun?”
Sessizlik.
“Lena…”
“Söylesene.”
Yavaşça kazağı indirdi.
“Sırtında birkaç çizik var.”
“Çizik mi?”
“Evet.”
“Derin değiller.”
Başımı hızla çevirdim.
“Hayır.”
“İmkânsız.”
“Ben camların üzerine düştüm.”
“Bütün sırtım parçalanmıştı.”
“Eminim.”
“Eminim Lena!”
Sesim yükselmeye başlamıştı.
“Orada yürüdüm.”
“Bir adam vardı.”
“Şöminenin önünde oturdum.”
“Sonra…”
Başımı tuttum.
“Sonra…”
Hatırlamaya çalışıyordum.
“O adam…”
“Yüzünü göremiyorum.”
“Sesini bile tam hatırlamıyorum.”
“Nasıl olur?”
Lena yavaşça elimi tuttu.
“Nora.”
“Dinle beni.”
“Ben senin bunları uydurduğunu düşünmüyorum.”
“Gerçekten yaşadığına inandığını da görüyorum.”
“Ama…”
“Gördüğün şey gerçek olmak zorunda değil.”
“İnsan beyni bazen çok gerçek hissettiren şeyler oluşturabilir.”
Başımı sertçe salladım.
“Hayır.”
“Bu değildi.”
“Ben delirmedim.”
“Oradaydım.”
“Gerçekten oradaydım.”
“Ben o evi gördüm.”
“Ahşap zemini gördüm.”
“Şömineyi gördüm.”
“Kitapların kokusunu aldım.”
“Bu kadar ayrıntılı bir şeyi beynim uyduramaz.”
Lena cevap vermedi.
Çünkü ne söylerse söylesin beni ikna edemeyeceğini anlamıştı.
Ben de onu ikna edemeyeceğimi…
İlk kez o an fark ettim.
Odamızın içinde ağır bir sessizlik oluştu.
Ve o sessizlikten daha ağır olan tek şey…
Artık kendi aklımdan bile şüphe etmeye başlamamdı.
Nora…”
“Dürüst olmamı ister misin?”
Başımı salladım.
“Evet.”
“Buna nasıl tepki vermem gerektiğini bilmiyorum.”
Acı bir tebessüm etti.
“Sana ‘evet kesin oldu’ diyemem.”
“‘Hayır, uyduruyorsun.’ da diyemem.”
Omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Çünkü yaşadığın şeyi sen yaşadın.”
“Ben değil.”
Sessizce dinliyordum.
“Ama…”
“Bence zihnin çok uzun zamandır dinlenmiyor.”
“İki iş.”
“Hafta sonu ek işler.”
“Annen.”
“Aras.”
“Üzerine bugün yaşadığın şeyler…”
Başını iki yana salladı.
“İnsan zihninin de bir sınırı var.”
“Bence bir psikoloğa görünmeyi düşünmelisin.”
Bu cümleyi duyunca istemsizce güldüm.
Ama o gülüşün içinde yorgunluk vardı.
“İsterdim.”
“Gerçekten isterdim.”
“Pek çok kez düşündüm.”
Başımı yastığa yasladım.
“Ama param yetmiyor Lena.”
“Ev.”
“Faturalar.”
“Arasın okul masrafları.”
“Annemin ilaçları.”
“Kendime ayırabileceğim tek kuruş bile kalmıyor.”
Lena birkaç saniye düşündü.
Sonra gülümsedi.
“O zaman bunu da dert etme.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Nasıl yani?”
“Yakın bir arkadaşım klinik psikolog.”
“Üstelik yeni kendi danışmanlık merkezini açtı.”
“Durumu anlatırım.”
“Eminim sana yardımcı olur.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Ücret konusunda da konuşuruz.”
“Sen bunu düşünme.”
Gözlerim yeniden doldu.
“Ben…”
Teşekkür edecek kelime bulamıyordum.
Lena hafifçe omzuma vurdu.
“Arkadaşlar bunun için vardır.”
“O yüzden bu kez her şeyi tek başına taşımaya çalışma.”
İlk kez uzun zamandır içimde küçücük de olsa bir umut hissettim.
Ama aklımın derinliklerinde tek bir soru hâlâ sessizce yankılanıyordu.
Eğer bunların hepsi bir rüyaysa…
Sırtımdaki cam parçalarının acısını neden hâlâ hissediyordum?
Bölüm etkileşimi
