Kırılan Sessizlik

Vaveyla Yazarı: Mina Minaminli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Kırılan Sessizlik

Karanlık odanın içinde telefonumun alarmı bir kez daha çaldığında gözlerimi açmadan elimi komodine uzattım. Parmaklarım ekranı bulur bulmaz alarm sustu.

Dört kez.

Dört kez ertelemiştim.

Birkaç saniye boyunca tavana bakarak öylece yattım. Kaslarım kurşun gibi ağırdı. Sanki bütün gece uyumamış da taş taşımıştım. Gözlerimin altında ince bir sızı vardı. Alarmı bir kez daha ertelersem işe geç kalacağımı biliyordum ama yataktan kalkmak bile gözümde dağ gibi büyüyordu.

“Haydi Nora…” diye fısıldadım kendime.

Kimsenin beni kaldırmaya gelmeyeceğini, kimsenin sorumluluklarımı omuzlarımdan almayacağını hatırlatır gibi.

Battaniyeyi üzerimden attım. Odanın serin havası tenime değince istemsizce ürperdim. Birkaç saniye yatağın kenarında oturup başımın dönmesinin geçmesini bekledim. Sonra ayağa kalktım.

Banyodaki aynada gördüğüm yüz bana yabancı değildi.

Yorgun gözler.

Solgun ten.

Toparlanmak için uğraşan ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın yorgunluğunu saklayamayan bir kadın.

Yüzümü yıkadım. Soğuk su birkaç saniyeliğine kendime gelmemi sağladı. Saçlarımı toparlayıp üzerimi değiştirdikten sonra derin bir nefes aldım ve koridora çıktım.

Şimdi sırada daha zor bir görev vardı.

Kardeşimi uyandırmak.

Kapısını iki kez tıklattım.

Cevap gelmedi.

Şaşırmadım.

Kapıyı aralayıp içeri girdim. Perdelerin arasından süzülen sabah ışığı odanın bir köşesine düşüyordu. O ise battaniyesine sarılmış şekilde uyumaya devam ediyordu.

“Biliyorum uyanıksın.”

Hiç hareket etmedi.

“Dersin var.”

Sessizlik.

“Beşe kadar sayacağım.”

Bu kez battaniyenin altında hafif bir kıpırdanma oldu.

Gülümsemeye çalıştım ama yorgunluğum buna bile izin vermedi.

“Bir…”

“Beni kandıramıyorsun.”

“İki…”

“Hâlâ uyuyorum.”

“Üç…”

Battaniye biraz daha aşağı indi.

“Dört…”

“Nora…”

“Beş.”

Sonunda homurdanarak doğruldu. Saçları her yöne dağılmıştı. Gözlerini kısmış halde bana baktı.

“Bir gün beni normal insanlar gibi uyandırmayı denedin mi?”

“Bir gün normal insanlar gibi ilk seslenişte kalkmayı denedin mi?”

İkimiz de birkaç saniye birbirimize baktık.

Sonra o istemeden de olsa gülümsedi.

Ben de.

Belki günün en kolay anı buydu.

Çünkü birkaç dakika sonra evden çıkacak, okuluna gidecek ve arkadaşlarıyla birlikte sıradan bir gün yaşayacaktı.

Ben ise işe gidecektim.

Faturaları düşünecektim.

Ay sonunu düşünecektim.

Eksilen parayı, bitmek bilmeyen masrafları, ertelenen ihtiyaçları düşünecektim.

Ama bunların hiçbirini ona göstermedim.

Kapıdan çıkarken sadece şunu söyledim:

“On dakikan var. Sonra seni sürükleyerek kaldırırım.”

Arkamdan yükselen şikâyet dolu sesi duyunca istemsizce gülümsedim.

Belki çok yorulmuştum.

Belki bazen nefes almak bile zor geliyordu.

Ama her sabah yeniden ayağa kalkmamı sağlayan tek şey de buydu.

Kardeşimin hâlâ güvenle uyuyabildiğini görmek.
Sabahın solgun ışıkları mutfağın perdesinden süzülerek masanın üzerine düşüyordu. Toz zerrecikleri havada yavaşça dans ediyor, evin geri kalanındaki sessizlik mutfağın içine ağır bir battaniye gibi çöküyordu.

Mutfaktan gelen hafif tıkırtıları duyunca annemin çoktan uyandığını anladım.

Tezgâha yöneldim.

Ekmekleri çıkardım.

Peyniri hazırladım.

Çaydanlığı kontrol ettim.
Birkaç saniye sonra annemi fark ettim.

Masanın başında oturuyordu.
Önünde hiçbir şey yoktu.

Ellerini kucağında birleştirmiş, pencerenin ötesindeki bir noktaya bakıyordu.

Yüzüne vuran sabah ışığı onu olduğundan daha solgun gösteriyordu.

“Günaydın.”

Sesim mutfağın içinde yankılandı.

Annem bana bakmadı.

Gülümsemedi.

Karşılık vermedi.

Ben de hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ettim.

Buna alışkındım.

Uzun zamandır alışkındım.

Yine de bugün farklı bir şey vardı.

Tarif edemediğim bir ağırlık.

Bir sessizlik.

Sanki odadaki hava bile hareket etmeye korkuyordu.

Zeytin kavanozunu açarken birkaç kez anneme baktım.

Bir şey söylemek istedim.

“Bir sorun mu var?” demek istedim.

Ama dilim dönmedi.

Çünkü bazen annemin sessizliği, öfkesinden daha korkutucu oluyordu.

Tam o sırada konuştu.

Ses tonu dümdüzdü.

Ne kızgın.

Ne üzgün.

Ne de kırgın.

Bu daha kötüydü.

“Bugün Arel’in ölüm yıl dönümü.”

Elimdeki tabak kaydı.

Bir anda.

Hiçbir şey düşünemeden.

Zeytinler yere saçıldı.

Siyah taneler fayansların üzerinde dört bir yana yuvarlandı.

Ama ben onları görmüyordum.

Sadece annemin söylediği cümleyi duyuyordum.

Bugün…

Babamın ölüm yıl dönümüydü.

Nefesim kesildi.

Kalbim göğsümün içinde sıkıştı.

Nasıl?

Nasıl unutabilirdim?

Bir insan bunu nasıl unutabilirdi?

Babamı unutmadım.

Onu bir gün bile unutmadım.

Ama tarih…

Tarihi unutmuştum.

Son haftalarda o kadar çok çalışmıştım ki günlerin birbirine karıştığını fark etmemiştim.

Bir anlığına ağlamak istedim.

Gerçekten ağlamak.

Kendimi yere bırakıp saatlerce ağlamak.

Ama gözyaşlarım bile çıkmıyordu artık.

Yorgunluğum buna bile izin vermiyordu.

Annem bana baktı.

İlk kez.

Gözlerinde öfke yoktu.

Keşke olsaydı.

Onun yerine derin, eski ve hiç iyileşmemiş bir kırgınlık vardı.

“Unutmuştun, değil mi?”

Cevap veremedim.

Boğazım düğümlendi.

“Evet,” diyemedim.

“Hayır,” da diyemedim.

Annem dudaklarını birbirine bastırdı.

Sonra sessizce devam etti.

“Sen hep böylesin zaten.”

Sözleri bıçak gibi yavaştı.

“İnsanlar yükünü taşıdığın sürece senin için değerlidir. Sonra hayatına devam edersin.”

Başımı kaldırdım.

Annem durmadı.

“Sana bakınca bazen babanı değil, onu ne kadar çabuk geride bıraktığını görüyorum.”

Bir şey içimde kırıldı.

Ses çıkarmadan.

Gösterişsizce.

Sessizce.

Çünkü bunun doğru olmadığını biliyordum.

Babamı unutmadığımı biliyordum.

Onun için gecelerce ağladığımı biliyordum.

Onun eksikliğinin hâlâ canımı yaktığını biliyordum.

Ama anneme bunu anlatacak gücüm yoktu.

Belki de yıllardır yoktu.

Yere çömeldim.

Birer birer zeytinleri toplamaya başladım.

Sanki başka bir şey yaparsam ağlayacaktım.

Sanki konuşursam sesim titreyip parçalanacaktı.

Bu yüzden sustum.

Zeytinleri topladım.

Yeri sildim.

Tezgâhı düzenledim.

Masayı hazırladım.

Çayı koydum.

Annem bir daha konuşmadı.

Ben de konuşmadım.

Aramızdaki sessizlik bütün mutfağı doldurdu.

Sonunda işim bitince mutfak kapısına yöneldim.

Elimi kapı koluna koydum.

Arkamı dönmedim.

Annemin yüzüne bakacak gücüm yoktu.

Sesim çıkarken yabancı gibi geldi.

“Kalkınca Aras ‘a erkenden çıktığımı söyle.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Nedenini sorarsa…”

Yutkundum.

“…bensiz gitsin.”

Kapıyı açtım.

Ve annemin cevap vermesini beklemeden mutfaktan çıktım.

Çünkü o an tek istediğim şey biraz nefes alabileceğim bir yere kaçmaktı.

Odamın kapısını kapatır kapatmaz sırtımı birkaç saniyeliğine kapıya yasladım.

Nefes almak bile zor geliyordu.

Annemin sözleri hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu.

Bazen babanı değil, onu ne kadar çabuk geride bıraktığını görüyorum.

Gözlerimi sıkıca kapattım.

Hayır.

Bunu düşünmeyecektim.

Şimdi değil.

Dolabı açıp iş kıyafetlerimi çıkardım. Üzerimdeki ev kıyafetlerini değiştirirken hareketlerim mekanikleşmişti. Sanki bedenim ne yapacağını biliyor, zihnim ise çok uzakta bir yerde kayboluyordu.

Saçlarımı toparladım.

Çantamı aldım.

Telefonumu cebime koydum.

Sonra hiç durmadan odadan çıktım.

Koridoru geçtim.

Kapıya ulaştım.

Bir an bile tereddüt etmeden kapıyı açtım.

Tam çıkacakken evin içinden aceleci ayak sesleri geldi.

“Abla, nereye—”

Aras ‘ın sesi.

Cümlesini tamamlayamadı.

Kapıyı çekip kapattım.

Ses bir anda kesildi.

Bunun için suçluluk hissetmem gerekiyordu belki.

Ama o an sadece kaçmak istiyordum.

Evden.

Sessizlikten.

Annemden.

Kendimden.

Apartmandan çıkar çıkmaz yüzüme çarpan soğuk hava nefesimi kesti.

Keskin bir bıçak gibiydi.

Montumun yakasını kaldırıp ellerimi ceplerime soktum.

Sonra hızlı adımlarla yürümeye başladım.

Babam.

Annem.

Ölüm yıl dönümü.

Unutmuş olmak.

Bunların hepsi zihnimde dönüp duruyordu.

Nasıl unuttum?

Gerçekten nasıl unuttum?

Babamın yüzünü hatırladım.

Sesini.

Gülüşünü.

Bana kahve yapmayı öğretmeye çalıştığı günü.

Bütün bunları hatırlıyordum.

Ama tarihi unutmuştum.

Ve annem bunu asla affetmeyecekti.

Zaten yıllardır aramızda görünmez bir duvar vardı.

Şimdi o duvar biraz daha yükselmiş gibi hissediyordum.

Belki de annem haklıydı.

Belki de değildi.

Bilmiyordum.

Tek bildiğim şey düşünmekten yorulduğumdu.

Bu düşüncelerle otobüs durağına kadar yürüdüm.

Durağa vardığımda sabahın erken saatlerine rağmen birkaç kişi bekliyordu.

Yanlarına gidip boş bir bankın ucuna oturdum.

Dakikalar yavaş geçti.

Rüzgâr saçlarımı savururken gözlerimi yere diktim.

Sonunda otobüs göründü.

Kapılar açıldı.

İçeri bindim.

Boş bir pencere kenarı bulup oturdum.

Şehir camın ardından akıp giderken düşüncelerim de onunla birlikte sürükleniyordu.

Ama her zamanki gibi.

İş yerine yaklaştıkça zihnim yavaş yavaş değişmeye başladı.

Çünkü çalışırken düşünmeye fırsat kalmıyordu.

Siparişler.

Masalar.

Müşteriler.

Koşturmaca.

Bütün o karmaşanın içinde insan bazen kendi acısını unutabiliyordu.

Belki de bu yüzden çalışmayı seviyordum.

Otobüsten inip birkaç dakika yürüdükten sonra küçük restoranın önüne geldim.

Cam kapının üstündeki tabelaya baktım.

Derin bir nefes aldım.

Sonra kapıyı açıp içeri girdim.

İlk fark ettiğim şey temizlik kokusu oldu.

İkinci fark ettiğim şey ise masaların çoktan düzenlenmiş olmasıydı.

Şaşkınlıkla etrafa baktım.

Sonra onu gördüm.

Lena.

Her zamanki gibi benden önce gelmişti.

Elinde bezle son masayı siliyordu.

Sabah ışığı büyük pencerelerden içeri süzülüyor, sarı saçlarının üzerinde yumuşak bir parıltı bırakıyordu. Açık mavi gözleri dikkatle yaptığı işe odaklanmıştı.

Beni fark edince başını kaldırdı.

Yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

“Sabah vardiyasının yarısını yine ben yaptım.”

İstemeden dudaklarımın kenarı kıvrıldı.

Belki de sabah ilk kez.

“Demek maaşımın yarısını da sen alacaksın.”

“Bu teklif hoşuma gitti.”

Hafifçe güldü.

Beş aydır birlikte çalışıyorduk.

Normalde insanlara kolay alışabilen biri değildim.

Ama Lena farklıydı.

Belki sürekli konuştuğu için.

Belki insanların ruh hâlini sezmekte garip bir yeteneği olduğu için.

Belki de uzun zamandır ilk kez biri benimle bir şey beklemeden arkadaş olduğu için.

Sebebini bilmiyordum.

Ama onu gördüğümde omuzlarımın üzerindeki yük biraz hafifliyordu.

Ve bugün buna her zamankinden daha çok ihtiyacım vardı.

Günün geri kalanı her zamanki gibi geçti.

Ya da en azından dışarıdan bakınca öyle görünüyordu.

Restoran küçük olmasına rağmen şehrin en sevilen yerlerinden biriydi. Kapı neredeyse hiç boş kalmazdı. Bir müşteri çıkar, diğeri girerdi. Kahve siparişleri, tabak sesleri, mutfaktan gelen bağrışmalar, müşterilerin sohbetleri…

Saatler birbirinin içine karışıyordu.

Belki de bu yüzden burayı seviyordum.

Çünkü düşünmeye vakit bırakmıyordu.

Babamı düşünmeye.

Annemi düşünmeye.

Kendimi düşünmeye.

Sadece çalışıyordum.

Ve bazen insanın ihtiyacı olan tek şey buydu.

Saat beş olduğunda önlüğümü çıkardım.

Lena kasanın yanında duruyordu.

“Yarın görüşürüz.”

“Büyük ihtimalle yine geç kalacaksın.”

“Hayal kurmaya devam et.”

Gülerek el salladı.

Ben de gülümseyip restorandan çıktım.

Akşam yavaş yavaş şehrin üzerine inmeye başlamıştı.

Gökyüzü turuncudan mora dönüyordu.

Sokak lambalarının bazıları yanmıştı bile.

Çantamı omzuma daha sıkı yerleştirip ikinci işime doğru yürümeye başladım.

Birkaç sokak sonra tanıdık vitrini gördüm.

Dört yıldır gördüğüm aynı vitrin.

Aynı tabela.

Aynı ahşap kapı.

Kapıyı açıp içeri girdim.

Kitap kokusu her zamanki gibi beni karşıladı.

Burayı seviyordum.

Burası restoranın tam tersiydi.

Sessizdi.

Sakindi.

Koşturmaca yoktu.

Sadece raflar, kitaplar ve arada uğrayan müdavimler vardı.

Tam çantamı bırakırken patronumu fark ettim.

Rafların önünde durmuş kitapları düzenliyordu.

Ama bir gariplik vardı.

Omuzları çökmüştü.

Yüzü normalden çok daha yaşlı görünüyordu.

İlk kez onu bu kadar üzgün görüyordum.

Eşyalarımı hızlıca dolaba yerleştirdim.

Sonra yanına gittim.

Rafın önünde çömeldim ve elindeki kitaplardan birkaçını aldım.

Ardan Bey?”

Cevap vermedi.

Sadece kitapları dizmeye devam etti.

“Bir sorun mu var?”

Uzun bir sessizlik oldu.

Sonra yavaşça konuştu.

“Nora.”

“Dinliyorum.”

Başını kaldırmadı.

“Seni severim.”

Kaşlarım hafifçe çatıldı.

“Şu hayatta hiç kızım olmadı.”

Elindeki kitabı yerine yerleştirdi.

“Ama dört yıldır seni öz kızım gibi gördüm.”

Ne diyeceğimi bilemedim.

Adam devam etti.

“Bu dükkânda çok çalışan oldu.”

“Çok kişi geldi, çok kişi gitti.”

Derin bir nefes aldı.

“Ama şu dört yıl hayatımın en güzel yıllarıydı.”

Bu kez gözlerine baktım.

Dolmuşlardı.

Kalbim sıkıştı.

Adam gözlerini kapattı.

Sonra sonunda söylemesi gereken şeyi söyledi.

“Dükkânı satmak zorundayım.”

Bir an ne dediğini anlayamadım.

Sanki kelimeler havada asılı kaldı.

Satmak.

Dükkânı.

Bu dükkânı.

Dört yıldır ikinci evim olan yeri.

Boğazım düğümlendi.

Gözlerim yanmaya başladı.

Adam konuşmaya devam etti.

“Sana daha önce anlatmamıştım.”

Sesinde yorgunluk vardı.

“Kalp ameliyatından sonra borçlar birikti.”

Bunu ilk kez duyuyordum.

“Bir süre idare ettim.”

“Sonra kiralar arttı.”

“Vergiler arttı.”

“Gelir düştü.”

Acı bir tebessüm etti.

“Kitap okumayı seven insan sayısı artarken masraflar azalmıyor maalesef.”

Sessizce dinledim.

Adam ellerine baktı.

“Elimde olsa bu dükkânı sana bırakırdım.”

Bunu duyunca istemsizce nefesim kesildi.

“Gerçekten bırakırdım.”

“Çünkü benden sonra buraya senin bakacağını düşünürdüm.”

Gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle sildim.

Ama adam konuşmayı sürdürdü.

“Fakat şartlar izin vermedi.”

Bir süre ikimiz de sustuk.

Sonra iş kısmına geçti.

“Satış işlemleri yaklaşık bir ay sürecek.”

Başını kaldırıp bana baktı.

“O zamana kadar çalışmaya devam etmek istersen kapım açık.”

“İstersen bugünden ayrılabilirsin.”

“Maaşını da tazminatını da elimden geldiğince yüksek tutacağım.”

İçimdeki düğüm biraz daha sıkıştı.

Dört yıldır her köşesini ezbere bildiğim bu yerin bir ay sonra olmayacağını düşünmek bile garipti.

Ama ağlamak için zaman yoktu.

Her zamanki gibi.

Ayağa kalktım.

Derin bir nefes aldım.

“Bir ay daha buradayım.”

Adam hafifçe gülümsedi.

“Öyle diyeceğini biliyordum.”

Sonra ikimiz de işimize döndük.

⸻
Saatler yavaş geçti.

Dükkân her zamanki gibi sakindi.

Arada birkaç müşteri geldi.

Birkaç kitap satıldı.

Birkaç sohbet edildi.

Ama aklımın bir kısmı sürekli patronumun söylediklerinde takılı kaldı.

Bir ay.

Sonra burası da gidecekti.

Saat ona yaklaşırken dükkânı kapattık.

Patronuma iyi geceler deyip dışarı çıktım.

Şehir artık tamamen karanlığa gömülmüştü.

Otobüs durağına doğru yürümeye başladım.

Tam o sırada telefonum çaldı.

Aras ‘tı .

Gülümseyerek açtım.

“Efendim?”

“Abla özür dilerim.”

“Ne için?”

“Seni bugün arayamadım. Dersler üst üste geldi.”

“Önemli değil.”

“Sen eve gittin mi?”

“Yok.”

Arka taraftan gençlerin sesleri geliyordu.

“Bugün arkadaşımda kalacağım. Annemin haberi var.”

“Tamam.”

“Dikkatli ol.”

“Olurum.”

Tam telefonu kapatacağını düşünürken sesi tekrar geldi.

“Abla?”

“Efendim?”

“Sabah morelin çok bozuktu .”

Sessiz kaldım.

“Annemin söylediklerini boş ver.”

Hafifçe gülümsedim.

“Her zamanki annem işte.”

Sonra başımı salladım.

“Bu sefer haklıydı.”

“Neden?”

“Babamın ölüm yıl dönümünü unutmuşum.”

Telefonun diğer ucunda birkaç saniye sessizlik oldu.

Sonra aras iç çekti.

“Abla.”

“Efendim?”

“Babam yaşasaydı buna çok komik bir tepki verirdi.”

İstemeden güldüm.

“Nasıl?”

“‘Demek yaşlandım. Kendi ölüm günümü bile akılda tutamıyorum.’ derdi.”

Kahkaha attım.

Gerçekten attım.

Belki bütün gün ilk kez.

Çünkü bu tam babamın yapacağı türden bir şakaydı.

Aras da gülüyordu.

“Bak gördün mü?”

“Ne?”

“Güldün.”

Başımı salladım.

“Saçmalıyorsun.”

“Genetik.”

“Ne?”

“Babamdan geliyor.”

Bir kez daha güldüm.

“Git arkadaşlarının yanına.”

“Tamam.”

Sesi yumuşadı.

“Seni seviyorum abla.”

Ben de duraksadım.

“Ben de seni seviyorum.”

Sonra telefon kapandı.

Telefonu cebime koyup yürümeye devam ettim.

Sokak lambalarının ışıkları kaldırıma düşüyordu.

Ayak seslerim boş sokakta yankılanıyordu.

Yorgundum.

Hem de çok.

Bazen sabah kalkacak gücü bile kendimde bulamıyordum.

Bazen çalışmaktan nefes alamıyordum.

Hafta içi iki iş.

Hafta sonları ek vardiyalar.

Bazen üç farklı yerde çalıştığım oluyordu.

Kolay değildi.

Hiç değildi.

Ama her yorulduğumda Arası düşünüyordum.

Onun geleceğini.

Üniversiteyi.

Kuracağı hayatı.

Yapamadığım şeyleri yapmasını.

Benim kaçırdığım fırsatları kaçırmamasını.

Ve o zaman devam edebiliyordum.

Çünkü bu hayatı kendim için yaşamıyor olabilirdim.

Ama kardeşim için savaşmaya devam edebilirdim.

Eve vardığımda saat çoktan geceyi geçmişti.

Apartmanın merdivenlerini çıkarken bacaklarım sızlıyordu. Günün ağırlığı omuzlarıma çökmüş gibiydi.

Kapıyı açıp içeri girdim.

Ev her zamanki gibi sessizdi.

Ve karanlık.

Salondan gelen tek ışık, köşedeki eski lambanın loş sarı ışığıydı.

Ayakkabılarımı çıkarıp salona baktım.

Annem yine aynı yerdeydi.

Yıllardır olduğu yerde.

Perdeler açıktı.

Camın önündeki koltukta oturuyor, dışarıdaki karanlığı izliyordu.

Ne aradığını bilmediğim bir bakışla.

Belki de yıllardır aynı şeyi izliyordu.

Belki hiçbir şeyi.

“Merhaba anne.”

Sessizlik.

Cevap vermedi.

Ben de beklemedim.

Çünkü bunun cevabını yıllar önce öğrenmiştim.

Koridoru geçip odama girdim.

Üzerimi değiştirdim.

Saçlarımı topladım.

Sonra doğruca mutfağa yöneldim.

Buzdolabını açtığım anda içimi tanıdık bir burukluk kapladı.

Mutfak sabah bıraktığım gibiydi.

Birebir.

Tezgâh.

Tabaklar.

Çaydanlık.

Her şey aynı yerdeydi.

Annem kendi tabağına bile dokunmamıştı.

Bazen böyle oluyordu.

Saatlerce aynı yerde oturuyor, yemek yemeyi unutuyordu.

Susamayı unutuyordu.

Kendini unutuyordu.

İlk zamanlar çok korkuyordum.

Sonra doktorlar başladı.

Muayeneler.

Testler.

İlaçlar.

Hastaneler.

Uzmanlar.

Ama yıllar geçmesine rağmen kimse annemi gerçekten geri getiremedi.

Bir noktadan sonra onu iyileştirmeye çalışmayı bırakmadım.

Ama onu olduğu gibi kabul etmeyi öğrendim.

Bazı yaralar kapanmazdı.

Bazı insanlar ise hayatta kalmaya devam etse bile ruhlarının bir kısmını kaybederdi.

Annem de öyleydi.

Yürüyen bir bedenin içinde, yıllar önce kırılmış bir kalbin yankısı gibi yaşıyordu.

Derin bir nefes alıp çorba hazırlamaya başladım.

Kısa süre sonra küçük bir kaseyi doldurup salona geçtim.

Annem hâlâ aynı pozisyondaydı.

Yanındaki koltuğa oturdum.

Kaşığa biraz çorba aldım.

Üfledim.

Sonra ona uzattım.

“Biraz ye anne.”

Tepki vermedi.

Bir kaşık daha hazırladım.

“Ne olur.”

Sessizlik.

Tam üçüncü kez uzanacakken annemin eli aniden hareket etti.

Bir anda.

Hiç beklemediğim kadar sert.

Kaseye çarptı.

Çorba üzerime döküldü.

“Ah!”

Sıcaklık elimin üstünü yaktı.

Refleksle ayağa fırladım.

Bağırmak istedim.

Ama sesim çıkmadı.

Hızla mutfağa koştum.

Musluğu açıp elimi soğuk suyun altına tuttum.

Canım yanıyordu.

Ama aklım hâlâ annemdeydi.

Birkaç dakika sonra temiz bir bez bulup elimi sardım.

Sonra tekrar salona döndüm.

Ve olduğum yerde kaldım.

Annem ayağa kalkmıştı.

Camın hemen önünde duruyordu.

O kadar yaklaşmıştı ki dışarıdaki karanlığın içine karışacakmış gibi görünüyordu.

Omuzları gergindi.

Nefes alışverişi farklıydı.

İçimde kötü bir his oluştu.

“Anne?”

Cevap vermedi.

Bir adım daha yaklaştım.

“Anne?”

Bu kez konuştu.

Ama sesi farklıydı.

Sert değil.

Soğuk değil.

Yabancı.

“Nora.”

Tüylerim diken diken oldu.

“Sen doğduğunda çok zor zamanlardan geçiyordum.”

Kaşlarım çatıldı.

“Anne…”

“Senin doğduğun zaman zor zamanlarım daha fazla arttı .”

Yavaşça ona yaklaştım.

Kalbim hızlanıyordu.

“Senin benim yaralarıma merhem olmanı bekledim bir çoçuğum olursa belki benim yoldaşım olur benimle olur diye .”

Sesinde tuhaf bir titreşim vardı.

Sanki benimle konuşmuyordu.

Sanki yıllardır içinde biriken başka bir şey konuşuyordu.

“Anne, iyi misin?”

Annem duymamış gibi devam etti.

“seni içimde taşımak bir şans değildi sen 9 ay karnımda taşımak bir işkenceden beterdi .”

Sesi çatladı.

“Bazen seni ilk gördüğüm günü hatırlıyorum hayatımın mahvolacağını ta o zamandan anlamıştım .”

Yavaşça bana döndü.

Gözleri garip görünüyordu.

Sanki beni görüyor ama aynı zamanda görmüyordu.

“Nora.”

Sesim titredi.

“Anne?”

“Her zaman farklı olduğunu düşündüm.”

Nefesim kesildi.

“Ne demek istiyorsun?”

Bir adım attı.

“Her zaman sende açıklayamadığım bir şey vardı.”

Kalbim göğsümde çarpmaya başladı.

Bu annem değildi.

En azından şu an konuşan kişi annem gibi hissettirmiyordu.

“Anne lütfen…”

“Sen…”

Sesi yükseldi.

“Sen burada olmaman gereken birisin.”

Gözlerim büyüdü.

“Anne!”

“Sen bir hatasın!”

Cümle salonda yankılandı.

Bir anlığına dünya durdu.

Annemle hiçbir zaman yakın olmamıştık.

Bazen canımı acıtan şeyler söylemişti.

Bazen haftalarca benimle konuşmamıştı.

Ama…

Bunu?

Asla.

Asla söylemezdi.

Gözlerim dolmadı.

Ağlamadım.

Sadece şaşkınlıkla ona baktım.

Sanki karşımda annem değil de başka biri duruyordu.

“Anne…”

Sesim neredeyse fısıltıya dönüştü.

“Sen iyi misin?”

Annem cevap veremedi.

Bir anda yüzündeki ifade değişti.

Gözleri boşaldı.

Dizleri çözüldü.

Ve yere düştü.

“Anne!”

Koşarak yanına gittim.

Vücudu kontrolsüz şekilde titremeye başlamıştı.

Kolları kasılıyor, nefesi düzensizleşiyordu.

Panik bütün bedenimi ele geçirdi.

Telefonumu çıkardım.

Ellerim o kadar titriyordu ki numarayı çevirmekte zorlandım.

“Hayır, hayır, hayır…”

Ambulansı aradım.

Operatör konuşurken sesim parçalanıyordu.

Adresimizi verdim.

Yardım istedim.

Telefon elimden düşecek gibiydi.

Sonra annemin yanına çöktüm.

Titreyen elini tuttum.

Yıllardır ilk kez gerçekten korkuyordum.

“Anne…”

Sesim kırıldı.

“Anne, ne olur…”

Titreyen parmaklarını avuçlarımın içine aldım.

“Ben buradayım.”

Ama o beni duyuyor muydu…
Bilmiyordum .

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

52okunma 6beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.