5. bölüm / 6
Son Yaşamın Hatırasıİyileşmeyen Yaralar
Bölümler 6Şu an: İyileşmeyen Yaralar
O günden sonra yaşadıklarımı mümkün olduğunca düşünmemeye çalıştım. Kendimi sürekli meşgul tutuyordum. Sabah erkenden uyanıyor, evi toparlıyor, annemin ilaçlarını düzenliyor, faturaları ödüyor, alışverişi yapıyor, sonra da doğruca işe gidiyordum.
Hayatımı yeniden rayına oturtmaya çalışıyordum.
Belki de gerçekten ihtiyacım olan tek şey buydu.
Yoğun olmak.
Düşünmeye fırsat bulamamak.
Çünkü ne zaman yalnız kalsam, zihnim beni istemediğim yerlere sürüklüyordu.
Annemin odasından duyduğum o ses…
Eski apartman dairesi…
Kanlar içindeki kadın…
Ve tetiği çeken o adam…
Bunların hepsini defalarca sorguladım.
Belki de beynim bana oyun oynuyordu.
Son birkaç haftada yaşadıklarım az değildi. Hastane, uykusuzluk, stres…
Belki de gördüğüm her şey bunların bir sonucuydu.
Kendimi buna inandırmaya çalışıyordum.
Çünkü başka bir açıklama bulamıyordum.
Kitapçının eski ahşap raflarını son kez kontrol ettim. Masaların üzerindeki kitapları düzenledikten sonra duvardaki saate baktım.
Mesaimin bitmesine yalnızca birkaç dakika kalmıştı.
Tam çantamı alıp çıkacakken tanıdık, yaşlı bir ses duyuldu.
— Nora, bir dakika gelir misin?
Başımı çevirince Ardan Bey’i gördüm.
Yıllardır bu kitapçıyı işleten, yüzünden eksik olmayan sıcak gülümsemesiyle herkesin saygısını kazanan yaşlı adam…
Gülümsedim.
— Tabii, Ardan Bey.
Odasına doğru yürüdüm.
Kapıyı çalıp içeri girdim.
Her zamanki gibi odanın dört bir yanı kitaplarla çevriliydi. Ahşap raflardan yayılan o eski kitap kokusu insana tuhaf bir huzur veriyordu.
Ardan Bey masasının arkasında oturuyordu.
Beni görünce çekmecesini açtı.
İçinden küçük, koyu kahverengi bir kutu çıkardı.
Kutuyu bana uzattı.
Şaşkınlıkla ona baktım.
— Bu da ne?
Yüzünde yumuşak bir tebessüm belirdi.
— Aç da gör.
Kutuyu yavaşça açtım.
İçinde eski görünümlü bir kolye vardı.
İlk bakışta oldukça sıradan, hatta biraz da çirkindi.
Kararmış gümüşten yapılmıştı. Zincirinin bazı halkaları eskimişti. Ucunda ise anlam veremediğim, garip sembollerle işlenmiş küçük bir kolye ucu bulunuyordu.
Kaşlarımı istemsizce çattım.
— Çok eski duruyor.
Ardan Bey hafifçe güldü.
— Çünkü gerçekten çok eski.
Kolye elimdeyken konuşmaya devam etti.
— Bu, ailemden bana kalan son hatıra.
Sesi her zamankinden daha sakindi.
— Yıllarca bunu bir gün çocuğuma veririm diye sakladım.
Gözleri kısa bir anlığına uzaklara daldı.
— Ama hayat bazen insanın planlarını değiştirebiliyor.
Sessizce onu dinliyordum.
— Hiç çocuğum olmadı. Ailemden de artık kimse kalmadı.
Derin bir nefes aldı.
— Dolabın içinde yıllarca beklemesini istemedim.
Başını kaldırıp bana baktı.
— O yüzden onu sana vermek istedim.
Şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemedim.
— Ama… Ardan Bey, ben bunu kabul edemem.
Başını iki yana salladı.
— Edeceksin.
İtiraz etmeye hazırlanırken sözümü kibarca kesti.
— Bazen bir eşyanın değeri onu saklamakta değil, doğru kişiye emanet etmektedir.
Kolye yeniden avucuma baktığımda hâlâ pek de güzel görünmüyordu.
Hatta dürüst olmak gerekirse, hayatımda gördüğüm en tuhaf takılardan biriydi.
Ama mesele kolyenin kendisi değildi.
Ardan Bey’in bana duyduğu güven…
Bana ailesinden kalan son hatırayı emanet edecek kadar değer vermesi…
İşte asıl kıymetli olan buydu.
İçten bir gülümsemeyle başımı salladım.
— Teşekkür ederim.
— Ona iyi bak.
— Söz veriyorum.
Kutuyu dikkatlice çantama yerleştirdim.
Tam o sırada duvardaki saate gözüm takıldı.
Saat…
Bir anda irkildim.
Psikolog randevum!
Lena’nın günlerdir gitmem için ısrar ettiği ilk seansın başlamasına çok az kalmıştı.
— Ardan Bey, sanırım çıkmam gerekiyor. Birazdan randevum var.
Yaşlı adam gülümseyerek elini salladı.
— Git bakalım. İlk gün geç kalmak iyi bir izlenim bırakmaz.
Ben de istemsizce güldüm.
— Haklısınız.
Çantamı omzuma geçirip hızla kapıya yöneldim.
Kitapçıdan çıktığım anda yüzüme vuran serin rüzgâr saçlarımı savurdu.
Derin bir nefes aldım.
Bugün belki de gerçekten her şeyin değişmeye başladığı gündü.
En azından ben öyle olmasını umuyordum .
Kitapçıdan çıktığımda hava yavaş yavaş serinlemeye başlamıştı.
Çantamı omzuma daha sıkı astım ve telefonumdaki saate baktım.
Vaktim daralıyordu.
Neyse ki Lena’nın önerdiği klinik, çalıştığım kitapçıya yürüme mesafesindeydi.
Derin bir nefes alıp kalabalığın arasına karıştım.
İnsanlar telaşla bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Kaldırımlar dolup taşıyor, araçların korna sesleri birbirine karışıyordu.
Ben ise bütün bu kalabalığın içinde kendimi garip bir şekilde yalnız hissediyordum.
Yaklaşık on dakika sonra eski bir apartmanın önünde durdum.
Binanın dış cephesi yılların izini taşıyordu. Yer yer dökülen boyalar, paslanmış balkon korkulukları ve giriş kapısının üzerindeki solmuş tabela, buranın uzun zamandır ayakta olduğunu belli ediyordu.
Kapının yanındaki küçük pirinç levhaya göz gezdirdim.
Dr. Adrian Vale
Altında küçük harflerle yazılmıştı.
Psikolojik Danışmanlık
“Demek burası…”
İçeri girdim.
Eski ahşap merdivenler her adımımda hafifçe gıcırdıyordu.
Koridor beklediğimden daha sessizdi.
Daire numaralarını tek tek kontrol ederek sonunda doğru kapıyı buldum.
Bir an duraksadım.
Derin bir nefes aldım.
“Haydi Nora.”
Parmaklarımı kaldırıp zile bastım.
Birkaç saniye sonra kapı açıldı.
Karşımda duran adamı görünce istemsizce şaşırdım.
Yaklaşık bir seksen beş boyundaydı.
Yapılı bir vücudu vardı.
Siyah saçları dağınık sayılabilecek kadar doğal duruyordu.
Esmer teni ve kirli sakalları yüzüne sert ama güven veren bir ifade katıyordu.
En dikkat çekici yanı ise gözleriydi.
Zümrüt yeşili…
Ama asıl dikkatimi çeken gözleri değil, sol gözünün hemen altından başlayıp yanağını keserek boynuna kadar inen derin yara iziydi.
Eskiydi.
Fakat öylesine belirgindi ki ilk bakışta insanın gözünü ondan ayırması mümkün değildi.
Adam hafifçe gülümsedi.
“Sanırım Nora Hanım.”
Başımı salladım.
“Evet.”
“Hoş geldiniz.”
Sesi beklediğimden daha sakindi.
İnsanın içini rahatlatan bir tonu vardı.
“Buyurun, içeri geçebilirsiniz. Ben hemen geliyorum.”
“Teşekkür ederim.”
İçeri girdim.
Ofis düşündüğüm gibi değildi.
Klasik beyaz duvarlar yerine koyu ahşap raflarla çevriliydi.
Raflarda psikoloji kitaplarının yanında tarih, felsefe ve mitoloji üzerine onlarca kitap vardı.
Pencerenin önünde büyük yeşil bir bitki duruyordu.
Odanın ortasında iki rahat koltuk ve aralarında küçük yuvarlak bir sehpa vardı.
Garip bir şekilde burası bir klinikten çok, huzurlu bir çalışma odasını andırıyordu.
Tam duvardaki eski bir tabloyu incelerken arkamdan ayak sesleri geldi.
Dr. Adrian Vale elinde iki fincan kahveyle içeri girdi.
Fincanlardan birini masaya bıraktı.
“Beklettiğim için kusura bakmayın.”
Tam teşekkür edecekken gözüm yeniden yüzündeki yara izine takıldı.
Kendimi tutamadım.
“Yaranız…”
Sözler ağzımdan düşünmeden çıkmıştı.
“Acıyor mu?”
Odanın içinde kısa bir sessizlik oluştu.
Gözlerim büyüdü.
“Ben…”
Ne söylediğimi o an fark ettim.
Yüzümün kızardığını hissedebiliyordum.
“Özür dilerim.”
Başımı öne eğdim.
“Bu gerçekten hiç kibar bir soru olmadı.”
Adrian hafifçe gülümsedi.
Beklediğim gibi rahatsız olmuş görünmüyordu.
“Aksine…”
Koltuğuna oturdu.
“İlginç bir soru sordunuz.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“İnsanlar bu yarayı gördüklerinde genellikle ilk olarak ‘Nasıl oldu?’ diye sorarlar.”
Bana dikkatle baktı.
“Siz ise nasıl oluştuğunu değil…”
Kısa bir duraksamanın ardından cümlesini tamamladı.
“‘Canınızı acıtıyor mu?’ diye sordunuz.”
O an ne diyeceğimi bilemedim.
Omuzlarımı hafifçe silktim.
“Sanırım…”
Derin bir nefes aldım.
“Bir yara nasıl oluşursa oluşsun, insan ilk önce onun bıraktığı acıyı merak ediyor.”
Bir an sustum.
“Geçmişi değiştiremezsiniz.”
“Olmuş olan olmuştur.”
“Ama acı…”
Başımı hafifçe yana eğdim.
“Bazen yıllar geçse bile insanın içinde kalmaya devam ediyor.”
Adrian birkaç saniye boyunca sessizce bana baktı.
Yüzündeki tebessüm ilk kez değişti.
Bu kez çok daha derindi.
Sanki…
Yıllardır duymayı beklediği bir cümleyi duymuş gibiydi.
Yavaşça elini yara izine götürdü.
Parmak uçları iz boyunca dolaştı.
“Hayır.”
Sesi neredeyse fısıltı kadar sakindi.
“Eskisi kadar acımıyor.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra gözlerini doğrudan gözlerime çevirdi.
“Ama bazı yaralar…”
Bakışlarında tarif edemediğim bir hüzün vardı.
“İyileşseler bile insana onları neden taşıdığını hiç unutturmuyor.”
Nedense…
Bu cümleyi duyduğum anda içimde garip bir his oluştu.
Bölüm etkileşimi
